6. bölüm · MÜCADELE
Fazıl
Yolları kapatdığı zaman daha kasvetli ve acımasız oluyordu.Ülkenin,özellikle Ataşehirin;Siyasi olayların kargaşasından (80 darbesi sonrası) hükümete burayı tamamen unutturmuştu.
Ankara,İstanbul,Izmir gibi büyük vilayetlere doğudan göçler
başlamıştı.Bu bölgelerde gecim sıkıntısı boy göstermiş,bu durumdan en çok yaşlılar ve çocuklar etkilenmiş,çeşitli hastalıkların önünegeçilememişti.
Özellikle;doğu bölgelerindeki bir çok vilayet,vilayet ilçeleri,ilçelere bağlı
köyleri;bir veya bir kaç kişiye bağlı bir döngü ele geçirmişti.
Ankara siyasetinden uzak "Ağa,Aşiret"rejimleri ve bu rejimlerin zararları çoğalmaya başlamıştı.
Bu durum en çok köylüyü etkiliyordu!
Mustafa Kemal ATATÜRK'ün "Köylü milletin efendisi'dir" sözü anlamından uzaklaşmıştı.Bu rejim beyleri,bir kukla oynatır gibi keyiflerine göre at
sürmüşlerdir.Sarıca ve civar köyleride bu durumdan etkilenmiş,Ankara'nın mühürünü elinde bulunduran bir
muhtar,ve gizliden gizliye yada açık bir şekilde muhtarın bağlı olduğu bir ağalık sistemi hüküm bulmuştur.Ekim ayında başlayan ve nisanın sonuna kadar,köyü rehin alan beyazesaret,erzak sıkıntısına yol açmış bu durum; karşısında
köylüler,özellikle kadınlar kışı bitirene kadar çeşitli tedbirler almıştı.Bunlardan bazıları;Donuk toprağın altına gömülen
patatesler,koca koca kazanlarda kavrulan etler,yaz aylarından kurutmalık;biber,patlıcan, soğanlar,süt mısırları,islenmiş buğdaylar(ekmek yapımı için)stoklanıyor,her Hane kendine has önlemler alıyordu.
Çok çocuklu ailelerin durumu daha kötü idi.Çünkü on çocuklu bir ev reisi hiç durmadan çalışıyor, yinede iki düğmesini bir araya getiremiyordu.
Orhan;hiç bıkmadan her gün ormanlığa gidiyor,odun toplamaya devam ediyordu. Sık ve boyluca kavak ağaçları
arasında,elindeki balta ile donuk ağaçlara;sağlı,sollu vuruyor,elindeki sigara bittiginde hemen arkasından bir
sigara daha sarıp içiyordu.
******
"Paran var,sağlığın yok!" ne anlamı var paranın...
Öyle idi,doğru söze ne hacet.Bu dünya'da paran olacak lakin sağlığınla ilgi durumlar çözümlenemiyecek.
Ne önemi var olmasın daha iyi.
Bu durum fabrikatör Ali beyinde başına gelmişti,biricik ve tek çocuğu olan Fazıl, doğumdan bir müddet sonra (Allah her
kese kaldıramıyacağı acılar ihsan etmesin.)Pek ender görünen kemik erimesi hastalığına yakalanmıştı.
Bu hastalık onun,sürünme döneminden çıkıp yürümeye el verdiği zaman netlik kazanmış ve peşi sıra o hastane senin bu hastane benim derman aranmıştı.İlk başlarda çözülebilir gibi görünen bu hastalık sonraki zamanlarda yerini vesveseye bırakmış tek bir çarenin var olduğunu,onunda Alman bir doktorun bulduğunu belirtmişlerdi Türk hekimler.Bu haberi alan Ali bey İlk iş olarak fabrikaya vekaleten,İcra müdürü
Necip beyi bırakmış,eşi Neslihan ile birlikte Almanya'ya Fazılın sağlığına kavuşacağı hastaneye gitmişti.
Burada bu hastalığın çözülebilir olduğu söylenmiş bir dizi ameliyat gerçekleştirilmiş,fizik tedavisi uygulanmış küçük Fazıl'ın kaldıramayacağı tedavi yöntemleri denenmişti.Bir aylığına buraya geldiğini planlayan Ali beyin planı boşa
çıkmıştı.Bugünü de sayarsak dördüncü aya girmeye iki gün kalmıştı.Doktorların kontrolü devam ediyor,bilinmeyen bir
yerde geçinmek için İcra müdürü Necip beye yazılan
"Muhasebeye söyle 10 bin lira,muhasebeye söyle 20 bin lira göndersinler"
Telgraflarının ardı arkası kesilmiyordu.Bu durum yarım yıl bu şekilde devam etti.Fakat sonuç olarak Doktorlar tarafından "bekliyoruz" sözünden başka bir şey teyit edilmiyordu.
Ali beyin aklı bir yandan Fazıl'ın bu zor durumunda öteki yandan ise vekalet bıraktığı Necip beyde idi.Artık sabrı
kalmamıştı doktorun karşısına çıkıp durumu öğrenmeye çalıştı,fakat o gün hastanede bulunan görevli Türk tercümen izinli idi.
Neslihan hanım ise Ali beyden farksızdı.Annelik duygusu ağır basmaya başlamıştı.Ertesi gün Doktor ile görüşüldü,hastalığın tamamen geçmeyeceğini belirten doktor;
Oldukça kendinden emin bir tavır ile sağ elini gömleğinin cebine koymuş,sarı kaşlarını çatmış,sol kolunun altında ki
dosyaları tutmuş bir şekilde;
"Tedavi süreci biraz uzun lakin,en sonunda her şey bittiğinde Fazıl'ın kemik erimesini bir nebze durduracağını"söylüyordu.
Fakat yürüyemeyeceğini sanki bir tiyatro oyuncusu endamı ile Ali beye yönelmiş bir şekilde anlatıyordu.
Ali bey bir an sustu,tercümene döndü;
"Şu doktora söyle bizi oyalamasın"dedikten sonra ilave etti.
"Ben oğlumu kendi ülkemde iyi etmesini bilirim,kesin
işlemlerimizi gidiyoruz"diyerek arkasını dönüp Neslihana eli ile kalk gidiyoruz işareti yaptı.
Sabah erken saatlerde nice umutlar ile gelinen Almanya dan
ayrılık vakti gelmişti.
