1. bölüm / 5
MorsolKimsesiz Mezar
Bölümler 5Şu an: Kimsesiz Mezar
- 1 Kimsesiz Mezar3.232 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Kaybolan Renkler3.436 kelime
- 3 O Burada3.872 kelime
- 4 Ekloga3.600 kelime
- 5 Annem Sana Benzemiş3.506 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Küçücük bir detay bazen sizin hayatınız, ve sonunuz olur. Bu detaylar sizin hayatınızın normal bir parçası olabilir belki. Ama git gide büyür o şey, sebebiniz olur.
Ve sevmek, sevmek bu hayattaki en ince çizgidir. Sevip ölmek vardır, yada sevginle ölmek. Ama en zoru birini sevip unutulmaktır. Bir saç teli kadar incedir o çizgi. Azap’a giden yol, o ince saç telindedir.
Üstümdeki uzun mont nerdeyse diz kapaklarımdaydı. Beyaz kar taneleri etrafı bembeyaz yapmıştı, siyah saçlarıma düşenler saçlarımı nemlendirmişti.
Kafamı havaya kaldırdım, derin bir nefes çektim içime. Yeniden bakışlarım önüme döndüğünde adımlarım yavaştı. Yürüdüğüm yol mezarlıkların arasından geçen yoldu.
Kardan dolayı mezarların üstü kar ile kaplanmıştı. Yerler ise çamurlu karlar ile kirlenmişti, biraz ayak izleri vardı çamurlu karın üzerinde.
Gözlerim tanıdık olan rüzgar gülünü görünce gülümsedi. Yüzüm gülümsemedi belki ama, gözlerim içten güldü.
Rüzgar gülünün dibine geldiğimde önümdeki iki mezara baktım. Biri Damla İzgi’nin mezarıydı. Annemin mezarıydı. Onun hemen yanındaydı Tomris İzgi’ninki. “Merhaba,” diye fısıldadım mezara biraz daha yaklaşıp.
“Beni özlediniz mi? Ben sizi çok özledim.” Bakışlarım hemen rüzgar gülüne döndüğümde kendini yavaş yavaş döndürmeye başladı. Gülümsedim.
Böyle geçip gitti zaman, ben iki mezar ile konuştum. Günümü anlattım. Onlara dışarıda bir kedi bulup beslemeye başladığımdan bile bahsettim. Her seferinde rüzgar gülü döndü.
İçimi en acıtan ise havanın bugün rüzgarlı olmasıydı.
Turuncu güneşin ışığı yüzüme vurduğunda saatin ne kadar çabuk geçtiğini anladım. Zaman çabuk geçiyordu, tek geçmeyen kayıplarımızdan kalbimize dolan acıydı.
Son kez dokundum topraklarına. Ayağa kalktım, bu kadardı. Bir sarılma veya kucaklaşma olmazdı. “Gitmem gerekiyor, canlarım.” Diye mırıldandım. Yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. “Bir kaç gün sonra ben yine yanınıza geleceğim.” Gülümsedim. “Sizi çok seviyorum.”
Derin bir nefes alıp verdikten sonra bir adım geriye attım. Ayağımdaki botlar kayıyor gibi oldu ama hemen dengemi korudum.
Topuğumun üstünde dönüp kendimi patikaya döndürdüm. Annemle babamın mezarı solumda kaldığında onları ardımda bırakıp yürümeye başkadım.
Bakışlarım boş boş etrafta dolaşırken beynim yine o anılarla bulanmaya başladı…
2020 3 Mayıs…
“Anne, bak! Çok güzel elbiseler var şu dükkanda.” Diyerek annemin koluna girdim. Bir elim onun koluna tutunurken diğer elimi havaya kaldırıp işaret parmağım ile bahsettiğim dükkanı gösterdim.
Annem kıkırdadı ve arkamızdan telefonuna bakarak yürüyen babama döndü. “Tomris,” dedi neşeli sesi. Babam onun olduğunu belli eden bir mırıltı çıkardı ama başını telefondan kaldırmadı.
“Baba baksana,” diye söylenip yanaklarımı havayla doldurdum. Annemde kaşlarını çatıp bir anda “Tomris!” Diye bağırınca babam hemen kafasını kaldırdı.
“Emret gülüm, hayatım, kara gözlüm.” Dedi anneme sırnaşarak. Annem hemen gülümsedi ve benim az önce gösterdiğim dükkanı gösterdi. “Gidip elbise alalım.” Babam hemen elindeki telefonu cebine koydu ve uzun adımlarla bize yetişti.
“Gidelim kız Damla.” Dedi babam annemin yanağına uzun bir öpücük bırakırken. “Beni unutuyorsunuz bazen.” Diye söylendim annemin kolundan çıkıp. Babam hemen gülümsedi ve kolunu omzuma atıp beni yanına çekti.
“Sende gel, İzel’im.”
Gülümseyip kollarımı babama dolayacağım sırada yoğun bir gürültü ile bizim bu tatlı anımız darmadağın oldu. Bu mutluluk bize çok görülmüş olmalı ki, onu bizden ömür boyu sürecek bir hasret olarak almışlardı.
Kendimi geriye savrulurken buldum. Karnımda yoğun bir acı belirdi. Sonra belimde, sonrası ise karanlıktı. Yoğun karanlık beni ele geçirdiğinde dışarıdan gelen sesler o kadar korkunçtu ki, bunun sadece bir kıyamet günü olabileceğini düşündüm.
“Ayağım!” Diye bağırdı bir kadın acıyla. Bebekler ağlıyordu. “Karım! Karım! Yardım edin karım kafasını vurdu!” Arkasından bir adam daha bağırdı. “Annem, bir ambulansı arasın!”
Tek bir ses yoktu.
Benim annemle babamın sesi.
“Telefon neden çekmiyor! Bu amına koduğumun yerinde neden telefon çekmiyor!” Bağırış, acı inlemeler, ve bir kaç kişinin son nefesini bile duydum ama annem ve babamın sesi yoktu. Çok mu uzaktalardı?
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama gözlerim en sonunda açıldığında gördüğüm tek şey gri bir sis bulutuydu. Öksürerek öne eğildiğimde karın boşluğumdaki acı ile dişlerimi sıktım.
“Y-yardım…” dedim biraz uzağımdaki birine. Bir kadın, ama beni duymadı. Bakışlarım karnıma döndüğünden gördüğüm manzara ile minik bir çığlık attım.
Karnıma resmen cam girmişti. Biz dükkanların tarafında olduğumuzdan büyük ihtimal ile o camlardan biriydi.
İnleyip kafamı geriye attığımda dudaklarımı birbirine bastırdım.
O sırada görüş açıma bir şey girdi.
Uzaklarda, gir sislerin aradında simsiyah giyinimli bir adam vardı.
Asla hareket etmiyordu. İnsanlar koşuyordu ama o sadece duruyordu. Yüzünde sadece gözleri görünüyordu. Burnu ve ağızını kapatan bir bir maskesi vardı.
“Görev; kız.” Telsizden çıkan ses ile adam dikleşti. Adam etrafına göz gezdirdiğinde göz göze geldik. Ama gözü benim gözlerimde durdu. “Hedef belli, saat üç yününde.” Telsizden gelen ses ile adam hafifçe güldü. Başını omzuna yatırdı.
Karnıma girmiş olan camı umursamadan ayaklanmaya çalıştım. Ama acı benim gücüme üstünlük sağladığı için geri düştüm. Adam bir adım attı.
“Hayır,” diye fısıldadım. Karnımdaki cam parçasına baktım. Sonra bir kez daha adama. Ve hiç düşünmeden camı tuttum ve çektim. Evet, bunu çok kısa sürede anlattım ama açım bu kadar kısa sürmedi.
Hissettiğim yoğun acı ile çığlık attım. “Görev adı; Morsol. Başarılar asker.”
Kendimi zorda olsa ayağa kaldırdıktan sonra arkama baktım. O siyah giyinimli adam aşırı sakin bir şekilde geliyordu.
Arkamı dönüp olabildiğince hızlı şekilde yürümeye başladım. Karnımdaki kesikten kanlar elime akarken dişlerimi sıktım. Omzumun üstünden arkama baktığımda hala yavaş adımlarla üzerime geliyordu ama aramızdaki mesafe git gide azalıyordu.
Tekrar önüme dönüp adımlarımı hızlandırmaya çalıştım, ama nafileydi. Büyük ihtimalle yarım saat içinde kan kaybından ölecektim.
“Buraya!” Diye bağırdı bir kadın uzaktan. “Hanımefendi, bu tarafa gelin!” Elini sallayarak kendini bana göstermeye çalıştı ama gözüm kararıyordu. “Y-yardım…” diye fısıldadım. Son bir kez arkama baktığımda o adam yoktu. Gitmişti. Ama sanki nefesi şuan ensemdeydi, sıcaktı nefesi.
Önüme döndüm ve bir kez daha etrafıma baktım. Bir kadın bana doğru geliyordu. Son gördüğüm şey buydu. Sonra ise geriye düştüm ve gözlerim uzun ve karanlık bir yolculuğa kapısını açtı.
Bu olaydan sonra 2 ay kadar komada kaldım. Uyandığımda bitmiş bir durumdaydım. Dudaklarım kurumuş, saçlarım kabarmıştı. Gözlerim kıpkırmızı olmuştu. Vücudumdaki heryer kuruluktan çatlamıştı.
Karnımda bir iz vardı, ve bel boşluğumda. Bel boşluğumdaki iz’in ne olduğunu sorduğumda doktorlar bana bilmediklerini söylemişlerdi. Büyük ihtimalle kaldırım taşının köşesi yarmıştı.
Beni doğrulama yapmak için morga götürmediler. Direkt annemle babamın mezarına götürdüler. Ve bu o kadar acıydı ki, bağırdığımı hatırlıyordum. Sonra ise bayıldığımı.
Belki daha çok şey olmuştur ama beynim bazılarını silmiş, tek silmediği şey ise o adamdı. O adam orda ilk defa karşıma çıktı ve bir daha asla gözükmedi.
Ve evet, ben annemle babamın sesini duymadım. Babamın son sesini “sende gel İzel’im” olarak duydum. O kadar. Annem ise son isteğini gerçekleştiremedi. Beraber o vitrinden bir elbise alamadık.
Şimdiki zaman…
Derin bir nefes alıp verdikten sonra o anılarımdan kurtuldum. Tam mezarlıktan çıkacağım sıra hemen sağımda duran bir mezar dikkatimi çekti.
Mezar olduğu belliydi, ama sadece içindeki kişinin başını belli eden bir tahtadan başka bir şey yoktu. Tahtası şişmiş ve bazı yerleri gerilemişti. Yönümü bu mezara çevirdim. Toprağını kar kaplamıştı ve mezarın etrafındaki karların üstünde hiç ayak izi yoktu.
“Merhaba,” diye fısıldayıp yanına çöktüm. Hiç kirlenmemiş olan beyaz kar benim ayak izimle kirlendi. Tahtanın önüne baktığımda ne bir isim vardı neden bir tarih. Üstünde hiç bir şey yazmıyordu.
“Adınızı bilmiyorum, ama galiba kimse sizi bugün ziyarete gelmedi.” Dudaklarımı ıslattım. “Kadın mısınız yoksa erkek mi? Onuda bilmiyorum.”
İşaret parmağım mezarın üzerine birikmiş olan kar’a şekil çizmeye başladı.
“Ben size biraz üzüldüm.” Diye mırıldandım kafamı omzuma yatırarak. “Yani, ben çok korkardım.”
Omzumun üstünde sıcacık bir el hissedince mezarın üstüne şekil çizen parmağım dondu. Hemen kafamı omzumdan kaldırdım.
“Korkar mıydın?” Dedi arkamdaki ses. Hemen omzumun üstünden arkama baktığımda kaşlarım havalandı. Bir adam bana bakıyordu.
Açık kahve gözleri benimkilere kitlenmişti. Koyu kumral saçları ise turuncu güneş ile kutsal bir parçaymış gibi güzel görünüyordu. Kirli sakalları yeni traş edilmişti, dolgun dudakları ise soğuktan kızarmıştı. Burnu düzdü, kavisli veya kemerli değildi.
Nutkum tutulmuş bir şekilde adama bakarken hafifçe gülümsedi. “Beğendin galiba?” Dediğinde hemen gözlerimi kırpıştırdım. Kaşlarım çatılırken “anlamadım?” Diye söylendim.
Ayağa kalkarken boyunun ne kadar uzun olduğunu fark ettiğim için kaşlarım hafifçe gevşedi. “Galiba diyorum,” dedi. Bir adım geriye gidip beni süzdü, “beni beğendin.” Gözleri tekrar gözlerimle buluşunca dahada gülümsedi. “Sen beğendiysen bize her türlü eyvallah.”
Kaşlarım tamamen gevşerken “kime neye eyvallah?” Kafasını omzuna yatırdı “sana bize eyvallah.” Gülüp kafamı geriye attığımda “sen kimsin ya?” Dedim.
“Vladislav ben,” dediğinde bana doğru elini uzattı. “Sen kimsin? Dur, sen kimsin ya?” Dedi ya yı vurgulayarak. Yüzümde hala bir gülümseme kalırken onun elini tuttum.
“İzel,”
“İzel,”
“Buyurun.”
“İzel,”
Kaşlarımı çattım. “Buyurun.”
Derin bir nefes alıp verdi.
“Yok bir şey.”
Elimi geri çektiğimde kafamı iki yana salladım. “İyi, öyle olsun.” Arkasındaki mezarlık çıkışı kapısına baktım. Daha sonrasında ise tekrar Vladislav’a “ben artık gitmeliyim.”
Kafasını salladı. Kendini geriye çekerken “görüşürüz, İzel.” Dedi gülümseyerek. İki adımda yanından geçip patika yola ilerledim. Kapının yanına geldiğimde durup arkamı döndüm. “Görüşürüz, Vladislav.”
…
Saat akşamdı, mezarlıktan çıkalı belkide iki saat kadar olmuştu, hava soğuktu. Yollar kar ile kaplıydı. Arabaların teker izlerinden başka hiç bir şey yoktu. Uzun montum bile bu soğukta resmen beni korumaya yetmiyordu.
Ellerimi montumun cebinden çıkarıp kendime sardım. Tabiiki de ısınmaya bile yaklaşmadım ama yinede şansımı denemiştim. Ellerimi tekrar cebime soktuğumda kafamı aşağı eğdim.
Yanımda param vardı, ama yolların çok karlı olmasından dolayı taksiciler resmen isyan çıkarmıştı. “Bizim canımızı bir ağacın dalından toplamadı bizim ailemiz, çalışmayacağız!” Diyen yaşlı bir taksici ile başlamıştı bu karkaşa.
Yaşlı adam böyle diyince diğer taksicilerde onun arkasında durdu, sonuç olarak tam bir ay bütün taksi ve toplu taşıma araçları izine çıktı.
Bu yüzden biz insanlar böyle yürümek zorunda kalıyorduk. Bu izmin bitmesine ise sadece iki gün kalmıştı.
Ben bunları düşünürken sessiz olan bu caddede benim adım seslerim dışında başka bir adım sesi duyduğumda düşüncelerim hemen kayboldu.
Arkama bakmadım, nede olsa bu dünyada bir tek ben yaşamıyordum.
Montumun önünü biraz açıp iç
cebinden telefonumu aldım. Ellerim o kadar donmuştu ki telefona girmek için şifremi bile giremiyordum.
“Sikeceğim,” diye kendi kendime söylendim. Telefonu bir elime alıp diyer kızarmış elime baktım. Açıp kapattım, düzelmesi için bunu bir süre tekrarladım.
Benim adımlarım durunca caddede ölüm sessizliği oldu, aç kapa yaptığım elim açık bir şekilde donuk kalırken kafamı kaldırıp etrafıma baktım. Bir kuş bile yoktu.
Bakışlarımı tekrar elime çevirdiğimde yeni fark ettiğim şey ile baygın bakan gözlerim irileşti. Dudaklarım aralandı ama anında geri kapandı.
Şuan önümde benim gölgem dışında bir gölge daha vardı. Gördüğüm bu gölge o kadar iriydiki, dudaklarımı birbirine bastırmam durumunda kaldım. Telefonu tutan elim titremeye başladığında hareket edemiyordum.
“Her zaman,” diye bizi kulağıma fısıldayınca kaskatı kesildim. En sonunda kendimi zorlayarak koşmak için hareketlendim ama arkamdaki kişi hızla ensemdeki saçları yakaladı.
Dudaklarımdan minik bir çığlık firar ederken beni kendine çekti. Elimdeki telefon yere düştüğünde ben iki elimle saçlarımı tutan kişinin elinin bileğini kavradım.
Beni kendine çektiğinde sırtım onun karnına çarptı, tam bağırmak için dudaklarımı araladığımda beni hızla yüz üstü yanımızdaki dükkanın camına yasladı. Acıyla dişlerimi sıktım. Vücudumu cam’a kendi vücudu ile yaslı tutarken kafamı geriye çekti.
“Her zaman,” dedi yine, sesi bir insan’ın sesi olamazdı. Fazlasıyla robotik bir ses ile söylemişti bunu. Gözlerim onun yüzüne kaydığında
nefes dahi alamadım.
Siyah bir maske ile yüzünü kapatmıştı ama gözleri görünüyordu. Ve o gözler, benim ölümüme cellat olarak seçilmiş kişinin gözleriydi. Patlamadaki askerin gözleriydi, onun ölüm kokan gözleriydi.
O, yani benim cellatım. Beş yıl sonunda buradaydı. Ensemdeydi.
Onu hatırladığımı fark etmiş olacakki kafasını omzuna doğru hafifçe yatırdı, saçlarıma biraz daha asıldığında gözlerimi kıstım. “Arkana,” koyu kahve gözleri, buram buram ölüm kokuyordu. Kirpikleri düzdü. Kafamı bir anda cam’a vurmasıyla inledim. “Sağına,” dedi bana doğru eğilerek.
Başını enseme eğdi, dudakları kulak arkama sürtünce tüylerim diken diken oldu. “Soluna,” dedi elektronik sesi ile, maskenin kumaşının arkasından onun dudaklarını hissedebiliyordum.
“İyi bak, güzel İzel…” kendini geriye çekip gözlerime baktı, gülmüş olacak ki gözlerinin kenarları hafifçe kırıştı. “Cik.”
Kafamı bir kez daha geri çekip cama vurduğunda cam kırıldı ve dükkanın içine düştüm. Yüz üstü düştüğüm için hemen refleks gösterip ellerimi yere bastırınca ellerime batan camlar ile koca bir çığlık attım.
Yanıma baktığımda önümde öylece duruyordu, kafasını yine omzuna eğip bana baktıktan sonra sanki olacakları biliyormuş gibi bir elini havaya kaldırıp ‘görüşürüz’ der gibi parmaklarını oynattı.
Kafamda o an bir acı hissettiğimde titreyen elim kafama dokundu. Elime değen sıcak sıvı ile zaten midem bulanmaya başladığında elimi kafamdan çekip önüme getirdim.
Kendi kanımı görmem ile zaten başım dönmeye başladı, ve beynim hem olayın şokundan hemde aldığı darbeden dolayı resmen kendini bir andan kapattı. Gözlerim kararınca son hatırladığım yere düşmemdi.
…
Bir anda sarsılmaya başlayınca içine çekildiğim bu karanlıktan yavaş yavaş
çıkmaya başladım. “İzel, uyan.” Dedi yanımdaki biri. “Her yeri kan, ambulans nerede kaldı?” Dedi arkamdaki biride. Gözlerim yavaş yavaş açılmaya başladığında sanki hala uyuyordum.
“Uyandı,” dedi beni sarsan kişi. Gözlerim onu yavaş yavaş seçebilirken o ensemden tuttu ve kafamı kucağına yasladı. Bunu yaparken canım bir hayli acıdığı için acı içinde inledim.
“Özür dilerim, ambulans yolda.” Gözlerimi bir kaç kez daha kırpıştırdıktan sonra beni tutan kişiyi seçebildim. “Vladis-“ yolu izleyen gözleri hemen bana döndü, “efendim, efendim güzelim?” Hırıltılı bir nefes alıp verebildim sadece.
“Uyandı mı?” Dedi yanımdan başka biri. Vladislav hemen o tarafa döndü.
“Uyandı, çok sarsma ama, canı daha çok yanmasın.”
Bana ne olmuştu? Hiç bir şey hatırlamıyordum, “bana,” diyebildim zorla. “Noldu?” Vladislav’ın bakışları tekrar bana döndü. “Hiç bir şeyin yok, merak etme sen.” Dediğinde biri yandan. “Her yeri kan! Nerede kaldınız? Evet, evet. Her yerine cam parçaları batmış…” “sussana Zeynep,” dedi Vladislav.
Kaşlarımı çattım. Zeynep benim liseden beri en yakın arkadaşımdı. Herşeyimi ona anlatır, onunla ağlar, onunla her şeyi yapardım. Evet ama Vladislav Zeynep’i nereden tanıyordu?
“Zeynep?” Diye fısıldadım. Ne Vladislav nede Zeynep beni duymadığı için tekrar “Zeynep.” Dedim. Telefonla konuşan Zeynep hemen bana döndü. Bir iki adım uzağımdaydı. Topuğunun üstünden bana doğru dönüp tek büyük bir adımda yanıma geldi. Ayakkabısı camda kulaklarımı tırmalayan sesler çıkarırken ben bakışlarımı ona diktim.
“İzel,” dedi hemen. Elimi tutmak için elini uzattı ama sonra hatırladığı şey ile hemen elini geriye çekti. Kaşlarımı çattım, “elimi neden tutmuyorsun?” Dedim fısıldayarak. Zeynep tekrar elime baktı. Sonra ise gülümseyerek gözlerime. “İzel, biliyorsun ben kandan iğreniyorum.” Dediğinde kaşlarım daha çok çatıldı.
Kafamı minik bir açıyla yanıma çevirip beni tutan Vladislav’a baktım. Kıyafeti kan olmuştu. Bakışları ise yoldaydı, ambulansın gelip gelmediğini kontrol ediyor olmalıydı. Elleri benim görül açımda olmasada onlarında benim kanıma bulandığını tahmin etmek zor değildi.
Ben onu incelerken sanki hissetmiş gibi bana döndü, açık kahve gözleriyle benim gözlerim birbirine dokununca hemen bakışlarımı Zeynep’e tekrar döndürdüm. Bir elimi kaldırıp zorlada olsa gözlerimin önüne getirince gördüğüm manzara ile sanki acıyı iliklerime kadar hissettim.
Elimde bir sürü büyük küçük cam batmıştı, o kadar derin kesikler vardı ki; sanki bir cam parçasını kaldırsam kemiğimi görebilecekmişim gibiydi.
Ben elimi dehşet’e kapılmış bir şekilde incelerken Vladislav’ın büyük eli benim bileğimi kavradı ve elimi tekrar yanıma bıraktı. Bakışlarım ona döndüğünde kafasını iki yana salladı.
Dudaklarını araladığı sıra yanımdan Zeynep “ambulans, işte geldi!” Diye bağırınca bakışlarını hemen dışarı çevirdi.
İki tane görevli bize bir sedyeyle gelirken beni gören bir görevli yüzünü buruşturdu. Canımın acıdığını hissettim, ama bu acının cam parçalarıyla bir alakası yoktu. Neyle alakası vardı onuda bilmiyordum ama canım acımıştı.
Arkadan bir görevli elinde bir taşıma bezi ile bu tarafa koştuğunda bir görevli Vladislav’a “beyefendi, lütfen onu bırakın.” Dedi. Vladislav görevliye bakarak kaşlarını çattı. “Olmaz, bırakırsam sırtı camlara batar.”
Ne? Sırtım camlara mı batar? Vladislav şuan benim sırtımı korumak için kendi dizlerinin cama batmasına göz mü yumuyordu?
“Beyefendi, bırakın onu.” Dedi bu sefer daha sert bir şekilde görevli. Vladislav sinirli bir nefes alıp verirken bana döndü, sonra tekrar görevliye. En sonunda kendini hafifçe altımdan çekti ama çekerken sanki canı acımış gibi yüzünü buruşturdu.
Geri çekildi ama kolları yine beni havada tuttu, takii beni görevli alana kadar. Bir görevli üst vücudumu havaya kaldırırken diğerleri taşıma bezinin yarısını altıma yerleştirdi. Daha sonra bunun aynısını bacaklarımada uyguladılar.
Taşıma bezi ile beni sedyeye yatırdıktan hemen sonra beni hızla olduğumuz bu yerden çıkardılar. Hava daha yeni açmaya başlamıştı, Güneş kendini hafifçe göstermeye başlamıştı.
Beni ambulansa bindirdiklerinde bir görevli kapıyı kapatamak için hareketlendiğinde biri eliyle büyük kapıyı tuttu. “Bekle,” dedi kararlı çıkan sesi. Aşağıya bakamasamda sesin sahibinin Vladislav’a ait olduğunu anlamıştım.
Araca çıkınca hemen yanıma çöktü, görevli söylenerek kapıyı kapattığında oda hemen diğer görevlilerle bir şeyler aramaya başladılar. Koluma serum taktılar, yaralarıma ön müdahale yapmaya başladılar ama benim bakışlarım sadece Vladislav’ın gözlerindeydi.
“Noldu?” Dedi burukça gülümseyerek, sanki gülümsemek bile ona şuan ağır bir azaptı. “Etkilendin mi benden?”
Hafifçe gülümsedim. Dudaklarımı aralayıp bir şey söylemek istedim ama biraz önce bana vurdukları anestezi yavaş yavaş etkisini göstermeye başladığı için dudaklarım geri kapandı.
“Şşş,” dedi elimi değilde bileğimi tutarak. “Bişey söylemene gerek yok, biliyorum benden etkilendiğini.” Dediğinde yeniden gülümsedim, ama gözlerim hafifçe bulanıklaşmaya başlamıştı.
“Elini tutmuyorum, canın acımasın diye. Yoksa emin ol ölene dek bırakmam.” Gözlerim artık onu seçemezken iç bileğimde onun dudaklarını hissettim. Kırmaktan korkar gibi öpmüştü, ve bu benim için öyle güzeldi ki. Evet, daha tanışalı belki yirmi dört saat olmamıştı ama bu hissettiğim öpücük, beni mutlu etmişti.
…
Kabustaydım, kuyudaydım. Karanlığın içinde en dibindeydim. Ensemde birinin sıcak nefesini hissedince hızla arkamı döndüm. Kimse yoktu, ellerimi saçlarıma geçirdim. Bağırdım, çağırdım. Kimse benim sesimi duymadı, herkes aydınlıktaydı.
“İzel,” dedi arkamdaki ses. Hele döndüm. Vladislav bana bakıyordu, yanına bir anda Zeynep belirdi.
“Vladislav, Zeynep? Çıkalım burdan. Gidelim. Lütfen…” delirmiş miydim? Neler oluyordu, bana ne olmuştu?
Yerimden sıçrayarak gözlerimi açtığımda beyaz florasan lamba gözümü aldığı için gözlerimi kıstım. Nefes nefese kalmıştım. Hemen etrafıma baktım. Bir hastane odasındaydım, gözlerim deli gibi etrafta dolaşırken en sonunda bakışlarım soluma kaydı.
Ve oradaydı, Vladislav şuan yatağımın yanına bir sandalliye çekmiş uyuyordu.
Hızlı nefeslerim yavaş yavaş düzelmeye başladığında tekrar önüme döndüm. Tavandaki beyaz florasan ışığa baktım. “İzel?” Dedi Vladislav bir süre sonra yanımdan. Hemen kafamı ona çevirdim.
Gözleri hafifçe aralıkken bir elinin içini bir gözüne bastırıl ovuşturdu. O güzel yüzünü belki saatlerce inceleyebilirdim, öyle tapılası bir güzelliği vardı ki…
“Acıyor mu canın?” Dedi kalın sesi ile.
Şaşırmış bir şekilde “ne?” Diyebildim.
“Şey, dalmışım. Acımıyor canım iyiyim.” Dediğimde kafasını salladı. “Hep iyi ol.” Dedi elini gözünden çekerken. Benimle dakikalar sonra tekrar gözgöze gelince içimin ısındığını hissettim.
Oturduğu sandalliyede biraz öne eğilip dirseklerini dizlerine yasladı. İki elini saçlarını geçirip karıştırdı. “Ben ne zamandır uyuyorum ben?” Dedim ona bakmaya devam ederken. Bir süre ona bakmaya devam ettim ama o bana bakmadı.
“Of,” dedim bakışlarımı tekrar tavana dikerek. “İyi bir refakatçı değilsin sen.”
Gözlerimi kapattım “sen git, başkası gelsin-“
“O kadar zamandır böyleyim ki, kokunu ezberledim demek çokta kolay değil.” Dediğinde kapalı olan gözlerim hemen açıldı, “Ne?” Diyerek hemen ona döndüm. “Ne dedin sen?”
“O kadardır buradayım ki, kokunu ezberledim.” Kaşlarını çattı, “hani bu amına koduğumun burnu yoruluyordu? Ben her nefes aldığımda alıyorum kokunu.” Ağızım hafifçe açılırken şaşkınlıkla ona bakıyordum.
“Çiçek tarlasında gibiyim, anlıyor musun kızım beni?” Gözlerini kapattı, “kocaman bir tarla, gül, papatya…” gözlerini geri açtı. “En çok zambak var ama, birazda menekşe…”
“Tamam, anladım.” Dedim gülerek.
Ayağa kalktı, bir kaç adımda yanıma geldiğinde “melekler kıskanır bu kokuyu.” Dedi fısıldayarak. Yatağın kenarına oturduğunda ona yer açmak için hafifçe kenara kaydım.
“Boş ver kokumu, sen beni nasıl buldun?” Dedim kaşlarımı çatarak. “Hem sen bana platonik falan mısın? İltifat iltifat, yeter.” Dedim yarı alaylı yarı ciddi. Başını omzuna yatırdı. Dudaklarını ıslattı. “Evet, ilk görüşte aşık oldum sana.” Dedi ve gülümsedi.
Gözlerimi devirdim. O sırada odanın kapısı açıldı. Ikimizinde bakışları kapıya yöneldiğinde Zeynep’i gördüm.
Elinde bir tepsi yemek ile yanımıza gelmişti. “Aa,” dedi yerinde durarak.
“Uyanmışsın.”
Zeynep’e gülümsedim. “Evet, uyandım.” Dediğimde Zeynep göz ucuyla Vladislav’a baktı. “Bende Vladislav çok yoruldu diye yemek getirmiştim.” Elindeki tepsiyi hafifçe havaya kaldırarak bize gösterdi.
“O zaman onu İzel’e ver.” Dedi Vladislav yandan. “Ben zaten gitmeliyim.” Dediğinde bakışlarım ona döndü. “Vladislav,” dedim biraz sonra tereddütle. Bakışları Zeynep’ten hemen bana döndü. “Hm?” Dedi.
“Hala numaran yok bende,” dedim. Vladislav hemen gülümsedi. “Sen yat, ben Zeynep’le sana ileteceğim.”
Bunu söyledikten hemen sonra çekip gitti. Benim ise günlerim yaralarımın iyileşmesini beklemek ile geçip gitti.
O zamana kadar ne Vladislav nede o adam. Bir daha karşıma çıkmadı.
Merhabaaa
Normalde ilk bölümü böyle bitirmeyi düşünmüyordum ama olaylara adapte olmak biraz zamanımızı alacak gibi. Ve Vladislav sizin alıntılarda gördüğünüz o tarafını birkaç gün göstermeyecek. Şuan kitap
Tatlı çerez yaz kitabı gibi ama merak etmeyin. Bu sadece ilk bölümdü.
Bir dahaki bölüm görüşmek üzere…
(Bana kitabı yayınlatıp okumayanların evini bulurum!!!!!)
Bölüm etkileşimi
