2. bölüm / 5
MorsolKaybolan Renkler
Bölümler 5Şu an: Kaybolan Renkler
- 1 Kimsesiz Mezar3.232 kelime
- 2 Kaybolan Renkler3.436 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 O Burada3.872 kelime
- 4 Ekloga3.600 kelime
- 5 Annem Sana Benzemiş3.506 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayat en büyük yalandır, bir yaşanın içinden belki de bir sürü yalanlar türer. Bunlardan biri aşktır, aşk bu hayattaki en büyük yalandır.
Gerçeğini bulmak en imkansızıdır. Bulan ya yaşarken ölür, sevdiği onu sevmediği için. Yada gerçekten ölür, sevdiği onu seviyor gibi yaptığı için.
Kimse bu yalanı anlayamaz, çünkü kör olursunuz. Aşk körü, hayattaki bütün renklerinizi ya renklendirir.
Yada bütün renkleri sizden çekip koparır.
Bu körlük öyle bir körlüktür ki, gerçek sanarsınız her şeyi. Sizi bir tiyatro sahnesinde en arka koltuğa oturup en önde olduğunu sanman için sahneden sana bağırır sevdiğin.
Sen ise coşkuyla, gururla ve sevgiyle onu alkışlarsın.
Diğer seyircilerden seni görmemesine rağmen.
Aşık olmak, ölmek demektir. Ölmek demek, çok fazla sevmenin sonucu demektir. Seven ölür, sevmeyen sonsuza dek yanlız kalır.
Hastanedeki on iki’nci günümdü. Zeynep yanıma çok nadir geliyor, ihtiyaçlarımı karşılıyordu.
Vücudumda oluşan büyük kesikler kabuk tutmaya başlamıştı. Sırtım, başım, ellerim… neredeyse her yerim sargılıydı. Bir su bardağını bile tutamıyordum elimdeki kesiklerden.
Doktorlar cam parçalarının en küçük olanlarınıda çıkarmak için tam yirmi dört saat beni ameliyat etmek durumunda bile kalmıştı.
Aldığım ağrı kesiciler beni resmen sersem yapıyordu. Bazen konuşmak bile benim için yük oluyordu.Şuan odada kimse yoktu, Zeynep günlerdir ailesini görmediği için iki günlüğüne gitmişti.
Bu odada geçirdiğim günler fazlasıyla sıkıcıydı. Uyku düzenim ise neredeyse tamamen bozulmuştu. Doktorlar beni istedikleri zaman uyuttukları için ya çok uyuyordum, yada uyuyamıyordum.
Gecenin bir yarısıydı, yatağın kenarlarında olan loş sarı ışık açıktı bir tek. Artık o beyaz ışıklar resmen kafamı ağrıtıyordu.
Telefonum ise yoktu, hatırladığım kadarıyla o gün yere düşmüştü ama bana asla geri getirmediler.
O loş ışıkta parmak uçlarımda tuttuğum ince kitabı okuyordum. Bu ışıkta bu kitabı okumak başımı fazlasıyla ağrıtsada canım çok sıkılıyordu.
Ve yapabileceğim başka bir aktivite kalmamıştı. “Of,” diye söylenip kitabı ayak dibime doğru fırlattım. Kendimi oturur pozisyondan yatar pozisyona getirdiğimde tavanla bakışmaya başladım.
O sırada odanın kapısının açılma sesi duyuldu, bakışlarımı oraya çevirmedim ve kafamı iki yana salladım. “Hemşire hanım,” dedim dudaklarımı büzerken, benim hemşirem kadındı.
“İstemiyorum uyumak, ilaç almakta istemiyorum.” Dediğimde kapı kapandı ama benim sözlerime karşılık gelmedi.
Gözlerimi kapattım ve bir süre öyle bekledim. Bu hemşire beni görmezden mi geliyordu? “Hemşire hanım, beni görmezden-“ diyip kapının oraya başımı çevirdiğimde gözlerim kocaman açıldı.
Dudaklarım aralanıp bir çığlık koparacağım esnada adam işaret parmağını maskenin üzerinden dudaklarına bastırdı. “Şşş, sakin ol.” Dedi bir insanın sesinden çok uzak olan sesi ile.
Nefes alış verişlerim hızlanırken hızla sırtımı yatağın başlığına dayadım. Adam parmağını dudağından çekerken ağır ve yavaş adımlar attı bana doğru.
“Beni hala hatırlıyorsun, değil mi?” Diye sordu başını omzuna yatırırken. “Hafızanı kaybetmen çok büyük tahlilsizlik olurdu.”
Kocaman açılmış gözlerle ona bakarken bu karanlıkta dahada korkunç geliyordu gözüme. Yine simsiyah giyinmişti.
Yüzündeki maske sanki onun için fazla yukarıdaymış gibi bir eliyle göz kısmını düzelttiğinde benim kalbim korkudan deli gibi atıyordu.
“Sen,” dedim yatakta kendimi geriye doğru çekerken. Kalp atışım o kadar hızlıydı ki, sesim boğuk çıkıyordu.
Başını yana eğip boynunu kıtlattı, ben o sırada kendimi biraz daha geriye çektim.
Bu sefer el parmaklarını gözlerini bana dikerek tek tek kıtlattı. Bir piskopat olduğundan şuan emindim.
Kendimi biraz daha geriye çektim ama daha fazla yer yoktu. Vücudumda gezindi gözleri, kafasını iki yana salladığında “hareket etme, dikkatim dağılıyor.” Dediğinde nefes almayı dahi bıraktım.
“Neden geldin, polis birazdan…” dememe kalmadan “sikmişim polisi diye geveledi, elini çenesine attığında kumaşın üstünden çenesini ovuşturdu. Bir adım daha bana doğru geldiğinde nefesimi tuttum.
Bana doğru eğildi, kendimi yana kaçıracağım an ben daha hareket bile edemeden yüzümün yanını tuttu.
“Bağırırsan,” dedi kulağımın dibine girip, o robotik sesi tüylerimi diken diken yapıyordu.
Derin bir nefes aldı, burnunun ucu boynuma sürtünce kendimi geri çekmeye çalıştım. “Bu güzel boynu kırmaktan asla çekinmem.”
Yüzümün yanında olan büyük eli yavaşça boynuma kaydı. Boynumu kolaylıkla sardıktan sonra hafifçe sıktı.
Ellerim direkt onun bileğine sarıldığında elini çekmeye çalıştım. Kafasını geri çekip bana baktı, geriye çekilmiş olsa bile yüzlerimiz hala fazla yakındı.
“Yazık olur,” dedi gözlerimin içine bakarak boynumdaki tutuşunu sıkılaştırırken. “Bunu istemem, Morsol.” Dediğinde sanki o kumaş yokmuş gibi nefesini yüzümde hissediyordum.
Nefesim kesildiğinde dudaklarım aralandı. O ise bana bakarak başını tamamen omzuna düşürdü. “Polisler ifade için yarın gelecek,” dediğinde gözlerim hafifçe geriye doğru kaydı. Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Beni söylemeyeceksin.” Dediğinde nefes almak için resmen çırpınıyordum. Birden boğazımı bırakınca öne doğru eğildim.
Öksürdüm. Ellerimdeki acı yeni yeni geliyordu, “anlaşıldımı?” Diye sordu yanımdan. “Tamam,” dedim hemen.
Bir süre bekledi, daha sonra ise “güzel,” diye mırıldandı.
Adım sesleri yanımdan uzaklaşınca kafamı çevirip ona baktım. Sırtımı tekrardan yatak başlığına yasladığımda birden sanki az önce ölmeye bir adım daha yaklaşmamışım gibi.
“Söylersem, ne yaparsın?” Diye sordum. Anında adımları durdu. Omzunun üstünden arkasına baktığında. “Ne?” Diye sordu hayret içinde.
Nerden geldiğini bilmediğim bir cesaret ile çenemi dikleştirdim. “Polise seni söylersem, ne yaparsın?” Dedim sorumu tekrarlayarak.
Bir süre bekledi, daha sonra minik bir kıkırdama sesi geldi. Topuğunun üstünden bana doğru döndü.
“Boynunda parmaklarımın izi varken böyle konuşabilmen şaşırtıcı.”
“Seninde gücünün hasta birine yetmesi şaşırtıcı.” Dememle gözlerinin yanındaki kırışıklıklar anında kayboldu.
Sesli bir nefes alıp verdikten sonra kafasını önüne düşürdü. “Anlamadım,”
“Öldürecek misin?” Diye sordum hiç düşünmeden. “Buradayım, karşındayım.” Elimdeki beyaz sargıları ona gösterdim. “Senin gücün böylesini öldürmeye mi yetiyor?”
Yanında duran eli yumruk halini aldığında başını geri kaldırdı. “Beni tanımıyorsun, bana karışan ölür.” Dedi bana bir adım atarak.
“Ölmeye meraklıysan, bunu bilmeliyim.”
Büyük adımlarla yanıma kadar geldiğinde üzerime doğru eğildi.
“Bana şimdi söylemelisin.” Dediğinde gözlerimi ondan ayırmıyordum. Oda benden o ‘ben ölümüm!’ Diye bağıran gözlerini gizlemiyordu.
“Neden peşimdesin?” Diye fısıldadım. Gözlerini kıstı, saçlarımda gezindi koyu gözleri. Gözleri bir an yumuşadı. Başını neredeyse hep yaptığı gibi omzuna düşürünce kaşlarımı çattım.
Kedimi geri çekmeye çalıştığımda aniden belimin yanını sıkıca kavradı.
Dudaklarımı araladığımda o benden önce davranıp, “dur,” dedi.
Belimin yanındaki elini belimden çektiğinde saçımdan bir tutamı avuçlarının içine aldı.
Korkudan kalbim deli gibi atarken ne olduğunu şuan idrak edemiyordum.
Avucunun içine aldığı saç tutamıma baş parmağını dokundurduğunda kaşlarımı tekrar çatarak kendimi geriye çekmek için hamle yaptıma ama anında. “Rahat dur, şuan hayatımda kimsenin boynunu bu kadar kırmamak istemedim. Nadir bir andasın, dur.” Dediğinde sanki şuan ne yaptığına inanamıyormuş gibi kaskatı kesildi.
Hızla elini geri çektiğinde gözleri hızla bana yeniden döndü. “Polis, yok.” Dedi sadece. Sesi korkutucuydu ama gözleri o eski korkutuculuğu bana şuan sağlıyamıyordu.
Burnundan soludu gözlerini kapatıp. Ben o anda hemen kendimi biraz daha geri çektim. O sırada bir şey oldu, dik olan omuzları çaresizlikle çöktü. O adam bir anlığına gitti sandım.
Ama gözlerini açınca yeniden gördüm kendi ölümümü. “Polis,” dedi omuzları tekrar dikleşirken. “Yok, Morsol.” Topuğunun üstünde tekrardan kapıya döndü. Bu sefer hiç bir şey diyemedim.
Çünkü ölüm gidince o gözler bana huzur vermişti. Tanıdık bir şey olmuştu. Ama ben onun ne olduğunu anlayamadım.
…
Bu olaydan bir kaç saat sonra sabah olmuştu, ben ise kimseye bir şey söyleyememiş. Tek kelime dahi edememiştim. Aklım hala o tanıdık bakıştaydı.
Çok tanıdıktı, fazla tanıdıktı.
“Ne demek konuşmuyor?” Diye bir ses kapının ardından yükselince bakışlarım tavandan kapıya döndü. “Lan, sikerim ben içeri gireceğim varmı karışan?” Dedi bu sefer daha yüksek bir sesle. Kaşlarımı çattım.
“Bana bak, doktor falan dinlemem. Beni şimdi içeri almazsan o gırtlağını sikerim.” Dedi bu seferde. Kaşlarım dahada çatılırken “Vladislav?” Diye kendi kendime mırıldandım.
“Tamam,” dedi başka bir adamın sesi. Bu doktor olmalıydı. “Bırak beni, git içeri ne yaparsan yap.” Dediğinde kendimi yatakta yavaş yavaş oturur pozisyona getirdim.
“Heh, böyle doktor.” Dedi bu seferde Vladislav. Bir kaç dakika sesler kesildikten sonra kapı açıldı. İçeri Vladislav girdiğinde istemsizce yüzümde hemen bir gülümseme oldu.
Üstüne lacivert bir kazak giymişti, altına ise siyah bir pantolon. Düz beyaz bir ayakkabı giymişti ve saçları dağınıktı. Sakalları ise ilk gördüğümdeki gibi değildi uzamıştı.
Beni görünce hemen kaşları havalandı, hafifçe gülümsediğinde “günaydın, gece gözlü.”
Kaşlarımı çattım, “gece gözlü ne? Daha romantik bir giriş yapamaz mısın?” Dediğimde sırıtışı tamamen bir gülümseme oldu. “Gece gözlü, nesini beğenmedin acaba?”
Çenesiyle beni işaret etti. “Zeytin gibi gözlerin,”
Bana bir adım daha attığında gülümsemeden edemedim. “Ve tesadüfe bak, ben sabah zeytin yemenden asla kahvaltı yapamam.” Dediğinde kafamı geriye atıp kahkaha attım.
“Bunu sevdim, peki zeytin yeşil mi yoksa hep siyah olmak zorunda mı?” Dediğimde hemen yüzünü buruşturdu. “Yeşil zeytin mi? Yok, ben siyah zeytin daha çok severim.”
Bir kaç adım daha atıp yanıma tamamen yaklaştı. Onun oturması için hafifçe yana kaydım. Oda hemen oturdu zaten.
Oturdu, ama bakışları boynuma kayınca gördüğü şeyi tahmin etmek pek zor değildi. Bir kaç dakika inceledi boynumdaki parmak izlerini.
Burnundan bir nefes alıp verdi, başı önüne düşerken omuzlarıda kendini bıraktı.
“Vladislav,” dedim hemen, biraz öne eğilip onu yaklaştığımda o sadece kucağında duran ellerine bakıyordu.
“Özür dilerim,” dedi fısıldayarak.
Kafamı hemen iki yana salladım. “Senin bir suçun yok, neden özür diliyorsun?” Dediğimde kafasını iki yana salladı.
“Ben çok özür dilerim.” Dediğinde gözlerimi kapatıp biraz bekledim. “İstemiyorum özür,” dedim gözlerimi geri açarken.
“Senin bir suçun yok.”
Kafasını kaldırdı, gözlerime baktığında sertçe yutkundu. Gülümsedi, ama bu gülümseme zorunluydu. Az önceki gibi değildi. Hemde hiç değildi.
“Sen nerden öğrendin?” Dedim biraz daha ona yaklaşarak. “Kameraya baktım, gözüküyordu.”
Kafasını iki yana salladı, “korkmuş gözüküyordun. Ses yoktu, ne dedi sana bilmiyorum ama korkmuşsun sen.”
“Boş ver,”
“Olmaz, korkmuşsun kızım.”
“Şuan korkmuyorum.”
Benden biraz uzaklaştı, aramızdaki mesafeyi açınca kaşlarımı çattım. “Kör olma, canım acıyor İzel. N’olur anla.” Dediğinde sırtımı yatak başlığına yasladım.
Bir süre sadece baktım ona. İnceledim güzel yüzünü, o güzelim yüz hüzünün her rengini içeriyordu şuan.
“Bu gün ilk defa senle konuştum,” dedim onu izlemeye devam ederken. Bunu dediğim anda gözlerini sımsıkı kapattı, sanki bir şey onun canını çok acıtıyordu.
Kafamı omzuma doğru hafifçe eğdim, “eğer kör olmuşsam,” dedikten sonra omuzlarımı kaldırıp indirdim ve dudaklarımı büzdüm. “Ki senin bu dediğinin anlamını anlayamadım. Ama eğer kör olduğumu düşünüyorsan, galiba evet. Kör olmuş olabilirim.”
Gözlerini geri açtı, kafasını minik bir açıyla çevirip bana baktı. “Of İzel, of.” Dedi bana bakarak. Gülümsemeden edemedim. “Ne of, kime neye of?” Dedim. Hemen gülümsedi, “of, sana of İzel sana.” Kafasını tamamen kaldırdığında “sınanıyorum, değil mi?” Diye sordu bana bakarak.
Kafamı geriye atıp gür bir kahkaha attım. “Bir arkadaş için,” dedim çenemle onu göstererek. “Özelliklede tanışalı bir ay olmamış arkadaşlar için fazla flörtöz’üz.”
Dahada gülümsedi, “niye, olmayalım mı?” Dediğinde kaşlarımı çattım. “İlk bir tanışalım, beni kurtardın diye hemen karşılık veremem sana.”
Omuzları anında dikleşti, boğazını temizledi ve üzerindeki kazağı düzeltti. Bir elini saçına atıp hafifçe karıştırdı, dağınık olan saçları dahada dağıldı.
“Ben, Vladislav Barkov.” Dedi göğüsünü kabartarak.
Bir çocuktan farkı yoktu şuan gözümde, kaşlarım alayla havalandı. “Bende İzel İzgi, memnun oldum Vladislav.”
Hemen devam etti, “Mükemmel bir model adayıyım.” Dediğinde kendini bana gururla gösterdi. Bakışları uzaklara kaydığında kıkırdadım. Çenesini havaya dikti ve bir kaç saniye öyle bekledi.
Daha sonra göz ucuyla bana baktı, “he birde unutmadan,” dedi vücudunu komple bana çevirirken. “Uzun zamandır maalesef bekarım, yokki bana aday.” Dediğinde dudaklarını büzdü.
“Ben olurum.” Dedim hiç düşünmeden. Hemen kafasını kaldırıp bana baktı, gözlerinin parladığını gördüm. “Neden olmasın yavrum?” Dedi çapkınca göz kırparak.
Bende boğazımı temizledim. “Ben bir model adayı olmasamda bence güzel bir kızım,” dedim saçımdan bir tutam alıp parmağıma dolarken, Vladislav ise bu söylediğime inanmamış gibi hemen kaşlarını çattı.
“Nasıl olamazsın? Yavrum taş görse çatlar.” Dediğinde anında dudaklarını birbirine bastırdı. “Tüh, gördün mü? Bayada dürüstüm.”
Kahkaha attım, bizim bu konuşmamız uzayıp gitti. Dün gece hiç bir şey yaşanmamış gibi konuştuk, geldiğinde söylediği sözlerin hepsini unuttuk. Ama ben hayatımda bir sohbetten bu kadar mutlu olmamıştım.
Onun söylediği gibi kör bir insan isem, o benim yanımda her zaman böyle duracaksa o çok sevdiğim renklerden vaz geçebilirdim.
Bir kaç günde beni nasıl bu duruma getirdi, inanın bilmiyorum. Ama bunun adı ilk görüştü.
Hayır, ilk görüşte aşktan bahsetmiyorum. Sadece en masumundan ilk görüştü, umuyorum ki. Benim renklerimi alan bu körlük bir gün bana tekrardan o renkleri verecekti.
…
Hastanede sadece bir hafta daha kaldım. Tek bir ameliyat olmuştum ve onun yarasıda geçmişti. O ameliyat izi sırt çizgim boyuncaydı. Evet, o kadar uzundu o kesik.
Şuan ise evimdeydim. Elimde bir kahve vardı, en sevdiğim vanilya aromalı kahvemden minik yudumlar alarak dışarda yağan kar’ı izliyordum.
Saat akşama geliyordu, bu nedenle güneşte batmaya başlamıştı. Bu gün batımıyla kar birleşince insanın içine huzur veren bir görüntü gözler önüne serilmişti.
Üstümde ten rengi salaş bir kazak vardı. Bir saçlarımı ise saatler önce yaptığım topuz ile bırakmıştım. Altımda kırık beyaz, bana fazlasıyla bol gelen bir pijama vardı.
Evde rahat olmayı severdim, ama dışarda genelde hep güzel giyinmeye çalışırdım. Bu benim için önemliydi, kendime çok önem verirdim.
Saçlarım, cildim… insan içine bakımsız çıkmak en büyük korkularımdan biriydi. Yağlı saçlar, fazla kilolar. Her zaman bunlardan kaçınırdım.
Hala bir telefonum yoktu, zaten alacak paramda şuan için yoktu. Bu yüzden evde olduğum günlerimi şuan yaptığım gibi geçiriyordum.
Kafamı omzuma yatırdığımda yüzüme değen kazağın kumaşı beni gıdıklamıştı. Bu yüzden kafamı geri kaldırdım. Bakışlarım camdan ayrılıp kupamın içindeki kahveye kaydı.
Baş parmağım kumanın kenarını okşarken yanaklarımı havayla şişirdim. “Of,” dedim kendi kendime.
O sırada kapı zili çaldı. Kupada olan bakışlarım hemen dondu, kafamı omzumun üstünden çevirip koridora baktım.
“Allah Allah,” dedim tekrar önüme dönüp kupayı bardağın üzerine bırakırken.
Ayağa kalktığımda sırtım sızladı. Yüzümü buruşturdum ama yinede ayağa kalkıp paytak adımlara kapıya ilerledim.
Kapının dibine geldiğimde “Kim o?” Diye dışarı sesimi duyurmaya çalıştım. Bir süre ses gelmedi, ama sonradan “benim.” Diyen Vladislav’ın sesini duydum. Kaşlarımı çattım, kapıyı hafif bir aralıkla açtığımda onu gördüm.
“Vladislav?” Dedim şaşkınlıkla. Saçları ıslanmıştı, elleri siyah kabanının cebindeydi.
O kabanda nemli gibi görünüyordu, yanakları kızarmıştı ve dudakları hafifçe titriyordu.
Hemen kafasını omzuna yatırdı, titremelerini en aza indirmek için kendini sıktığını fark ettim. “Nasılsın?” Dedi tatlı tatlı. “Uzun zamandır görüşmüyoruz.”
Gözlerimi devirdim. “Hastaneden yeni çıktım, beraber çıktık.” Dediğimde kafasını omzundan kaldırıp kafasını aşağı yukarı salladı. “Evet,” dedi. “Ama ben seni yine özledim.”
Biraz yana eğilerek evin içine bakmaya çalıştığında kapıyı biraz kapattım. Bu hareketim ardından gözleri anında beni buldu.
“Ne, biri mi var içeride?” Dediğinde kaşlarımı çattım. “Vladislav, hep böyle gelemezsin-“ diyip kapıyı yüzüne kapatıcakken bir elini anında kabanının cebinden çıkarıp kapıya yasladı.
Burnundan soludu, neden böyle davrandığını anlamasamda kalbim hızlandı.
“Kim var içeride?” Diye sordu bana doğru eğilerek, bir adım geriledim.Ben gerileyince oda kapıyı biraz daha açtı. Meraklı gözleri hemen içeriye göz gezdirdi.
“Ne ilgilendirir seni?” Diye söylendim, çenemi havaya kaldırdım. Dudaklarımı araladığımda aklıma gelen şey ile hemen geri kapattım dudaklarımı.
Ve dudaklarımdan bir andan çıkan şeye ben bile inanamadım.
“Belkide tek gecelik escort’um?”
Yüzü anında kaskatı kesildi, kapıyı tutan elinin parmakları kapıyı sıkabilecekmiş gibi içeri kıvrıldı.
Gözleri bir anda alev alırken böyle bir tepki beklemediğim için stresten alt dudağımı dişlerimin arasına aldım.
Bir anda kaşları alayla havalandı, az önceki o tepkiyi anında yok etti. Ama gözleri hala alev atıyordu. Yüzünde minik bir gülümseme olduğunda dişleri çok olmasada görünüyordu.“Anlamadım, neyin neyin?”
Alayla sorduğu soru benim daha fazla strese girmeme neden oldu. Ama asla bozuntuya vermeden “escort’um.” Dedim üstüne basa basa.
Kalbim hızla atarken adımlarım kendini geri çekmeye başlamıştı. Ve Vladislav az önceki o titremelerin hepsini unutmuş gibi asla titremiyor, alayla bana bakıyordu.
“Zoruna mı gitti?” Dedim bende onun gibi alayla. Minik bir kahkaha attığında geriye çekildi, omuzlarını umursamazca kaldırıp indirdi ve dudaklarını büzdü.
“Niye zoruma gitsin amına koyayım? Benim gibi biriyle zaten sadece nefes almaya çalışırdın.” Demesiyle gözlerim kocaman açıldı.
Siktir, çokça siktir.
“Ne?” Dedim dehşetle. “Noldu? Escort’u seçtiğin için pişman mı oldun?” Dediğinde ben hala dudaklarım aralıklı ona bakıyordum.
Sertçe yutkundum. “N-ne alaka?” Dedim boğazım kururken. Gözlerim onun dışında her yere bakarken minik bir adım daha geriye attım.
“Şey,” dedi elimle içeriyi gösterip. “Ee, i-içeri mi geçsek?” Diye birşeyler gevelemeye başladığımda kaşlarını çattı.
“Ne o, escort’u kovup benimi davet ediyorsun dediğinde koridorun sonunda olan bakışlarım yine dehşetle ona döndü.
Hınzırca gülümsedi, “yanlız ben öpüşmeden sevişemem.” Üzgün bir çocuk gibi başını eğdi. “İlk önce öpüşelim. Olur mu?” Dediğinde dudaklarımdan çıkan tek şey “Sikerim böyle işi!” Oldu.
Vladislav başını kaldırıp bana baktı, ben ise hemen onun geçebilmesi için kenara çekildim. “B-ben şaka yapmıştım…” dedim kafamı öne eğerek, bir elimi saçıma atıp kaşıdım.
Bir süre ses gelmedi, bende başımı kaldırmadım. “İzel,” dedi en sonunda Vladislav. Benim İzel olduğumu onaylayan bir kırıktı çıkardım ona bakmadan.
Bir anda kapıdan içeri girdi, bel boşluklarımdan tuttuğunda beni çevirdi ve sırtımı açık kapıya yasladı. Ben şaşkınlıkla ona bakıp tam dudaklarımı araladığımda ise hemen başını eğdi ve dudaklarımla dudaklarını birleştirdi.
Kaskatı kesilirken ne olduğunu idrak edemedim. Benim ellerim iki yanda dururken onun elleri sırt çizgime dokunmamaya dikkat ediyordu.
İki elimde bel boşluklarıma yerleşmişti.
Ne kadar süre geçti, ne kadar saniye veya dakika, bilmiyorum ama içimden asla onu engellemek gelmedi.
İtmek ise aklımın ucuna bile dokunmadı. Sadece durdum. Karnımdaki kelebekler resmen dudaklarıma uçuyordu.
Ama bu an en sonunda benim ellerimin onu göğüsünden ittirmemle son buldu. Son kez alt dudağımı dişlerinin arasına alıp çektikten sonra geriye çekildi.
Anında derin derin nefes alıp vermeye başladım. Çatık kaşlarla ona bakmaya başladığımda o çok sakin görünüyordu.
Bu sinirimi bozduğu için nir yumruğumu onun göğüsüne geçirdim. Hafifçe geriledi ama benim kaçabileceğim bir yer açılmadı.
“Ne yapıyorsun sen? Ne hakla öpüyorsun beni, sevgilim misin kocam mısın?” Dedim bir yumruk daha göğüsüne atıp. Dudaklarını yaladı, ben göğüsüne bir yumruk daha atacakken anında bileğimi yakaladı.
“Yalandan bana atarlanma, anında tepki verme özelliği var insan oğlunun.” Dediğinde ben hala sinirle ona bakıyordum.
“İlk öptüğüm anda vursaydın çekip giderdim,” kafasını iki yana sallayıp güldü. “Ama şuan sikseler adım atmam.”
“Ciddi olamazsın,” dedim. O ise beni kenara itti. Kapıyı kapattıktan sonra bana döndü, “bende insanım, canım çekiyor bazen.” Dedi dudaklarımı göstererek.
“Birde eğer öpüşünce namusunun gittiğine inanlardansan, ben seni hemen alabilirim.” Çapkınca göz kırptı. “Umarım öyle düşünenlerdensindir.”
Gözlerimi devirdim.
“Ay yok artık.” Dedim onu arkamda bırakıp salona ilerlerken. Arkamdan “Tüh,” diyen sesini duydum. Hızlı adımlarla beni takip ettiğini seslerden anlayabiliyordum. “İnan, lütfen buna inan.”
“Zaten sinirliyim şuan, sus Vladislav o yüzden. Sus.” Dediğimde yine tabikide beni dinelemedi, ben oturma odasına geçtiğimde oda arkamdan beni takip ediyordu.
Adım seslerimiz odada birbirine karışırken asla dönüp ona bakmıyordum.
“İzel,” dedi naif bir ses tonu ile. Kendimi az önce oturduğum koltuğa yeniden bıraktıktan sonra göz ucuyla ona baktım. “Islaksın, kıyafet veremem sana ben.” Dedim.
“Biliyorum, o yüzden koltuğa oturmuyorum zaten.” Ofladım ve tamamen ona döndüm. “Sen neden geldin?” Dedim kaşlarımı çatarak. Masumca bana baktı “niye, istemezmisin beni?” Dediğinde gözlerimi kapattım.
“Vladislav, neden geldin?” Dedim sinirle. Gözlerimi geri açtığımda gıcık bir şekilde bana sırıtıyordu, buda benim kaşlarımı çatmama neden oldu.
“Ne gülüyorsun be?” Diye hemen çıkıştım. “Sinirliyim, kör müsün?” Dediğimde daha çok güldü. Kafasını geriye atıp içli içli gülerken benim kalbim ısındı. Bu yüzden çatık olan kaşlarım hafifçe gevşedi.
“Kızamıyorsun bile,” dedi gülmeye devam ederken. “Ona gülüyorum.” Bir elini karnına bastırdı ve önüne doğru bükülüp gülmeye devam etti.
“Abartma,” dedim bıkkın nir sesle. “tamam, çok fazla güldün utandım.” Dedim kafamı çevirip. Az önce masanın üzerine bıraktığım kahveme döndüm, kupayı tekrardan elime aldığımda bakışlarım az önceki gibi yine dışarıda yağan kar’a kaydı.
“Neden geldiğimi sormuştun, değil mi?” Dedi arkamdan. Ona bakmadan kafamı aşağı yukarı salladım, “evet, tam olarak onu sordum.” Dediğimde elini omzumun üstünde hissetmemle gözlerim hafifçe açıldı.
Omzumun üstünden öne doğru eğildiğinde görüş açıma girdi. “Hediye aldım sana,” dedi bana bakarken. Kaşlarım çatıldı, “ne hediyesi?” Diye sordum.
Vladislav elimdeki kupaya baktı göz ucuyla, daha sonra ise hiç beklemeden elimden çekip kupayı aldı. “Hey!” Diye cırladım arkasından.
Hemen eğildiği yerden kalktı ve birkaç adım geriledi. “Bağırma kulağımın dibinde, başım çok ağrıyor.”
Dediğinde oturduğum yerden hızla kalktım ama kalkar kalkmaz sanki sırtımdaki yara açılmış gibi dönüp kaldım, dudaklarımdan acı bir mırıltı döküldü.
Vladislav anında bana döndü, elindeki bardağı hemen koltuk başlığının kenarına bıraktı ve hızlı adımlarla tekrar yanıma geldi.
“Ya kızım,” dedi dudaklarını birbirine bastırıp. “Kahve sadece, şaklabanlığa hiç gelemiyorsun.” Dediğinde sinirle ona döndüm.
“Bana bak, kaşınma.” Dedim dişlerimin arasından. Gözleri hemen sahte nir korkuyla açıldı, ellerini iki yanına teslim oluyormuş gibi kaldırdı. “Yavrum, sakin ol.” Dedi hemen.
“Böyle bir adamı dövmeye ellerin kıyamaz bir kere.” Dediğinde kaşlarım havalandı.
“Vladislav,” dedim tatlı bir gülümsemeyle. Hemen kafasını omzuna yatırdı. “Efendim zhizn' prekrasna?” Dediğinde kaşlarım çatıldı. “Ne?” Dedim anlamazca. “Ne diyorsun?”
Kafasını iki yana salladı, “söyle dedim rusça,” dedi bakışları anlık olarak dudaklarıma kayarken. Bıkkın bir nefes verdim ve önüme döndüm. Kupama doğru ilerlemeye başladım.
“Dikkat et,” dedi arkamdan. “Bir yerin acımasın bak.” Dediğinde karnımdaki kelebekler şaşkınlıkla durdu, sanki onlar bir şeyi anladılar. Ama ben anlamayayım diye tekrar kanat çırpmaya devam ettiler.
Karnımdaki kelebekler, bir şeyi önceden anladı. Bu söz onlara dokundu ama ben bunu bu kitabın sonunda öğrenebilecektim.
Karnımdaki kelebeklerimin bu ani duruşunu sadece ve sadece bu hikayenin sonunda bana hayat anlatıcaktı.
Tek dileğim, bu hikaye daha ilk başından böyle çıkış cıvılken bozulmamasıydı. Ama şuna emindim, hayat bana renklerimi tekrardan çok zor verecekti. Ve ben o zamana kadar renkleri unutmuş olacaktım, bir ile yaramamış olacaktı.
Görebileceğim tek renk belkide toprağın koyu kahvesi olacaktı…
Kızzzlarr selamlaarr
Uzun zamandır bölüm gelmiyor çünkü hem bazı işlerim vardı hemde evde internet kesintisi oldu. Bu yüzden yazdığım bölümü yayınlayamadım.
Biliyorsunuz bir kaç bölüm yayınlayacağım demiştim. Yayınlayacağımda, ama atacağım diğer bölümün düzenlemelerini yapmadım.
Onlarda gece biter, gece atarım. Siz uyuyun sabah okursunuz dödkeşndfl
Şuan otobüsteyim, bir seyehat işi var.
Bende hemen bölümü attım sizlere, gecede diğer bölümü atıcam. Sabah diğer bölümü yetiştirebilirsem onuda atacağım.
Şimdi sizi çok çok öpüyorum ve yarım saat gözlerimi dinlendirmeye gidiyorum, öpüyorum sizi çok çok💗
(Vladislav’ın söylediği her sözü, davranışı not alın. Kitabın sonu onlarda gizli…)
Birde sizce bölümler daha uzun mu gelmeli? Yani ben acemi bir yazarım arkadaşlar sölföeneldne
Bölüm etkileşimi
