5. bölüm / 5
MorsolAnnem Sana Benzemiş
Bölümler 5Şu an: Annem Sana Benzemiş
- 1 Kimsesiz Mezar3.232 kelime
- 2 Kaybolan Renkler3.436 kelime
- 3 O Burada3.872 kelime
- 4 Ekloga3.600 kelime
- 5 Annem Sana Benzemiş3.506 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi yoğun bir ağrıyla açtım. Şakaklarıma vuran ağrı öyle şiddetli bir ağrıydı ki; beni bu uykumdan bike kaldırmayı başarmıştı.
Ağrının etkisiyle gözlerimi ani bir şekilde açtım. Bir elimi şakaklarıma atığımda parmaklarımla ağrıyan yerlere baskı uyguladım.
Kurumuş dudaklarım sanki birbirine yapışmış gibiydi. Dudaklarımı araladıktan sonra dilim ile ıslattım. Hafifçe gelen yanma hissiyle yüzümü buruşturdum.
Yanımdan gelen kapı açılma sesine bile anında tepki veremedim, açıldıktan belkide bir dakika kadar sonra kafamı o tarafa çevirebildim.
Gördüğüm kişi Vladislavdı. Her zamankinin aksine bu sefer üstünde bir kazak yoktu. Rengi solmuş mavi tişörtü vardı bu sefer üstünde.
Altında ise gri bir eşorfman. Ayaklarından ise yeni giyildiği belli olan beyaz çoraplar.
Bana dönmedi hemen, ilk önce tepsiyle bir şeyleri komidine bıraktı. Daha sonrasında kapıya doğru dönünce beni gördü. Baygın bakan gözleri anında parıldamaya başladı.
“İzel’im,” dedi adımlarını kapıdan bana çevirirken. Onun bu halini görünce şakaklarımda olan ağrıya rağmen bende gülümsedim.
Büyük adımlarla yatağa kadar geldi, yatağın kenarına oturdu. Eli hemen bir elime sarıldı. O konuşamadan ilk konuşan ben oldum.
“Nerdeyim, burası neresi Vladislav?”
Elimi havaya kaldırdı ve üstüne tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu.“Benim evimdesin. Ve odandasın.” Dediği anda kaşlarımı çattım.
“Odamda mıyım? Senin evinde benim odam neden var?” Dediğimde elimi bırakıp ayağa geri kalktı. “Ve ben ne ara buraya geldim? Hiç bir şey hatırlamıyorum.”
Komidine koyduğu tepsiyi eline aldı ve topuğunun üstünden bana doğru kendini çevirdi. “Yemeğini yemelisin.” Adımları bana doğruydu.
“O zaman sende benim sorduğum sorulara tek tek ve açıklayıcı cevaplar vermelisin, haksız mıyım?”
Bakışlarını bana çevirdi, kaşlarını minik bir açıyla çatarken başını sol omzuna doğru yatırdı. Bu hali içimi ısıtmaya yetmişti.
“Sende bana fazlasıyla soru soruyorsun İzel, haksız mıyım?” Yanaklarımı hemen havayla şişirdim. Ve kollarımı göğüsümde birleştirdim.
Bunu yapmamla varlığını tamamen unutmuş olduğum sırtımdaki yara hafif bir sızı ile kendini hatırlattı.
Bağdaş yaptığım ellerimi geri çözdüm. O sırada oda benim yanıma oturdu. Tepsiyi kucağıma bıraktı, daha sonra dopdolu olan tabağın yanındaki çatalı aldı eline.
Onu dikkatle izledim. Bakışlarım elini takip ederken başka bir yere bakmadı. “Hala sorularıma cevap vermedin Vladislav.” Çatala bir salatalık batırdı, çatalı havaya kaldırdığında bakışları bana döndü.
“Yemeğini yemelisin, yersen bende sana ne olup bittiğini anlatırım.” Dediğinde gözlerimi devirdim, sanki bir çocuğa parka gitmek için bir tabak patates lapası yedirmeye çalışan bir baba gibiydi.
“Çocuk muyum ben?” Düz olan bakışlarında anında bir parıltı belirdi. Kaşları havalandı ve dudaklarında bir sırıtış oldu, ne denirdi bu gülüşe…
“Sen bir çocuk değilsin, ama şuan bir çocuk yapmak en büyük isteğim falan olabilir.” Anında omzuna yumruğumu geçirdim.
Acı içinde inledi, alt dudağını dişlerinin arasına aldı. “Naptın kızım, kırıldı kolum.” Kaşlarımı çatarak baktım yüzüne. İşaret parmağımı havaya kaldırdım.
“Bana bak ukala adam, seni öyle bir döverim ki hayatının merkezi kayar. Anladın mı beni!” Diye ona bir anda çıkışınca hemen süt kesmiş kediye döndü.
“Yavrum sakin ol, demem bir daha.” Dediğinde çatalın ucundaki salatalığı bana usulca uzattı. Gülmemek için yanağımın içini ısırdım. Uzattığı salatalığı uzanıp çatalın ucundan aldım ve iştahla yedim.
Tabağı bitirene kadar yanımdan ayrılmadı, soruduğum soruları da unuttum. Bana yaptığı karabiberli omletide beraber yedik. Karabiberi biraz fazlaydı ama hayatımda yediğim en güzel omletti.
Meyve suyundan bir yudum aldığımda göz ucuyla ona baktım. Belki oda içmek isterdi, ama ağzımdan iğrenir miydi? Meyve suyundan içeceğim kadar içtikten sonra ona döndü bakışlarım.
Ona meyve suyunu gösterdim. “İçer misin biraz?” Meyve suyuna baktı, sonra ise kafasını iki yana salladı. “Benden iğrendiysen eğer-“
“İçinde mandalina var.” Dediğinde afalladım.
“Sevmez misin yoksa mandalinayı?” Dediğimde gülümsedi ve kafasını iki yana salladı. “Ee, o zaman iç hadi birazcık.”
“Alerjim var benim mandalinaya, burda bayılıp hastaneye kaldırılmamı istersen eğer tek yudumda içerim.”
Meyve suyuna baktım. Sonra tekrar ona, “O zaman nasıl seviyorsun mandalinayı?” Dediğimde çenesiyle beni gösterdi. “Sen seviyorsun ya, bende seviyorum.”
Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı, kalbim hızla çarpmaya başladı. Karnımda tatlı bir ağrı oluştu. Yüzümde istemsizce bir gülümseme oldu.
“Ben seviyorum diye seviyorsun mandalinayı, öyle mi?”
“Kime ne?” Ne diyeceğimi bilemedim. Ağzımın içinden yanağımın kenarını ısırdım. Elimdeki meyve suyuna kaydı bir kez daha gözlerim.
“Filmlerde veya kitaplarda, böyle bir sahne olsaydı kesinlikle şuan dudakları birbiriyle buluşmuş olurdu.” Dedim saçımdan bir tutamı kulağımın arkasına yerleştirirken.
Tepsiyi kenara itti, bana biraz daha yaklaştığında kalbim rotasından şaştı.Eli çeneme dokundu, tüy kadar hafif olan dokunuşu huzur vericiydi.
Çenemi havaya kaldırdı ve ona bakmamı sağladı. Bakışları gözlerimden yavaşça dudaklarıma kaydı.
“Bizim kitabımız olsun o zaman, ben yazarım sana o mutlu sonlu kitabı.”Baş parmağı çene çizgimi okşadı.Bakışları ise ağır ağır geri gözlerime geldi.
Gülümsedim. “Birde mutlu sonlu demek?” Onaylayan bir mırıltı çıkardı.
Gözleri bir kez daha dudaklarıma kaydı. Gözlerime bir kez daha baktığında izin ister gibiydi kahve gözleri benden izin ister gibiydi.
Nefes alıp verdim, bendimde gözlerim onun dudaklarına gitti. Gözlerim yeniden gözlerine döndüğünde oda aynı anda bana baktı. Biraz daha bana doğru yaklaştı. Bacağı bacağıma değdiğinde tüylerim diken diken oldu.
Ona bakarak sırıttım, bunu bekliyormuş gibi oda sırıttı bana. Aramızdaki mesafeyi hızla bitirdi. Dudaklarım onun dudakları ile birleşince parmak uçlarımın karıncalanmaya başladığını hissettim.
Nazikçe öptü, karşılık verdim. Ellerim omuzlarına tereddüstle gittiğinde o benim aksime tereddüt etmeden iki elini kalçamın iki yanına koyup beni iyice kendine çekti.
Öpüşmemiz yavaş yavaş hızlanmaya başladığı sırada bir anda odanın kapısı tıklandığında bu tutkulu anımız anında son buldu. Ellerini hemen kalçamdan çekerken bende kendimi ondan hemen uzaklaştırdım.
Öpüşmekten şişmiş olan dudaklarına baktım ilk önce, sonrada kapıya. Telaşlı ellerim hemen üstümü ve saçlarımı düzeltirken Vladislav Rusça bir şeyler söyleyerek ayağa kalktı.
Kapıyı açtığında kapıda esmer bir çocuk karşıladı bizi. Siyah tişörtü tertemizdi. Altında ise siyah bir eşofman vardı.
Vladislav sinirle soluyarak çocuğa baktı. Çocuğun teni buğdaydı, ama kaşı gözü simsiyahtı. “Ne oldu Alperen?” Diye sordu Vladislav.
Alperen denen çocuk hemen başını eğdi. “Abi iki şişe bira istemiştin ya,” dediğinde kafasını kaldırdı. Beni gördü, Vladislav’a baktı. Sonra yine bana, yatakta oturan bana.
Gözleri hemen kocaman açıldı. Elindeki poşeti hemen kenara bıraktı. “Abi ben nerden bileyim işiniz olduğunu ya, demedin ki bana.” Dediği gibi Vladislav’ın onu ensesinden tutması bir oldu.
“Lan varya,” Alperen hemen ellerini havaya kaldırdı. “Abi bir daha asla yapmam valla.” Dediğinde Vladislav onu bıraktı. Bütün kemerini kavradı baş ve işaret parmağı. “Gözüm görmesin seni sakinleşene kadar, yürü git.”
Demesi ile Alperen’in koşarak gitmesi bir oldu.
Gülmemek için kafamı eğdim ve dudaklarımı birbirine bastırdım, Vladislav’ın bana döndüğünü hissettiğimde ise minik bir açıyla gözlerim ona döndü.
Derin bir nefes alıp verdikten sonra iki adımda yanıma ulaştı. Eğilip saçlarıma uzun bir öpücük kondurduktan sonra eli çeneme kaydı, Kafamı onu görebileceğim şekilde yukarı kaldırdıktan sonra dudaklarıma küçük bir Buse bıraktı.
“Biraz işim var İzel’im. İstediğin gibi evi gez, dolaş.” Geri çekilip kollarını iki yana açtı. “Nede olsa burası senin.” Dediğinde kaşlarım havalandı.
“Benim derken, mecazi anlamda heralde.” Anında kaşlarını çattı. İki yana açtığı ellerini geri indirdi. “Ben onun anlamını öğrenmedim, necaz ne demek?” Dediğinde koca bir kahkaha attım.
“Necaz değil, m ile. Mecaz.” Dedim kahkahalar içinde. Çatık kaşları yavaşça gevşedi. “Necaz işte, ne olucak.” Dediğimde kafamı iki yana salladım.
“Pekala, mecaz değil necaz. Anlamıda gerçek olmayan demek.” Dediğimde gülümsedi. “Gerçekten ev senin, necaz söylemiyorum.” Dediğinde gülümsedim.
Derin bir nefes aldı, bir elini saçlarına geçirip biraz eliyle taradıktan sonra konuştu. “İşlerimi halledip geleceğim, sende istediğini yap. Çekmecende kart var,” omuzlarını kaldırıp indirdi. “Kadınlar alışveriş yaparken mutlu oluyor galiba?”
Kaşlarımı çattım. “Kaç kadını alışveriş yaparken gördün de bu kadar eminsin sen?” Dediğimde anında cevapladı. “Seni izledim de, genelde mutluydun. Yani o tuvallerinle ne kadar para kazandığını bilmem de…”
“Beni mi izliyordun sen?” Dediğimde ellerini iki yana kaldırdı. “İşim gücüm var benim yavrum,” bir elini telefon işareti yaptı ve göz kırptı. “Ben ararım seni.” Dedikten sonra kapıdan çıkıp gitti.
Ama beni nasıl arayacaktı, benim telefonum Ekloga yüzünden kırılmıştı. Üstümdeki yorganı kenara atıp yatakta oturur pozisyona geldim.
Ayağa kalktığımda odaya bir kez daha göz gezdirdim. Kocaman bir aynalık, uzun bir dolap, güzel dekore edilmiş bir kitap okuma alanı bile vardı.
Aynalığa doğru yürüdüm. Aynada gördüğüm kendime baktım bir süre sadece, iki ay önce aynada olan yansımamla şuan olan bir değildi.
Bunun nedeni beş yıldır peşimi bırakmayan Eklogaydı. Onun yüzündendi, yüzümün bu hali onun yüzündendi. İçleri kızaran yeşil gözlerimin suçlusu oydu, kanı çekilmiş gibi duran cildimin sorumlusuda oydu.
Kuruyan dudaklarımın, cansızlaşan saçlarımın… hayatımın suçlusu o adamdı. Bana tek getirdiği şey, o mezarda karşılaşmış olduğum Vladislavdı.
O adamdı, getirdiği tek mutluluk mezarda karşılaştığım, yarım saat kadar önce öpüştüğüm adamdı. Kalbimi uzun zaman sonra deli gibi attıran adamdı.
Aynada kendime bakmayı bıraktığımda kafamı aynalığın çekmecesine çevirdim. Çekmeceye uzanan elim onu geriye doğru çektiğinde gördüğüm şey ile gözüm hafifçe aralandı.
Son model bir telefon bana bakıyordu, ben ise telefona. Eski telefonuma kıyasla çok üstte bir telefondu.
Elimi dudaklarıma attım. “Oha,” diyebildim sadece. Gözüm hafifçe yana kayınca kağıda yazılmış bir not gördüm. Ama bu nota kaşlarım çatıldı çünkü o kadar kötü yazılmış bir nota benziyordu ki. Okunabileceğinden emin değildim.
“”Selam fıstık, normalde Türkçe yazı yazmıyordum. Hepsini Alperen yazıyordu, ama sana kendim yazmak istedim. Yani yazmayı biliyorum aslında ama, pek okunmuyor benim yazım.
Umarım okuyabilirsin yani, gördüğün telefonu sana hediye olarak aldım. Umarım beğenirsin, evi gez dolaş. Evin içinde kimse yok, korumalar dışarıda. O yüzden rahat olabilirsin. Bende akşam en erken saatte yanında olacağım.””
Zar zor okuduğum notla yüzümde bir tebessüm olduğunu fark ettim. Notu katladım ve geri çekmeceye koydum.
Elim telefona gitti, telefonun o soğuk yüzeyi içimdr garip bir his bırakırken açma tuşuna bastım. Telefonla birlikte yatağa oturdum, telefonun açılmasını sabırsızlıkla bekledim.
Kısa bir süre sonra telefon açıldığında kilit ekranını yukarı kaydırdım. Telefon hemen açıldı. Rehberlere girdiğimde ‘Her zaman ara’ diye kayıtlı bir numara gördüm. Zaten rehberde olan tek numaraydı.
Gülümsedim, telefonu biraz daha kurcaladıktan sonra telefonu yatağa bırakıp yeniden ayağa kalktım. O uzun dolapa doğru yürüdüm ve en sağdaki bir kapağı açtım.
Gecelikler, pijamalar vardı. Altta küçük bir çekmecesi daha vardı. Orayı açtığımda ise iç çamaşırları gördüm.
Üstüme baktım, belkide bir banyo yapmanın zamanı gelmiştir. Sırtımdaki yaranında artık mikrop kapmayacak kadar iyileştiğini düşündüğümde bugün banyo yapacağıma karar kıldım kendi kafamda.
İç çamaşır çekmecesinden aldıklarımı bir kenara bıraktım. Bu kapağı kapattım ve yandaki kapağı açtım. Burda günlük giyinebileceğim şeyler vardı. O yüzden burayı sonra kurcalamak afına kapatıp diğer bir kapağı açtım.
Diğer kapağı açtığımda şortlar, tişörtler gibi evde giyinmelik rahat şeyler vardı.
Elime kahverengi, kareli ve kısa bir şort aldım. Üstüm için ise ince askılı bir üst aldıktan sonra ikisinide koluma attım. Yere bir kenara atmış olduğum iç çamaşırlarınıda alıp odadan çıktım.
Uzun koridorda etrafıma bakındım. Lavabonun olduğunu düşündüğüm bir kapıyı açtığımda doğru tahmin ettiğimi anladım.
İçeri girdim, arkamdan kapıyı kilitledim. Aldığım kıyafetleri kenara bıraktım. Üstümde olan kıyafetlerden kurtulduğumda aynanın karşısına geçtim.
Sırtımı aynaya döndüm, sırtımdaki yaraya sarılı olan pansumana baktığımda gözlerimi devirdim. Bunu çıkarmakla kim uğraşıcaktı şimdi?
Oflaya puflaya sırtımda olan pansumanı biraz uğraştıktan sonra çıkardım. Sırtımdaki yaraya baktığımda yavaş yavaş iyileşmeye başladığını gördüm.
Tekrardan önüme döndüğümde çekmeceden buldum tarak ile siyah kadar koyu olan saçlarımı taramaya başladım.
Saçlarımı tarama işini bitirdikten sonra duşa kabine girdim. Suyu açtığımda gelen soğuk su ile hemen kenara kaçtım. Biraz kenara ittiğimde su ılıyana kadar bekledim.
Su ılıdıktan sonra suyun altına girdim. saçlarımın dipleri ıslanmaya başlarken parmaklarımla suyun saçlarımı ıslatmasını kolaylaştırdım.
Saçım iyice ıslanınca orda olan bir şampuanı aldım. Biraz elime döktüm ve saçlarımı iyice yıkadım. Sonra ise vücudumu güzelce yıkadım. Banyoda bir saat kadar geçirdikten sonra suyu kapattım.
Saçımdaki suyu sıktıktan sonra duşa kabinin dışına çıktım. Kayıp yaralanmamak için adımlarıma temkinli bir şekilde atarak paspasın üzerine kadar geldim.
Saçımı bir havluya sardım. Başka bir havluyla ise vücudumu kuruladım. Aldığım kıyafetleri giydim. Saçlarımdaki fazla nemi aldığından emin olduğum havluyu saçımdan çözüp kenara bıraktım.
Saçlarımı güzelce taradım. Bulduğum tek bakım ürünü olan saç spreyini saçıma sıktım.
Yere attığım havluları ve çıkardığım kıyafetleri kirli sepetine attım. Yere dökülen saçlarımı elimle toplayıp onlarıda çöpe attım.
Yeniden odama girdim. Aynalığın önünde gördüğüm fön makinasını fişe takıp çalıştırdım. Saçlarımın diplerini kuruttuğumdan emin olduktan sonra fön makinasını kapattım.
Saçlarımın uçları hala nemliydi, boyları ise yer yer nemliyken dipleri tamamen kurumuştu.
Aynalığın ikinci çekmecesini açınca türlü bakım malzemeleri ile karşılaştım. Ordan güzel kokulu bir vücut losyonunu aldım ve bacaklarıma, kollarıma sürüp iyice yedirdim. Elimde kalan losyonu ise gerdanıma sürdüm.
Bulduğum bir parfümü ise bir kaç fıs kıyafetlerime sıktım. Yüzüme ise nemlendirici bir krem sürdüm, dudaklarımı nemlendirdim.
Sırtıma yeniden pansuman yapamadım, o yüzden onu boşverdim ve ayağıma bir çorap geçirdim.
Telefonumu alıp odadan çıktım. Uzun koridorda biraz yürüdükten sonra salonu buldum. Büyük bir salondu. Koltuklara doğru giderken yanda terlik dolabını gördüm.
Gidip ordan kendime bir terlik alıp onlarıda giydikten sonra koltuğa oturdum. Gerçekten fazlasıyla rahat olan koltuğa oturduktan sonra gözlerim etrafta kumanda aradı.
Ama kumandaları göremediğim için telefonumu açtım. Bir kaç uygulama yükledim, onların yüklemesini beklerken ise rehbere girdim ve ‘Her zaman ara’ olan numaraya tıklayıp telefonu kulağıma götürdüm.
Bir kaç çalmadan sonra telefon açıldı. “Efendim İzel’im.” Diye telefonu açtı Vladislav. “Ne yapıyorsun, ve ne zaman geleceksin?” Diye sordum hemen. Derin bir nefes verdi, arkadan kâğıt sesleri geldi.
“Bir saate geleceğim, ve şuan sadece çalışıyorum.” Dediğinde gözlerim tekrardan etrafa baktı ve kumandayı aradı. “Şey ben kumandaları bulamadım,” ayağa kalktım. “Nerde olduklarını sen biliyor musun?”
“Yanlış hatırlamıyorsam, televizyonun yanındaki koltuğun orda olması lazım.” Söylediği koltuk olduğunu düşündüğüm koltuğa doğru yürüdüm.
Koltuğa baktığımda kenarda olan kumandayı gördüm, “buldun mu?” Diye sordu o sırada Vladislav. Görmediğini bildiğim halde kafamı salladım. “Evet buldum.” Dedim ve uzanıp kumandayı aldım.
“Yavrum, ben şimdi kapatıyorum. Hemen işlerimi bitirip yanına geleceğim. Tamam mı?” Dediği sıra ben televizyonun açma tuşuna bastım. “Tamam tamam, görüşürüz.” Dediğimde oda bana karşılık olarak “görüşürüz İzel’im.” Dedi ve telefonu kapattı.
Televizyonu açtıktan sonra kendime bir dizi açtım, koltuğa geri oturdum. Diziyi merakla izlemeye başladığımda saatin nasıl geçtiğini fark bile edemedim.
…
Kapının açılma sesi ile kafamı korkuyla arkama çevirdim. Gördüğüm tanıdık profil ile rahat bir nefes alıp verdim. Açtığım diziyi kumandayla durdurdum.
“Hoşgeldin.” Dedim Vladislav’a bakarak. Kıkırdadı. Bu durumu anlamadığım için kaşlarım çatıldı, “neden gülüyorsun?” diye söylendim ona karşı.
“Karı koca gibiyiz, ona güldüm.” Dediğinde kaşlarım gevşedi. Yeniden önüme döndüm, “ne alakası var, hoşgeldin demiyorum bir daha sana ben.” Dediğim sıra arkadan bana yaklaştığını hissettim.
Boynumda dudaklarını hissettiğimde kalbim hızlandı. “Ne yapıyorsun Vladislav?” Diye sorduğumda geri çekildi. Arkadan dolaşıp yanıma koltuğa oturdu. Üstüme aldığım pike biraz açılında gördüğü dekolte ile birlikte gözleri kocaman açıldı.
“Böyle bir şey almışmıydık biz?” Diye söylendi kendi kendine. “Demek ki almışsınız.” Dediğimde kafasını salladı.
Bakışları televizyona kaydığında kaşları çattı. “Bu diziyi mi izliyordun?” Dediğinde onaylayan bir mırıltı çıkardım. “İyiymiş.” Diye mırıldandı sadece.
Bakışları yeniden bana döndü. “Sırtındaki pansumanı yenileyemedin değil mi?” Diye sorduğunda kafamı aşağı yukarı salladım. “Çıkardım ben onu,”
“Öyle açık duruyor mu?”
“Evet,” dediğimde ağzının içinden bir küfür savurdu. “Odanda pansuman malzemeleri, gel oraya çıkıp pansumanını yapalım.” Dediğinde kafamı salladım.
İlk o ayağa kalktı, daha sonra ben üstümdeki pikeyi kenara atıp ayağa kalktığımda gözleri bacaklarıma kaydı. Sonra hemen yeniden yüzüme baktı. “Bilerek mi yapıyorsun acaba?” Dediğinde kaşlarımı çattım.
“Neyi bilerek mi yapıyorum?” Dediğimde kafasını iki yana salladı. “Boşver, gel hadi.” Dedikten sonra önümden yürümeye başladı.
Odama geldiğimizde “yatağa otur sen, bende malzemeleri alıp geliyorum.” Dedi. Kafamı aşağı yukarı salladım ve yatağa oturdum. Oda gidip malzemeleri aldı, geri geldiğinde bakışları hep yüzümdeydi.
“Uzan yüz üstü,” dediğinde yine dediğini yaptım. Birazdan kenara kaydım, böylece ona yatakta oturabileceği kadar bir alan verdim.
Yatağın kenarına oturdu. Üstümdeki ince askılı üstü yukarı doğru sıyırdı.Eline bir krem alıp nazikçe sırtımdaki yaraya sürdü. Güzelce kremi yedirirken derin bir nefes alıp verdim. “Yarın yine gidicek misin?” Başını iki yana salladı.
“İyi o zaman, yanlız çok sıkıcı.” Diye mırıldandığımda gülümsediğini hissettim. Sıcak elleri benim soğuk tenime büyük bir tezat olurken ben mayışmış gibi gözlerimi kapattım.
Kremi güzelce sırtıma yedirdiğinden emin olduktan sonra getirdiği bir peçeteye ellerini sildi. Peçetenin hışırtısını duyduğumda gözleri açtım.
“Uyu İzel’im, rahat olabilirsin.” Dediğinde yeniden gözlerimi kapattım.Sonrasında sırtıma bir şeyler daha yaptı, iyice mayışmıştım. Gözlerimi artık geri açamıyordum.
Sırtım ile işinin bittiğini ellerinin üzerimden çekilmesiyle anladım. Ellerini çekti ama bakışları hala üzerimdeydi, bunu hissedebiliyordum.
Bir süre sonra dudaklarını pansuman olmayan yerde hissettiğimde gerildim. Ama yinede gözlerimi açmadım. Bir kez daha öptü, sonra bir kez daha. En son öptüğü yer pansumanın üstüydü. Yaramın acısının dindiğini hissettim o an.
Üstümü geri düzelttiğinde biraz daha yatağın kenarında oturmaya devam etti. Kalkmadı, bende kendimi yavaş yavaş uykuya teslim ederken derin bir nefes alıp verdiğini duydum derinlerden.
“Yanına yatsam bana kızar mısın İzel’im?” Sesi dahada uzaklaştığı sırada kendimi zar zor kenara biraz daha çektim. Ama o yanıma uzanmadı, yataktan kalktı ve odadan çıktı.
Bir süre sonra yeniden bir kapı sesi duydum. Sonra ise yatağın diğer tarafı içeri büküldü. Burnuma Vladislav’ın kokusu geldiğinde yüzümde küçük bir tebessüm oluştu.
Elini saçlarımın arasında hissettiğimde uyku en sonunda beni ele geçirdi, bütün herşey gitti. Sesler, hissettiğim temaslar. Kalan tek şey Vladislav’ın kokusu oldu.
…
Güneşin yüzüme vurması ile kafamı daha çok içeri gömdüm. Fakat sıcaktan dolayı, yüzümü buruşturup zar zor gözümü açtığımda kafamı gömdüğüm yerden çıkardım.
Etrafıma bakmamla İlk gördüğüm kişi Vladislav oldu. Bir ayağımın ise bacaklarının arasında olduğunu anlamam çok sürmedi. “Siktir,” diye söylenip ayağımı hemen çektiğimde Vladislav yüzünü buruşturdu.
“Yavaş kızım, yavaş.” Dediğinde bakışlarım hemen geri ona döndü. Kendimi yavaşça ayağa kaldırırken saçlarımda olan eli boşta kalınca Vladislavdın gözleri anında aralandı.
“Nereye?” Diye sordu kalınlaşmış sesiyle. Gözlerini zar zor açarken beni zar zor seçiyor gibiydi. Kafamı iki yana salladım, “ikimizin yatması doğru değil.” Dediğimde kafasını biraz kaldırıp ‘ciddi misin?’ Der gibi baktı bana.
“Lan dün öpüşmedik mi miz amına koyayım?” Dediğinde gözlerimi kocaman açtım ve bir elimle aceleyle ağzını kapattım. “Çok ayıp,” dediğimde elimin içini öptüğünü hissettim. Anında elimi geri çektim.
“Bir ayıp yaparım şimdi, aklın feleğin durur. O yüzden yat hadi, bir saat daha uyuyalım.” Dediğinde yanaklarımı havayla doldurdum.
“Yok, sen uyu burda.” Diyip yataktan çıkmak için arkamı döndüğüm sırada elini bileğime sardı. Ama yine sıkı değildi. “Yavrum nolur, hadi biraz daha uyuyalım.” Dedi gözlerini kapatıp.
“Yarım saat, sadece yarım saat daha.” Dediğimde onaylayan bir mırıltı çıkardı.
Tekrardan yanına uzandığımda eli hemen saçlarımı buldu. Ben ise gözlerimi kapattım ve biraz daha uyumak için bir şeyler düşünmeye başladım.
Çok direnemeden yeniden kendimi uykunun kollarının arasında buldum.
…
- Vladislav -
Gözlerim yavaş yavaş açıldığında elimin içinde olan yumuşacık saçları yeniden okşadım. Gördüğüm ifadesiz yüze baktığımda içimdeki o duyguyu yine ortaya çıkardım.
Fazla güzeldi İzel, fazla, çok fazla… rüyalarımı süsleyen o kadın gibiydi. Melek gibiydi yüzü sanki.
Bakışlarımı zar zor ayırdım İzel’den, fakat hareket etmedim. Uykusu bölünmesin diye saçlarında olan elimi bir santim bile oynatmadım. Bakışlarım tavana kaydı, saatler geçti.
Ellerimin arasında olan saçlar yavaşça ellerimden kaydığında bakışlarım tavandan İzel’e geri döndü. Zeytin gibi olan gözleri yavaşça aralanırken o güzel yüzünü ömrümün sonuna kadar beynime kazıyacağımı düşündüm.
Zeytin gibi olan koca gözleri yavaşça açıldı. İlk önce etrafa baktı, daha sonrasında ise bana baktığında yüzünde minik bir gülümseme oldu.
“Günaydın, güzel gözlüm.” Diye mırıldandım. Bir şey söylemeden yattığı yerden doğruldu. Bende kendimi yataktan iterek doğrulduğumda İzel yataktan kalkmak için hareketlenmişti.
Bende hemen ayağa kalktım. Komidinin üzerinde olan telefonumu elime aldım, ve kapıya doğru yürüdüm. Elim kapının koluna gittiği sıra arkamı döndüm ve İzel’e baktım.
Sırtı bana dönük dolapta kıyafetlere bakan kadını arkadan bir süre izledim. Daha sonra ise boğazımı temizleyip “İzel’im,” diye seslendim.
Hemen bana döndü İzel. Kaşları hafif bir şekilde havalandı, “ben odama gidip üzerimi giyiniyim. Sonra mutfağa gelirim.”
“Tamam, bende şimdi iner kahvaltı hazırlamaya başlarım.” Dedi o kadifemsi sesi ile. Gülümseyip kapıyı açtım, dışarı çıktım. Hemen yanda olan odama girdiğimde dolaba doğru yürüdüm.
O sırada elimdeki telefon titreşti. Kaşlarımı çatarak telefon ekranına baktım. Babam arıyordu, telefonu açıp kulağıma dayadım.
Duyduğum şeyler ise, beni ateşin ortasına attı…
…
- İzel -
Gri bir eşorfman ve beyaz bir tişört giydim. Odadan çıktım ve mutfağı bulmak umudu ile koridorda yürüdüm.
İki kere yanlış yerin kapısını açtıktan sonra en sonunda mutfağı buldum. Yumurta yapmak için buzdolabının kabağını açtım ve üç tane yumurta çıkardım.
Yumurtaları tezgahın üstüne koyduğum sıra içeriden gelen sesler ile irkilerek bir yumurtayı elimden düşürdüm. Ayaklarımın dibine düşüp kırıldığında bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirdim.
Hızla koridora yürüdüğümde seslerin Vladislav’ın odasından geldiğini anladım.
Koşarak odasının kapısının dibine gittim. Telaşlı ellerim kapının kolunu bulmakta zorlandım, en sonunda kapıyı açtığımda gördüğüm manzara karşısında nefesimi tuttum.
Vladislav delirmiş gibi duvara yumruk atıyordu, duvar onun kanıyla kirlenmişti. Birazda içeri göçmüştü. Arada ayağı ile de duvara tekme atarken gözü hiç bir şeyi görmüyordu sanki.
“Vladislav,” diye seslendim. Duymadı, korkan adımlarla yaklaştım Vladislav’a.
Rusça bir şeyler söyleyerek bağırırken sanki şuan Türkçe konuşmak bile aklından geçmiyordu. Titreyen elimi havaya kaldırdım, Vladislav’ın sırtına dokunduğumda duvara atacağı yumruk havada taş kesildi.
Kafasını önüne eğdi, bana dönmedi bile. Sadece kafasını yere eğdi. Omuzları gevşedi, sanki bütün gücü gitmiş ve ayakta durmakta zorlanıyormuş gibi yumruk olan elini duvara sıkıca yasladı.
Hemen önüne geçtim. Yüzünü ellerimin arasına aldığımda ağladığını anladım. Kirpikleri ıslanmış ve birbirine yapışmıştı. Hıçkırmamak için kendini o kadar çok sıkmıştı ki kıpkırmızı olmuştu yakışıklı yüzü.
“Noldu,” dedim aceleyle. Kafasını iki yana salladı. Sırtını duvara yasladığında yavaşça yere oturdu. Kanlı olan eli zangır zangır titriyordu.
Acıyla yutkundum. Hep neşeli gözüken bir adamı böyle görmeyi bekliyordum.
Bende yanına oturduğumda sadece karşıma bakıyordum. Vladislav ise bileğinin dış kısmı ile göz yaşlarını sildi bir çocuk gibi.
Bakışlarım ona döndüğünde o bana bakmadı. Yeniden sorumu sordum onun profiline bakarken. “Noldu, söyle.” Gözünden sadece bir yaş daha aktı. Ve yavaşça eğilip usulca kafasını kucağıma yerleştirdi.
İçimin sızladığını hissederken ellerim havada kaldı. Ama sonra onun dağılan saçlarını buldu.
“Te, kto pokhozh na tebya, zabrali moyu mat', angely zabrali moyu mat’.” Dediğinde kaşlarımı çattım. Ama yinede bir şey söylemedim.
“Annem sana benzemiş İzel, ama onun yüzü değil tamamen o olmuş melek.”
SELAM AŞKLARIM BALLARIIMM.
Umarım iyisinizdir, üzücü bir bitiş oldu. Diğer bölümde biraz daha üzüleceksiniz, ama sonra herşey umarım yoluna giricek.
Sizleri öpüyorum, he birde kitap artık watpadde de varr. Ama okunmuyor. Eğer orda tutmazsa burdan devam edebilirim.
Şimdi sizi çok çok öpüyorum, görüşürüüüzzz
Bölüm etkileşimi
