Bölüm 4

Vaveyla Yazarı: Kabilimsi _

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Bölüm 4

Küçükken parkta oynarken, çocuklarıyla ilgilenen aileleri çok görürdüm. Bir gün bir kadın, oğluna bir şey olmasın diye her daim onun arkasında dururdu, başka bir gün ise bir baba kızının arkasından kaydırağa biner, onunla beraber kayardı.

Salıncakta sallandığım günlerde, kaydırağın köşesinde kimsenin fark etmediği bir metal vardı, yükseğe sallanmaktan korktuğum için ve diğer çocuklar gibi eğlenemediğimden o metale dalar giderdim. Her ebeveyn çocuğunun elinin kesilmesinden korkardı.

Metal, güneş gördüğü zamanlar parlardı. Dikkatimi de çok sık çekerdi. Annem uzakta bir bankta otururken ya kitap okurdu ya da birileriyle sohbet ederdi ama benimle asla ilgilenmez, bir sorunum var mı diye asla bakmazdı yine de anlattıklarına göre tam da ilgili anne profili çiziyordu kendine. Bende o yaşımda buna inanıyordum.

Yine bir gün ben salıncakta sallanırken, çocuğun birisi elini o metal parça ile kesmişti ve ilgisiz olan babası anında ona koşmuş teselli vermiş ve açıkçası onunla ilgilenmişti. Anneme baktığımda ise görüş açımdan baya uzakta olduğunu birisiyle konuştuğunu görmüştüm. Çocuk aklımla belki bende kendimi yaralarsam annemin benimle ilgilenebileceğini düşünmüştüm.

Salıncakta sallanmayı bırakıp, kaydırağa çıktığımda özellikle metal parçasına denk getirmiştim elimi. Üzerinde hiç leke yoktu, kan lekesi bile. Canımın acımayacağını sanardım ama hiç öyle olmamıştı.

Aşağıya kaydığımda kolumdan aşağıya bir anda gelen acıyı hissetmiş, saniyesinde ağlamaya başlamıştım. Metal parça, avuçiçimden dirseğime kadar kesmişti kolumu oysa ben bunu böyle planlamamıştım.

Ağlamamı duyan insanlar, etrafımda toplanırken "Bu çocuğun annesi nerede? Babası kim?" Diyorlardı ama kimse bana bakmıyordu, benimle ilgilenmiyorlardı. Oluk oluk kan bileğimden aşağıya akarken ben kaydırağın altında oturup acı içinde ağlıyordum sadece.

Annem yanıma istediğim şekilde yaklaşmadı. Ağladığımı duydu, geldi ama insanların arasına kaynayınca, 'ben bu çocuğu tanımıyorum' derecesinden onların yüzüne bakıyordu, bana ise hiç bakmadı bile.

Kaç saat orada kaldım hatırlamıyorum ama sonunda babam parka koşar adımlarla geldiğinde, benim bayılmama az kalmıştı. Endişesi sesine yansımıştı babamın, benimle o kadar iyi ilgilenmişti ki ağlamam geçmişti. Hatta acım bile geçmişti.

Beni hastaneye götürmüş, gerekli her şeyi yapmıştı. Daha sonrasında odama geldiğinde ise elimi tutmuş, rastgele bir şey hakkında konuşmaya başlamıştı.

"Pas riskin yok dedi doktor ama yine de aşı olmanı istedim kızım." Pas derken neyden söz ettiğini hatırlamıyordum bile. Beş yaşındaki bir çocuk olarak pas kelimesini de bilmiyordum. Ona anlamını sorduğumda, açık bir şekilde yanıtlamıştı. Ona metalin temiz olduğunu söylediğimde ise, sakin ses tonunu koruyarak; "Bir şeyin dışarıdan kusursuz görünmesi onun sağlam olduğu anlamına gelmez, Gwen. En ölümcül pas, her zaman en derindeki dişliden başlar. Çürüme içeriden gelir." Demişti.

O zamanlar bu sözlerin sadece metal yüzeyler ve demir parçaları için söylendiğini sanıyordum. Fakat yıllar sonra, paslanmaz çelik bir veteriner masasının üzerinde, damarlarındaki simsiyah zehrin kalbine doğru saniye saniye ilerleyişini izlediğim bir adamın karşısında otururken babamın ne demek istediğini çok daha iyi anlıyordum.

"Eğer kalbime ulaşırsa..." Derek'in sesi, boğazından yırtılarak çıkan bir hırıltı gibiydi. Tişörtü parçalanmış, kolunda bulunan yara, etrafına siyah damarlardan bir ağ örmüştü. "Keseceksin."

Klinik odasının köşesindeki o rahatsız, plastik sandalyeye çivilenmiş gibiydim. Burnuma dolan keskin amonyak ve çürük kan kokusu midemi bulandırıyordu ama gözlerimi onlardan alamıyordum.

Stiles, elinde veteriner kliniğinin deposundan bulduğu dairesel bir elektrikli testereyle masanın başında dikiliyordu. Yüzü kireç gibiydi. Testerenin kablosu titreyen elleri yüzünden yere çarpıp duruyordu.

"Benden bir kolu kesmemi istiyorsun!" diye bağırdı Stiles, sesi tizleşerek. "Ben... Ben sadece lise öğrencisiyim! Kimyadan C alıyorum, insan anatomisi hakkında bildiğim tek şey diz kapaklarımın nerede olduğu! Bunu yapamam!"

"Yapmak zorundasın!" diye kükredi Derek. Siyah kan ağzından çenesine süzülürken masadan doğrulmaya çalıştı ama acıyla tekrar geri düştü. Gözleri kısa bir an için o vahşi maviye döndü.

"Scott o mermiyi bulamazsa öleceğim. Ve eğer o mermiyi getiremezse... bu testereyle kolumu sen keseceksin!"

"Gwen, ona bir şey söyle!" dedi Stiles çaresizce bana dönerek. Gözlerinde saf bir panik vardı. "Bu bir delilik! Biz doktor değiliz, kasap değiliz!"

Sandalyeden hafifçe öne doğru eğildim, ellerimi dizlerimde sımsıkı kenetlemiştim. "Eğer zehir kalbine ulaşırsa dönüşümü tersine döner Stiles," dedim fısıltı gibi çıkan bir sesle. "Büyükbabamın notlarında okumuştum. Kurtboğan sadece öldürmez... Onları içten dışa doğru çürütür. Eğer Scott zamanında gelmezse, o testereyi kullanmak zorunda kalacaksın."

Stiles testereye baktı, sonra Derek'e, sonra tekrar bana. Odadaki o boğucu kaos, saniyelerin birer cam kırığı gibi zihnimize batmasına neden oluyordu. Derek acı içinde inliyor, Stiles odanın içinde bir ileri bir geri adımlıyor, ben ise sadece yaklaşan ölümü izliyordum.

(O sırada, kasabanın diğer ucunda...)

Scott McCall, hayatında hiç koşmadığı kadar hızlı koşuyordu. Ciğerleri yanıyor, gece rüzgârı yüzünü bir bıçak gibi kesiyordu ama umursamadı. Argentların evindeki o boğucu akşam yemeği masasından, Allison'ın halası Kate'in çantasını karıştırarak o mermiyi bulmak, hayatında yaptığı en tehlikeli şeydi.

Fakat cebinde ağırlığını hissettiği o küçük metal parçası, şu an Derek'in tek umuduydu.

Veteriner kliniğinin arka kapısına ulaştığında kapıyı kırarcasına açtı. İçeriden gelen metalik testere sesi ve Stiles'ın bağırışları koridorda yankılanıyordu.

Scott içeri daldığında, Stiles testerenin düğmesine basmış, dönen bıçağın çıkardığı o korkunç tiz sesle Derek'in koluna doğru yaklaşmıştı.

"Dur!" diye bağırdı Scott, elindeki mermiyi havaya kaldırarak. Her şey bir anlığına dondu. Testerenin sesi yavaşlayarak kesildi. Derek, masanın üzerinden zorlukla başını kaldırıp Scott'ın elindeki mermiye baktı. Scott hiç vakit kaybetmeden mermiyi Derek'e doğru fırlattı.

Derek havada mermiyi yakaladı. Zayıflamış olmasına rağmen, parmaklarının arasındaki son gücü toplayarak merminin çekirdeğini sıktı. Metal çatladı. İçinden kuru, mor renkli bir toz masanın üzerine döküldü. Bu, onu içten içe yiyip bitiren nadir
İskandinav kurtboğanıydı.

Stiles, elindeki testereyi yere bırakıp geri adım atarken, Scott masaya yaklaştı. Derek masanın üzerindeki bir çakmağı alıp mor tozu ateşe verdi. Toz alev aldığında havaya mavi bir duman ve ağır, genzi yakan bir koku yayıldı. Derek, alev alev yanan külleri avuçlayıp hiç tereddüt etmeden kendi açık yarasının içine, o siyah kanayan deliğe bastırdı.

Odanın içinde yankılanan kükreme, bir insanın çıkarabileceği hiçbir sese benzemiyordu. Acı, öfke ve vahşet dolu bir kurt çığlığıydı. Ben sandalyemde irkilerek geriye çekilirken, Stiles elleriyle kulaklarını kapattı. Derek'in vücudu yay gibi gerildi, siyah damarlar saniyeler içinde küçülerek solmaya başladı. Açık yara, sanki görünmez bir el tarafından dikiliyormuş gibi hızla kapanıp pürüzsüz bir deriye dönüştü.

Derek, nefes nefese masanın üzerine geri düştüğünde odada sadece onun ağır solukları duyuluyordu. Yaşıyordu.
"Pekala," dedi Stiles, sessizliği bozarak. Yüzünden terler akıyordu. "Bunu atlattığımıza göre, bir daha benim jeep'imşn arkasına kanayan bir kurt adam koymuyoruz. Asla."

Scott, rahatlamış bir şekilde duvara yaslanmıştı. Derek yavaşça masadan kalktı, yırtık ceketini omzuna attı. İyileşmişti ama yüzünde hâlâ o karanlık, öfkeli ifade vardı. Kapıya doğru yürürken bana kısa, delici bir bakış attı ama hiçbir şey söylemeden karanlığa karışıp gitti.

Hepimiz dağıldığımızda saat çoktan gece yarısını geçmişti. Evin sokağına girdiğimde, evimizin önünde park halindeki siyah, şık sedanı gördüm. Adımlarım yavaşladı. Bu araba büyükanneme ait değildi.

Kapıyı anahtarımla açıp içeri girdiğimde, antredeki loş ışığın altında duran o zarif figürle karşılaştım. Annem.
Üzerinde, muhtemelen uzun bir toplantıdan yeni çıkmış olduğunu gösteren o jilet gibi kesilmiş gri takımı vardı. Saçları her zamanki gibi kusursuzca toplanmış, makyajı yerli yerindeydi. Aramızdaki ilişki hiçbir zaman o sıcak, sarılıp koklaşan anne-kız dinamiklerinden olmamıştı. O her zaman işiyle, kendi dünyasıyla meşguldü; ben ise babamın gölgesinde kalmış sessiz bir kızdım. Ama yine de aramızda açık bir düşmanlık yoktu, sadece derin bir mesafe vardı.
"Gwen," dedi elindeki kahve fincanını mutfak tezgahına bırakarak. Ses tonu nazikti ama o resmiyeti her zamanki gibi üzerindeydi. "Büyükannen uyudu. Seni bekledim."

"Merhaba anne," dedim çantamı sandalyeye bırakırken. "Geleceğini bilmiyordum."

"Bölge müdürlüğündeki bir toplantı için kasabaya gelmem gerekti," dedi, bana doğru birkaç adım atarak. Gözleri yüzümde, yorgunluğumda gezindi. "Biraz yorgun görünüyorsun. Okul nasıl gidiyor?"

"Bildiğin gibi. Dersler, sınavlar..." Gerçeklerin yani testereler, kurt adamlar ve kanın yanından bile geçmeyen en güvenli yalanı söyledim.

"Anlıyorum," dedi hafifçe gülümseyerek. Ocağın üzerindeki çaydanlığı işaret etti. "Sana bitki çayı yapmamı ister misin? Oturup biraz konuşuruz diye düşünmüştüm. Yaklaşan Kış Balosu hakkında."

Duraksadım. Kış Balosu mu? Kasabada insanlar parçalanıyordu ve annem okul balosu için mi gelmişti. "Balo mu?"

"Evet," dedi annem, çaydanlığın altını yakarken. "Oraya gitmek isteyebileceğini düşündüm. Büyükannen pek bu işlerden anlamaz biliyorsun. O yüzden birkaç gün burada kalacağım. Seninle şöyle güzel bir kıyafet seçmeye, alışverişe gitmeye ne dersin? Sadece ikimiz. Hem yarın toplantın varmış, baban katılmamı istedi."

Ona baktım. O an o kadar sıradan, o kadar 'normal' bir anne gibi görünüyordu ki, bir an için yaşanan her şeyin korkunç bir kâbus olduğuna inanmak istedim. Belki de bu benim son normallik kırıntımdı.

"Olur," dedim hafif bir tebessümle. "Gidelim." Bu durumda başka ne denirdi bilmiyorum. Onu aile yemekleri dışında görmezdim. Çoğu zaman özel günlerde bile aramıza katılmazdı. İşi gereği ülke değiştirirdi bazen. Bahanelere sığınan bir kadın mıydı bilmiyorum ama konu bensem çoğu zaman kaçardı sanki kendisi doğurmamış gibi.

Babamla da araları uzun zamandır bozuktu, nedenini çözememiştim ama mantık evliliği yapmış gibilerdi. Büyükannem ise hep severek evlendiklerini söylerdi. Duyduklarıma ya da gördüklerime mi inanacaktım bilmiyordum.

Onların arasında kalmış gibi de hissetmiyordum açıkçası, annemin bu hallerine alışmışken babam bana çok normal geliyordu en başından beri.

Hayatımda sadece bir kere tartıştıklarını hatırlıyordum ama ne için tartıştıkları aklıma gelmiyordu. Üstünde çok durmamaya karar verdim. Boşanmamışlardı da.

Üstümü değiştirdikten sonra, annemle neredeyse hiç konuşmadan yemek yemiş ardından da ders çalışma bahanesi ile odama geçmiştim. Çoktan gece yarısı olmuştu bile ama o bu saatte ne dersi diye sorgulamak yerine sadece 'Tamam' demişti. Odama geçtiğimde hiçbir şey düşünmemeye çalışarak uyumuştum anında.

Ertesi sabah, güneş kasabanın üzerindeki sisi henüz dağıtamamışken okula yürüyerek gitmeye karar verdim. Kulaklıklarımı takmış, geceki kâbusu zihnimden atmaya çalışarak adımlarımı hızlandırmıştım. Okul yolundaki o dar, etrafı tuğla duvarlar ve yaşlı çam ağaçlarıyla çevrili kestirme yoldan geçerken, aniden kolumdan sertçe tutuldum.

Ne olduğunu bile anlayamadan, kendimi soğuk tuğla duvara yapışmış halde buldum. Kulaklıklarım kulağımdan çıkmıştı. Kalbim boğazımda atarken, karşımda Derek Hale duruyordu.

Gözleri öfkeden kararmış, yüzü tehlikeli bir şekilde benimkine yaklaşmıştı. Kollarımı iki yanımdan duvara sabitlemişti. Bedeni o kadar gergindi ki, havada adeta elektrik akımı dolaşıyordu.
"Bana kim olduğunu söyle," diye tısladı Derek, sesi bir hırıltıdan farksızdı. "Dün gece o depoda... Kurtboğanı nasıl anladın? Neden kesecekleri zamanı biliyordun? Ve neden Argentlar hakkında o kadar çok şey biliyordun?"

"Bırak beni!" diye çırpındım ama elleri demir bir mengene gibiydi.

"Senin ailen bu işlerin içinde değil," diye devam etti Derek, gözlerimin içine bakarak ruhumu okumaya çalışır gibi. "Ama kokun... Üzerinde çok eski, tozlu ve tehlikeli bir şeylerin kokusu var. Ne saklıyorsun?"

Nefesim hızlandı, göğsüm daraldı. Bütün bu baskı, gece yaşananlar, uykusuzluk ve şimdi onun bu vahşi yüzleşmesi omuzlarıma çok ağır geliyordu. Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Dudaklarım titrerken, içimde yıllardır sakladığım, belki de hiç sormamam gereken o soru dudaklarımdan döküldü.

"Babam..." dedim çatallı, ağlamaklı bir sesle. "Sen... Sen babamla arkadaş mıydın?"

Derek'in yüzündeki o yırtıcı öfke bir anlığına donakaldı. Elleri kollarımdaki baskıyı hafifletti, kaşları şaşkınlıkla havalandı. Gözlerindeki o katı nefretin yerini saniyelik bir bocalama aldı.

Benim de ondan korktuğumu, en az onun kadar yalnız ve kafası karışık olduğumu görmüş gibiydi. Ama o an, bu yüzleşmeye daha fazla dayanamayacağımı anladım. İçimdeki son güç kırıntısıyla onu göğsünden ittim. Derek bu kez direnmedi, geriye doğru bir adım attı.

"Bunu... bunu sonra konuşacağız," diye fısıldadım, düşen kulaklıklarımı hızla toparlayarak arkama bile bakmadan okula doğru koşmaya başladım.

Okula vardığımda içimdeki o boşluk hissi daha da büyüdü. Koridorlarda Scott'ı aradım ama yoktu. Stiles'ın dolabının önünden geçtim, kapalıydı. Allison'ın dersliğine baktım, sırası boştu.

Sanki kasabadaki bütün fırtına bir gecede herkesi yutmuş, geriye sadece ben kalmıştım.

Öğle arasına kadar kimseyi göremedim. Kantindeki gürültüden kaçıp okulun arka bahçesindeki ıssız bir banka oturdum. Siyah not defterimi dizlerime koyup, Argent soy ağacının eksik kısımlarını karalamaya, zihnimi dağıtmaya çalışıyordum. Ama kalemin ucu kağıdın üzerinde durdu.

Ensemi buz gibi bir ürperti yaladı. Mideme giren o ağır kramp, izlendiğimi bas bas bağırıyordu. Başımı yavaşça defterden kaldırdım. Bahçe boştu. Rüzgârda sallanan meşe ağaçlarının dallarından başka hareket eden hiçbir şey yoktu. Ama o his... Ormanın derinliklerinden gelen o karanlık, avcı bakışların üzerimde olduğunu iliklerime kadar hissediyordum. Çantamı hızla toplayıp kalabalığın arasına karışmak için binaya doğru koştum.

Neyden kaçtım bilmiyordum ama kadınlar her zaman tehlikeyi hisseder ve bende hissetmiş, oradan uzaklaşmıştım.

Koridor boyunca ilerlerken, yine aynı insan kalabalığı vardı etrafta ama Stiles'ı falan görmüyordum ortalıkta. Yer yarıldı da içine girdi herhalde diye düşündüm.

Sessiz ortamlarda koridor boyunca ilerlerken, uzaktan adımın seslendiğini duymam ile o yöne doğru baktım. Mia koşturarak bana doğru geliyor, etraftaki insanları umursamıyordu. Çarptığı kişilerden özür dahi dilemiyordu. Ondan beklenecek hareket miydi bilmiyorum. Elimle çantamın sapını daha sıkı tutup sıktığımda, Mia nefes nefese kalmış haliyle çoktan yanıma gelmişti.

''Sorun ne? Koşarak geldiğine göre.'' dedim. Onun soluklanan halini izlerken bir elimi yavaşça omzuna koydum.

''Dedikodu getirdim sana.''

Mia, göğsü hızla kalkıp inerken derin bir nefes aldı ve gözlerini abartılı bir dehşetle açtı. "Gece ne olduğundan haberin var mı? Film kiralama dükkanında! Jackson ve Lydia... Gwen, orası tam anlamıyla bir savaş alanına dönmüş!"

Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Göğsümde hafif bir sıkışma hissettim, sanki kalbim ritmini bir anlığına kaybetmişti. "Nasıl yani? Ne yaşanmış?"
Adımlarımızı koridor boyunca yavaşça yönlendirirken Mia koluma girdi, sesi fısıltıyla çığlık arasında gidip geliyordu.

"Tam olarak ne olduğunu kimse bilmiyor ama dükkanın o devasa vitrin camı tamamen indirilmiş! Polisler sabah dükkanın etrafını sarı kasetlerle çeviriyordu. Dediklerine göre içeri vahşi bir hayvan dalmış. Jackson iyiymiş, Lydia ise... Tanrım, Lydia o kadar korkmuş ki şok geçirmiş! Bütün raf sistemleri devrilmiş, etraf kan içindeymiş Gwen. Kasabada gerçekten çıldırmış bir şeyler dolaşıyor!"

Mia'nın anlattığı her kelime zihnimde canlanırken o gece veteriner kliniğindeki o kan kokusu, Derek'in acı çığlığı ve avcıların gölgesi yeniden burnumun ucuna geldi. Canavar durmuyordu. Yalnızca ormanda veya karanlık sokaklarda değil, artık doğrudan kasabanın göbeğine, bizim dünyamıza saldırıyordu.

"Lydia..." diye mırıldandım, sesimdeki endişeyi bastırmaya çalışarak. "O iyi miymiş peki?"

"Fiziksel olarak bir şeyi yokmuş sanırım ama kız şoktaymış işte," dedi Mia, kafasını sallayarak. "Düşünsene, Lydia Martin gibi her şeyi kontrol etmeyi seven bir kızın önünde devasa bir yaratık..."

Tam o sırada pantolonumın cebindeki telefonum hiddetle titreşmeye başladı. Melodinin gürültüsü koridorda yankılanırken adımlarımı durdurdum. Ekrandaki ismi gördüğümde nefesimi tuttum: Stiles.

Mia'ya dönüp elini yavaşça sıktım. "Mia, çok özür dilerim, bunu açmam lazım. Annem akşamki toplantımız ve elbise alışverişi için arıyor olmalı, konuşup hemen sana yetişirim olur mu?"

Mia anlayışla tebessüm edip elini havada salladı. "Pekala, tamam! Ama kantinde buluşup detayları konuşacağız, kaçamazsın!"

Mia yanımdan uzaklaşıp koridorun kalabalığına karışırken, ben de okulun arka bahçesine açılan sessiz merdiven boşluğuna doğru hızlı adımlarla yöneldim. Telefonu kulağıma götürürken sesimi alçakta tutmaya özen gösterdim.

"Stiles?"

"Gwen! Şükürler olsun, sonunda!" Stiles'ın sesi telefondan o kadar hızlı ve panikle geliyordu ki kelimeler birbirine geçiyordu. "Haberleri duydun mu? Video dükkanı patlamış gibi! Ama asıl mesele bu değil. Bir şekilde Lydia'nın telefonundaki bir kayda ulaştım daha doğrusu dükkanın güvenlik kameralarından ve telefonundaki son görüntüden bir şey yakaladım. O yaratık... Alfa... Görüntüde var Gwen! Kırmızı gözleri doğrudan kameraya bakıyor."

"Ne?" Merdivenlerden aşağı inip bahçedeki tenha ahşap banka doğru yürümeye başladım. "Görüntüde net görünüyor mu?"

"Sadece gözleri ve o devasa silüeti... Ama bu bir kanıt!" dedi Stiles, arkadan gelen kornalara bakılırsa arabasında olmalıydı. "Okul çıkışında kütüphanede ya da benim evde buluşmamız lazım. Bütün bu parçaları birleştirmeliyiz."
Güneş ışığının cılızca vurduğu banka oturdum. Çantamı dizlerimin üzerine çekip fermuarını açarken telefona doğru konuştum. "Stiles, hepsini hallederiz ama... Lydia nasıl? Gerçekten iyi mi?"

Telefondan derin bir iç çekiş sesi geldi. "Bedensel bir yarası yok ama... Yani bilirsin, o Lydia. Güçlü görünmeye çalışıyor ama gözlerindeki o korkuyu daha önce hiç görmemiştim. Jackson ise her zamanki gibi tam bir felaket, polislere ne anlatacağını bilemiyor."

"Anladım..." dedim, elimle çantamın içindeki deri not defterimi çıkarırken.

"Peki Scott nerede? Sabah sınıfta da yoktu."

"Bilmeme imkan var mı?" dedi Stiles sitemkar bir tonla. "Çocuk bir anda ortadan kayboldu. Büyük ihtimalle Allison'ın peşinde ya da o kurt adam hezeyanları yüzünden ormanda bir yerlerde saklanıyor. Sen gördün mü?"

"Hayır, ben de sabahtan beri hiç karşılaşmadım."

Defterin kapağını açtım. Dün gece eski evden topladığım, babamın ve büyükbabamın o eski sararmış kayıtlarını tek tek, satır satır okumaya başladım. Bir elimle telefonu kulağıma bastırırken diğer elimle sayfaları çeviriyordum. Stiles telefonda kendi kendine planlar yapmaya, kütüphanedeki haritaları nasıl gizlice alacağımızı anlatmaya devam ediyordu.
Ama ben artık Stiles'ı dinlemiyordum.

Mürekkepleri yer yer solmuş, sarı kağıtlardaki el yazısına kilitlenmiştim. Bu yazıyı binlerce kez görmüştüm. İnce, hafif sağa yatık, her harfi bir mimar hassasiyetiyle çizilmiş karakterler... Bu el yazısı babama aitti. Sayfayı biraz daha aşağıya doğru kaydırdım. Hale ailesinin yangınına dair tutulan özel bölümün altındaki dipnota geldiğimde parmaklarım donakaldı. Göğsüme çöken o tanıdık, ağır taş yeniden belirdi.

Resmi kayıtlara göre o yangından sadece iki kişi kurtulmuştu: Derek ve ablası Laura. Ancak babamın kendi el yazısıyla yazdığı o küçük, neredeyse silik notta bambaşka bir detay gizliydi. Sayfanın en alt kenarına, eğik bir çizgiyle şu not düşülmüştü:
'Yangının enkazından çıkarılan üçüncü beden. Yaşıyor ama zihni ve bedeni bütünüyle yanmış. İyileşme süreci belirsiz. Hastanede tutuluyor.'

Üçüncü bir kurtulan.

Zihnimde şimşekler çaktı. Derek ve Laura dışında yangından sağ çıkan üçüncü bir Hale vardı. Ve bu bilgi ne polisin ne de kasabanın bildiği bir şeydi; sadece babamın arşivinde duruyordu.

"Gwen? Orada mısın?" Stiles'ın sesi araya girdi, beni o derin karanlıktan çekip aldı. "Sana diyorum ki, eğer Scott gelmezse jeep'in bagajındaki o eski fenerleri alıp"

"Stiles," dedim, sesimdeki ani değişim Stiles'ın cümlesini yarıda kesti.

"Ne oldu? Yine o kasvetli ses tonuna büründün."

"Şu an halletmem gereken çok acil bir iş var," dedim, gözlerimi babamın el yazısından ayıramayarak.

"Ne işi? Saçmalama Gwen, burada kasabanın kaderini konuşuyoruz! Nereye gidiyorsun yine?" Stiles telefonda cırlamaya, benimle inatlaşmaya başlamıştı bile. "Bana bak, sakın o eski evlere tek başına gitmeye kalkma, geçen seferki gibi"

"Sana sonra döneceğim Stiles."

"Gwen, sakın kapat"

Telefonu doğrudan Stiles’ın yüzüne kapattım. Ekran karardığında, okulun arka bahçesindeki sessizlik üzerime bir kabus gibi çöktü. Parmağımı babamın yazdığı o son kelimenin üzerinde gezdirdim. 'Hastanede tutuluyor.'
Nefesim daralıyordu. Kalbim, göğüs kafesimi döven bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Neden? Babam bu bilgiyi neden saklamıştı? Neden yangından birinin daha kurtulduğunu not etmiş ama bunu kimseden yardım istemek için kullanmamıştı? Ve en önemlisi... bu üçüncü kişi şu an neredeydi?

İçimi kaplayan o zifiri tedirginlik, boğazıma kadar yükseldi. Bunu Stiles'a söyleyemezdim. Scott'a da. Babamın kasabanın karanlık geçmişiyle bu kadar derin bir bağının olması, üzerimdeki o mirası daha da tehlikeli bir hale getiriyordu. Kimseye güvenemezdim.

Bu sırrı tek başıma çözmek zorundaydım.

Not defterimi çantamın en gizli bölmesine sıkıştırıp ayağa kalktım.
Günün geri kalanı benim için tam anlamıyla bir sis bulutunun arkasında geçti. Sınıflara girdim, çıktım. Ne Scott vardı ortalıkta, ne Allison, ne de yüzüne telefonu kapattığım için muhtemelen bana öfke kusan Stiles. Derslerin hiçbirini dinlemedim. Aklım tamamen yerel gazete arşivlerinde, yangının yaşandığı tarihteki hastane kayıtlarında ve babamın o soğuk el yazısındaydı. Okulun kütüphanesindeki eski bilgisayarlardan kasaba hastanesinin geçmiş yıllara ait kayıtlarını taramaya çalıştım ama sistem kilitliydi. Zaman su gibi akıp gitti.

Hava yavaş yavaş kararmaya, gökyüzü morun ve turuncunun ağır tonlarına bürünmeye başladığında okul binası tamamen boşalmıştı.

Verilen sözü tutmak üzere adımlarımı okulun ön bahçesine doğru attım. Havanın serinliği yüzüme vururken, bahçedeki taş basamaklardan birine oturdum. Rüzgâr kurumuş yaprakları önümde sürüklerken çantamın sapını sıktım.

Çoktan birilerinin aileleri gelmeye başlamıştı. Babam gelir miydi bilmiyorum onunla ev dışında sohbet etmiyordum neredeyse. Annem gelecekti, yani öyle umuyordum. Sessizce beklerken, kulağıma kulaklıklarımı takmış, rastgele bir şarkı açmıştım.

Esen rüzgarla saçlarım geriye doğru itilirken, sadece yola bakıyordum şarkıyı dinlerken.

Yalnız olduğum saatlerdeydim, şimdi de hocaların değerlendirmelerini dinleyecektim. Belki kötü belki iyi şeyler diyecekti ama evdekiler onların dediklerini umursamayacaklardı kesin. Büyükannem bu işlerden çok anlamazdı ama ilgilenebilirdi belki. Onunla da günlerdir yan yana gelemiyordum, bunu telafi etmem lazımdı.

Üstümde biriken sorumlulukları düşündükçe daha da dibe batıyordum sanki. Günler öncesine kadar tek derdim sınavlarken şimdi kurtadam gibi doğaüstü saçmalıklar üstüme gelmişti. Psikolojim bunu kabullenmiş olacak ki, ilk günkü kadar korkmuyordum hatta alışmaya başlamıştım.

Yine de yeni arkadaşlıklar beni arada çıkmaza sokuyordu. Stiles ve Scott iyi kişilerdi ama ben onlarla çocukken bile aynı oyunları oynamazdım, sadece benden bir şey istediklerinde muhattap olurdum. Şimdi ise resmen Stiles ile inatlaşıyor, arkadaşça sohbet ediyor ve Scott'ın sorununu çözmeye yardım ediyordum.

Yetmiyormuş gibi bir de babam çıkmıştı, Derek ile olan arkadaşlığı mı desem ya da tutulan bu siktiriboktan kayıtlar mı desem açıkçası beynimi bulandırıyordu bunlar. Bir yanım okuduklarımı kabul etmezken diğer yanım bunu aşırı normal şekilde kabulleniyordu sanki ve ben arafta kalmışım gibi hissediyordum.

Şarkı değişirken arada hissettiğim o sessizlik ile birisinin bana seslenmesi ile hemen kulaklığı çıkartıp etrafa bakmıştım. Boş sokaklar, rüzgârdan titreşen yapraklar dışında hiçbir şey yoktu. Hızlıca etrafımda dönerken, kaşlarımı çatmıştım.

Birisinin kesinlikle bana seslendiğine emindim ama şu an baktığımda bunu kanıtlayamıyordum kendime. Aklımı da kaçırıyor olamazdım ya.

"GWEN!" Aniden omzumda beliren iki sert el ve hemen kulağımın dibinde patlayan o hırçın sesle yerimden öyle bir sıçradım ki kalbim sanki boğazımdan dışarı fırlayacaktı. Yaşadığım o saf panik ve kulaklarımdaki çınlamayla birlikte gayriihtiyari bir refleksle arkama döndüm ve elime gelen ilk yere şaklatmalı, ama canını çok da yakmayacak hafiflikte bir tokat savurdum.

"Aah!" Stiles elini yanağına götürüp iki adım geriledi. Gözleri şaşkınlıkla büyümüştü.

"Tanrım! Stiles!" Gözlerimden yaşlar süzülecek kadar korkmuştum. Dehşetle nefes alırken bir adım atıp kollarımı sıkıca boynuna doladım. Titreyen bedenimi onun göğsüne bastırıp özür dilercesine sarıldım. "Özür dilerim, çok özür dilerim! Biri bana sesleniyor sanıyordum ve sen bir anda arkamdan çıkınca..."

Stiles ilk anın şokunu atlattıktan sonra hafifçe kıkırdadı, kollarını belime dolayıp bana kısa ama güven veren bir sarılmayla karşılık verdi. Bir elini sırtıma vurup beni hafifçe geriye çekti. Yanağını ovuştururken yüzünde o her zamanki muzip, eğlenceli ifade belirdi.

"Pekala, bu harikaydı," dedi Stiles gözlerini devirerek. "Not aldım: Ailesi gizli yaratık arşivleri tutan kızlara asla arkadan yaklaşma. Yanağım hâlâ yerinde mi? Sanırım elinin izi çıktı Gwen, ama neyse ki reflekslerin bir kurt adam kadar öldürücü değilmiş."

"Stiles, gerçekten üzgünüm, sadece çok gergindim..." dedim derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışarak.

"Sorun değil, ciddiyim," dedi kolumu hafifçe dürtükleyerek. Yüzündeki o şakacı tavırla beni rahatlatmayı başarmıştı. "Ayrıca şu an yanağımdaki acıyı düşünecek vakit yok. Annen geldi Gwen. Şık takımıyla bahçeden içeri girdi bile. Babam da içeride, Kimya öğretmeniyle sanırım kolesterolü hakkında derin bir sohbete girmek üzere. Yani veli toplantısı tam şu an başladı. Yürü, ailelerimizin yanında 'örnek öğrenci' rolü oynayacağız."

Stiles'ın bu kaotik ama tuhaf bir şekilde yatıştırıcı enerjisine sığınarak derin bir nefes aldım ve birlikte okulun aydınlatılmış koridorlarına doğru yürüdük.

Toplantı boyunca sınıflar arasında mekik dokuduk. Öğretmenlerin ailelerimize söylediği basmalı kalıp övgü cümleleri, koridorlardaki uğultuya karıştı. Yaklaşık bir saat sonra toplantı sona erdiğinde, veliler ve öğrenciler okulun ön bahçesindeki geniş alanda öbekler halinde toplanmaya başladı.

Tam annemin yanına doğru adımlayacakken, Stiles kolumdan tutup beni kenara çekti. "Şuna bak," diye fısıldadı.

Gözlerinin işaret ettiği yöne baktığımda, okulun ana giriş kapısından içeri giren Scott ve Allison'ı gördüm. Scott'ın saçları darmadağındı, ceketinin üzerinde çamur lekeleri vardı ve Allison'ın elini tutarken yüzünde aşırı suçlu bir ifade geziniyordu.

İkimiz de aynı anda harekete geçtik. Scott ve Allison daha velilerin arasına karışamadan önlerini kestik.

"Neredeydin sen?!" diye fısıldadı Stiles hırsla, Scott’ın kolunu kavrayarak.

"Bütün gün telefonlarıma bakmadın! Okulu ektin, toplantıyı kaçırdın!"

"Bütün gün ormanda ne yapıyordunuz Scott?" diye ekledim ben de, kaşlarımı çatarak. "Sana ulaşmaya çalıştık. Kasabada olan bitenden haberin var mı senin?"

Scott iki elini teslim olur gibi havaya kaldırdı, yanakları kızarmıştı. "Çocuklar, sakin olun... Zamanın nasıl geçtiğini anlamadık, yemin ederim telefonumun şarjı bitmiş. Allison bana ormandaki eski bir kulübeyi gösteriyordu ve..."

"Ve çocukça bir romantizm uğruna bizi burada yalnız bıraktın, öyle mi?" dedi Stiles, gözlerini devirerek. "Tebrikler McCall, kriz yönetimi konusunda harikasın."

Scott mahcup bir şekilde başını eğerken, Allison hafifçe gülümsedi. "Hey Gwen," dedi cana yakın bir sesle.

"Seni babamla tanıştırmak istiyordum. Az önce bahçedeydi."

Allison arkasını dönüp kalabalığa doğru el salladığında, uzun boylu, deri ceketli, keskin yüz hatlarına sahip bir adam bize doğru adımladı. Chris Argent olmalıydı bu kişi.

Bay Argent yanımıza ulaştığında bakışları önce kızına, ardından Scott'a ve en son bana kaydı. Allison neşeyle söze girdi: "Baba, bu Gwen Vale. Tarih dersinde beraber çalışıyoruz."

"Gwen..." dedi Bay Argent. İsmi telaffuz edişindeki o hafif duraksama, göz bebeklerinin bir anlığına küçülmesi ve vücudunun kaskatı kesilmesi gözümden kaçmadı. Bakışlarındaki o soğuk, hesapçı ışık bir an için yüzeyde parladı ama hemen ardından profesyonel bir nezaket maskesinin arkasına saklandı.
Bana doğru bir adım atıp elini uzattı. "Tanıştığımıza memnun oldum Gwen. Soyadını duyduğumda emin olamamıştım ama... yüzün bana tanıdık geldi."

Uzattığı elini tuttuğumda parmaklarının ne kadar soğuk olduğunu hissettim. "Öyle mi?" dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.

"Evet," dedi Bay Argent, hafif ama tekinsiz bir tebessümle. "Babanla eskiden birkaç kez yollarımız kesişmişti. Çok... detaycı bir adamdı. Neyi nerede arayacağını çok iyi bilirdi. Onun izinden gidiyor olmalısın."

Göğsümdeki o ağır taş yeniden belirdi. Babamı tanıdığını açıkça, üstü kapalı bir tehdit gibi ima ediyordu. "Babama ve işine dair pek bir şey hatırlamıyorum Bay Argent, ilgilenmem de." dedim gözlerinin içine dik dik bakarak. "Ama notlarının ne kadar detaylı olduğunu bilirim."

Bay Argent'ın dudakları hafifçe kıvrıldı. "Anlıyorum. Güzel bir akşam geçirmeni dilerim Gwen."

Onların yanından buz gibi bir ürpertiyle ayrıldım. Stiles bana 'Bu adam neyin peşinde?' der gibi bir bakış attı ama ben hızla annemin durduğu gruba doğru ilerledim.

Annem elindeki kahve bardağıyla durmuş, Kimya öğretmenim Mr. Harris ile konuşuyordu. Yanına vardığımda bana dönüp gururla gülümsedi. "Gwen! Mr. Harris derslerdeki başarından bahsediyordu. Notlarının bu kadar yüksek olması beni gerçekten çok mutlu etti."

"Teşekkür ederim anne," dedim hafifçe tebessüm ederek. O sırada gözüm arkadaki kalabalığa kaydı. Biraz ötede Melissa McCall, Scott'ı kenara çekmiş, parmağını sallayarak okulu ektiği için ona sert bir nutuk çekiyordu. Diğer tarafta ise Chris Argent, Allison'ın kolunu hafifçe sıkarak ona alçak sesle bir şeyler soruyor, kızı sorguya çekiyordu. Herkes kendi küçük aile dramasının içindeydi.

"Kış balosu için yapacağımız alışverişi konuşuyorduk," diye devam etti annem, çantasını omzuna düzelterek. "Cuma günü için harika bir mağazadan randevu aldım, sana çok yakışacak bir"

Sözü yarıda kesildi.

Okulun ön bahçesindeki büyük aydınlatma direklerinin ışığı aniden pırpır etmeye başladı. Metalik, tiz bir cızırtı koridorlarda yankılandı ve ardından tüm okul bahçesi zifiri bir karanlığa gömüldü.

Velilerin arasından şaşkınlık ve huzursuzluk dolu fısıltılar yükseldi.
"Elektrikler mi gitti?" dedi annem etrafına bakarak.

Tam o sırada, bahçeyi çevreleyen karanlık ormanın içinden, bir insanın çıkaramayacağı kadar derin, boğuk ve kan donduran bir kükreme yükseldi.
Sesle birlikte okulun otoparkındaki bir arabanın alarmı acı acı çalmaya başladı. Hemen ardından, karanlığın içinden devasa bir silüet, parkedilmiş araçlardan birinin üzerine büyük bir gürültüyle atladı. Metalin ezilme sesi ve camların patlama gürültüsü bahçeyi sarstı.

"Bu da neydi?!" diye bağırdı velilerden biri. Karanlığın içinden iki kan kırmızı göz parıldadı. Çığlıklar koptu. İnsanlar panik içinde sağa sola koşuşmaya başlarken, annem refleksle kolumu kavradı. Ama ben gözlerimi o karanlıktan alamıyordum.

Karanlığın içinden fırlayan yaratık, araçların üzerine gürültüyle çöküp otoparkta dehşet saçarken, okul bahçesini dolduran velilerin çığlıkları fırtına öncesi bir uğultu gibi göğe yükseldi. Fakat o kaosun ortasında iki adam, adeta profesyonel bir soğukkanlılıkla öne fırladı.

Şerif Stilinski belindeki hizmet silahını tek bir akıcı hareketle çekerken, Bay Argent ceketinin içinden çıkardığı özel yapım tabancayı çoktan namluya sürmüştü bile. Avcı olduğunu saniyesinde doğrulamıştım artık. Bahçeyi aydınlatan tek şey, silahlardan art arda çıkan alev patlamaları oldu. Gümbürdeyen üç el el feneri ışığında yankılandı. Dev, kanlı gövdesiyle otoparkın ortasında hırlayan yaratık sokak lambasının cılız ışığında beliren iri bir kudurmuş dağ aslanıydı göğsüne yediği kurşunlarla olduğu yere serildi.

Asfaltın üzerine yayılan koyu kanı görünce donakaldım. Soluğum boğazımda düğümlenmişti; bu devasa hayvan sadece bir perdeydi, asıl dehşetin üzerini örten bir tesadüf ya da Alfa'nın arkasında bıraktığı bir piyondu.

Silah sesleri sustuğunda etrafı ağır bir barut ve metal kokusu kapladı. Şerif ve Bay Argent merminin düştüğü yere doğru adımlarken, içimde biriken o vahşi korku patlama noktasına geldi. Titreyen elimle annemin ceketinin kolunu tuttum. Yüzümün kireç gibi olduğunu fark etmiş olmalı ki annem ne halde olduğumu anladı. Birkaç saniye içinde bana sıkıca sarıldı.
"Gwen, iyi misin?" diye fısıldadı sesi titreyerek.

Konuşacak gücü bulamadım, sadece başımla kapıyı ve arabamızı işaret ettim; hemen gidelim der gibi. Annem, gözleri hâlâ otoparktaki ölü hayvanda olan Melissa McCall’a ve birkaç yakındaki veliye kısaca veda edip başıyla geçmiş olsun dedikten sonra koluma girdi. Hızlı ve telaşlı adımlarla arabaya ulaştık.

Yol boyunca arabanın içinde çıt çıkmadı. Dışarıdaki karanlık ağaçlar camın kenarından kayıp giderken, günün başından beri göğsümde biriken o kapkaranlık yük veteriner kliniğindeki zehirli kan, babamın yazısındaki üçüncü Hale sırrı, Argent'ın soğuk tehdidi ve az önce patlayan silahlar boğazıma kadar yükseldi.

Eve varır varmaz arabadan fırladım. Annemin arkamdan "Gwen?" diyen sesini duymamazlıktan gelerek antreyi geçtim ve kendimi banyoya attım. Kapıyı arkamdan kilitleyip klozetin önüne çöktüm. Midemdeki şiddetli kasılmayla birlikte gün boyu hissettiğim o saf tedirginliği, korkuyu ve baskıyı dışarı kusmaya başladım. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Musluğu sonuna kadar açıp yüzüme defalarca soğuk su çarptım. Aynadaki solgun, göz altları morarmış yansımama baktım. Titreyen ellerimle kurulanıp derin birkaç nefes aldıktan sonra banyodan çıktım.
Kendimi biraz toparlamış halde salona doğru adımladığımda, karşılaştığım manzara karşısında donakaldım.
Salondaki berjerde, kucağındaki porselen çay fincanıyla Lydia Martin oturuyordu.

Üzerinde kusursuzca ütülenmiş kiremit rengi bir elbise vardı. Video dükkanında o dehşeti yaşayan, şoka giren kız sanki o değilmiş gibi saçları pürüzsüzce dalgalandırılmış, makyajı tazelenmişti. Annemle oldukça sakin bir tonda sohbet ediyordu.

"Lydia?" dedim, sesimdeki şaşkınlığı
gizleyemeyerek.

Lydia fincanı sehpaya bırakıp ayağa kalktı. Yüzünde, yaşadığı her şeyi tek bir hamlede halının altına süpürmüş olduğunu kanıtlayan o ışıl ışıl, özgüvenli tebessümü belirdi. "A, Gwen! Sonunda geldin," dedi. Ardından anneme dönüp zarifçe gülümsedi. "Bize vakit ayırdığınız ve lezzetli çayınız için çok teşekkür ederim. Biz Gwen'le yukarı çıkabiliriz sanırım, konuşacak çok şeyimiz var."

Annem şaşkın ama memnun bir ifadeyle başını sallarken, Lydia hiçbir yanıt vermemi beklemeden yanıma geldi. İnce parmaklarıyla koluma girdi ve beni neredeyse sürüklercesine merdivenlerden yukarı, odama doğru çekmeye başladı.

Odama girdiğimiz an arka ayağıyla kapıyı kapatıp hızlıca içeriye göz attı. Çantasını masamın üzerine bırakıp sanki yıllardır en yakın arkadaşımmışız gibi yatağımın üzerine bağdaş kurarak oturdu.

"Pekala," dedi gözlerini devirerek, sesi son derece neşeli ve aktifti. "Etrafta dolaşan dağ aslanlarından sonra biraz normalliğe ihtiyacımız var. Ve tam olarak doğru kişiye geldim diye düşünüyorum. Kış Balosu'na ne giyeceğini kararlaştırdın mı? Çünkü eğer yine o siyah, bol kazaklarından biriyle gelmeyi düşünüyorsan seni o salona sokmam, bilesin."

Ona bakakaldım. Yüzündeki canlılık, el hareketlerindeki o hafif şımarık ama tatlı havalar o kadar gerçek ve bulaşıcıydı ki, göğsümdeki o ağır taşın yavaşça hafiflediğini hissettim.

Günlerdir beni yutan o karanlık doğaüstü dünyanın ortasında, Lydia'nın bu yüzeysel ve neşeli tavrı bana can suyu gibi gelmişti.

Yatağın kenarına, onun yanına iliştim. Yüzümde saatler sonra ilk defa gerçek bir tebessüm belirdi. "Siyah bir elbise düşünüyordum aslında," dedim ona ayak uydurarak.

Lydia ellerini havaya kaldırdı. "Diyelim ki bunu duymadım! Siyah mı? Gwen, o gözlerinin rengini ortaya çıkaracak bir zümrüt yeşili ya da bordo giymek zorundasın. Cuma günü benimle alışverişe geliyorsun, itiraz kabul etmiyorum!"

Lydia elbise modellerini, makyaj tüyolarını ve okuldaki dedikoduları sıralamaya devam ederken, oda yavaş yavaş onun o canlı enerjisiyle doldu. Dışarıda canavarlar geziniyordu belki ama şu an, bu odada, sadece iki lise öğrencisiydik. Ve uzun zaman sonra ilk kez kendimi gerçekten güvende hissettim.

Onaylamadan önce onun sözünün bitmesini bekledim, sonunda soluklanmak için durduğunda konuştum.

"Aslında annemle elbise bakacaktım," Lydia'nın yüzü asılır gibi olmuştu sanki. Hemen devam ettim sözüme. "Ama onunla hep alışveriş yaparım, seninle bu fırsatı kaçırmak istemem. Cuma günü okul çıkışında buluşalım mı?"

Annemi reddetmek zorunda hissetmiyordum kendimi. Onunla aramın sıcak olmadığı gibi daha da kötü olmasını istemiyordum. Lydia ile belki aram daha iyi olurdu ama annemle aram hayatta iyi olmazdı.

Lydia dediklerimden sonra gülümsemişti. "Baloda ilk dansı kime vereceksin peki?"

Bunu hiç düşünmemiştim, baloya gitmek gibi bir şey planlarımda dahi yoktu benim ve bir anda eklenince kiminle geleceğimi dahi düşünmedim.

"Aslına bakarsan, bunu düşünmemiştim. Ya sen?"

Lydia omuz silkti, o ışıltılı gülümsemesiyle bana bakarak bacaklarını uzattı ve sırtını yatağın başlığına yasladı. "Jackson'la gidiyorum tabii ki. Onun dışında biriyle gitmem zaten düşünülemez bile." Ellerini kucağında birleştirip başını hafifçe yana eğdi. "Sen de Stiles'la gitsene. Onun da bir partneri yok, biliyorum. Ayrıca ikiniz son zamanlarda çok fazla birliktesiniz sanki, gözümden kaçmıyor."

Kaşlarımı çattım, içimde garip bir sıkışma hissi belirdi. "Stiles'ın başka biriyle gitme ihtimali yok mu? Belki çoktan birini ayarlamıştır."

Lydia kısık bir kahkaha attı, sanki söylediğim şey saçmanın da ötesindeymiş gibi. "Gwen, tatlım, o çocuk bir kıza 'merhaba' bile diyemiyor doğru düzgün. Sana bakışlarını görmesem belki inanırdım bu dediğine ama inan bana, o çocuğun gözü yardım amaçlı bile olsa kadınlara bakmakta tereddüte düşüyor." Gözlerini devirdi ama sesi yumuşaktı. "Sormadan bilemeyeceğini sen de biliyorsun. En azından bir mesaj at. Ne kaybedersin ki?"

Yutkundum. Stiles konusunu düşünmek bile midemdeki o düğümü yeniden sıkılaştırıyordu. Son günlerde yaşadıklarımız... Video dükkanındaki o dehşet, Alfa'nın peşimizde olması, her an tetikte beklemek... Bunların arasında balo konuşmak bile absürt geliyordu. Ama Lydia'nın gözlerindeki o ısrarcı parıltıya karşı koyamayacağımı biliyordum.

"Tamam," dedim sonunda, "belki bir mesaj atarım."

Lydia ellerini çırptı, zafer kazanmış bir general edasıyla. "İşte bu! Şimdi asıl meseleye gelelim." Yataktan fırladı ve doğruca dolabıma yöneldi. Kapakları açtığı anda yüzündeki o neşeli ifade yerini derin bir hayal kırıklığına bıraktı.

"Gwen," dedi, sesi dramatik bir tonda, elini göğsüne götürerek. "Bana bunu yapamazsın. Bu dolapta... bu dolapta ne var böyle? Hepsi birbirinin aynısı! Siyah, gri, lacivert. Hepsi bol, hepsi şekilsiz. Sanki bir hırsız çetesi için kıyafet dolabı hazırlıyorsun."

Kıkırdadım, kendimi tutamayarak. "Rahatlar işte. Hem hareket etmem gerekiyor sürekli."

Lydia eline bir kazak aldı, sanki zehirli bir şey tutuyormuş gibi iki parmağıyla tutup havaya kaldırdı. "Rahatlık mı? Gwen, sen genç bir kadınsın. Vücudun var, hatların var. Bunları saklamak zorunda değilsin." Kazağı geri dolaba fırlattı ve bana döndü, elleri belinde birleşmişti. "Cuma günü seni alışverişe götürdüğümde bu dolabı komple yenileyeceğiz. Bunun için senden izin istemiyorum kesinlikle yapacağız çünkü."

"Bakalım," dedim kaçamak bir cevapla, ama içten içe onun bu enerjisine kapılmıştım.

Lydia dolabımı karıştırmaya devam etti bir süre, her çıkardığı parçaya ayrı bir yorum yaptı. Bazıları komikti, bazıları gerçekten acımasız. Ama tüm bunlar olurken, o ağır, baskıcı sessizliğin yerini kahkahalar ve şakalar almıştı. Saatler nasıl geçti anlamadım.

Dışarıda gökyüzü iyice kararmış, annem bir ara kapıyı tıklatıp "Çok gürültü yapmayın," diye uyarmıştı. Ama Lydia'nın sesi o kadar bulaşıcıydı ki, annemin uyarısı bile bizi durduramadı.

Gece yarısını çoktan geçmiştik ki Lydia esnedi, kollarını geriye doğru gerdi. "Tanrım, ne kadar geç olmuş. Eve gitmem lazım ama..." Pencereden dışarıya baktı, sonra bana döndü. Gözlerinde nadiren gördüğüm bir tereddüt vardı.

"Kal istersen," dedim, teklifimin beni bile şaşırttığı bir cesaretle. "Bu saatte seni eve yollamam doğru olmaz. Yatağımı sana veririm, ben aşağıda kanepede yatarım."

Lydia bir an duraksadı, sonra yüzünde o tanıdık, parlak gülümseme belirdi. "Gerçekten mi? Bu... çok naziksin." Sesindeki o şımarık ton bir anlığına kaybolmuş, yerini samimi bir minnettarlığa bırakmıştı. "Ama sen benim yüzümden kanepede yatamazsın."

"Saçmalama," dedim, dolabımdan bir yastık ve battaniye çıkararak. "Sen benim misafirimsin. Yarın okul var, ikimizin de dinlenmesi lazım."

Lydia omuz silkti, ama gözlerindeki o yumuşak ifade hâlâ oradaydı. "Peki. Ama uyarıyorum, ben sabahları çok erken kalkarım. Seni de uyandırırım."

"Nasıl istersen," dedim, odadan çıkarken. Kapıyı kapatmadan önce bir kez daha ona baktım. Yatağıma kurulmuş, saçlarını topluyordu. O an, Lydia Martin'in sadece okulun popüler kızı değil, aynı zamanda gerçek bir arkadaş olabileceğini düşündüm.

Aşağıda kanepede uzandım, battaniyeyi üzerime çektim. Günlerdir ilk kez zihnim biraz olsun durulmuştu. Uykuya dalmam uzun sürmedi.

---

Sabah, biri omzumdan sarsarak beni uyandırdığında, gözlerimi açmakta zorlandım. Oda hâlâ karanlıktı, perdelerin arasından sızan ışık soluk ve güçsüzdü.

"Gwen. Gwen, kalk."

Lydia'nın sesiydi. Gözlerimi kırpıştırarak doğruldum, kolumdaki saate baktım.

06:15.

"Ne... ne oldu?" diye mırıldandım, sesim hâlâ uykulu ve çatallı çıkmıştı normal olarak. "Yangın mı var? Bir şey mi oldu?"

Lydia karşımda dimdik ayakta duruyordu, saçları mükemmel bir şekilde toplanmış, yüzü taze ve uyanıktı. Sanki saatlerdir ayaktaymış gibi bir hali vardı. "Yangın yok," dedi, gözlerini devirerek. "Sadece sabah oldu. Ben sana demiştim erken kalkarım diye."

"Altı... altı buçuk mu?" diye sordum, hâlâ inanamayarak. "Ben normalde yedide bile zor kalkıyorum. Bu... bu insanlık dışı bir saat."

Lydia kollarını kavuşturdu. "Erken kalkan yol alır, Gwen. Hadi, kalk. Duyduğuma göre annen kahvaltı hazırlıyormuş."

İçimden bir of çektim ama itiraz etmedim. Kanepeden doğrulup esnedim, eklemlerim gecenin gerginliğini hatırlatırcasına çıtırdadı.

Mutfaktan gelen kokular gerçekten de kahvaltı hazırlığını doğruluyordu. Annem ocakta bir şeyler çeviriyor, büyükannem ise masaya tabakları yerleştiriyordu. Büyükannemi görünce içim ısındı. O her zaman sıcak, şefkatli ve anlayışlıydı. Annemle aramızdaki o mesafeli, soğuk ilişkinin aksine, büyükannemle aramda gerçek bir bağ vardı.

"Günaydın," dedim, sesim hâlâ uykuluydu.

Büyükannem bana döndü, yüzünde o tanıdık, sıcak gülümsemesiyle. "Günaydın, tatlım. Erken kalkmışsın. Arkadaşın da gelmiş, ne güzel."

Annem ocaktan bana doğru bir bakış attı, ama bir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe salladı ve tekrar tavaya döndü. O sessizlik, o mesafeli tavır... İçimde tanıdık bir ağırlık oluştu ama büyükannemin varlığı bunu dengeliyordu.

Lydia masaya zarif bir şekilde oturdu, büyükanneme o ışıltılı gülümsemesini sundu. "Kahvaltı için çok teşekkür ederim, Bayan...?"

"Bana Margaret de yeter, tatlım," dedi büyükannem, Lydia'nın tabağına bir dilim kek koyarak. "Sen Gwen'in arkadaşı mısın?"

"Öyle denilebilir," dedi Lydia, bana doğru bir bakış atarak. Bu söz içimde beklenmedik duygulara sebep olmuştu.

Kahvaltı boyunca Lydia, büyükannemi büyülemişti. Ona okuldan, balodan, hatta annemin çayından bahsetti. Büyükannem gülümsedi, başını salladı, arada bir bana bakıp göz kırptı. Annem ise sessizliğini korudu, sadece ara sıra "Leydi'nin kızı mı?" gibi yorumlarla sohbete katıldı. O ses tonundaki o hafif mesafe, o soğukluk... Lydia fark etmiş gibiydi ama hiç belli etmedi bunu.

Kahvaltıdan sonra banyoya çekildim. Duş almak, yaşanılan şeylerin o ağırlığını üzerimden atmak istiyordum. Sıcak suyun altında uzun süre kaldım, sonra saçlarımı yıkadım. Banyoda işim bittiğinde düzleştiriciyi elime aldığımda bir an duraksadım. Saçlarım doğal olarak kıvırcıktı, ama yıllardır onları düzleştirerek saklıyordum. Bu benim zırhımdı bir nevi.

Kıvırcık saçları severdim aslında, bana sağlıklı gözükürlerdi. Kıvırcık kullanmamam ise annemin beğenmeyişiydi. Cadılara ve kötü karakterlere benzediğimi insanların bu görünüşü sevmediğini söylerdi. Küçükken de saçlarımı asla kıvırcık tutmaz hep düzleştirirdi.

Düzleştiriciyi prize taktım, ama ısınmasını beklerken aynada kendime baktım. Lydia'nın sesi kafamda yankılandı: "Vücudun var, hatların var. Bunları saklamak zorunda değilsin."

Haklıydı, yakında reşit olacaktım. İnsanlara çoğu zaman özgürlükten bahsederdim ama ben özgür müydüm? Yaşamım özgürdü, beni kısıtlamazlardı. Canımın istediği şeyleri çoğu zaman alırlardı ve çocukken dışarıya çıkmama da çok kez izin verirlerdi. Ama karakter olarak gerçekten özgür müydüm ya da görünüş olarak? Sanmıyorum.

Düzleştiriciyi bıraktım. Saçlarımı havluyla kuruladım, sonra bakım kremlerimi çıkardım. Kıvırcık saçlar bakım isterdi, nem isterdi, sabır isterdi. Tam kremi avucuma dökerken kapı çalındı.

"Gwen? İçeride misin?"

Lydia'nın sesiydi. Kapıyı araladım. Lydia başını uzattı, sonra gözleri saçlarıma takıldı. Bir an dondu kaldı.

"Tanrım," dedi, sesi gerçek bir hayranlıkla. "Saçların... kıvırcık mı?"

Elimdeki kremle ona baktım, savunmaya geçer gibi. "Evet. Normalde düzleştiriyorum ama bugün... bugün uğraşmak istemedim."

Lydia kapıyı tamamen açtı, içeri girdi ve etrafımda döndü. "Gwen, bu... bu harika! Neden bunu saklıyorsun? Bu saçlar muhteşem! Doğal, hacimli, canlı!" Elini uzatıp bir tutamı kıvırdı. "Bunları düzleştirmek... bu bir suç."

Yüzüm kızardı. "Dalga geçme."

"Dalga geçmiyorum!" dedi, sesi ciddiydi ama gözleri hâlâ parıldıyordu. "Bugün okula böyle git. Lütfen. Bunu herkes görmeli."

"Olmaz," dedim hemen. "Herkes alışık değil. Beni tanımayanlar... tuhaf bulurlar."

Lydia ellerini omuzlarıma koydu, gözlerimin içine baktı. "Gwen, dinle beni. Sen bu saçlarla o koridordan geçtiğinde, herkes döner ve bakar. Ama tuhaf olduğu için değil. Güzel olduğu için. Ve biliyor musun? Biraz dikkat çekmek kötü bir şey değil. Özellikle de Stiles'ın gözlerinin önünden geçerken."

Stiles lafını duyduğumda gözlerimi devirdim ve 'Gerçekten mi?' dercesinden Lydia'ya baktım. O ise gülümsüyordu ve kısa zamanda yüzümdeki ifadeyi yumuşatmayı başardı.

"Tamam," dedim sonunda, sesim fısıltı gibiydi. "Ama sadece bugün için."

Lydia zafer kazanmış bir şekilde gülümsedi ve kremi elime alıp saçlarıma uygulamaya başladı. Parmakları nazikçe kıvırcıkların arasında geziyordu. Aynada kendime baktım. İlk defa, belki de yıllar sonra, saçlarımı saklamak istemiyordum.

Bakım kremlerini bitirdikten sonra dolabıma yöneldim. Lydia'nın dünkü eleştirilerini hatırladım ama bugün başka bir şey istiyordum. Rahatlık. Klasik bir eşofman takımı çıkardım, gri tonlarında. Üzerime giydim.

Lydia eşofmanıma baktı ama bu kez bir şey söylemedi. Sadece omuz silkti. "Bugünlük idare eder. Cuma günü unutma."

Okula gitmek için evden çıktığımızda gökyüzü henüz tam aydınlanmamıştı. Lydia koluma girdi, sokakta birlikte yürüdük.

"Önce eve uğramam lazım," dedi, ani bir hatırlayışla. "Bu kıyafetle okula gidemem. Bir duş alıp üstümü değiştirmeliyim."

"Tamam," dedim. "Ben arabayla gelirim, sen...?"

"Ben eve giderim, sonra okulda buluşuruz," dedi, elini sallayarak. "Fazla gecikmem. Ve Gwen..." Bir an durdu, bana baktı. "Saçlarını değiştirme. Olduğu gibi bırak."

Gülümsedim, ilk defa sahte olmayan bir gülümsemeydi bu. "Söz."

Lydia uzaklaşırken, ben kendi arabama yöneldim. Motoru çalıştırdığımda, dikiz aynasından kendime baktım. Kıvırcık saçlar, sade bir yüz, klasik bir eşofman. Belki de Lydia haklıydı. Belki de biraz dikkat çekmek, biraz farklı olmak kötü bir şey değildi.

Okula doğru sürerken, içimde garip bir heyecan vardı. Bugün, her şeyin değişebileceği bir gün olabilirdi. Ve belki de, sadece belki, o siyah kazakların ve düzleştirilmiş saçların arkasına saklanmayı bırakmanın zamanı gelmişti.

Okul yolu boyunca, tek kelime etmedim. Araba'nın radyosu da açık değildi. Benim için sessiz bir yolculuk olmuştu yani. Sonunda okulun park yerine arabayı park ettiğimde çantamı da alıp arabadan indim. Boğucu bir hava yoktu bugün, aksine hava güneşliydi ve etrafta kuş sesleri vardı. Sonunda normal bir Beacon Hills görüyordum. Kasvetli havalarda karamsardık. Karamsar halimiz bizi korkuya, korku da bizi kötülüğe itiyordu. En azından ben hep böyle hissettim.

Sakin adımlarla okula doğru ilerlerken, yeni görünümüm bana garip geliyordu. Şimdiye kadar dikkat çekmemiştim ama şimdi tüm gözler üstümdeymiş gibi hissediyordum. Her adımımda çevredeki insanların sesi daha yüksek geliyordu kulağıma. Dikkat çekmeyi gerçekten istiyor muydum bunu da bilmiyordum. Babam dikkat çekmenin özgüven arttırdığını söylerdi eskiden toplantılara giderken. O kadar şık giyinirdi ki, bakan herkes dönüp yeniden bakardı. Babam çok yakışıklı birisi değildi ama ortlamadan aşağıda da sayılmazdı. Dikkat çekmeyi kolaylıkla başaran birisiydi kendisi. Benim şu an ürkek adımlarımı görse, kesin İngiliz kraliyet ailesinden birisiymiş gibi davranır duruşuma, ses tonuma dikkat etmemi azar çekerek söylerdi.

Yüzüme neredeyse hiç belli olmayan bir gülümseme yerleştirmişken okuldan içeriye girdim. Kolumdan aşağıya kayıp giden çantamın askısını düzeltirken, ilerlemeye başladım koridorda. Dolapların oraya ilerlerken, korktuğum şey başıma gelmişti. Neredeyse okulun yarısı dolapların oraya gittiğinden tüm gözler benim üstümdeydi. Bu bir his değildi buna emindim çünkü bir his olsaydı, herkesin benden etkilendiğini söylerdim kendime ama şu an durum böyle değildi. Bazı kişiler beğenmiş gibi bakarken, bazıları da dalga geçer gibi bakıyordu. Onların yüz ifadelerini gördükçe, yerimde iyice küçülüyordum.

Başımı yere eğmiş, kendi dolabıma gelmişken hiç etrafa bakmadan dolabımı açtım ve ders programına göre birkaç defter ve kitap aldım yanıma. Tam dolabı kapatmak için harekete geçmiştim ki birisi benden önce davranıp dolabı sertçe kapatmıştı. İrkilmemle beraber parmaklarımı kısılmaktan son saniye kurtarmıştım.

"Neler oluyor?" Diye dolap kapağının ters tarafına baktığımda karşımda hiç beklemediğim bir yüz buldum. Stiles, Lydia, Scott veya Allison'ı bekliyordum ama gördüğüm kişi karşısında fazlaca affallamıştım. Kimya öğretmenimiz Mr. Harris tam yanımda dikilmiş, tek omzumu da dolaba yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmiş aşırı ciddi şekilde bana bakıyordu. Onunla göz göze geldiğim anda, bir adım geriye adımladım otomatik olarak.

"Mr. Harris, yani hocam. Bir şey mi olmuştu?" Oldukça sevecen bir ifade ile adama bakarken gerildiğimi hissettim. O kadar ciddi bakıyordu ki bana, sanki ruhumu görüyordu. Kendimi biraz rahatsız hissetmiştim açıkçası.

"Bayan Vale, umarım kimya sınavından önce izin almanıza değer bu dış görünüşünüz." Dediğinde gözlerim açılmıştı. Ben izin almamıştım.

"Neyden söz ediyorsunuz?" Adam yaslandığı yerden doğrulduğunda, bir adım daha geriye adımladım. Koridora baktığımda hiç insan yoktu. Kapana kısılmış bir av gibi hissederken hızlıca etrafa bakıyordum kaçmak için ama anlaşılan bu zordu.

"Sanırım sabahın erken saatleri olduğundan daha algınız açılmadı. Hatırlatayım o zaman, iyi bir not alamazsanız geçemeyeceğiniz kimya sınavının olduğu gün Bay Vale, yani babanız aradı ve izin aldı. Bugün okulda olmanıza gerek yok. Umarım mantıklı bir açıklaması vardır bunun." Onun sert mizacına göre kesinlikle bu dersten geçmem için beni sonrasında uğraştıracağını anlamıştım. Ama takılmam gereken nokta bu değildi. Babam okuldan bugün için izin mi istemişti bana hiçbir şey demeden? Bu keşke bir şaka olsaydı, ihtimali vardır belki diye Mr. Harris'in yüzüne baktım ama anladım ki bu bir şaka değildi.

"Ah... Şey, evet bugün babamla işimiz vardı." Dedim. Babam bana bir şey dememişti ama beni okuldan izinle aldığına göre önemli bir şey olabilirdi. Bozuntuya vermeden konuştuktan sonra "Şimdi gitmem lazım Mr. Harris." Diyerek oradan koşar adımlarla uzaklaştım arkama bile bakmadan.

Koridor boyunca hızlı adımlarla ilerlerken cebimden telefonu çıkarttığımda babamdan gelen bir mesaj olduğunu fark ettim. Mesajda benimle konuşmak istediğini ve okul önünden alacağını söylemişti. Onu aramak için elim tuşa gitmişti ama basmama gerek kalmamıştı çünkü babamın dışarıda olan arabasının sesini duymuştum.

Okul binasının ağır cam kapısından dışarı adımımı attığım an, bahçenin serin ama güneşli havası yüzüme çarptı. Kalbim hâlâ Mr. Harris'in o buz gibi, insanı çıplak hissettiren bakışlarının ve babamın adımı kullanarak okuldan izin aldığı gerçeğinin yarattığı sarsıntıyla küt küt atıyordu. Ancak bakışlarım araca yaslanmış bekleyen adama kilitlendiğinde, etraftaki her şey bir anlığına bulanıklaştı.

Babam, siyah spor arabasının kapısına hafifçe yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Üzerindeki kusursuz kesim lacivert takım elbisesi, tek bir kırışık bile barındırmayan gömleği ve özenle taranmış saçlarıyla, sanki bir lise bahçesinde kızını bekleyen bir baba değil de uluslararası bir şirketin yönetim kurulu başkanı gibi duruyordu. Kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen, yaydığı o soğukkanlı, karizmatik aura onu etrafındaki herkesin üstünde bir yere oturtuyordu. Yüzünde o garip, nereye çeksen oraya gidecek derin tebessümle bana bakıyordu. O tebessümde hem bir gurur hem bir sır hem de kasabanın tüm karanlığını bastıran tekinsiz bir sükunet vardı.

Yaklaştıkça adımlarımın çekingenleştiğini hissettim. Aynadaki yeni halim o düzleştirmekten vazgeçip serbest bıraktığım kıvırcık saçlarım, sıradan eşofmanım babamın o pürüzsüz ve mükemmel görüntüsünün yanında son derece savunmasız kalıyordu.

Tam önünde durduğumda yaslandığı yerden doğruldu. Boy farkımızdan dolayı başımı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kaldım. Gözleri, yüzümde ve özellikle omuzlarıma özgürce dökülen buklelerimde ağır ağır gezindi. Bakışlarındaki o keskin dikkat, en küçük bir detayımı bile kaçırmadığını gösteriyordu.

"Nasılsın Gwen?" dedi. Sesi, bir fırtınanın ortasında bile sarsılmayacak kadar pürüzsüz ve dingindi. Sadece sorulması gerektiği için sorulmuş bir soru değildi bu; sesindeki hafif yumuşama, kızı hakkındaki en ufak bir değişimi hemen fark eden korumacı bir babanın tonuydu. "Saçların... Yakışmış. Yüzüne farklı bir canlılık katmış. Ama gözlerinin altındaki o morluklar pek yalan söyleyemiyor. Yorgun görünüyorsun."

Cevap vermeme, boğazımda düğümlenen kelimeleri toparlamama fırsat vermeden arka arkaya gelen o aşina, zarif hareketlerinden birini yaptı. Yanımdan geçip yolcu tarafındaki araba kapısını açtı ve eliyle içeriye geçmemi işaret etti. Bir kraliyet centilmenliğini andıran bu jest, beni hem güvende hissettiriyor hem de babamın o aşılmaz otoritesinin altında hafifçe eziyordu.

"Atla bakalım," dedi, sesi şefkat ile emir arasındaki o ince çizgide gezinerek.

Arabanın kapısı tok ve ağır bir sesle kapandığında, dış dünyanın tüm sesleri sanki bir anda bıçak gibi kesilmişti. Kuş cıvıltıları, koridordaki fısıltılar, Mr. Harris'in o buz gibi bakışlarının yarattığı ürperti, hatta kendi kalp atışlarımın gürültüsü bile... Hepsi o ağır kapının kapanmasıyla birlikte geride kalmıştı. Ama yerlerine gelen şey çok daha ağırdı. Çok daha boğucuydu. Çok daha tekinsizdi. Deri koltukların o pahalı kokusu, babamın her zaman kullandığı o odunsu parfümün hafif esintisiyle karışıyordu; normalde bu koku bana güven verirdi, çocukluğumdan beri babamın arabasına her binişimde o kokuyu içime çektiğimde kendimi güvende hissederdim, sanki o koku dışarıdaki tüm kötülüklerden beni koruyan görünmez bir kalkan gibiydi, ama şimdi, şimdi o koku boğazımı düğümlüyordu, sanki her nefes alışımda ciğerlerime dolan şey sadece parfüm değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir yüzleşmenin ağırlığıydı, o ağırlık ki göğsümün ortasına oturmuş, nefes almamı zorlaştırıyor, kalbimin her atışında biraz daha derine iniyordu.

Babam sürücü koltuğuna geçtiğinde, hareketlerindeki o her zamanki zarafeti ve ölçülülüğü fark ettim; kemeri takışı, aynaları kontrol edişi, kontağı çevirişi, hepsi o kadar tanıdık, o kadar normaldi ki, bir an için her şeyin gerçekten normal olduğuna inanmak istedim, belki sadece okuldan almaya gelmişti, belki sadece birlikte öğle yemeği yiyecektik, belki yaşanan şeyler sadece kötü bir rüyaydı ve birazdan uyanacaktım, ama motorun derinden gelen o güçlü mırıltısı, içimdeki huzursuzluğu daha da tetikledi, bu ses kaçışın sesiydi, okuldan, gözlerden uzaklaşmanın sesiydi, ama aynı zamanda bilinmeyene doğru yol almanın da sesiydi ve ben bilinmeyenden korkuyordum, artık her şeyden korkuyordum, gölgelerden, sessizlikten, kendi düşüncelerimden bile. Bu korkuyu ne zaman hissetmeye başladım bilmiyorum ama şu an hissediyordum.

Okul bahçesinden çıktık; tanıdık caddeleri, eve giden yolları geçtik. Gözlerim camdan dışarıyı tararken içimdeki o küçük umut kıvılcımı hâlâ eve gideceğimizi fısıldıyordu, belki annem evdeydi, belki her şey normaldi ama sonra rotanın değiştiğini fark ettim, araba tanıdık caddelerden değil, kasabanın dışına doğru kıvrılan o tenha ana yola sapmıştı, devasa çam ağaçları sanki gökyüzünü kapatmak istercesine birbirlerine sarılmıştı, gölgeleri arabanın camlarından içeriye süzülüyor, koltukların üzerinde dans ediyordu ve o an göğsümdeki baskının dayanılmaz bir hal aldığını hissettim, kalbim göğüs kafesimi delip çıkacakmış gibi çarpıyordu, ellerim titriyordu, nefesim düzensizleşmişti.

"Eve gitmiyoruz?"

Sesim kendi kulağıma bile yabancı gelmişti; o kadar küçük, o kadar ürkek çıkmıştı ki, sanki konuşan ben değildim de içimdeki o korkmuş çocuktu, o çocuk ki yıllardır camdan bir fanusun içinde yaşamış, dışarıdaki canavarların sesini duymamış, her şeyin normal olduğuna inanmıştı, ama şimdi o fanus kırılmıştı ve o çocuk, gerçek dünyayla yüz yüzeydi, çıplak, korumasız, korkmuş haldeydi. Gözlerimi yan camdan hızla kayıp giden koyu yeşil ağaç gövdelerinden ayırmadım; onlara bakmak babamın yüzüne bakmaktan daha kolaydı, çünkü ağaçlarda yargı yoktu, suçlama yoktu, sadece sessizlik vardı, o sessizlik ki beni yutmak üzereydi. Babam direksiyonu tek eliyle kavrarken dudaklarının kenarında hafif, neredeyse belirsiz bir tebessümün kıvrıldığını gördüm; o tebessümü çok iyi tanıyordum, babamın bir şeyi açıklamaya hazırlandığında ama henüz doğru kelimeleri bulamadığında yaptığı o tebessümdü bu, bir tür hazırlık, bir tür köprü, beni bir sonraki cümleye hazırlamak için kurulan o ince, kırılgan köprü.

"Hayır," dedi gözlerini yoldan ayırmadan; sesi her zamanki gibi pürüzsüz ve dingindi, zorluklarda bile sarsılmayacakmış gibiydi. "Kasabanın biraz dışında, ormanın kıyısında son derece sakin bir restoran var. Bugün öğle yemeğini orada, baş başa yiyeceğiz. İkimizin de bölünmeden, kimsenin gözü üzerimizde olmadan konuşmaya ihtiyacı var."

Konuşmaya ihtiyacımız varmış. Demek öyle. Babam konuşmak istiyordu. Ama ne hakkında? Dün gece mi? Okul bahçesindeki o dehşet mi? Yoksa daha derinlerde yatan, yıllardır konuşulmayan, görmezden gelinen o şeyler mi? Yol boyunca arabanın içinde ağır, pürüzsüz ve adeta havayı yoğunlaştıran bir sessizlik hakim oldu; ne radyo açıktı ne de babam başka bir şey söyledi, sadece tekerleklerin asfalt üzerindeki kayma sesi ve dışarıda gittikçe sıklaşan çam ağaçlarının gölgeleri vardı ve benim içimde büyüyen o korku. Neredeyse yirmi dakika boyunca tek bir kelime bile etmedik; yirmi dakika, bin iki yüz saniye, her saniyesi içimdeki o fiziksel bulantıyı biraz daha büyüttü, banyoda kusarken hissettiğim o his, o boğazımda düğümlenen, mideme oturan, beni nefessiz bırakan his, şimdi geri geliyordu, yavaş yavaş, sinsice, sanki beni içten içe kemiren bir parazit gibi.

Ellerim kucağımda kenetlendi; parmaklarım o kadar sıkı kenetlenmişti ki eklemlerimin beyazladığını görebiliyordum, tırnaklarım avuç içime batıyordu ama acıyı hissetmiyordum, çünkü içimdeki acı fiziksel acının çok ötesindeydi, o kadar derindi ki her şeyi bastırıyordu, her şeyi. Zihnim durmadan dün geceyi tekrar ediyordu; okul bahçesinde yaşanan o hayvansal dehşeti, o sesleri, o çığlıkları, o kan kokusunu ve daktilo tuşlarına dokunuşumun verdiği o ürperti dolu hazzı, o gizli bölmeyi açtığımdaki hissi, sanki yasak bir bahçeye girmiştim, sanki babamın en korunaklı, en gizli odasının kapısını aralamıştım ve şimdi, şimdi o kapının ardındaki her şeyin bedelini ödüyordum. Tam bu sessizlik üzerimde boğucu bir karabasan gibi çöktüğü anda babam direksiyondaki parmaklarını hafifçe sıktı; bu küçük hareketi bile görmüştüm, çünkü gözlerim bir yandan dışarıyı tararken bir yandan da ona odaklanmıştı, babamın en ufak hareketini, en küçük jestini bile kaçırmak istemiyordum, çünkü her an, her saniye bir şey söyleyebilirdi ve ben o ana hazır olmalıydım.

Konuya hiçbir dolaylı yol aramadan, doğrudan en derin yerden girdi: "Çalışma odamdaki kilitli bölmeyi açtığını biliyorum Gwen."

O an kalbim göğüs kafesimi delip çıkacakmış gibi çarptı; bir an durdu sanki, sonra tekrar, daha hızlı, daha sert, daha acı verici bir şekilde atmaya başladı, nefesim boğazımda tıkandı, ciğerlerime hava gitmiyordu, gözlerim karardı sonra tekrar aydınlandı, ellerim kucağımda kenetlendi, daha da sıkı, tırnaklarım artık acı veriyordu ama bu acı içimdeki paniği bastırmaya yetmiyordu. Yakalanmıştım. En karanlık, en gizli, en utanç verici sırrım gün yüzüne çıkmıştı ve bunu söyleyen kişi babamdı; beni en iyi tanıyan, en çok güvendiğim, en çok korktuğum kişi. Ağzımı açıp refleks olarak kendimi savunmaya çalıştım, kelimeler boğazımda düğümlenmiş, birbirine dolanmıştı: "Ben sadece..." diye kekeledim ama devamı gelmedi, çünkü ne söyleyecektim? Ne söyleyebilirdim? Yalan mı? Babama yalan mı söyleyecektim? O her zaman yalanlarımı anlardı, her zaman, küçüklüğümden beri, kurabiye kavanozunu boşalttığımda, ödevimi yapmadığımda, okuldan kaçtığımda, her seferinde o gözlerinin içine baktığımda anlardı ve şimdi de anlamıştı, zaten biliyordu, o yüzden söylemişti, o yüzden beni buraya getirmişti.

Vitesin yanındaki elini hafifçe kaldırarak beni durdurdu; bu küçük jest bir anda tüm savunma mekanizmalarımı çökertti, konuşamıyordum, sadece bekleyebiliyordum, bir sonraki cümlesini, bir sonraki darbeyi, bir sonraki gerçeği. Sesinde en ufak bir öfke, bir kızgınlık ya da azarlama tınısı yoktu; aksine tamamen ciddi, kabullenen ve içten bir üzüntü taşıyan korumacı bir baba edası vardı, bu ses tonunu daha önce hiç duymamıştım, babam hep güçlüydü, hep kontrollüydü, hep soğukkanlıydı ama şimdi, şimdi sesinde bir kırılganlık vardı, bir çaresizlik, bir pişmanlık vardı. "Sana kızgın değilim," dedi, sesi ilk defa bu kadar çıplak ve savunmasız geliyordu kulağıma. "Aksine... Seni tüm bu pisliklerden, bu kasabanın üzerimize çöken lanetinden korumaya çalışırken arkamda bıraktığım kırıntılarla seni daha büyük bir belirsizliğe ittiğim için kendime kızgınım. O yazılmış eski kayıtları, Hale ailesine dair tuttuğum notları bulduğunu biliyorum. Ve dün gece okul bahçesinde yaşanan o hayvansal dehşetten sonra kafanın ne kadar karıştığını, ne kadar korktuğunu da..."

Derin bir nefes aldı; bakışları kısa bir an dikiz aynasından bana kaydı, ardından tekrar yola döndü, o kısa bakışta ne kadar çok şey vardı, endişe, sevgi, korku, pişmanlık ve bir tür çaresizlik; babam hayatımda ilk kez çaresiz görünüyordu, her şeyi kontrol eden, her şeyi bilen, her şeye hazırlıklı olan babam şimdi kızının karşısında onun korkularını, onun kafa karışıklığını görüyordu ve ne yapacağını bilemiyordu. "Benim bu dünyadaki ilk, en önemli ve belki de tek gerçek görevim seni korumak Gwen. Seni her şeyden, kasabanın bu hastalıklı, karanlık yüzünden uzak tutmak istedim. Seni camdan bir fanusun içine koyup dışarıdaki canavarların sesini duymamanı sağlamaya çalıştım. Ama görüyorum ki artık sadece kenardan izleyen, hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuk değilsin. Bazı şeyleri görmeye, hissetmeye başladın. Ve seni karanlıkta bırakmak, seni korumak yerine sadece daha çok tehlikeye atıyor."

Camdan fanus... Babam beni camdan bir fanusun içine koymuştu, dışarıdaki canavarların sesini duymamam için, ama o fanus beni korumamıştı, sadece yalnız bırakmıştı, kırılgan, savunmasız ve şimdi o fanus kırılmıştı ve ben gerçek dünyayla yüz yüzeydim, çıplak, korumasız, korkmuş. Araba yavaşladı; çam ağaçlarının arasında gizlenmiş, ahşap mimarisiyle son derece şık, tenha ve gözlerden uzak restoranın otoparkına saptık, babam motoru durdurdu ama kapıyı açmadan önce tamamen bana doğru döndü ve o an ilk kez tam anlamıyla gözlerinin içine bakabildim, orada gördüğüm şey beni derinden sarstı; kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen yaydığı o soğukkanlı, karizmatik aura onu etrafındaki herkesin üstünde bir yere oturtuyordu ama şimdi o aurada çatlaklar vardı, ince, neredeyse görünmez çatlaklar ama ben görebiliyordum, çünkü o çatlakların içinden sızan şey bir babanın kızına duyduğu o sonsuz sevgiydi ve korku, kızını kaybetme korkusu.

"Bugün sana tek bir yalan bile söylemeyeceğim," dedi gözlerimin içine kenetlenen o sarsılmaz bakışlarıyla. "Sana bu hakkı veriyorum. Bana istediğin her şeyi, aklına gelen, seni uykusuz bırakan en ufak detayı bile sorma hakkın var Gwen. Sor. Ben de bir baba olarak sana hak ettiğin cevapları vereyim."

Sözleri göğsümün ortasına ağır bir taş gibi oturdu; şaşkınlıktan, içimdeki o okyanus gibi büyüyen meraktan ve aniden omuzlarıma yüklenen bu devasa sorumluluktan ötürü bir süre konuşamadım, babam bana her şeyi sorma hakkı veriyordu, her şeyi, ama ben hazır mıydım? Cevaplara? Gerçeklere? O karanlık sırlara? Arabadan indik; bacaklarım titriyordu, her adımda sanki yer ayaklarımın altından kayıyordu, babamın arkasından yürürken gözlerim onun sırtına kilitlenmişti, o güçlü, dik, her zaman dimdik duran sırtına, şimdi o sırtta da hafif bir eğilme vardı, yorgunluk, ağırlık, yılların getirdiği o kaçınılmaz çöküş. Restoranın içi loş, ahşap kokulu ve son derece huzurluydu; garson bizi en dipteki, diğer masalardan tamamen izole edilmiş, devasa çam ağaçlarına bakan bir köşe masasına götürdü, babam sandalyemi çekip oturmamı bekledikten sonra kendi yerine geçti, bu küçük jest, bu basit nezaket beni hem güvende hissettiriyor hem de babamın o aşılmaz otoritesinin altında hafifçe eziyordu, bir kraliyet centilmenliğini andıran bu hareket onun benim babam olduğunu ama aynı zamanda da bir tür otorite figürü olduğunu hatırlatıyordu ve ben o otoritenin karşısında küçük ve savunmasız hissediyordum.

Garsona ikimiz için de günün özel et yemeğinden ve taze sıkılmış meyve sularından sipariş verdi; garson masaya taze, sıcak ekmekleri ve suları bırakıp yanımızdan uzaklaştığı an masadaki o derin, nefes kesici sessizlik tekrar baş gösterdi ama bu seferki sessizlik arabadaki sessizlikten farklıydı, bu sessizlik bir tür bekleyişti, bir tür hazırlık, sanki iki taraf da bir sonraki hamleyi bekliyordu. Babam ellerini masanın üzerinde kenetlemiş, sabırla ve tam bir ciddiyetle bana bakıyordu; o bakışlar ruhumun en derinlerine işliyordu, sanki beni okuyordu, sanki her düşüncemi, her korkumu, her soru işaretimi görebiliyordu ve ben artık kaçamazdım, kaçmak istemiyordum da, artık gerçekleri öğrenmek istiyordum, ne kadar acı olursa olsun, ne kadar korkutucu olursa olsun, artık bilmek istiyordum. Çatalımı tabağın kenarına yavaşça bıraktım, derin bir nefes aldım, içimdeki o bastırılmış cesareti ortaya çıkararak gözlerimin içine sakince bakan babama doğru hafifçe eğildim ve sesimin titrememesine azami özen göstererek sormaya başladım.

"Madem her şeyi sorabilirim..." dedim; içimdeki o küçük kız çocuğu, babasının onu koruyacağına dair o sonsuz inancı hâlâ bir yerlerde duruyordu ama artık o inancın yanında başka bir şey daha vardı, gerçekleri öğrenme arzusu, karanlığı anlama isteği. "İlk sorum şu O eski yazılarda 'üçüncü Hale sırrı' ne anlama geliyor? Hale ailesiyle, o yangınla ve onların kül olan eviyle bizim... Yani senin nasıl bir bağın var?"

Soruyu sorduğum an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim, sanki yıllardır örülmüş bir duvarın tuğlaları tek tek dökülüyordu; Hale ailesi, o yangın, o kül olmuş ev ve babam, babamın bu hikâyedeki yeri neydi? Neden o daktilo kayıtları onun çalışma odasındaydı? Neden onları saklamıştı? Neden benden gizlemişti? Babam bakışlarını bir an bile kaçırmadan, yüzündeki o ciddi ifadeyi bozmadan dinledi; cevap vermesini beklemeden içimde yıllardır biriken o diğer soruları da arkası arkasına sıralamaya devam ettim, çünkü bir kere başlamıştım ve artık duramazdım, durmak istemiyordum.

"Bütün bu doğaüstü olayları, kasabanın altındaki o karanlık yapıyı, canavarları ne zamandır biliyorsun? Neden yıllarca hiçbir şey yokmuş gibi davrandın ve beni adeta dünya tamamen normal bir yermiş gibi camdan bir fanusun içinde büyüttün?"

Gözlerimi babamın jilet gibi duran takım elbisesine, o soğukkanlı duruşuna diktim; her şeyi biliyordu, yıllardır biliyordu ve ben cahil bırakılmıştım, korumak için mi? Yoksa kontrol etmek için mi? Hangisiydi? Hangi motivasyon daha ağır basmıştı? Sevgi mi yoksa korku mu? Kızını koruma içgüdüsü mü yoksa onu kontrol etme arzusu mu? "Argent'lar, Şerif Stilinski veya kasabadaki diğer köklü aileler... Sen bu tehlikeli oyunun neresindesin baba?"

Argent'lar, o avcı ailesi; Şerif Stilinski, kasabanın kanun adamı; ve diğerleri, diğer köklü aileler, hepsi bir şeyler biliyordu, hepsi bir şeylerin içindeydi, peki babam? Babam neredeydi bu denklemde? Hangi taraftaydı? Yoksa kendi tarafı mı vardı? Kendi oyunu mu? Kendi kuralları mı? Ve son olarak içimde çocukluğumdan beri sessizce kanayan, ailemizin o kırık dökük çatısını oluşturan en şahsi yaraya dokundum; bu soru en zoruydu, en acı verici olanıydı ama sormak zorundaydım, çünkü artık her şeyin birbirine bağlı olduğunu hissediyordum, kasabanın karanlığı, Hale ailesi, doğaüstü olaylar ve bizim ailemizin dağılmışlığı, hepsi bir zincirin halkalarıydı ve ben o zincirin son halkasıydım.

"Annemle aranızdaki o aşılmaz mesafe... Birbirinizin yüzüne bakarken bile araya giren o buz gibi soğukluk... Tüm bu kayıtlarının, sırların ve kasabanın karanlık geçmişinin o evdeki soğuklukla bir ilgisi var mı?"

Sustum, sorularım bitmişti, artık cevapları beklemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu, kalbim göğüs kafesimin içinde deli gibi çarpıyordu, ellerim titriyordu, nefesim düzensizleşmişti ama gözlerimi babamdan ayırmıyordum, çünkü o cevaplar hayatımın geri kalanını şekillendirecekti, ya her şeyi öğrenip gerçeklerle yüzleşecektim ya da hiçbir şey öğrenemeyip karanlıkta kalmaya devam edecektim. Babam arkasına yaslandı; gözlerinde ilk defa hafif bir gölge, geçmişin ağır yükünü taşıyan bir yorgunluk belirdi, o gözler yıllardır taşıdığı sırların ağırlığı altında eziliyordu ve şimdi, şimdi o sırları paylaşma vakti gelmişti. Şehrin en şık restoranının o huzurlu ortamında, dışarıdaki çam rüzgarının uğultusu eşliğinde, kasabanın ve ailemizin en karanlık gerçekleri dudaklarının arasından dökülmek üzereydi.

Babam derin bir nefes aldı; o nefes sanki yıllardır tuttuğu bir nefesi bırakıyormuş gibiydi, uzun, ağır, yorgun. Sonra konuşmaya başladı; sesi her zamanki pürüzsüzlüğünden biraz uzak, biraz kırılgan ama yine de kararlıydı. "Gwen," dedi; adımı söyleyişi o kadar farklıydı ki, o kadar çok şey anlatıyordu ki. "Sana söyleyeceğim her şey, seni korumak için sakladığım şeylerdi. Ama artık anlıyorum ki seni korumak, gerçeklerden saklamak değil. Seni korumak, gerçeklerle yüzleşmene yardım etmek demek. Ve bu, hayatımda yapacağım en zor şey."

Durdu, gözlerini masaya indirdi ve o an babamın ne kadar yaşlandığını gördüm, ne kadar yorulduğunu, ne kadar çok şey taşıdığını ve içimde bir şeyler kırıldı; kızgınlık mı? Kırgınlık mı? Yoksa sadece sevgi mi? Bilmiyordum ama bir şeylerin değiştiğini biliyordum, bu masada, bu restoranda, bu kasabada her şey değişiyordu ve ben de değişiyordum. "Üçüncü Hale sırrı..." dedi babam, kelimeleri adeta tartarak. "Bu, Hale ailesinin en karanlık, en derin sırrı. Ve ben, ben bu sırrın bir parçasıyım. İstemeden de olsa. Yıllar önce, sen doğmadan önce, Hale ailesiyle bir anlaşma yaptım. Bir tür koruma anlaşması. Sırlara karşı koruma. Kasabayı korumak için. Seni korumak için. Ama o anlaşma, o anlaşma her şeyi değiştirdi. Her şeyi."

Sesi titredi; babamın sesi titredi, hayatımda ilk kez ve o an gözlerinden akan tek bir damla yaşı gördüm, o damla yıllardır tuttuğu tüm sırların, tüm pişmanlıkların, tüm korkuların bir yansımasıydı ve ben o damlayı gördüğümde içimdeki tüm kızgınlık, tüm kırgınlık, tüm korku hepsi bir anda yok oldu, yerine sadece sevgi kaldı, saf, koşulsuz, sonsuz. Çünkü o adam, o masada oturan, gözlerinden yaş akan o adam benim babamdı ve ben onu seviyordum, her şeye rağmen, tüm sırlara rağmen, tüm karanlığa rağmen. Ve o an anladım ki gerçeklerle yüzleşmek zor olsa da babamın elini tuttuğum sürece her şeyin üstesinden gelebilirdim, çünkü o el beni her zaman korumuştu ve korumaya devam edecekti, farklı bir şekilde belki ama yine de koruyacaktı.

"Devam et baba," dedim, sesim artık titremiyordu. "Dinliyorum. Her şeyi dinliyorum. Ve seni affediyorum. Şimdiden. Çünkü biliyorum ki yaptığın her şeyi benim için yaptın. Beni korumak için. Ve şimdi, şimdi gerçekleri bilmek istiyorum. Hepsi. En başından. En acı verici detayına kadar."

Babam gözlerini kaldırdı; o gözlerde bir minnet, bir rahatlama, bir sevgi vardı ve o an aramızdaki o buz gibi mesafenin erimeye başladığını hissettim, yavaş yavaş ama emin adımlarla. "Peki," dedi babam, sesi artık daha güçlü, daha kararlıydı. "O zaman başlıyorum. Her şeyi anlatacağım. Hale ailesini. Yangını. Kasabanın altındaki o karanlığı. Ve annenle aramızdaki o mesafenin gerçek nedenini."

Babam derin bir nefes daha aldı. O nefesin içinde yılların ağırlığı, bastırılmış pişmanlıklar, söylenmemiş kelimeler ve belki de en çok, kızına duyduğu o sonsuz ama bir o kadar da çaresiz sevgi vardı. Gözlerini masanın üzerindeki kenetlenmiş ellerinden ayırmadı, sanki o ellere bakmadan konuşamayacakmış gibiydi, sanki söyleyeceği her kelime o ellere bir yük daha bindirecekmiş gibiydi. Parmaklarının eklemleri beyazlamıştı. Onları o kadar sıkı kenetlemişti ki, damarları belirginleşmiş, ince mavi çizgiler halinde teninin altında kıvrılıyordu. O elleri daha önce hiç bu kadar yaşlı görmemiştim. Her zaman güçlü, her zaman kararlı, her zaman her şeyi kontrol eden o eller, şimdi bir tür sessiz teslimiyetle titriyordu.

"Sen doğmadan önce," diye başladı babam, sesi o loş restoranın içinde bir yankı gibi asılı kaldı havada, "Beacon Hills bambaşka bir yerdi. Ya da belki de hep aynıydı ama ben farklı bir gözle bakıyordum. Gençtim. Hırslıydım. Bu kasabanın lanetini, karanlığını, o dipsiz çukurunu görmezden gelebileceğimi sanıyordum. Kendimi buraya ait görmüyordum; sadece geçici bir misafir gibiydim. Ama bu kasaba, misafir kabul etmiyormuş Gwen. Bu kasaba seni içine çeker, kemiklerine kadar işler ve sen farkına varmadan senin bir parçan olur. İşte o zaman anladım ki, buradan kaçmak mümkün değildi. Ve eğer kaçamıyorsam, korunmam gerekiyordu. Ama daha da önemlisi, sevdiklerimi korumam gerekiyordu."

Durdu. Boğazını temizledi; o küçük hareket bile sanki ona biraz daha cesaret veriyormuş gibiydi. Masanın üzerindeki su bardağından bir yudum aldı; eli hafifçe titriyordu ve bardağın camı dişlerine çarptığında çıkardığı o ince tık sesi, o sessizlikte bir çan gibi çınladı. Etraftaki diğer masalarda insanlar vardı; gülüşmeler, çatal bıçak sesleri, kahkaha kırıntıları... Hepsi bizden ne kadar da uzaktaydı. Sanki biz başka bir boyutta, başka bir zaman diliminde oturuyorduk ve o insanlar, o neşeli, o cahil, o mutlu insanlar, bizim taşıdığımız yükün binde birini bile taşımıyorlardı. Ve bir an için onlara özendim. Bir an için, bilmemeyi, hiç öğrenmemeyi, o camdan fanusun içinde sonsuza kadar yaşamayı diledim.

"Ama korunmak için," diye devam etti babam, sesi biraz daha güçlenmişti ama hâlâ o kırılgan ton vardı altında, "Sadece kendi başına mücadele edemeyeceğini anlıyorsun. Bu kasabada yalnız başına ayakta kalamazsın. Ve ben de kalamazdım. Bu yüzden... Bu yüzden bir anlaşma yaptım. Bir tür ittifak. Hale ailesiyle."

O ismi duyduğum an içimde bir şeylerin kıpırdandığını hissettim; Hale ailesi... Son bir haftada karşıma sürekli çıkan o isim, o yangın, o kül olmuş ev, o lanetli topraklar... Ve şimdi babam, kendi ağzından, o aileyle bir anlaşma yaptığını söylüyordu. Parmaklarım istemsizce masanın kenarını kavradı; tırnaklarım ahşaba batıyordu ama acıyı hissetmiyordum. Sadece dinliyordum. Nefesimi tutmuş, gözlerimi kırpmadan, babamın her kelimesini içime çekiyordum.

"O zamanlar Hale ailesi bu kasabanın en köklü, en güçlü ailesiydi. Sadece servetleriyle değil, taşıdıkları kanla da. Onlar... Onlar bu kasabanın gerçek sahipleriydi Gwen. Toprağın, ormanın, ayın... Her şeyin. Ve onların koruması altında olmak, bu kasabada hayatta kalmak için en mantıklı seçenekti. Ama bir bedeli vardı. Her şeyin bir bedeli olduğu gibi." Babam derin bir nefes daha aldı; omuzları hafifçe çöktü, sanki görünmez bir yükün altında eziliyormuş gibi. "O bedel... O bedel seninle ilgiliydi Gwen. Sen doğmadan önce bile, senin geleceğinle ilgiliydi. Hale ailesi, soyunun devamını, kanının saflığını, o lanetin bir sonraki nesle nasıl aktarılacağını düşünüyordu. Ve ben... Ben seni o lanetten korumak için onlarla bir anlaşma yaptım. Sen doğduğunda, sen büyüdüğünde, sen bu kasabanın karanlığıyla yüzleşmek zorunda kaldığında... Yanında bir koruyucu olacaktı. Bir Hale. Bir kurt."

Bir kurt. Kelime havada asılı kaldı; o tek heceli kelime, o kadar ağır, o kadar yoğun, o kadar imkânsız... Bir kurt. Babam bir kurttan bahsediyordu. Bir canavardan. Bir doğaüstü varlıktan. Ve bu varlık, benim koruyucum olacaktı. Benim... Benim yanımda olacaktı. Gözlerim açıldı; nefesim boğazımda düğümlendi. Soru sormak istiyordum, bağırmak istiyordum, "Kim?" demek istiyordum ama kelimeler boğazımdan çıkmıyordu. Sadece bakıyordum. Sadece dinliyordum.

"Onun adı Derek," dedi babam, sanki zihnimi okumuş gibi. "Derek Hale. O zamanlar gençti, belki senin şu anki yaşından biraz küçüktü. Ailesinin en küçük oğluydu ama en güçlüsüydü. Alfa kanı taşıyordu; liderlik, koruma, sadakat... Hepsi onun damarlarında dolaşıyordu. Onunla tanıştığımda, gözlerindeki o ateşi gördüm Gwen. O ateş ki, bir aileyi, bir kasabayı, bir dünyayı korumak için yanardı. Ve ben... Ben o ateşe güvendim. Seni o ateşe emanet ettim. Sen doğmadan önce bile, senin adına bir söz verdim. Derek Hale, senin koruyucun olacaktı. Sen bu kasabanın karanlığıyla yüzleştiğinde, o yanında olacaktı. Sen düştüğünde, o seni kaldıracaktı. Sen korktuğunda, o senin korkunu taşıyacaktı." Bu bana komik gelmişti çünkü beni korkutan bir diğer kişiydi o. Alfa’dan sonra ondan korkuyordum.

Derek Hale. O yangında ölen ailenin hayatta kalan oğlu. O kül olmuş evin, o lanetli toprakların tek yaşayan varisi. Ve o... O benim koruyucum muydu? Ben doğmadan önce mi? Ben daha dünyaya gelmemişken, benim adıma bir söz mü verilmişti? Babam benim yerime karar mı vermişti? Benim hayatımı, benim kaderimi, benim koruyucumu... Benim rızam olmadan mı seçmişti? İçimde bir öfke kıvılcımı yandı; küçük, neredeyse görünmez ama orada, göğsümün ortasında, kalbimin hemen yanındaydı. Ama sonra söndü çünkü babamın gözlerindeki o acıyı gördüm. O pişmanlığı. O çaresizliği. O "keşke"leri. Ve öfkem, yerini bir tür kabullenmeye bıraktı. Henüz değil belki ama... Ama anlamaya başlıyordum.

"Yangın," dedim, sesim çatallı çıkmıştı, boğazım kurumuştu, kelimeler sanki zımpara kâğıdından geçiyordu. "O yangın. Hale ailesinin evi. Herkes öldü mü? Herkes... Herkes kül mü oldu?"

Babam başını hafifçe salladı; o baş hareketi, o kadar yavaş, o kadar acı doluydu ki, sanki boynundaki her bir omur ayrı ayrı ağırlık taşıyordu. "Hayır," dedi, sesi bir fısıltıdan biraz daha yüksekti ama restoranın uğultusu içinde bile net duyuluyordu. "Herkes ölmedi. Çoğu... Çoğu o gece kül oldu. Ama bir kişi daha kurtuldu. Sadece Derek ve Laura değil. Bir kişi daha."

Durdu, gözlerini kaldırdı, ilk defa doğrudan gözlerime baktı. O bakışta bir uyarı vardı, bir "hazır ol" çağrısı vardı. Sanki söyleyeceği isim, beni bir yerimden vuracaktı ve o, o vuruşun geleceğini biliyordu ama yine de söylemek zorundaydı. "Peter Hale."

Peter Hale. O isim... O isim bana bir şey ifade etmiyordu en azından o an. Ama söyleniş şekli, babamın sesindeki o titreme, o duraksama... O ismin ardında bir şeyler olduğunu hissettim. Karanlık bir şeyler. Tehlikeli bir şeyler. "Peter," diye tekrarladım, kelimeyi adeta tadarak, anlamaya çalışarak. "Kim o? Neden... Neden ondan bahsediyorsun?"

Babam derin bir nefes aldı. Bu seferki nefes, öncekilerden daha ağırdı, daha derindi, sanki ciğerlerinin en dibine kadar çekiyordu havayı ve orada tutuyordu, bırakmaya korkuyormuş gibi. "Peter, Derek'in amcası," dedi. "Hale ailesinin en büyük oğlu. En zeki, en kurnaz, en... En tehlikeli olanı. O gece yangından sağ kurtuldu ama... Ama tam olarak değil. Peter, o yangından sonra değişti Gwen. Fiziksel olarak değil belki ama zihinsel olarak, ruhsal olarak... O artık aynı Peter değildi. O yangın onun içindeki bir şeyi kırdı. Bir şeyi... Koparttı. Ve o kopan parça, yerine başka bir şey bıraktı. Karanlık bir şey. Kontrol edilemez bir şey."

Sesi titredi, bir an durdu, boğazını temizledi, sonra devam etti. "Peter Hale şu an... Şu an nerede olduğunu bilmiyoruz. Belki kasabada, belki dışarıda, belki de... Belki de gölgelerin arasında. Ama bir şeyden eminim Gwen… O hâlâ yaşıyor. Ve o hâlâ... O hâlâ bir tehdit. Peter kendi yeğeninden bile daha güçlü olabilir. Özellikle de o yangından sonra edindiği o... O yeni şeylerle. Ne oldu bilmiyorum, araştırmaya çalıştığımızda sürekli bir şey önümüzü kesti. Yangından sonra nereye gitti veya ne yaptı bilmiyoruz. Ama keşke bilseydik."

Masaya baktım, tabağımdaki yemek soğumuştu, etin üzerindeki sos kurumuş, patatesler katılaşmıştı. Ama aç değildim. Midemde bir düğüm vardı, o düğüm, yediğim her şeyi geri itiyordu. Peter Hale... Derek'in amcası. Yangından sağ kurtulan ama tam olarak kurtulamayan adam. Karanlık bir şey. Kontrol edilemez bir şey. Ve bu adam... Bu adam hâlâ hayattaydı. Hâlâ bir yerdeydi. Hâlâ... Hâlâ bir tehditti. Okul bahçesinde yaşanan o dehşet... Bizi kovalayan alfa... Acaba o muydu? Acaba Peter Hale miydi? Yoksa başka bir şey mi? Başka bir karanlık mı? Sorular, sorular, sorular... Hepsi zihnimde dans ediyordu, birbirine dolanıyordu, beni boğuyordu.

"Peki annem?" diye sordum, sesim artık daha güçlüydü, konuşmaya başladığımdan beri ilk defa kendi sesimi tanıyabiliyordum. "Annem bu işin neresinde? Annem... Annem bu anlaşmayı biliyor muydu? Onayladı mı? Yoksa... Yoksa o da mı benim gibi camdan bir fanusun içinde tutuldu?"

Babamın yüzünde bir gölge geçti. O gölge, bir an için yüzünün tüm hatlarını silip süpürdü, sonra yavaşça geri çekildi ama izlerini bıraktı; gözlerinin altındaki çizgilerde, dudaklarının kenarındaki o ince kırışıklıkta, alnındaki o derin çatlakta. "Annen..." diye başladı ama durdu. Kelimeyi ağzında evirip çevirdi, tarttı, biçti, sonra bıraktı. "Annen bu işin tam ortasındaydı Gwen. Başından beri. O anlaşmayı birlikte yaptık. O laneti birlikte kabul ettik. Ama sonra... Sonra bir şey oldu. Bir şey değişti. Ve o değişim... O değişim bizi de değiştirdi. Seni de. Beni de. Anneni de."

Park. Aklıma gelen ilk anı bu olmuştu. Bir şey olmuştu o parkta yaşanan olaydan sonra. Bir şey... Bir şey beni değiştirmişti. Bir şey annemle babamın arasına girmişti. Bir şey... Bir şey o buz gibi soğukluğun temelini atmıştı. "Park," dedim, kelime kendiliğinden dudaklarımdan döküldü, sanki zihnimden değil de, çok daha derin bir yerden, çok daha eski bir yerden geliyordu. "O parkta olan şey... Değil mi? Küçükken. O parkta... O parkta bir şey oldu ve sonra her şey değişti."

Babamın gözleri açıldı; bir an için, çok kısa bir an için, yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirdi. Sanki o anıyı hatırlamamı beklemiyordu. Sanki o anıyı çoktan unuttuğumu sanıyordu. Ama sonra o şaşkınlık yerini bir tür kabullenmeye bıraktı; bir tür "zamanı geldi" teslimiyetine. "Hatırlıyorsun," dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Ya da en azından... En azından hissediyorsun. O günü. O anı. O... O kırılma noktasını."

Başını hafifçe öne eğdi, çenesini göğsüne yaklaştırdı, sanki o anıyı anlatmak için kendini topluyordu, sanki o anıyı kelimelere dökmek için tüm gücünü toplaması gerekiyordu. "Sen dört veya beş yaşındaydın Gwen," dedi. "Küçücük bir kızdın. O parkta oynuyordun. Elin kesildi ya, senin o halini gördüğümde canımdan can koptu resmen. Haberim olmadan önce telefonda konuşuyordum. İşle ilgili. Hep işle ilgili. O zamanlar... O zamanlar her şey işle ilgiliydi. Ve sonra... Sonra o şey oldu."

Durdu, nefesi titriyordu, elleri titriyordu, sesi titriyordu. O kadar güçlü, o kadar kontrolcü, o kadar soğukkanlı babam, şimdi bir yaprak gibi titriyordu. "Annen beni aradığında çılgına döndüm. Annen mutlu mutlu yeni aldığı işten söz ediyordu. O zamanlar bunun için uğraşıyordu, bir akşam yemeği yememizi, bunu kutlamamızı istedi. Bunu normal karşılamak idtedim ama annen gibi bir kadını tanımak zor değildir. Annen birisini istemediğinde onun ismini o planda geçirmez. O yemeğe gitmeyi teklif ettiği gün de sana dair hiçbir şey demedi ve bir sorun olduğunu buradan anladım.” Boğazım düğümlendi; o anıyı hatırlamaya çalıştım ama sadece bir ürperti kaldı geriye; ensemde, omuzlarımda, parmak uçlarımda hissettiğim bir ürperti.

Babam gözlerini kapattı; bir an için, çok kısa bir an için, yüzünde bir acı ifadesi belirdi sanki o anıyı yeniden yaşıyordu, sanki o korkuyu yeniden hissediyordu, sanki o gün, o parkta, o acı çeken kızını yeniden görüyordu. "Parka geldim," dedi, gözleri hâlâ kapalıydı. "Annenle aramızdaki şey seni gördüğüm dakikadan sonra bitti. O bunu geç fark etse de sesini çıkarmadı. Senin ağlayışlarında, benim canım yandı sanki ve ben bir an olsun o kadının yüzüne bakmayacağıma söz verdim. Anne’nin zamanla bana olan güveni kırıldı, diplomatik bir ilişkimiz olur ve bu ilişkiye saygı duyarız diye ummuştum ta ki anneni başka birisiyle göresiye kadar.”

Gözlerini açtı, o gözlerde artık yaş yoktu ama bir tür kuruluk vardı, bir tür çöl. "O günden sonra annene bir daha bana eskisi gibi yaklaşmadım Gwen. Bir daha ona o gözlerle bakmadım. Bir daha ona o gülümsemeyle gülümsemedim. Çünkü ben… ailemizde bile seni koruyamamıştım ya annene de her baktığımda midem bulandı. Ben bununla baş etmek için çok çabaladım, annen ona sığınacağımı ve teselliyi onda arayacağımı sandı ama hayır, bende gençtim ama aklımı da kullanırdım. Zor anlarımda yanımda garip bir şekilde Derek vardı. Derek her zaman bana yardım etti. Ve annen... Annen o günden sonra kurtlara, Hale'lere, bu kasabanın tüm doğaüstü pisliğine... Düşman oldu. Sıcak bakmadı. Bakamadı. Güvenmeyi, bir canavarla aynı çatı altında yaşamayı... Kendine yediremedi. Annen gururlu bir kadın.”

Sustu. Masaya baktı; soğumuş yemeğe, kurumuş sosa, katılaşmış patateslere. Ve ben... Ben de baktım. Ama görmüyordum. Sadece düşünüyordum. Boşanmama sebeplerini sormayacaktım, büyük ihtimalle ben küçük olduğum için boşanmayı istememişlerdi ama bir çift gibi de değillerdi. O buz gibi soğukluk, o aşılmaz mesafe, o sessiz akşam yemekleri, o birbirine değmeyen eller, o kaçırılan bakışlar... Hepsi o günden sonra başlamıştı. Hepsi o parkta, annemin beni görmesine rağmen hiçbir şey yapmayışıyla başlamıştı. Ve ben... Ben o günü, o acıyı, yaşadığım hisleri hatırlıyordum. Nasıl unutabilirdim ki?

"Yani..." dedim, sesim artık daha sakin, daha kabullenmiş, daha... Daha olgun bir tondaydı. "Yani annem her şeyi kolayca hiçe sayan bir kadın. Çabalamadan bir şeyleri elde etmeyi istiyor gibi gözüküyor. Onu pek tanıyamıyorum açıkçası.”

Babam başını kaldırdı, gözlerinde bir şey parladı, bir şey kırıldı, bir şey yeniden doğdu. "Evet Gwen," dedi, sesi artık daha güçlü, daha net, daha kararlıydı. "Annen seni sevmekten vazgeçmiş olabilir, annen beni sevmekten de vazgeçmiş olabilir. Kendisini bu hayattan, bu karanlıktan, bu lanetten korumak için feda etti. Beni feda etti. Bu aileyi feda etti. Çünkü annen biliyordu ki, eğer bu hayatın içinde kalırsa, eğer bu karanlığa daha fazla tanık olursa, eğer bir gün sana zarar gelirse... O bunu kaldıramazdı. O yüzden uzaklaştı. O yüzden mesafe koydu. O yüzden... O yüzden o buz gibi soğukluğu yarattı. Onun istediği hayat bizim ailemizde değil.”

Masanın üzerindeki elimi gördüm, parmaklarım hâlâ kenetlenmişti ama artık o kadar sıkı değildi. Tırnaklarımın izleri avuç içimde kırmızı çizgiler halinde belirmişti. Acıyordu ama... Ama iyi geliyordu. Fiziksel acı, zihinsel acıyı bastırıyordu. Ve o an anladım ki, annem... Annem beni sevdiği için değil, sevmediği için uzaklaşmıştı. Kendini feda etmişti daha iyi şekilde yaşamak için, beni bırakmıştı. Ve babam... Babam da beni korumak için bir kurtla anlaşma yapmıştı. Bir canavara güvenmişti. Bir Hale'e sığınmıştı. Ve şimdi... Şimdi ben, o korumanın, o fedakârlığın, o sevginin tam ortasındaydım. Ve ne yapacağımı bilmiyordum. Ama bir şey biliyordum: Artık yalnız değildim. Artık cahil değildim. Artık camdan bir fanusun içinde değildim. Gerçek dünyadaydım. Karanlık, tehlikeli, acımasız ama aynı zamanda... Aynı zamanda sevgiyle, fedakârlıkla, korumayla örülü bir dünyadaydım.

"Peki şimdi ne olacak?" diye sordum, sesim artık daha güçlü, daha net, daha kararlıydı. “Peter nerede?”

Babam arkasına yaslandı, gözlerinde bir tür gurur vardı. Bir babanın, kızının güçlendiğini görmenin gururu. "Şimdi," dedi, "Şimdi seninle artık konuşmamız gereken çok şey var Gwen. Ama önce... Önce yemeğini ye. Çünkü bu konuşma uzun olacak. Ve senin gücüne ihtiyacın olacak. Çünkü bu kasaba... Bu kasaba senden çok şey isteyecek. Ama sen artık hazırsın. Artık biliyorsun. Artık... Artık bir Vale'sin. Ve Vale'ler, bu kasabanın karanlığında her zaman ayakta kalmayı başarmıştır. Sen de başaracaksın. Ben yanındayım. Derek yanında tabii eminim bunu belli etmiyordur. Ve annen... Annen de bir gün, belki bir gün, o buzları eritecek. Ama şimdilik... Şimdilik sen sadece ye. Ve dinle. Çünkü sana anlatacak daha çok şey var."

Babamın dediği gibi, yemeği yemeye başladım. Yiyordum çünkü bu sohbetin ardından acıktığımı hissetmiştim. Yarım ssatin sonunda çatalımı tabağa bıraktım. Yemeğin yarısını bitirmiştim ama midem artık doygunluk hissinden çok, öğrendiklerimin ağırlığıyla doluydu. Babam karşımda oturmuş, kendi tabağına neredeyse hiç dokunmamıştı. Sadece suyunu yudumluyor, arada bir pencereden dışarıya, o devasa çam ağaçlarına bakıyordu. Işıklar hâlâ gün ışığıydı, öğle vakti henüz geçmemişti. Restoranın loş köşesinde oturuyor olsak da dışarıdan süzülen güneş ışığı, ahşap masanın üzerinde altın rengi bir örtü gibi uzanıyordu. Ve o ışığın içinde, babamın yüzündeki her çizgi, her kırışıklık, her gölge daha da belirginleşiyordu.

"Peki bu anlaşma işi..." dedim, sesim artık daha sakin, daha meraklı, daha... Daha hazır bir tondaydı. "Yani Hale ailesiyle yapılan bu tür şeyler... Sadece bizim aileye özgü bir şey mi? Yoksa kasabadaki diğer aileler de benzer şeyler yapıyor mu?"

Babam dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Bu, o ana kadar gördüğüm en doğal, en içten gülümsemeydi. Yorgunluk vardı içinde ama aynı zamanda bir tür rahatlama da. Sanki yıllardır taşıdığı bir yükü paylaşmaya başlamanın verdiği o hafiflikti. "Aslında," dedi, sesi biraz daha yumuşamıştı, "bu tür anlaşmalar bizim ailede... Nasıl desem... Normaldir Gwen. Yüzyıllardır. Nesiller boyunca. Vale'ler her zaman bu kasabanın karanlık tarafıyla iç içe yaşadı. Sadece biz değil, Argent'lar, hatta Martin'ler... Hepsi bir şekilde bu işin içinde. Ama bizim ailemizin yöntemi her zaman farklı oldu. Biz savaşmadık. Biz avlamadık. Biz... Biz kaydettik."

Kaşlarımı kaldırdım. "Kaydettik? Yani... Yani elle yazılan kayıtları gibi mi?"

Babam başını salladı. "Aynen öyle. Vale'ler yüzyıllardır doğaüstü olayları, yaratıkları, anlaşmaları, savaşları, ittifakları... Her şeyi kaydeder. Bu bizim ailemizin en eski geleneğidir. Çalışma odamdaki o kilitli bölme, sadece benim kişisel arşivim değil Gwen. O, ailemizin kuşaktan kuşağa aktardığı bir hazine. Bir tür... Karanlık tarih ansiklopedisi. Her Vale, kendi döneminde tanık olduğu her şeyi yazar. Sonra o kayıtlar bir sonraki nesle geçer. Ve böylece bilgi hiç kaybolmaz. Hiç unutulmaz."

İçimde bir şeylerin yerine oturduğunu hissettim. O kâğıtların kokusu. O kayıtların içeriği. Hepsi... Hepsi bizim ailemize mi aitti? Yani ben, Gwen Vale, aslında yüzyıllardır süregelen bir geleneğin bir parçası mıydım? İstemsizce gülümsedim. "Yani biz... Biz aslında bir tür doğaüstü muhabir ailesiyiz? Yani gazeteci gibi bir şey?"

Babam bu sefer gerçekten güldü. O gülüş, o restoranın loş köşesinde bir yankı gibi çınladı. İçten, sıcak, neredeyse çocukça bir gülüştü bu. Babamın yıllardır gülmediğini fark ettim. Gerçekten gülmediğini. "Evet," dedi gülüşünün arasından, "Belki de öyle diyebiliriz. Ama bizim muhabirliğimiz biraz tehlikeli Gwen. Çünkü bizim haber kaynaklarımız genellikle pek hoş olmayan şeyler. Ve bizim yazdıklarımızı okuyanlar da genellikle pek iyi niyetli değiller."

Ben de güldüm. İlk defa, bugün, bu masada, bu korkunç konuşmanın ortasında, gerçekten güldüm. "Yani ben şimdi bir tür... Kurt adamların ve cadıların dedikodusunu yapan bir ailenin kızı mıyım? Alacakaranlık filmi gibi bir şey bu. Sadece daha az parlayan vampirler ve daha çok kıllı adamlar var."

Babam kahkaha attı. O kahkaha, o kadar beklenmedik, o kadar doğal, o kadar... O kadar insaniydi ki, bir an için karşımdaki adamın yıllardır tanıdığım o soğukkanlı, o mesafeli, o her zaman kontrollü babam değil de, başka biri olduğunu düşündüm. "Alacakaranlık mı?" dedi, hâlâ gülüyordu. "Tanrım Gwen, sen gerçekten... Sen gerçekten bambaşka bir çocuksun. Evet, belki biraz öyle. Ama bizim hikâyemizde vampirler yok. En azından şimdilik. Ama kurtlar var. Ve onlar... Onlar Alacakaranlık'taki o sevimli, romantik kurtlara pek benzemezler. Daha çok... Daha çok gerçek kurtlara benzerler. Vahşi. Tehlikeli. Ve son derece korumacı."

Gülüşümüz yavaşça söndü. Ama içimde kalan o sıcaklık, o küçük mutluluk kırıntısı, hâlâ oradaydı. Babamın gözlerine baktım. O gözlerde artık sadece yorgunluk ve pişmanlık yoktu. Bir tür umut da vardı. Bir tür... Bağlantı. Sanki o gülüş, aramızdaki o yıllardır örülmüş duvarda küçük bir kapı açmıştı. Ve ben o kapıdan içeriye bakıyordum. Ve gördüğüm şey, babamın gerçek yüzüydü. Maskesiz. Korumasız. İnsan.

"Vale'ler," diye devam etti babam, sesi artık daha ciddi ama hâlâ o sıcak tonu koruyordu, "her zaman en küçüklerini korumak için kurtlarla anlaşma yapardı. Bu bir gelenekti Gwen. Bir tür... Sigorta. Ailenin en genç üyeleri, en savunmasız olanları, bu kasabanın karanlığına karşı korunmalıydı. Ve bunun en etkili yolu, o karanlığın bir parçasıyla ittifak yapmaktı. Kurtlar bu kasabanın en eski, en güçlü, en köklü doğaüstü varlıklarıydı. Onlarla anlaşmak, onların koruması altına girmek... Bu, Vale'ler için bir onurdu aslında. Bir tür... Ayrıcalık. Ama aynı zamanda bir lanet."

"Bir lanet mi?" diye sordum. "Neden lanet?"

Babam derin bir nefes aldı. "Çünkü Gwen, bir kurtla anlaşma yaptığında, sadece sen korunmazsın. Sen de o kurdun bir parçası olursun. Onun dünyasına bağlanırsın. Onun savaşlarına, onun düşmanlarına, onun kaderine... Ve o kurt öldüğünde, sen de bir parçanı kaybedersin. O bağ, o bağlantı, o... O kan bağı, senin ruhuna işler. Ve bir daha asla eskisi gibi olamazsın."

Sustu. Gözleri bir an için masanın üzerindeki su bardağına kaydı. O bardağın içindeki su, hafifçe titriyordu. Ya da belki ben öyle görüyordum. "Benim de bir bağlantım vardı Gwen," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "Derek'in annesiyle. Talia Hale ile."

O ismi duyduğum an, içimde bir şeylerin kıpırdandığını hissettim. Talia Hale. Derek'in annesi. Hale ailesinin reisi. O yangında ölen kadın. "Talia Hale," diye tekrarladım, kelimeyi adeta tadarak. "O... O nasıl biriydi?"

Babamın gözlerinde bir parıltı belirdi. Hüzünlü bir parıltı. "O," dedi, "hayatımda tanıdığım en güçlü, en bilge, en... En anne gibi kadındı Gwen. Alfa'ydı. Sürünün lideriydi. Ama aynı zamanda bir anneydi. Derek'in annesi. Ve o, tüm sürünün annesiydi aslında. Herkesi korurdu. Herkesi kollardı. Herkesin derdini dinlerdi. Ve ben... Ben o kadına çok şey borçluyum."

Durdu. Boğazını temizledi. "Talia ile tanıştığımızda ben gençtim. Senin yaşından biraz büyüktüm. Bu kasabaya yeni taşınmıştım. Ailem... Ailem burada köklüydü ama ben uzakta büyümüştüm. Buraya döndüğümde, bu kasabanın karanlığını henüz bilmiyordum. Ya da biliyordum ama görmezden geliyordum. Talia beni buldu. Beni uyardı. Beni korudu. Ve bana... Bana bu kasabanın gerçek yüzünü gösterdi. Onun sayesinde ayakta kaldım Gwen. Onun sayesinde hayatta kaldım. Ve o öldüğünde... O yangında... Ben de bir parçamı kaybettim."

Sesindeki o kırılganlık, o acı, o kayıp... O kadar gerçekti ki, gözlerimin dolduğunu hissettim. Babam Talia Hale'i sevmişti. Belki romantik anlamda değil ama... Ama derin bir saygıyla, derin bir minnetle, derin bir bağlılıkla sevmişti. Ve onu kaybetmek, babamın içindeki bir şeyi kopartmıştı. Tıpkı Peter Hale'in yangından sonra değişmesi gibi, babam da Talia'nın ölümünden sonra değişmişti. Daha soğuk. Daha mesafeli. Daha... Daha korumacı.

"Peki neden?" diye sordum, sesim artık bir fısıltıdan ibaretti. "Neden bu anlaşmaya sıcak bakmıyordun? Madem Talia'ya bu kadar güveniyordun, madem ona bu kadar borçluydun... Neden?"

Babam başını iki yana salladı. Yavaşça. Yorgun bir şekilde. "Çünkü Gwen," dedi, "ben bir Vale'yim. Ve Vale'ler her zaman bağımsız olmuştur. Her zaman kendi kararlarını verir. Her zaman kendi yollarını çizer. Bir kurtla anlaşmak... Bu, bir tür teslimiyettir. Bir tür... Boyun eğmektir. Ben bunu istemedim. Ailem bunu istemedi. Yüzyıllardır süregelen bu geleneğe rağmen, ben bu geleneği kırmak istedim. Kendi kaderimi kendim çizmek istedim. Ama sonra..."

Durdu. Derin bir nefes aldı. "Sonra Alfa sürüsü geldi."

"Alfa sürüsü mü?" dedim. "O ne demek?"

Babamın yüzünde bir gölge geçti. "Alfa sürüsü," dedi, "Hale ailesinin en eski düşmanıydı Gwen. Deucalion adında bir Alfa tarafından yönetiliyordu. O adam... O adam bir canavardı. Sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da. O ve sürüsü, kasabaya geldiklerinde, her şeyi yok etmek istediler. Hale ailesini. Diğer kurtları. Ve... Ve bizi. Vale'leri. Çünkü biz, Hale'lerle olan bağımız yüzünden, onların hedefiydik. Onların avıydık."

"Ne oldu?" diye sordum, nefesimi tutmuş bir şekilde. "Savaştınız mı?"

Babam başını salladı. "Savaştık. Ama yeterli değildik. Vale'ler savaşçı değildir Gwen. Biz kaydederiz. Biz gözlemleriz. Biz analiz ederiz. Ama savaşmak... Savaşmak bizim işimiz değil. Ve o an anladım ki, ailemi korumak için, seni korumak için, yardıma ihtiyacım vardı. Hale ailesinden yardım istemek zorunda kaldım. Mecburdum. Başka çarem yoktu."

Sustu. Gözleri uzaklara daldı. O çam ağaçlarının ötesine, hatıraların karanlığına. "O gün," dedi, "gururumu bir kenara bıraktım. İnadımı bir kenara bıraktım. Ve Hale ailesine gittim. Talia'ya gittim. Ve ona dedim ki, 'Ailem tehlikede. Senin yardımına ihtiyacım var.' Ve o... O hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı. O bilge gözleriyle. Sonra başını salladı ve dedi ki, 'Zaten seni bekliyordum.'"

O an, bu restoranda, bu masada, bu loş ışıkların altında... Bir şey hissettim. Bir tür... Bir tür kader duygusu. Sanki her şey birbirine bağlıydı. Sanki Talia Hale, babamın yardım çağrısını yıllar öncesinden biliyordu. Sanki o an, o konuşma, o anlaşma... Hepsi önceden yazılmıştı. Ve biz, hepimiz, o yazının bir parçasıydık. "Yani..." dedim, sesim artık daha sakin, daha kabullenmiş, daha... Daha olgun bir tondaydı. "Yani Hale ailesi bize yardım etti. Bizi korudu. Ve karşılığında…”

Babam bana döndü. Gözlerinin içine baktı. O bakışta bir tür ciddiyet vardı. Bir tür... Uyarı. "Karşılığında," dedi, "Dediğim gibi seni istediler Gwen. Sen doğduğunda, sen büyüdüğünde, sen bu kasabanın karanlığıyla yüzleştiğinde... Yanında bir Hale olacaktı. Bir koruyucu. Derek. Ve sen... Sen o korumayı kabul edecektin. İstesen de istemesen de. Çünkü bu, anlaşmanın bir parçasıydı. Bu, bizim ödediğimiz bedeldi."

Sustum. O an, o masada, o restoranda... Bir şey hissettim. Bir tür... Kader. Bir tür... Bağlılık. Ben doğmadan önce, benim adıma bir anlaşma yapılmıştı. Benim adıma bir koruyucu seçilmişti. Benim adıma bir kader çizilmişti. Ve ben... Ben o kaderi kabul etmeli miydim? Yoksa... Yoksa kendi kaderimi mi çizmeliydim? Ama sonra düşündüm. Derek. O... O benim koruyucum muydu? Benim bekçim miydi? Benim kaderim miydi? Bilmiyordum. Ama bir şey biliyordum. O, beni korumuştu. Beni kurtarmıştı. Ve belki de... Belki de bu, kaderden çok daha fazlasıydı. Beni alfadan kurtarmıştı.

"Peki soyadımız?" diye sordum, konuyu biraz değiştirmek için. "Vale... Bu her zaman bizim soyadımız mıydı? Yoksa... Yoksa bu da mı bir anlaşmanın parçası?"

Babam gülümsedi. Bu seferki gülümseme, biraz buruktu. Biraz hüzünlü. Ama aynı zamanda biraz da gururluydu. "Aslında," dedi, "soyadımız eskiden farklıydı Gwen. Vale değildi. Ama bu anlaşmadan sonra, bu kimliği benimsedik. Çünkü 'Vale' kelimesi, Latincede 'elveda' anlamına gelir. Ve biz... Biz her zaman bu kasabadan gitmeyi planlıyorduk. Her zaman bu karanlıktan kaçmayı umuyorduk. Ama kaçamadık. Kaçamadık çünkü bu kasaba bizi bırakmadı. Ve sonunda, o kaçış umudumuzu bir soyadına dönüştürdük. Bir tür... İronik bir anıt. Bir tür... Kaderle alay etme."

"Peki eski soyadımız neydi?" diye sordum merakla.

Babam başını iki yana salladı. "Bunu şimdilik bilmene gerek yok Gwen. Çünkü o isim, artık bizim değil. O isim, geçmişte kaldı. O isim, başka bir aileye ait. Biz artık Vale'leriz. Ve Vale'ler, bu kasabanın karanlığında ayakta kalmayı başaranlardır. Gerisi... Gerisi sadece bir detay."

Başımı salladım. Anlıyordum. Ya da en azından anlamaya başlıyordum. Soyadımız bir yalandı. Bir maskedeydi. Bir kaçış umuduydu. Ama aynı zamanda bir bağlılıktı. Bir kimlikti. Bir kaderdi. Ve ben, Gwen Vale, o kimliği benimsiyordum. O kaderi kabul ediyordum. Çünkü başka seçeneğim yoktu. Ve belki de... Belki de bu, en doğru seçenekti.

"Ama bir şey daha var," dedi babam, sesi biraz daha yumuşamıştı. "Senin hislerin. Sezgilerin. İçgüdülerin. Bunlar... Bunlar tesadüf değil Gwen. Bunlar, atalarımızdan gelen genetik hafıza. Yüzyıllardır doğaüstü olayları kaydeden, gözlemleyen, analiz eden bir ailenin çocuğusun. Bu, kanında var. Bu, ruhunda var. Sen farkında olmasan da, sen bu kasabanın karanlığını hissettin. Sen o okul bahçesindeki dehşeti hissettin. Sen o kayıtları bulduğunda, o kayıtların ne anlama geldiğini hissettin. Çünkü sen bir Vale'sin. Ve Vale'ler, bu kasabanın en gelişmiş hislerine sahip olanlardır. Bu bir armağan Gwen. Ama aynı zamanda bir yük. Çünkü hissetmek, bazen bilmekten daha acı vericidir."

Ellerimi masanın üzerine koydum. Avuç içlerime baktım. O avuç içlerinde, o çizgilerde, o damarlarda... Yüzyılların bilgeliği mi vardı? Yüzyılların karanlığı mı? Bilmiyordum. Ama bir şey biliyordum. Artık eskisi gibi olmayacaktım. Artık cahil kalamazdım. Artık camdan bir fanusun içinde yaşayamazdım. Çünkü artık biliyordum. Artık hissediyordum. Artık... Artık bir Vale gibi düşünüyordum.

"Peki şimdi ne yapacağız?" diye sordum, sesim artık daha kararlı, daha net, daha... Daha hazır bir tondaydı. Çok şey var Gwen. Ama önce... Önce yemeğini bitir. Çünkü bu konuşma uzun olacak. Ve senin gücüne ihtiyacın olacak. Çünkü bu kasaba... Bu kasaba senden çok şey isteyecek. Ama sen artık hazırsın. Artık biliyorsun. Artık... Artık bir Vale'sin. Ve Vale'ler, bu kasabanın karanlığında her zaman ayakta kalmayı başarmıştır. Sen de başaracaksın. Ben yanındayım. Derek yanında. Ve annen... Annen de bir gün, belki bir gün, o buzları eritecek. Ama şimdilik... Şimdilik sen sadece hayatına odaklan.” O an, hayatımın geri kalanının başladığını hissettim. Karanlık, tehlikeli, acımasız ama aynı zamanda... Aynı zamanda sevgiyle, fedakârlıkla, korumayla örülü bir hayatın. Ve ben, Gwen Vale, o hayata hazırdım. Artık hazırdım.

Yemeğimizi bitirdiğimizde babam tatlı siparişi verdi. Ben itiraz etmedim. Aslında tatlı istediğimden değildi. Sadece bu masada, bu loş ışıkların altında, bu çam ağaçlarının fısıltıları eşliğinde biraz daha kalmak istiyordum. Biraz daha babamla olmak. Biraz daha o yıllardır ördüğümüz duvarın yıkılışını izlemek. Çünkü o duvar yıkılırken, arkasından çıkan manzara... O manzara her şeye değerdi. Acıya, korkuya, gözyaşına... Her şeye.

Garson tatlıları getirdiğinde babam çatalını tabağa batırmadı. Sadece önündeki kahveyi yudumladı. Sade. Şekersiz. Sütlü. Her zaman aynı. Ben ise çikolatalı sufleye daldırdım çatalımı. Sıcak çikolata, dilimin üzerinde eridi. Tatlıydı. Ama midemdeki düğüm hâlâ oradaydı. Sadece biraz gevşemişti. Biraz. O kadar.

"Baba," dedim, ağzımdaki lokmayı yuttuktan sonra. "Bir şey soracağım. Ama saçma olabilir. Ya da belki değildir. Bilmiyorum."

Babam kaşlarını kaldırdı. O bakış, "sor" der gibiydi. Sessiz. Sabırlı. Yargılamayan.

"Derek," dedim. İsmi söylerken dilimin ucunda bir ürperti hissettim. Sanki o ismi söylemek, bir şeyleri harekete geçiriyordu. Sanki o ismi söylemek, gölgelerin arasından bir çift gözün bana bakmasına neden oluyordu. "Çocukken onu hiç hissettim mi?”

Babam kahvesini masaya bıraktı. Dudaklarının kenarında o buruk gülümseme belirdi. "Evet," dedi. "Fark ettin. Ama bilinçli olarak değil. Bazen bir ürperti. Bazen bir bakış. Bazen bir rüzgâr. Bazen bir gölge. Hepsi oydu Gwen. Hepsi Derek'ti. Ama sen onları başka şeylere yordun. Çünkü insan zihni, bilinmeyeni bilinene çevirmek ister. Gölgeyi ağaca. Rüzgârı havaya. Ürpertiyi soğuğa. Ama o hep oradaydı. Aslında seni hep izliyordu. Hep koruyordu."

Çatalımı tabağa bıraktım. Sufle hâlâ sıcaktı ama iştahım kalmamıştı. Ya da belki midemdeki düğüm, tatlıyı kabul etmiyordu. "Peki neden hiç yaklaşmadı? Neden hiç konuşmadı? Neden hep uzaktan izledi? Eğer benim koruyucumsa... Eğer beni korumakla yükümlüyse... Neden benimle tanışmadı? Neden bana kendini göstermedi? Şaka gibi ama son olaylardan sonra bana arkadaşıymışım gibi tepki veriyor. Ben çocukken neden böyle yapmadı?"

Babam derin bir nefes aldı. O nefes, sanki yıllardır sakladığı bir cevabı serbest bırakıyordu. "Çünkü Gwen," dedi, "Derek Hale kolay kolay kimseye yaklaşmaz. Özellikle de insanlara. Özellikle de... Özellikle de senin gibi insanlara. Çünkü o, bir kurt. Ve kurtlar, içgüdüsel olarak yalnız avlanır. Yalnız yaşar. Yalnız ölür. Ama aynı zamanda, sürülerine de son derece bağlıdırlar. Onun sürüsü yok oldu Gwen. O yangında. Annesi. Babası. Kardeşleri. Neredeyse herkesi. Geriye sadece o kaldı. O ve... O ve Peter. Ve o günden sonra, Derek bir daha kimseye yaklaşmadı. Kimseye güvenmedi. Kimseyi sevmedi. Çünkü sevmek, kaybetmek demekti. Ve o, yeterince kaybetmişti. Ama sen... Sen o söz verdiğinde, sen doğduğunda, sen bu kasabanın karanlığıyla yüzleştiğinde... O, o sözü tuttu. Annesine verdiği sözü. Talia'ya verdiği sözü. Ve belki de... Belki de o söz, onun tek kalan insanlığıydı. O yüzden seni uzaktan korudu. O yüzden sana hiç yaklaşmadı. Çünkü yaklaşırsa, bağlanırsa, severse... Ve sonra seni kaybederse... O bunu kaldıramazdı."

Sustum. İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Ama bu seferki kırılma, acı verici değildi. Aksine... Aksine bir tür anlayıştı. Bir tür empati. Derek Hale. O yangında her şeyini kaybetmiş adam. O kül olmuş evin tek varisi. O gölgelerin arasında yaşayan kurt. O... O beni korumuştu. Ama kendini korumak için de benden uzak durmuştu. Çünkü sevmek, kaybetmek demekti. Ve o, yeterince kaybetmişti.

"Peki şimdi?" diye sordum. "Şimdi ne olacak? Ben... Ben onunla gerçek anlamda tanışacak mıyım? Onu hep görecek miyim? Ona... Ona teşekkür edebilecek miyim?"

Babam gülümsedi. Bu seferki gülümseme, sıcaktı. İçtendi. "Belki," dedi. "Belki bir gün. Belki yakında. Ama acele etme Gwen. Derek Hale, bir kış fırtınası gibidir. Aniden gelir. Aniden gider. Ama geldiğinde, her şeyi değiştirir. Ve sen... Sen henüz hazır olmayabilirsin. Ama hazır olduğunda, o gelecek. Emin ol. O her zaman gelir. Aranızdaki bağın gelişmesi şu an ona bağlı artık. Gerçekleri zamanla öğrendiğin gibi, seni koruyacak mı yoksa umursamayacak mı bunu da göreceğiz zamanla."

Tatlıyı bitirmedim. Ama sorun değildi. Çünkü artık aç değildim. Artık sadece... Sadece huzurluydum. İlk defa, yıllardır, gerçekten huzurluydum. Babam da öyle görünüyordu. Omuzları gevşemişti. Gözlerindeki o gölge, biraz olsun çekilmişti. İkimiz de, o masada, o an... Sadece baba ve kız gibiydik. Sırlar yoktu. Yalanlar yoktu. Sadece iki insan. İki yaralı insan. Ama artık yalnız değillerdi. Artık birbirlerine sahiplerdi.

"Baba," dedim, sesim artık daha yumuşak, daha sıcak, daha... Daha çocuksu bir tondaydı. "Teşekkür ederim. Her şey için. Beni koruduğun için. Beni sevdiğin için. Ve... Ve bana gerçekleri söylediğin için."

Babam elini uzattı. Masanın üzerinden. Avucunu açtı. Ben de elimi uzattım. Avucumu onun avucuna koydum. Ellerimiz kenetlendi. Sıcaktı. Güvenliydi. Ev gibiydi. "Ben teşekkür ederim Gwen," dedi, sesi hafifçe titriyordu. "Bana bir şans verdiğin için. Beni affettiğin için. Ve... Ve hâlâ burada olduğun için."

Gözlerim doldu. Ama bu sefer ağlamadım. Sadece gülümsedim. O gülümseme, o an... Her şeye değerdi. Her şeye. Ve o an, telefonum titredi. Masanın üzerinde. Ekranı aydınlandı. Bildirimler. Ardı ardına. Sürekli. Kesintisiz. Babam kaşlarını kaldırdı. Ben telefonu aldım. Ekrana baktım. Ve gördüğüm şey karşısında gülümsemem daha da büyüdü. Çünkü ekranda, o tanıdık isim yazıyordu. Stiles.

Stiles: Gwen
Stiles: Gwen Gwen Gwen
Stiles: Tamam bak şimdi şöyle bir durum var
Stiles: Harris
Stiles: Kimya hocası
Stiles: Yani Mr. Harris
Stiles: Sınıfta adını verdi
Stiles: Senin adını
Stiles: Yani Gwen Vale
Stiles: Ve dedi ki
Stiles: Aslında demedi de ima etti
Stiles: Tamam dedi
Stiles: Ama öyle bir dedi ki
Stiles: Herkes anladı
Stiles: Bence sen okula gelsin
Stiles: Yani gel
Stiles: Şimdi
Stiles: Hemen
Stiles: Çünkü Harris
Stiles: Harris işte
Stiles: Anlıyorsun değil mi
Stiles: Harris
Stiles: Tamam belki abartıyorum ama
Stiles: Gel işte
Stiles: Neyse işin gücün varsa bırak gel
Stiles: Yani şey değil
Stiles: İşin gücün derken
Stiles: Okuldan izinli olduğunu biliyorum
Stiles: Ama Harris
Stiles: Ve sınav
Stiles: Ve senin adın
Stiles: Ve benim panik atağım
Stiles: Tamam panik atağım yok ama
Stiles: Olabilir
Stiles: Yakında
Stiles: Çünkü Harris
Stiles: Harris!
Stiles: Tamam gel artık
Stiles: Lütfen
Stiles: Gwen?
Stiles: Orada mısın?
Stiles: Gwen
Stiles: Tamam belki mesajlarımı görmedin
Stiles: Ama görürsen gel
Stiles: Görmezsen de gel
Stiles: Çünkü Harris
Stiles: Ve ben
Stiles: Ve sen
Stiles: Ve sınav
Stiles: Ve her şey
Stiles: Tamam susuyorum
Stiles: Ama gel

Telefonu babama uzattım. O da ekrana baktı. Ve güldü. O içten, o sıcak, o çocuksu gülüşüyle. "Stiles Stilinski," dedi. "O çocuk... O çocuk tam bir felaket. Ama iyi bir felaket. Sadık. Dürüst. Ve... Ve senin arkadaşın. Gerçek bir arkadaş."

Başımı salladım. "Evet," dedim. "Öyle. Ve sanırım... Sanırım okula dönmem gerekiyor. Mr. Harris yüzünden değil. Sınav yüzünden değil. Sadece... Sadece Stiles yüzünden. Panik atak geçirmesini istemem.” Babam gülümsedi. "Doğru," dedi. "Hadi o zaman. Seni okula bırakayım."

Hesabı ödedi. Restorandan çıktık. Dışarısı hâlâ gün ışığıydı. Hava serindi ama güneşliydi. Kuş sesleri vardı. Çam ağaçlarının fısıltıları vardı. Ve ben... Ben ilk defa, o fısıltıları duyduğumda korkmuyordum. Aksine... Aksine bir tür huzur duyuyordum. Çünkü o fısıltılar, artık bana bir şey anlatıyordu. Bir sır. Bir kader. Bir bağlılık. Arabaya bindik. Babam kontağı çevirdi. Motorun o güçlü mırıltısı, bu sefer içimdeki huzursuzluğu tetiklemedi. Aksine... Aksine bir tür güven verdi. Çünkü o ses, beni okula götürüyordu. Arkadaşıma. Hayatıma. Kaderime.

Yol boyunca konuşmadık. Ama bu seferki sessizlik, boğucu değildi. Huzurluydu. Dingindi. İkimiz de biliyorduk ki, artık her şey değişmişti. Ama iyi yönde. Artık yalnız değildik. Artık cahil değildik. Artık... Artık bir aileydik. Kırık dökük belki. Sırlarla dolu belki. Ama yine de... Yine de bir aileydik.

Okulun önüne geldiğimizde babam arabayı park etti. Ama hemen çıkmadı. Bir an durdu. Sonra bana döndü. "Gwen," dedi, sesi ciddiydi ama sıcaktı. "Bugün öğrendiklerin... Bunlar ağır şeyler. Ve sen bunları tek başına taşımak zorunda değilsin. Ben buradayım. Her zaman. Ve Derek... Derek de burada. Gölgelerin arasında. Ama burada. Ve Stiles... Stiles de burada. Ve arkadaşların. Ve annen... Annen de bir gün, belki bir gün, burada olacak. Ama şimdilik... Şimdilik sen sadece Gwen ol. Sadece öğrenci ol. Sadece arkadaş ol. Sadece... Sadece genç ol. Çünkü bunlar, bu kasabanın karanlığında bile, en değerli şeyler. Ve sen bunları hak ediyorsun."

Başımı salladım. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü artık ağlamak istemiyordum. Artık gülümsemek istiyordum. "Tamam baba," dedim. "Söz. Sadece Gwen olacağım. Ama... Ama bir şey daha var."

"Ne?" dedi babam.

"Stiles'a ne diyeceğim?" dedim gülerek. "Adam panik atak geçiriyor. Ve benim yüzümden. Harris yüzünden. Ve sınav yüzünden. Ve... Ve her şey yüzünden."

Babam güldü. O içten, o sıcak gülüşüyle. "Ona de ki," dedi, "Gwen Vale geldi. Ve Mr. Harris'e haddini bildirecek.” Arabadan indim. Çantamı omzuma attım. Okul binasına baktım. O ağır cam kapılar. O koridorlar. O dolaplar. O insanlar. Hepsi... Hepsi aynıydı. Ama ben aynı değildim. Artık farklıydım. Artık biliyordum. Artık hissediyordum. Artık... Artık bir Vale gibi düşünüyordum.

Babam camı indirdi. "Gwen," dedi. Döndüm. Baktım. "Seninle gurur duyuyorum. Her zaman duydum. Ama bugün... Bugün daha da çok duyuyorum."

Gülümsedim. Bu gülümseme, bu okul bahçesinde, bu güneşli havada, bu kuş sesleri eşliğinde... Her şeye değerdi. "Ben de seninle gurur duyuyorum baba," dedim. "Her zaman duydum. Ama bugün... Bugün daha da çok duyuyorum."

Babam gülümsedi. Camı kapattı. Araba yavaşça uzaklaştı. Ben okula doğru yürüdüm. Adımlarım artık ürkek değildi. Kararlıydı. Güçlüydü. Çünkü artık biliyordum. Artık hissediyordum. Artık... Artık hazırdım.

Okul binasının ağır cam kapısından içeri adımımı attığım an, koridorun diğer ucunda, o tanıdık, o dağınık, o panik dolu silueti gördüm. Stiles. Koşuyordu. Bana doğru. Elleri havada. Saçları dağınık. Gözleri kocaman. Ve bağırıyordu.

"GWEN! TAMAM GELDİN! HARRIS! SINAV! VE BEN! VE SEN! VE HER ŞEY! TAMAM SAKİNİM! SAKİNİM! AMA HARRIS!"

Gülümsedim. Ve ona doğru yürüdüm.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18