1. bölüm / 4
Moonfall - #teenwolf - 1-Bölüm 1
Bölümler 4Şu an: Bölüm 1
- 1 Bölüm 16.299 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bölüm 27.023 kelime
- 3 Bölüm 39.755 kelime
- 4 Bölüm 415.865 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
UYARI: Bu hikâyede Teen Wolf evreni, karakterleri ve temel olay örgüsü korunmaktadır. Ancak anlatım biçimi, olayların bazı gelişimleri, hava durumları, karakterler arasındaki ilişkiler ve hikâyeye eklenen yeni karakter bakımından küçük değişiklikler bulunmaktadır. Hikâye, ilk sezonun olaylarıyla paralel ilerleyecek ve bazı sahneler yeni karakterimizin gözünden yeniden şekillenecektir.
Not: Aşk ilgisi Stiles üzerinedir.
Medya kız karakteri temsilen bir fotoğraftır benim açımdan, okuyucu istediği şekilde hayâl edebilir.
Not: Kitabı aslen wattpad üzerinden yayımlıyorum. İsmi buradaki ile aynıdır.
---
Sabahları evimizin mutfağı her zaman aynı kokardı.
Taze demlenmiş kahve, kızarmış ekmek ve büyükannemin mutfakta saatlerdir uğraşıyormuş gibi görünen ama aslında yirmi dakikada hazırladığı kahvaltının kokusu birbirine karışırdı. Evimizin en sevdiğim yanı buydu. Dışarıdaki dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, mutfağa girdiğim anda her şey biraz daha yavaşlardı. Pencerenin önündeki küçük saksılara vuran sabah güneşi, tezgâhın üzerine bırakılmış ekmek kırıntıları, ocakta kaynayan çayın hafif sesi ve arka planda açık unutulmuş televizyon... Bunların hepsi birbirine öylesine alışmıştı ki, bir gün biri eksik olsa evin gerçekten ev gibi hissettirmeyeceğini düşünürdüm. Babam ve annem ise erkenden evden ayrılırlardı, onları çok görmezdim ama evlatlarıyla ilgilenmek de onların planında pek yoktu.
Merdivenlerden aşağı inerken saçlarımı gelişigüzel bir şekilde omzumun üzerinden geriye attım. Aynadaki yansımama son bir kez baktığımda yüzümdeki uykulu ifadeyi görünce kaşlarımı hafifçe çattım. Gözlerimin çevresinde belirgin bir yorgunluk vardı ama buna rağmen gözlerim, gün ışığında yeşil ile kahverengi arasında değişen o tuhaf ela rengini koruyordu.
Üzerimde açık renkli, rahat bir kazak ve koyu renkli bir kot vardı. Okul için özellikle uğraşmamıştım. Beacon Hills Lisesi'nde kimsenin her sabah bir moda çekimine gidiyormuş gibi hazırlanması gerekmiyordu. En azından benim açımdan gerekmiyordu. Saçlarımı açık bırakıp çantamı omzuma attım ve mutfağa girdiğimde babaannemin her zamanki yerinde oturduğunu gördüm. Beni görür görmez başını kaldırdı.
"Uyandın sonunda." Sesindeki o tanıdık siteme rağmen yüzünde gülümseme vardı.
"Uyandım."
"Onu görüyorum."
Sandalyeyi çekip karşısına oturdum. Önüme bir tabak koydu. Birkaç parça kızarmış ekmek, peynir ve yumurta vardı. Bardağa çay doldururken bana baktı.
"Bugün okuldan sonra doğrudan eve gel."
Kaşlarımı kaldırdım. Böyle bir şey demesini beklemiyordum.
"Neden?"
"Çünkü hava yağacak."
Pencereden dışarı baktım. Gökyüzü açık ve masmaviydi.
"Ama şu an güneş var ve hava açık."
"Ben yağmur yağacak dediysem yağacaktır."
Kahve bardağımdan küçük bir yudum aldıp masaya bıraktım. Buhar ikimizin arasında ince, saydam bir perde gibi yükseliyordu.
"Bilimsel açıklaman bu mu yani?" dedim, kaşlarımı havalandırarak.
"Ben senin büyükannnim. Meteoroloji uzmanı olmam gerekmiyor. Dizlerim sızlıyorsa o yağmur yağacak demektir, o kadar."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine sıkıca bastırdım, ama gözlerimdeki ışıltıyı gizlemem imkânsızdı. Böyle konuşmalarımız hep aynı ritimde ilerlerdi. Ben mantığın ve aklın arkasına sığınarak bir şey söylerdim; o ise yılların getirdiği o sarsılmaz özgüvenle benden çok daha geçerli bir cevap vermiş gibi davranırdı. Sonra ikimiz de kendi payımıza haklı olduğumuzu düşünür, tatlı bir sessizliğin içine gömülürdük.
Evimizin içinde, kelimelerle tarif etmesi zor ama insanı saran örtülü bir sıcaklık vardı. Gösterişli değildi bu bağ; süslü laflardan ya da büyük sarılmalardan oluşmazdı. Bazen sadece sabah kahvaltısında önüme sakince bırakılmış sıcacık bir peynirli börek tabağı, bazen okul çantamın fermuarı kapanmadan içine son anda sıkıştırılmış elma ve kapıdan çıkarken sırtıma çarpan o tek kelimelik tembih olurdu: "Üşüme." Belki de insanın bir eve, bir insana ait olduğunu hissettiren şey tam olarak buydu: Birinin senin varlığını sessizce takip ediyor olması.
Normalde bu yaştaki bir kızın masada annesiyle çekişmesi, babasından harçlık isterken şakalaşması gerekirdi. Ama bu masada ikisinden de tek bir iz bile yoktu. Onların yokluğuna sekiz yaşındayken, bir gecede alışmak zorunda kalmıştım. Coşkulu bir şekilde okulda geçen günlerimi anlatacağım, yakamı düzeltecek bir anne yoktu yanımda. Ya da erkek çocuklarının saçını çektiğimde müdürün okula çağırıp dert yanacağı bir baba... Çünkü onlar kendi dünyalarındaydı ve benim çocukluğumun küçük ayrıntılarıyla ilgilenmeyecek kadar uzaktaydılar. Ama büyükannem, o boşluğu hiç hissettirmemek için kendi sessiz yöntemiyle koca bir kale örmüştü etrafıma.
"Peki o zaman," dedim tabağımdaki son zeytini ağzıma atarken. "Hava durumuna değil, senin dizlerine güvenip şemsiyemi yanıma alıyorum."
Büyükannem yüzündeki o muzip ama mağrur ifadeyi bozmadan çayından bir yudum daha aldı. "İyi edersin," diye mırıldandı. "Sonra ıslanıp geldiğinde 'ben sana demedim mi' demek istemiyorum."
Sandalyemi geriye çekip kalktım. Masadaki birkaç boş tabağı üst üste koyup tezgâha bıraktıktan sonra sırt çantamı omzuma geçirdim. Büyükaanemin yanına yaklaştım; elleri masadaki örtünün deseni üzerinde geziniyordu. Eğilip yaşlı, hafif buruşuk ama dünyanın en huzurlu kokusuna sahip olan yanağına sıcak bir öpücük kondurdum. Kokusu, kurutulmuş lavanta ve sabun gibiydi; çocukluğumun en güvenli limanıydı.
"Ben çıkıyorum. Öğleden sonra dersim erken biterse fırından sevdiğin o cevizli çöreklerden alırım."
Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki o şefkatli derinlik, fırtınalı bir günde sığınılacak tek liman gibiydi. Elimi hafifçe sıktı. "Dikkatli yürü, karşıdan karşıya geçerken de sağına soluna iyi bak. Aklım sende kalmasın."
"Merak etme," deyip gülümsedim ve koridora doğru yürüdüm. Portmantodan hırkamı alıp sırtıma geçirdim, babaannemin lafını dinleyip köşedeki emektar şemsiyeyi de çantamın yan gözüne sıkıştırdım. Çelik kapıyı açıp dışarı adım attığımda, sabahın serin ve nemli havası yüzüme çarptı. Gökyüzü masmaviydi. Rüzgâr hafif hafif ağaç dallarını sallıyordu. Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım ve merdivenleri inmeye başladım. Sokağa çıktığımda başımı yukarı kaldırıp gökyüzüne baktım; ister istemez gülümsedim. Bu sefer haklı değildi.. Ne zaman aksi için iddialaşsam, günün sonunda her zaman o haklı çıkardı ama bu sefer böyle olmayacaktı. Ahşap dış kapının ağır gıcırtısıyla birlikte sokağın pürüzsüz sessizliğine adım attım ve arabama doğru yürümeye başladım.
---
Arabaya bindiğimde saat sekizi biraz geçiyordu.
Beacon Hills'in sabahları, özellikle okul saatlerinde, her zaman hareketli olurdu. Ana caddede birbirine karışan araba sesleri, kaldırımlarda yürüyen öğrenciler ve okulun çevresinde toplanmış küçük gruplar kasabayı birkaç saatliğine olduğundan daha genç gösterirdi. Pencereden dışarı baktığımda güneş ağaçların arasından süzülüyor, yolun üzerine parçalı gölgeler bırakıyordu. Radyoda çalan şarkıyı çok yüksek açmadım. Sabahın sessizliğini seviyordum.
Beacon Hills Lisesi'ne vardığımda otopark çoktan dolmaya başlamıştı.
Sabahın o kendine özgü okul karmaşası her yerdeydi. Bir grup öğrenci arabaların arasında yüksek sesle konuşuyor, birkaç kişi ellerindeki kitaplarla koşarak binaya yetişmeye çalışıyor, birileri son dakikada ödevlerini birbirinden kopyalıyordu. Bir tarafta kahkahalar yükseliyor, diğer tarafta bir çift tartışıyordu. Öğretmenlerden biri girişin önünde öğrencileri uyarmaya çalışıyor ama kimse onu gerçekten dinlemiyordu. Arabayı park ettikten sonra, etrafa gelişigüzel bakmış ardından yürümeye başlamıştım. Ben bu kalabalığın içinde yürürken çantamın askısını omzumda düzelttim.
Okulu seviyordum.
Dersleri her zaman değil ama okulun kendisini seviyordum. İnsanların aynı binada toplanıp birkaç saatliğine kendi küçük dünyalarını birbirine çarpıştırması ilginç gelirdi. Herkesin burada farklı bir yüzü vardı. Bazıları popülerdi, bazıları görünmezdi, bazıları her ikisi olmayı sırayla başarırdı. İnsanların kim olduklarını anlamak için onlarla konuşmak bile gerekmiyordu bazen. Koridorda nasıl yürüdüklerine, kimlerin yanına gittiklerine, kimin geldiğini görünce yüzlerinin değiştiğine bakmak yeterliydi.
Ve Beacon Hills Lisesi'nde bazı insanların kim olduğunu anlamak hiç zor değildi.
Lydia Martin bunlardan biriydi.
Koridorun diğer ucunda arkadaşlarıyla yürürken onu fark etmemek neredeyse imkânsızdı. Kendinden emin bir duruşu vardı. İnsanların ona baktığını biliyor ve bundan rahatsızlık duymuyordu. Yanında yürüyen kızlarla konuşurken arada bir kahkaha atıyor, birkaç kişi yanından geçerken ona selam veriyordu. Onun dünyasında sosyal dengelerin nasıl çalıştığını bildiği belliydi.
Biraz ileride Jackson Whittemore vardı.
Lacrosse takımının yıldızıydı ve bunu çevresindeki herkese hatırlatmasına gerek kalmayacak kadar belliydi. Üzerinde okulun takımına ait kıyafetler vardı. Yanındaki birkaç çocukla konuşurken topu bir elinden diğerine atıyor, arada bir yakalayıp tekrar fırlatıyordu. Etrafındaki insanlar onun söylediklerine gülüyordu.
Benim dikkatimi çeken ise biraz daha ileride duran iki çocuk oldu.
Scott McCall ve Stiles Stilinski.
İsimlerini daha önce duymuştum. Beacon Hills küçük bir yerdi ve lisede birinin adını bilmek için onunla arkadaş olmanız gerekmiyordu. Scott daha sessiz görünen taraftaydı. Stiles ise tam tersine, bulunduğu yerde sessizlik bırakmayan insanlardan biriydi. Yanında dururken konuşmadığını hiç görmemiştim. Çoğu zaman ellerini kullanarak anlatıyor, cümlelerinin ortasında başka bir konuya geçiyor, sonra ilk söylediği şeye geri dönüyordu.
Bu sabah da Scott'a bir şeyler anlatıyordu.
Ne konuştuklarını duyamadım.
Yanlarından geçerken Stiles'ın bir an durduğunu gördüm. Elindeki kâğıtlardan biri yere düştü. Scott eğilip aldı ve ona uzattı. Stiles teşekkür eder gibi başını salladıktan sonra yeniden konuşmaya başladı. Ben onları tanımıyordum. Onlar da beni tanımıyordu. Bakışlarımız bile kesişmedi.
Sadece aynı okulun içinde, aynı sabahın birkaç saniyesini paylaşmış olduk.
O kadar. Sonra zil çaldı ve herkes bir anda koridorlara dağıldı.
İlk ders edebiyattı.
Sınıfa girdiğimde, haftalardır çit çekmeden sahiplendiğim o pencere kenarındaki yerime geçtim. Burası için kimseyle pazarlık etmemiştim; bir sabah oturmuş, sonraki günler de sessizce aynı sıraya çekilmiştim. Kimse "Burası benim" dememişti, kimse de beni oradan kaldırmaya yeltenmemişti. Pencere kenarı, okulun o kalabalık ve gürültülü hengâmesinden beni birkaç adım geride tutan görünmez bir sınır gibiydi. Öğretmen tahtaya arkasını döndüğünde bakışlarımı dışarı kaydırabilir, sınıftaki uğultu katlanılmaz bir radyo cızırtısına dönüştüğünde başımı cama yaslayıp zihnimi o saniyeliğine okul sınırlarının ötesine taşıyabilirdim.
Çantamı sıramın ayağına bıraktım. Defterimi açıp kalemimi masanın ahşap dokusu üzerine yerleştirdim. Dersin başlamasına henüz birkaç dakika vardı; yani okulun gün içindeki en kuralsız, en gürültülü anlarındaydık. Herkes hafta sonundan kalma son bir hikâyeyi anlatmanın, telefon ekranından bir fotoğraf göstermenin ya da taze bir dedikoduyu paylaşmanın telaşındaydı. Birkaç sıra arkamda iki çocuk, hafta sonu oynanan maçın pozisyonlarını tutkuyla yeniden canlandırıyordu. Birinin sesinde galibiyetin getirdiği o küstah gurur çınlarken, diğeri hakemin kararını hâlâ kabullenememiş olacak ki aynı faulü dördüncü kez anlatıyordu. Hemen önümde oturan kız ise telefonunu yanındakine doğru eğmiş, fısıltıyla karışık bir tartışmayı başlatmıştı:
"Bak şuna, bak."
"Çok kötü."
"Nasıl kötü ya?"
"Saçların işte. O açıdan felaket duruyor."
"Saçlarım gayet güzel."
"Ciddi olamazsın."
"Kapa çeneni!"
İkisi aynı anda kıkırdamaya başladığında dudaklarımda hafif, belirsiz bir tebessüm belirdi. Bakışlarımı yeniden pencereye çevirdim. Okulun geniş bahçesi sabahın henüz yakıcılığını yitirmemiş ışığıyla yıkanıyordu. Ağaçların yaprakları rüzgârın ritmiyle hafifçe sallanıyor, dalların arasından süzülen güneş, çimlerin üzerinde ışıklı gölgeler yaratıyordu. Otoparkın ucunda iki öğrenci zilin çalmasından korkarak binaya doğru koşarken, ellerini arkasında birleştirmiş bir öğretmen ağır adımlarla onların arkasından bakıyordu. Gökyüzü mavi görünüyordu görünmesine ama tam ufuk çizgisinde, dağların üzerine çökmüş puslu ve gri bir tabaka vardı. Büyükannemin sabahki sarsılmaz sesi zihnimde yankılandı: "O yağmur yağacak." Gözlerimi devirmekten kendimi alamadım. Bazen bir insanın haklılığının bu kadar zahmetsiz olması insanı gerçekten sinir edebiliyordu.
"Sen de mi hayattan soğudun?"
Yanımdaki sandalyenin hafifçe geriye kayma sesiyle başımı çevirdim. Bir kız sıramın kenarına ilişmiş, dirseğini masama dayayarak çenesini avucuna yerleştirmişti. Sarı saçları tepesinde gelişigüzel toplanmıştı ve kucağında mavi kapaklı, kenarları yıpranmış bir defter tutuyordu. Onu daha önce koridorlarda, dolapların önünde birkaç kez görmüştüm sanırım ama yollarımız hiç kesişmemişti.
"Dersten mi soğudum?" diye sordum, sesimdeki şüpheyi gizlemeyerek.
"Hayır," dedi gözlerini devirerek. "Genel olarak hayattan."
Bir an durup yüzündeki o abartılı ciddiyete baktım. Sonra tutamadım kendimi, hafifçe güldüm.
"Sabahın sekizinde bu kadar derin bir varoluşsal kriz için biraz erken değil mi?"
"Ben güne dramatik başlamayı severim," dedi gayet rahat bir tavırla. "Günün geri kalanı ancak böyle çekilebilir oluyor."
"Fark ettim."
"İyi bir şey mi bu, kötü mü?"
"Henüz bir kanaate varmadım."
Dudakları geniş bir tebessümle kıvrıldı. Sandalyesini tam olarak sırama doğru çekip yerleşti. "Ben Mia bu arada."
Adını söylediğinde başımı hafifçe sallayarak onu süzdüm. "Yeni misin burada?" Diye sordum. Böyle birisini görmemiştim daha önce.
"Hayır."
Dürüst olmak istemiştim. "Garip. Ben seni daha önce hiç fark etmedim."
"Ben de seni fark etmemiştim." dediğinde buna şaşırmadım çünkü buradaki kimse benim adımı bilmsyoru, bilmek için de can atmıyorlardı. Bilenler vardır belki ama hiç kullandıklarını ben görmedim.
"Yani ikimiz de birbirimizin varlığından habersizce aynı koridorları mı arşınlıyorduk?" dediğimde onun gözlerine doğru baktım. Akılda kalıcı gözleri yoktu. Herkeste olan gözlere sahipti Mia. Başımı salladım hafifçe.
"Muhtemelen."
"Bu biraz kırıcı ama." dedim öylesine. Arkadaşlık kurmak gibi bir amacım hiç olmamıştı ancak şimdi konu açmaya çalışıyordum. En azından bugünlük sıra arkadaşım vardı.
"Bunun için özür dilemeyeceğim."
Sesindeki o samimi umursamazlığı fark etmiş olacaktım ki gülmeye başlamıştım fazla yüksek sesli olmadan. "Tamam, seni sevdim." dedim.
"Bu kadar kolay mı yani?"
"Tabii ki hayır. Şimdilik sadece deneme süresindesin. Performansına bağlı." Gülümseyerek önüme döndüm. Yalnız olmak kişiye göre sevgi veya korku verirdi. Yalnızlık benim hoşuma gidiyordu ama arkadaşlara da asla hayır demezdim. Defterimin boş sayfasına dönüp kalemimin ucunu kâğıda dokundurdum. Mia ise birkaç saniye boyunca hareketlerimi izledikten sonra yeniden çenesini eline yasladı.
"Sana bir şey soracağım." Sesini duyduğumda bakışlarımı önümden çekip ona çevirdim.
"Sor."
"Cuma gecesindeki partiye gittin mi?"
Cuma akşamında Lydia evinde harika bir parti vermişti. Herkes davetliydi ama ben gitmemiştim çünkü o gün aile yemeğimiz vardı ve ayda sadece bir gün gördüğüm ailemi bir parti için bırakamazdım.
"Yine mi parti?" dedim.
"Nasıl yani 'yine'?"
"Buralarda partiler çok sık oluyor ve okul dışında kimi görsem bana partiye gidip gitmediğimi soruyor."
"Çünkü okulun yarısı oradaydı, diğer yarısı da orada olamadığı için ağlıyordu."
"Ben o iki grupta da yokum."
"Anladım," dedi gözlerini kısarak.
Defterimin köşesine küçük, nizami bir çizgi çektim. "Parti kalabalığı bana göre değil."
"Hiç mi?"
"Hiç."
"Dans etmez misin?"
"Pek sayılmaz."
"Gürültülü müzik? İçki?"
"18 yaşında bile değilim ve ilgimi çekmiyor."
"Flört de mi yok?" Mia'nın sorduğu sorular garipleşmeye başlamıştı ya da bana öyle geliyordu. Kalemimin ucu kâğıdın üzerinde duraksadı. Başımı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. "Bu sorgulama ne zaman bitecek?"
Mia zafer kazanmış gibi gülümsedi. "Tamam, tamam. Son soru."
"Buna inanmalı mıyım?"
"Gerçekten son. Okulda ilgini çeken, şöyle gözünün takıldığı biri var mı?"
Gözlerimi hafifçe kısarak ona baktım. "Hayır." Aşk gibi şeyler son işim bile sayılmazdı. Bir de birisine ilgi göstermek falan şu anlık beni hiç çekmiyordu.
"Çok hızlı cevap verdin. Şüpheli." dediğinde gözlerimi kısarak ona baktım.
"Çünkü cevap net ve basit."
"Bunu gizliyor olma ihtimalin?"
"Sabahın sekizinde, henüz adını yeni öğrendiğim birine gizli bir aşk hayatım olduğunu itiraf edecek değilim."
"Demek ki gizli bir aşk hayatın var!" dedi neşeyle.
"Demek ki kelimelerimi cımbızla çekiyorsun." dedim sitem dolu sesimle.
"Demek ki zekisin." dediğinde bu hoşuma gitmişti. Egomu tavan yapabilecek bir iltifat sayardım bunu.
"Demek ki derse odaklansak iyi olacak." Tam o anda sınıfın ağır ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı ve edebiyat öğretmeni içeri girdi. Mia kendi sırasına doğru çekilirken bana doğru eğilip fısıldadı:
"Bu konuşma burada bitmedi."
"Ben bitti sanıyordum."
"Yanıldığını yakında anlayacaksın."
Gülümseyerek yerine geçti. Ben de önüme, tahtaya döndüm. Öğretmen kürsüye geçip dersi başlattığında, sınıftaki o dağınık uğultu birkaç dakika içinde yerini durgun bir sessizliğe bıraktı. Kalemlerin kâğıt üzerinde çıkardığı hafif hışırtılar, öğretmenin tok sesiyle birleşip odanın içine yayıldı. Edebiyat derslerini bu yüzden seviyordum işte: Bir anlatının sadece yazılan kelimelerden ibaret olmadığını hissettirirdi. İnsanların söylemekten kaçındığı, cümlelerin arasına gizlediği suskunluklar bazen en bağırgan paragraftan daha çok şey anlatırdı. Bir karakterin sustuğu yerde başka bir hikâyenin tohumları atılırdı.
Öğretmen tahtaya beyaz tebeşirle tek bir cümle yazdı, ardından sınıfa döndü:
"Bir hikâyenin kahramanı, hangi noktada gerçekten değişmeye başlar?"
Sınıftan birkaç parmak birden havaya kalktı. Ben kalemimi parmaklarımın arasında yavaşça çevirmeye devam ettim. Arka sıradan Mia'nın bana baktığını hissettim; dudaklarını oynatarak "Sen söylesene" diyordu. Başımı hafifçe iki yana sallayarak reddettim. Öğretmen ön sıralardan birine söz verdi.
Ders ilerledikçe dışarıdaki güneş biraz daha yükseldi. Camdan içeri süzülen dik ışık, sıramın üzerine doğru geniş bir leke gibi yayıldı. Sabahın o keskin serinliği dağılmış, sınıfın içi yavaş yavaş ılık bir durgunluğa teslim olmuştu. Öğretmen anlatısını sürdürürken ben bir yandan derli toplu notlar alıyor, bir yandan da gözlerimi arada bir dışarıdaki gökyüzüne kaydırıyordum. Dersin sonuna doğru, o süzülen sıcaklığın etkisiyle göz kapaklarım hafifçe ağırlaşır gibi oldu.
Zil çaldığında sınıf adeta bir patlamayla canlandı. Herkes aynı anda hareketlendi; sandalyeler gürültüyle geriye çekildi, fermuarlar patlarcasına kapandı, kitaplar alelacele çantalara tıkıştırıldı. Öğretmen henüz son cümlesini toparlayamadan sınıfın yarısı kapı eşiğini bulmuştu bile.
Mia sıramın yanında belirdi. "Bir sonraki ne?"
Dersi sorduğunu farz ederek yanıtladım sorusunu.
"Matematik."
Yüzünü, sanki acı bir şey tatmış gibi buruşturdu. "Hayat bazen gerçekten çok acımasız."
"Buna itiraz edemem." Matematik sevmiyordum bende. Hayatım boyunca da asla yüksek not alamamıştım.
"Ben kaçıyorum o zaman." Dediğini duyduğumda, topladığım çantamı çoktan tek omzuma asmıştım.
"Nereye?"
"Bilmiyorum. Matematiğin olmadığı herhangi bir boyuta."
İkimiz de gülerek koridorun insan seline karışmıştık. Teneffüs arasında ne yapılırdı bilmiyordum, pek eğlenceli birisi sayılmazdım. Matematik dışında inek öğrenci sayılmam için tek sivilcelerim ve büyük mercekli gözlüklerim eksikti.
Dolap kapaklarının çarpan metal sesleri, yüksek sesli kahkahalar ve bağrışmalar arasında ilerledik. Sonunda matematik sınıfına geldiğimizde Mia'ya aldırış etmeden boş bulduğum herhangi bir yere oturmuştum.
Matematik dersinde öğretmen tahtaya, sanki bir uzay mekiğini yörüngeye oturtmaya yetecek kadar karmaşık bir denklem yazdığında, sınıf kolektif ve oldukça acınası bir iç çekişle karşılık verdi. Arka sıralardan biri, o meşhur, bıkkın lise sorusunu sordu: "Bunu günlük hayatta tam olarak nerede kullanacağız hocam?"
Öğretmen tebeşiri yavaşça bıraktı, gözlüğünü burnunun ucuna kaydırıp o dondurucu bakışını sınıfta gezdirdi. "Hayatta kalmaya çalışırken."
Bu niyeyse komiğime gitmişti. Sınıftan yükselen birkaç gergin kıkırtıya katılırken başımı önüme eğip sessizce gülümsedim. Zira o an, basitçe hayatta kalmaya çalışırken matematiğin bana zerre kadar lazım olacağını düşünmüyordum. Beacon Hills'te hayatta kalmak için trigonometriden ziyade sağlam bir sinir sistemine ve iyi bir koşu ayakkabısına ihtiyacım olduğunu öğrenmeme henüz biraz daha vakit vardı.
Sonraki ders tarihti; zamanın tozlu, kasvetli sayfaları arasında dilsiz bir hayalet gibi dolaştık. Ardından biyoloji geldi. Öğle arasına nihayet ulaştığımızda, günün o görünmez ağırlığı çoktan omuzlarımıza çökmüştü bile.
Okulda zamanın tuhaf, bükülen bir ritmi vardır. Sabah saatleri geçmek bilmez, saniyeler adeta balçığa saplanmış gibi ağır ağır ilerler, bir ömür gibi uzardı; ama öğle arasından sonra zaman birden ayaklarının altına görünmez kanatlar takar, hızla akıp giderdi. Okul binasının kendisi de bizimle birlikte yoruluyor gibiydi; saatler ilerledikçe koridorlardaki o tiz, yüksek sesli yankı azalır, herkesin enerjisi çekilir, geriye sadece eve gitme arzusu kalırdı.
Öğle arasında bahçeye çıktığımızda hava, sabahın o serin kasvetinin aksine oldukça sıcaktı. Güneş bir anlığına bulutların arasından sıyrılıp gözlerimi kamaştırdığında, elimle siper yapmak zorunda kaldım. Ne zaman bir bulut geldi onu bile fark etmemiştim.
Çantamı her zamanki boş banka bırakıp oturdum. Birkaç dakika sonra Mia, elinde bir kutu meyve suyu ve kırmızı bir elmayla gelip yanıma yerleşti.
Elmayı bana doğru uzattığında yüzümü buruşturdum. "Şuna karşı açıklanamaz bir tiksintim olduğunu öğren diye söylüyorum. Elmaya tikim var." diye homurdandım, geri çekilerek.
Mia omuz silkip elmayı kendi çantasına atarken meyve suyundan bir yudum aldı. "Öğrendim. Çıkışta ne yapıyorsun?"
"Eve gideceğim."
"Senin rotan hep eve mi çıkar?"
"Genelde evet." dedim, çantamın fermuarıyla oynarken.
"Bir gün bu sıkıcı rutini bozup seni dışarı çıkarmam gerekecek."
"Bu bir tehdit mi?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak.
Göz kırptı. "Bir vaat diyelim."
Güldüm. Tam o sırada bahçenin diğer ucundan, antrenman sahasından keskin, kulak tırmalayan bir düdük sesi yükseldi. Lacrosse takımının çalışması başlamıştı. Banklarda oturan birkaç öğrenci, sanki sihirli bir flüt sesi duymuş gibi merakla sahaya doğru yöneldi. Mia da bakışlarını o tarafa çevirmişti.
"Jackson yine sahayı kendi şahsi mülkü sanıyor gibi koşturuyor," dedi gözlerini devirerek.
"Öyle değil mi zaten?"
"Ne yazık ki öyle."
Gözlerimi sahaya kaydırdım. Oyuncular bir o yana bir bu yana koşturuyor, ellerindeki sopaların birbirine çarpma sesi, aradaki mesafeye rağmen net bir şekilde buraya kadar geliyordu. Antrenör Finstock'ın hırıltılı, sürekli birilerine bağıran sesi sahayı inletiyordu. Jackson Whittemore, her zamanki o kaba özgüveniyle grubun en önündeydi; topu eline geçirdiği an etraftaki tüm bakışlar bir mıknatısa kapılmış gibi ona çekiliyordu. Lise hiyerarşisinin yürüyen, nefes alan bir özeti gibiydi.
Onun biraz gerisinde Scott McCall duruyordu. Hareketlerinde bir kararsızlık, duruşunda saklamaya çalıştığı bir çekingenlik vardı. Sanki bedeni sahada ama zihni tamamen başka bir boyuttaydı.
Ve onun hemen yanında... o sahaya, o oyuna, hatta o üniformanın içine aslında hiç ait değilmiş gibi duran ama sanki bütün hayatı boyunca tam da orada, o kaosun ortasında yaşamışçasına rahat hareket eden bir çocuk dikkatimi çekti.
Stiles Stilinski.
Elleri, kolları ve çenesi asla aynı anda durmayan çocuk. Elinin altındaki sopayı tehlikeli bir şekilde sallayarak Scott'a sürekli bir şeyler anlatıyor, jestleriyle havada görünmez ve muhtemelen son derece saçma şekiller çiziyordu. Sanki beyni vücudundan on saniye önde çalışıyor ve bedeni sürekli ona yetişmeye çalışırken tökezliyor gibi bir hali vardı. İkisini de okul koridorlarından tanıyordum, yüzleri yabancı değildi. Ama hepsi bu kadardı. Onları gerçekten tanımıyordum. Onların o hareketli, gürültülü dünyalarının çok dışında, kendi küçük, sessiz ve korunaklı hayatımın sınırları içinde duruyordum. Yollarımızın bir gün, bir şekilde, üstelik de geri dönülemez bir biçimde kesişebileceğine dair en ufak bir fikrim yoktu.
Öğle arasının bittiğini haber veren tiz zil çaldığında, Mia derin bir iç çekerek ayağa kalktı. "Son iki ders."
"Dişimizi sıkabiliriz." dedim, çantamı sırtlarken.
"Benim yerime de sık o zaman."
Gülerek binaya doğru yürüdük. Son iki ders de günün geri kalanı kadar sıradan, pürüzsüz ve olaysız geçti. Öğretmenin anlattıklarını not aldım, defterimin kenarlarına hiçbir anlamı olmayan ufak karalamalar yaptım, arada bir başımı kaldırıp duvardaki saatin saniyelerini saydım. Pencereden dışarı her bakışımda, gökyüzünü kaplayan o gri tabakanın biraz daha kalınlaştığını, sabahki o cılız maviliği yavaş yavaş ve acımasızca yuttuğunu fark ediyordum. Bulutlar toplanıyor, Beacon Hills'in o meşhur, ağır havası kasabanın üzerine çöküyordu.
Son zil çaldığında sınıftaki herkes adeta bir kafesten serbest bırakılmış gibi bir anda dışarı döküldü.
Çantamı omzuma takıp koridora çıktım. Bir gün daha tamamlanmıştı işte. Sıradan bir okul günü. Sıradan, içi boş sohbetler. Sıradan, ne istediğini bilmeyen insanlar. Ve o kalabalığın içinde kendi halinde, sıradan bir ben.
Ancak okul binasından çıkıp otoparka doğru yürüdüğümde gökyüzünün rengi iyice ağırlaşmıştı. Güneş artık pes etmiş, ışığı o kurşuni bulutların arasında tamamen boğulmuştu. Uzaklarda, kasabayı devasa bir çit gibi saran o ulu ormanın üzerinde koyu gri, tehditkâr bulutlar kümelenmişti. Rüzgâr sertleşmiş, toprağın ve yaklaşan yağmurun o tanıdık, genzi yakan kokusunu havaya karıştırmıştı.
Cebimden telefonumu çıkarıp saate baktım. Sabah evden çıkarken duyduğum o ses zihnimde yankılandı: "Dersin bitince doğrudan eve gel."
Büyükannemin, sözleri şimşek gibi çakmıştı kafama. Yine haksız olacak gibiydim.
Arabanın kapısının önünde öylece durdum. Bakışlarım otoparkın sınırlarını aştı; sık ağaçların arasından derinleşen, karanlık ve nedense o an inanılmaz derecede cezbedici görünen ormana doğru kaydı. Neden olduğunu bilmiyordum. Belki bütün gün dört duvar arasında, o neon ışıkların altında oturduktan sonra o temiz, nemli toprak kokusunu içime çekmek istemiştim.
Belki sadece küçük, aptalca bir merak kırıntısıydı. Bazen kararlarımızın arkasında mantıklı gerekçeler aramak anlamsızdır; insan zihni susar ve sadece içindeki o zayıf ama ısrarcı fısıltıya teslim olur.
Arabama bindim. Anahtarı kontağa takıp çevirdim. Motorun tanıdık uğultusu arabayı doldurduğunda birkaç saniye direksiyona bakıp düşündüm. Camı hafifçe aralayıp o ağır çam kokusunu derin bir nefesle içime çektim. Sessizlik güzeldi. Okulun o bitmek bilmeyen gürültüsünden sonra arabam başka bir dünya gibiydi. Tam arabayı harekete geçirmiştim ki, gökyüzü adeta ikiye yarıldı.
Önce devasa bir gök gürültüsü arabayı titretti, hemen ardından yağmur bir perde gibi inmeye başladı. Damlalar o kadar iri ve şiddetliydi ki, sadece birkaç saniye içinde camın oradan giren damlalarla saçlarım alnıma yapıştı, hırkamın omuzları sırılsıklam oldu.
Gözlerimi kırpıştırarak gökyüzüne baktım ve alayla gülümsedim. "Yine haklı çıktın büyükanne," diye mırıldandım yağmurun sesine karışan bir fısıltıyla. Onun meteorolojik altıncı hissi yine yanılmamıştı.
Biraz ıslak saçlarımı yüzümden çekerken klimayı açtım. Camlara vuran yağmurun ritmik sesi eşliğinde arabayı yola koyduğumda içimde tuhaf bir his vardı.
O an henüz bilmiyordum; ama o gün okulda geçirdiğim tüm o sıkıcı, sıradan saatler, hayatımın son gerçekten sıradan saatleriydi belki de.
---
Beacon Hills'te yağmur yağdığı zamanlarda kasaba olduğundan daha eski görünürdü.
Bunu yıllardır burada yaşayan biri olarak söyleyebilirdim. Yağmur, kaldırımların üzerindeki tozu silip sokak lambalarının ışığını ıslak asfaltın üzerine yaydığında, evlerin arasındaki karanlık daha derin, ağaçların gövdeleri daha siyah ve gökyüzü daha ağır görünürdü. Gündüzleri sıradan bir California kasabası gibi duran Beacon Hills, gece olduğunda başka bir şeye dönüşürdü. Bazen bunu yalnızca benim fark ettiğimi düşünürdüm. Belki de insan, uzun süre aynı yerde yaşadığında çevresindeki küçük değişimleri herkesten önce fark etmeye başlıyordu. Ya da belki burada gerçekten açıklayamadığım bir şey vardı ve ben, yıllardır onun varlığını sezdiğim hâlde adını koyamıyordum.
Bu gece de yağmur yağıyordu.
Pencerenin önünde oturmuş, dizlerimi kendime çekmiş hâlde dışarıyı izliyordum. Saçlarımın birkaç tutamı omuzlarımın önüne düşmüş, parmaklarımın arasında çevirdiğim kitabın sayfaları çoktan soğumuştu. Kitabın kapağı açıktı ama yaklaşık yarım saattir aynı sayfadaydım. Koyu kahverengi saçlarımın uçları omuzlarımın biraz altında duruyor, pencerenin camından yansıyan loş ışık yüzümün bir tarafını aydınlatırken diğer tarafını gölgede bırakıyordu. Aynadaki görüntüme baktığımda, dışarıdan oldukça sakin görünen bir kız görüyordum. Açık tenimin üzerinde yağmurun yansıması gibi soluk bir ışık vardı; gözlerim normalde yeşile çalan ela bir renkteydi ama karanlıkta neredeyse tamamen koyu görünüyordu. İnsanların ilk bakışta dikkat ettiği şeyin gözlerim olduğunu söylerlerdi. Ben ise gözlerimin fazla şey belli ettiğini düşünürdüm. Bu yüzden birisi bana uzun uzun baktığında bundan hoşlanmazdım. İnsanların bir başkasının yüzünden onun ne düşündüğünü çözebileceğine inanması bana her zaman garip gelmişti. Ben kendi yüzümden ne düşündüğümü bile her zaman anlayamıyordum.
Kitabı sonunda kapattığımda evin içindeki sessizlik daha belirgin hâle geldi. Duvar saatinin düzenli tik takları, yağmurun camdaki sesi ve arada bir çatının üzerinden kayan suyun çıkardığı hafif gürültü dışında hiçbir şey yoktu. Birkaç saniye boyunca öylece oturdum. Sonra nedenini bilmediğim bir huzursuzluk göğsümün ortasına yerleşti. Kötü bir şey olacakmış gibi değildi. Daha çok, uzun zamandır kapalı duran bir kapının arkasından bir ses geldiğini hissedersiniz ya, ona benziyordu. Henüz ne olduğunu bilmiyordunuz ama bir şeyin hareket ettiğini biliyordunuz. Ayağa kalkıp pencerenin önüne gittim ve alnımı serin cama yasladım. Dışarı baktığımda sokak bomboştu. Yağmurun altında birkaç araba geçip gidiyor, farları saniyeler boyunca evlerin duvarlarında geziniyordu. Her şey normaldi. Fazlasıyla normal.
Belki de sorun buydu.
Beacon Hills'te bazı geceler ne kadar normal görünürse, sabahları o kadar garip şeyler oluyordu. Ya bir yerde cesetler oluyordu ya da başka şeyler.
Montumu alıp evden çıktığımda saat ona yaklaşıyordu. Kapıyı kilitledikten sonra birkaç saniye verandada durup yağmuru izledim. Hava soğuktu ve ince yağmur yüzüme değdiğinde istemsizce gözlerimi kıstım. Saçlarımı omuzlarımın üzerinden alıp kapüşonumu başıma geçirdim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Aslında herhangi bir yere gitmeye ihtiyacım da yoktu. Sadece o evin içinde biraz daha kalırsam duvarların üzerime doğru geldiğini hissedecektim. Arabaya binip motoru çalıştırdığımda radyoyu açmadım. Sessizlik bana o anda daha iyi geliyordu. Ellerimi direksiyona yerleştirip birkaç saniye boyunca önümde uzanan yola baktım. Sonra farkında bile olmadan arabayı ormana doğru sürdüm. Beacon Hills geceleri güzel değildi. Ürperten bir havası vardı bana göre ama buraya yakışan da bu gibiydi.
Gündüzleri insanı içine çeken, huzur veren, yemyeşil ağaçların arasında geceleri bambaşka bir atmosfer hüküm sürüyordu sanki. Güneşin batmasıyla birlikte, o tanıdık ve güvenli orman, adeta kimliğini değiştiriyor, gizemli ve ürkütücü bir hale bürünüyordu. Ağaçlar, gün ışığında ayrı ayrı duran, her biri kendi ihtişamını sergileyen devler olmaktan çıkıp, birbirine daha da yaklaşmış gibi görünür, sanki karanlığın etkisiyle birleşerek tek bir devasa gölge oluştururlardı. Kalın ve sık dallar, gökyüzünü tamamen örter, yıldızların ve ay ışığının bile toprağa ulaşmasını engellerdi. Bu yoğun örtü, zaten zayıf olan far ışıklarını bile yutarak, yolun sadece birkaç metre ilerisini bile görmeyi son derece zorlaştırırdı. Her bir viraj, her bir gölge, bilinmezliği ve potansiyel tehlikeleri fısıldar gibiydi. Tüm bu ürkütücü atmosfere rağmen, bu durumu bile bile, içimde tarif edemediğim bir dürtüyle arabamı o karanlık ve derin ormana doğru sürüyordum şu an. Yağmur damlaları, arabanın ön camına şiddetle çarptıkça, dışarıdaki fırtınanın aksine, içimdeki sessizliği ve düşüncelerimi daha da derinleştiriyordum. Her bir damla, camda bir an belirip kaybolurken, zihnimde dönen sorular ve belirsizlikler de aynı şekilde gelip geçiyordu. Bu yolculuk, sadece fiziksel bir hareket değil, aynı zamanda içsel bir arayışın da başlangıcı gibiydi.
Ormanın derinliklerine doğru ilerleyen toprak yolun kenarına geldiğimde motoru kapattım. Farlar söndüğünde, karanlık bir anda üzerime çullandı. Sadece yağmurun arabanın tavanına vuran o sert, ritmik sesi kalmıştı.
Bir an için geri dönmeyi düşündüm. Hatta ellerim direksiyonda, kapıyı açmadan önce yaklaşık on saniye boyunca nefesimi tutarak arabada öylece oturdum. Sonra neden geldiğimi mantıklı bir çerçeveye oturtamadığım gibi, neden gitmekten vazgeçtiğimi de anlayamadım. İçimdeki o fısıltı beni dışarı çağırıyordu.
Kapıyı iterek arabadan indim. Ayakkabılarım balçığa dönmüş ıslak toprağa ilk bastığında, çamurun o vıcık vıcık sesi gecenin sessizliğinde fazla yüksek yankılandı. Göğsümdeki o garip huzursuzluk yeniden, bu kez çok daha güçlü bir şekilde kabardı.
Ormana doğru adım attıkça şehirden, asfalttan ve medeniyetten gelen son ses kırıntıları da tamamen geride kaldı. Sadece birkaç dakika yürüdükten sonra etrafımda ağaçların hışırtısı ve yağmurun sesinden başka hiçbir şey kalmamıştı. Cebimden telefonumu çıkarıp fenerini açtım ve o soluk beyaz ışığı önümdeki dar, eğrelti otlarıyla kaplı patikaya tuttum. Yağmur ağaçların yapraklarından ağır ağır süzülüyor, bazen büyük bir damla hâlinde boynumdan içeri sızıp irkilmeme neden oluyordu. Toprak o kadar ıslaktı ki, havada keskin, genzi yakan bir çürümüş yaprak ve çam kokusu vardı. Her adımımda ayakkabımın altında ezilen dalların kemik kırılmasına benzeyen o ince çatırtısı duyuluyordu. Kendi nefesimi bile fazla yüksek, fazla panikli duyuyordum.
Neden buradaydım? Bu sorunun cevabını gerçekten bilmiyordum. Sadece yürüyordum. Sonra, karanlığın içinden bir ses geldi. Çok uzaktan değildi.
İnsan sesleri. Fısıltılar. Ve hemen ardından sağa sola savrulan başka fener ışıkları vardı sesin geldiği yöne baktığımda.
Anında olduğum yerde donakaldım. Kalp atışlarım boğazımda atmaya başladı. Fenerimi hızla kapatıp telefonumu cebime ittim ve refleks olarak kalın gövdeli, devasa bir meşe ağacının arkasına doğru geriledim. Nefesimi tutarak karanlığa karıştım.
Ağaçların arasından, çalıları eze eze ilerleyen iki silüet belirdi. Ellerindeki güçlü fenerleri etrafta, toprağın üzerinde gezdiriyorlardı. Işık bir an yüzlerine vurduğunda onları tanıdım. Scott McCall ve Stiles Stilinski. Okul koridorlarında sürekli bir arada gezen, kendi gürültülü dünyalarında yaşayan o ikili. Ama gecenin bu saatinde, fırtınanın ortasında, ormanın derinliklerinde ne arıyorlardı?
Stiles, elindeki feneri tehlikeli bir şekilde etrafta sallarken her zamanki hiperaktif enerjisiyle konuşuyordu. Sesini alçaltmaya çalışıyor gibiydi ama heyecanı buna engel oluyordu. "...anlamıyorsun, babamın telsizini dinledim diyorum! Eyalet polisi bile yolda."
Scott, yağmurdan sırılsıklam olmuş bir hâlde, nefes nefese ona yetişmeye çalışıyordu. "Stiles, bu harika bir fikir değil. Ormandayız. Gece yarısı. Ve sen..."
"Ve ben bir ceset bulacağımızı söylüyorum!" diye fısıldayarak bağırdı Stiles. "Yarım bir ceset, Scott! Bütün bir geceyi yatağında yatarak mı geçireceksin yoksa hayatının macerasını mı yaşayacaksın?"
Ceset mi? Yarım bir ceset mi?
Ağacın arkasında dururken kanımın damarlarımda çekildiğini hissettim. Gazetelerde falan yazan şeyler zihnimin karanlık köşelerinden süzülüp çıkmaya başlamıştı. Beacon Hills'te cesetler hiçbir zaman sadece ceset olmazdı.
Scott bir astım krizinin eşiğindeymiş gibi derin ve hırıltılı bir nefes aldı. "Astım ilacımı almam lazım," diye mırıldandı çaresizce.
Ben onları uzaktan, gölgelerin içinden izlerken birden ormanın dokusu değişti. Köpek havlamaları. Çok sayıda köpek. Ve hemen ardından ağaçların arasından sızan güçlü, göz alan projektör ışıkları. Polisler.
Her şey saniyeler içinde oldu. Stiles panikle bir yöne fırladı, köpek sesleri ona doğru yaklaştı. Scott ise tam tersi yöne, benim bulunduğum karanlığın daha da derinliklerine doğru geriledi ve bir ağacın arkasına çöküp saklandı.
"Dur orada! Olduğun yerde kal!" diye bağıran kalın bir ses yankılandı ormanda. Şerif Stilinski.
Işıklar Stiles'ın üzerinde toplandı. Şerifin, kendi oğlunu gecenin bu saatinde, bir cinayet mahallinin ortasında bulduğunda yaşadığı o bıkkınlık ve öfke dolu konuşmayı uzaktan, net olmasa da duyabiliyordum. Scott'ı aradılar ama Stiles onu ele vermedi. Sonunda polisler Stiles'ı kollarından tutup polis arabalarına doğru götürürken orman yeniden o ıssız, karanlık hâline büründü.
Scott yalnız kalmıştı.
Ben de yalnızdım. Ağacın arkasından çıkmadım ama gözlerim karanlığa alışmıştı ve Scott'ın titreyerek ayağa kalkışını, nefes almakta zorlandığını görebiliyordum. Feneri sönmüştü. Karanlığın içinde, telefonunun o cılız ışığıyla yolunu bulmaya çalışarak yürümeye başladı. Farkında bile olmadan, onun birkaç metre gerisinden, sessiz adımlarla onu takip etmeye başladım. Ona yardım etmek için değil... Neden onu takip ettiğimi ben de bilmiyordum. Sadece, bu gece bu ormanda olmaması gereken bir şeyin dolaştığını iliklerime kadar hissediyordum ve zihnim, adeta bir felaketi izlemeye zorlanan bir tanık gibi, gözlerimi ondan ayırmama izin vermiyordu.
Birkaç dakika boyunca sadece yağmurun ve Scott'ın hırıltılı nefeslerinin sesi duyuldu.
Sonra yer titredi.
Önce ne olduğunu anlayamadım. Bir deprem miydi? Toprak ayaklarımın altında adeta gürlüyor, ağaçların dalları şiddetle sarsılıyordu. Scott olduğu yerde donup kaldı, ben de bir çalılığın arkasına sindim. Karanlığın içinden, gözleri vahşi bir panikle parlayan onlarca geyik sürüsü belirdi. Üzerimize doğru, sanki arkalarından cehennemin kapıları açılmış da oradan kaçıyorlarmış gibi çılgınca koşuyorlardı. Geyiklerin toynakları çamuru havaya kaldırıyor, birbirlerini ezerek, ağaçlara çarparak yanımızdan bir sel gibi akıp geçiyorlardı. Biri neredeyse Scott'a çarpacaktı, Scott kendini yere attığında elindeki astım spreyi çamura yuvarlandı.
Sürü aynı hızla karanlığın içinde kaybolduğunda, ormana o eski sessizlik değil, ölümcül bir durgunluk çöktü. Scott çamurun içinde panikle astım spreyini arıyordu. Telefonunun ışığı zayıflamıştı. O an, bulunduğum yerden sadece birkaç metre ileride, ağaçların tepesinden süzülen, fizik kurallarına aykırı bir hızla hareket eden bir şey gördüm. Bir insan değildi. Bir hayvan da değildi. Bana göre bir hayvan olamazdı bu.
İkisinin de ötesinde, karanlıktan doğmuş gibi duran iri, kaslı ve vahşi bir gölgeydi. Nefes almayı bıraktım. Bedenimdeki bütün kaslar kaskatı kesildi. Gözlerimi kırpamıyordum bile.
Gölge, Scott'ın tam arkasındaki yamaçta durdu. Sonra, zifiri karanlığın içinde iki kor ateş gibi yanan, kan kırmızısı bir çift göz açıldı. Gözlerdeki o saf yırtıcılık, o ilkel açlık o kadar belirgindi ki, mideme kramp girdiğini hissettim.
"Scott..." diye fısıldamak istedim ama ses tellerim felç olmuştu. Ağzımdan tek bir ses bile çıkmadı. Yaratık bir an bile beklemeden, yerçekimini hiçe sayan korkunç bir hızla Scott'ın üzerine atladı.
Çığlık.
Ormanı ikiye bölen, insanın kanını donduran, acı ve dehşet dolu bir çığlık. Scott'ın bedeni toprağın üzerinde savruldu, yaratığın dişlerinin ete geçme sesini, o ıslak, iğrenç sesi bulunduğum yerden bile duydum. Scott can havliyle çırpındı, yaratığı üzerinden atmayı başardı ya da yaratık onu kendisi bıraktı, emin değildim. Her şey saniyeler içinde olmuştu. Scott, kolunu tutarak, nefes nefese, gözyaşları ve yağmur birbirine karışmış hâlde ormanın çıkışına doğru, hayatı için koşmaya başladı. Asfalta doğru kaçtığını, otoyolun o tiz korna seslerini duyana kadar olduğum yerden kımıldayamadım.
Kurtulmuştu.
Ama ben hâlâ oradaydım.
Yaratık ortadan kaybolmuştu. Orman yeniden sessizleşmişti. Bacaklarım titriyordu, midem bulanıyordu. Gördüğüm şey... Gözlerim bana oyun mu oynuyordu? Zihnim karanlığın içinde bana bir illüzyon mu yaratmıştı?
Kırmızı gözler, devasa dişler... Bunlar masalların, efsanelerin parçalarıydı. Gerçek olamazdı. Geri dönmem, hemen arabama koşup bu lanet olası kasabadan olabildiğince uzağa gitmem gerekiyordu. Mantığım bana avaz avaz bağırıyordu: Kaç diye ama bacaklarım beni geriye değil, ileriye doğru hareket ettirdi.
Scott'ın saldırıya uğradığı o yamaç, karanlığın içinde beni çağırıyordu. Neden? Neden hep ateşe yürüyordum? Belki de Stiles'ın dediği gibi, aradıkları o "yarım ceset" yaratığın oraya gelme sebebiydi. Adımlarımı yavaşça, nefes almaktan bile korkarak o tepeye doğru attım.
Ağaçların köklerine tutunarak hafif eğimli toprağı tırmandığımda, bulutlar bir anlığına aralandı ve solgun, hastalıklı ay ışığı orman zeminine vurdu. Yerde biri yatıyordu. Yarım bir ceset değildi. Bir kadına ait değildi. Koyu renk, kaliteli bir kaban giymiş, yüzüstü çamura kapaklanmış bir adamdı. Adımlarım yavaşladı. Kalbim göğüs kafesimi kırmak istercesine atıyordu. Adama doğru bir adım daha yaklaştım. Boynunun yan tarafından, çamurlu toprağa doğru simsiyah, kalın bir sıvı akıyordu. Kan. Çok fazla kan. Göğsü tamamen hareketsizdi. Nefes almıyordu. Vücudunun duruş açısı, uzuvlarının o cansız sarkışı, hayatın o bedeni çoktan terk ettiğini açıkça gösteriyordu.
Ölüydü. Gözlerimin önünde, parçalanmış bir adam cesedi duruyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım ama burnuma sadece pas ve kan kokusu doldu. Midemdeki safranın boğazıma yükseldiğini hissettim. Kusmamak için elimle ağzımı kapattım. Telefonumu çıkarıp polisi aramalı mıydım? Ya o kırmızı gözlü canavar hâlâ buralardaysa? Ya beni izliyorsa?
Tam o sırada, adamın yüzünü görmek için biraz daha eğildiğimde, beynimin içinde tiz, kulak tırmalayan bir çınlama koptu. Sanki devasa bir kilise çanı kafamın içinde çalmış gibiydi. Gözlerim karardı, dizlerimin bağı çözüldü. Kulaklarımdaki basınç o kadar arttı ki, dengemi kaybedip geriye doğru sendeledim. Dünya etrafımda dönmeye başladı. Yağmurun sesi aniden kesildi, yerini derin, okyanus dibindeymişim gibi boğuk bir uğultuya bıraktı.
Sonra her şey karardı.
---
Buz gibi bir rüzgâr yüzüme çarptığında şiddetle irkilerek nefes aldım. Gözlerimi kocaman açtım. Ellerim direksiyondaydı. Arabanın içindeydim.
Göğsüm hızla inip kalkarken etrafıma bakındım. Araba çalışmıyordu ama farlar açıktı. Ormanın kenarında, yola park ettiğim yerdeydim. Yağmur hâlâ yağıyordu ama pencereler içeriden buğulanmıştı.
Ne olmuştu az önce?
Cesedi gördüğümü hatırlıyordum. O sesi. O tiz çınlamayı. Sonra... Sonrası yoktu. Buraya nasıl yürümüştüm? Arabaya nasıl binmiştim? Hiçbirini hatırlamıyordum. Zihnimde, kasetin bir bölümü tamamen silinmiş gibi koca bir kara delik vardı.
Titreyen ellerimi direksiyondan çektim. Parmak uçlarım çamur içindeydi. Klimayı en yüksek ayara getirmek için elimi uzattığımda, montumun cebinde ağır, tuhaf bir şey hissettim.
Kaşlarımı çatarak elimi cebime soktum. Parmaklarım soğuk, sert bir metale dokundu. Çıkarıp avucumun içine baktığımda, nefesim boğazımda düğümlendi.
Gümüş renginde, oldukça ağır, eski püskü görünümlü, kenarları kırık bir metal parçasıydı. Üzerinde işlemeler vardı. Parmaklarımla o işlemelerin üzerinde gezindim. Birbirine bağlı üç spiral. Birbirini kovalayan üç kıvrım.
Triskelion.
Bunu bir yerden hatırlıyor gibiydim. Sanki eski evimizde buna benzer bir şey görmüştüm. Bu benim cebime nasıl girmişti?
Telefonumun ekranı aniden titreşerek aydınlandığında yerimden sıçradım. Metal parçasını panikle yan koltuğa atıp telefonu elime aldım. Ekranda, numarası gizli bir göndericiden gelen tek bir kelime vardı. Hiçbir zaman göndermediğim, ama taslaklarımda duran, benim telefonumdan bana yazılmış gibi görünen bir mesaj:
"Gördüğün şey rüya değildi. Saklan."
Bunu gördükten sonra arabayı nasıl çalıştırdığımı, eve nasıl sürdüğümü, yatağa nasıl girdiğimi sabah uyandığımda bile hatırlamıyordum.
Zihnim, o geceyi tamamen kapatıp mühürlemek için adeta savaş veriyordu.
Ertesi sabah, dünün o karanlık ve fırtınalı havasından eser yoktu. Güneş, Beacon Hills'in üzerine sanki gece o ormanda hiçbir canavar uyanmamış, hiçbir kan dökülmemiş gibi arsızca parlıyordu.
Okulun otoparkına arabamı park edip sırt çantamı omuzladığımda, bedenimde tonlarca ağırlık varmış gibi hissediyordum. Gözlerimin altı morarmış, tenim solmuştu. Bütün gece, uyku ile uyanıklık arasında o kırmızı gözleri ve çamurun içinde yatan o cansız adamı görüp durmuştum.
Cebimden çıkan o metal parçasını ise evdeki komodinimin en alt çekmecesine saklamıştım. Ona bakmak bile midemi bulandırıyordu.
Okul koridorlarından içeri girdiğimde, etrafımdaki kalabalığın, o boş sohbetlerin, dolap kapaklarının çarpma sesinin bana ne kadar yabancı geldiğini fark ettim. Her şey fazlasıyla normaldi. Lydia Martin her zamanki gibi kusursuz saçı ve makyajıyla dolabının önünde durmuş birilerine yukarıdan bakıyor, Jackson Whittemore okulun sahibiymiş gibi koridorda yürüyor, insanlar hafta sonu planlarını konuşuyordu.
Onlara bağırmak istedim. Siz hiçbir şey bilmiyorsunuz, demek istedim. Ormanda neler olduğunu, karanlıkta nelerin gezindiğini bilmiyorsunuz demek istedim. Ama sadece başımı öne eğdim ve dolabıma doğru ilerledim.
Koridorun sonuna yaklaştığımda, kalabalığın arasında bir anlığına Scott'ı gördüm. Stiles onun yanındaydı, hararetle, ellerini kollarını sallayarak bir şeyler anlatıyordu. Scott ise gergindi. Sağ tarafını hafifçe geriye çekiyor, sürekli etrafına bakınıyordu. Bir ara gözleri benim olduğum tarafa kaydı ama beni görmedi. Gözlerinde, dün gece ormandaki o saf korkunun izleri hâlâ duruyordu. Haklıydı. Çünkü o gece orada saldırıya uğraması bir rüya değildi. Ben şahittim. Görünmez, sessiz bir şahit.
Dolabımın şifresini girip kapağını açtığımda, derin bir nefes aldım. Sadece birkaç ders, diye geçirdim içimden. Sadece birkaç ders dayanıp eve gidecektim.
Fizik kitabımı çantamdan çıkarırken, boynumun arkasındaki tüylerin dikildiğini hissettim. Birisi bana bakıyordu.
Omuzlarım gerildi. Yavaşça dolabın kapağını itip koridorun diğer ucuna, müdürün odasının bulunduğu tarafa doğru baktım. Zaman, o saniye durdu. Koridordaki bütün sesler bir anda kesildi. Nefesim akciğerlerimde buz kesti.
Müdürün odasından bir adam çıkmıştı. Uzun boylu, koyu renkli, şık bir ceket giymişti. Yüzü biraz solgundu, dudaklarının kenarında ukala, her şeyi biliyormuş gibi duran silik bir gülümseme vardı. Gözleri doğrudan kalabalığın üzerinden benim olduğum noktaya kilitlenmişti.
Gözlerimi kırptım. Hayal gördüğüme emindim. Zihnimin bana oynadığı kanlı, hasta bir oyundu bu.
Ama adam oradaydı. Adımlarını yavaşça atıyor, koridordaki öğrenciler ona yol veriyordu. Dün gece ormanda, çamurun içinde boynu parçalanmış hâlde, kanlar içinde yatan adam. Yüzüstü kapaklanmış olan o cansız beden. Şimdi tam karşımdaydı. Yaşıyordu. Hatta mükemmel görünüyordu.
Gözleri benimkilerle buluştuğunda, o silik gülümsemesi hafifçe derinleşti. Sanki dün gece ormanda olduğumu, onu gördüğümü, ceplerime sızan o gizemi biliyormuş gibi, ruhumu delen, tekinsiz bir bakış attı bana.
Başımı hızla dolabıma çevirdim, ellerim titrediği için kitabımı yere düşürdüm. Eğilip almadım. Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Beacon Hills'e dair öğrendiğim ilk şey, burada hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığıydı. Ölüm bile, bu kasabada her zaman kalıcı bir son değildi. Ve benim sıradan hayatım, dün gece o ormana adım attığım an geri dönülemez bir biçimde sona ermişti. Artık sadece izleyici değildim. O kapı açılmıştı. Ve içeriden çıkan şey her neyse, beni çoktan bulmuştu.
Bölüm etkileşimi
