Bölüm 2

Vaveyla Yazarı: Kabilimsi _

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Bölüm 2

Kitabın sert kapağının koridorun mermerine vururken çıkardığı sert sesi, kulaklarımda çınlayan o uğultunun arasında bir parçalanma efekti gibi yankılandı.

Hiç kimse başını çevirip bakmadı. Koridordaki o anlamsız ders öncesi hengâmesi, kahkahalar, birbirine vuran metal dolap kapaklarının gürültüsü olduğu gibi devam ediyordu. Dünya kendi ekseninde dönmeye, insanlar kendi sıradan küçük dertlerinin peşinde koşmaya devam ediyordu. Bir tek ben durmuştum. Zaman benim için, müdürün odasının kapısından çıkan o adamın adımlarıyla eş zamanlı olarak donmuştu.

Siyah, pahalı kabanının içinde o kadar diri, o kadar tehlikeli bir canlılıkla yürüyordu ki, dün gece ormanda, çamurla harmanlanmış o koyu kırmızı kanın içinde cansız bir çuval gibi yatan bedenin ona ait olduğuna inanmak imkânsızdı. Ya ben deliriyordum ya da bu kasabanın kuralları fizik ve biyoloji yasalarına açıkça küfrediyordu.

Adamın bakışları üzerimden bir an olsun ayrılmadı. Yanımdan geçerken, havaya yayılan o kokuyu aldım. Nemli toprak, yanık odun ve genzi yakan keskin bir çam kokusu... Ormanın tam kendisi gibi kokuyordu. Yüzündeki o belirsiz, insanın kanını donduran tebessüm derinleşti. Biliyordu. Dün gece orada olduğumu, gölgelerin arasına saklanıp nefesimi tuttuğumu, boynundan akan o siyah sıvıyı gördüğümü biliyordu.

"Yere düşen şeyleri toplamazsan, birileri üzerlerine basar." Sesini duymadım; ama dudaklarının kıvrılışından, zihnime doğrudan kazınan o boğuk tondan bu cümleyi okudum. Yanımdan bir gölge gibi geçti ve koridorun kalabalığında silinip gitti.

Akciğerlerime hapsolan nefesi dışarı verirken dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. Bedenim kaskatı kesilmişti. Göğsüm hızla inip kalkarken, bakışlarımı yerdeki matematik kitabıma diktim. Ellerim o kadar şiddetle titriyordu ki, eğilip onu almaya bile cesaret edemiyordum.

"Hey, iyi misin?" Aniden tepemde biten sesle irkildim. Başımı hızla yukarı kaldırdığımda, çikolata kahvesi gözleriyle bana yukarıdan bakan, yüzünde hafif bir şaşkınlık ve merak karışımı ifadeyle duran çocuğu gördüm.

Stiles Stilinski.

Üzerinde hafif bol gelen kırmızı bir kapüşonlu vardı. Çantası tek omzundan sarkıyordu. Dün gece ormanda, babasının telsizini dinleyip peşinden sürüklediği o kaosun ortasındaki çocuk, şimdi tam karşımda, elini uzatmış duruyordu. Eğilip yerdeki kitabımı aldı, üzerindeki görünmez tozları silker gibi hafifçe vurdu ve bana uzattı.

"Kötü bir rüya görmüş gibi bakıyorsun," dedi Stiles. Cümleleri her zamanki gibi hızlı, ritmik ve duraksızdı. "Yani, matematik kitabına bakıp bu kadar dehşete düşmeni anlıyorum, ben de ne zaman türev integralle karşılaşsam aynı varoluşsal sancıyı çekiyorum ama inan bana kitaplar ısırmaz. Genelde."

Bakışlarım onun elindeki kitabıma, sonra da yüzüne kaydı. Gözlerindeki o duru, hiperaktif ama bir o kadar da dikkatsiz görünmeye çalışan zekayı fark ettim. Dün gece babasının onu polis arabasına bindirirken yüzünde oluşan o çaresiz ifade zihnimde çaktı. O bir şey bilmiyordu. Ormanda arkasında ne bıraktığından, dostunun ne yaşadığından ya da benim ne gördüğümden habersizdi veya belki de her şeyin farkındaydı ve bu laf kalabalığı onun tek savunma mekanizmasıydı.

"Teşekkür ederim," dedim. Sesim beklediğimden daha pürüzlü, daha kısık çıkmıştı. Kitabı elinden alırken parmaklarımız birbirine değdi. Bedeninden yayılan o insani sıcaklık, o an ihtiyacım olduğunu bile bilmediğim bir gerçeklik hissi verdi bana. Stiles başını hafifçe yana yatırarak beni inceledi. Gözlerini kısarak yüzümün detaylarında gezindi; gözlerimin altındaki morluklarda, solgun cildimde.

"Sen... Edebiyat dersindeki kızsın, değil mi? Pencere kenarında oturan. Adını hiç sormadım, yani biliyorum sanıyordum ama aslında bilmediğimi fark ettim şu an."

"Önemli değil," diye mırıldandım, çantamın askısını omzumda düzelterek.

"İsimler kasabada pek bir şey değiştirmiyor."

"Vay canına," dedi Stiles, hafifçe kıkırdayarak ama gözlerindeki o sorgulayıcı bakışı bozmadan. "Sabahın bu saatinde bu kadar derin bir nihilizm mi? Scott'la takıla takıla herkesin dramatikleştiğini düşünmeye başlayacağım yakında. Bu arada ben Stiles. Yani gerçek adım bu değil ama kimse gerçeğini söyleyemiyor çünkü telaffuz ederken dilleri felç oluyor."

"Biliyorum," dedim dalgınlıkla.

"Biliyor musun?" Kaşları havalandı. "Ünlü olduğumu bilmiyordum. Yani şerifin sorunlu oğlu olarak bilindiğimi biliyordum ama..."

Tam o sırada, Stiles'ın birkaç adım gerisinde duran Scott McCall bize doğru yaklaştı. Scott'ın duruşundaki o tuhaf tuhaflık hemen dikkatimi çekti yeniden. Dün gece ormanda nefes darlığı çeken, astım spreyini çamurun içinde panikle arayan o çocuk yoktu karşımda. Omuzları daha dikti, hareketleri bir şekilde daha akıcı, daha tetikteydi. Sağ kaburgasını tutarak yürüyordu ama yüzünde kimsede olmayan keskin bir algı vardı.

Scott'ın gözleri bana kaydığında, bir an için duraksadı. Yüzü aniden değişti. Derin bir nefes aldı; burnunu hafifçe kanatlandırarak havayı kokladı. Sanki üzerimde, elbisesinin dokusuna sinmiş olan o kokuyu yakalamış gibiydi. Ormanın, nemli toprağın ve kanın kokusunu.

"Stiles," dedi Scott, sesi hafifçe titreyerek. "Gitmemiz lazım. Koç bizi çağırıyor."

Stiles Scott'a döndü, ardından tekrar bana baktı. "Pekala, 'isimsiz pencere kenarı kızı', eğer matematik seni canlı canlı yemeye karar verirse koridorun sonundaki rehberlik servisine koş. Ya da bana gel, ben daha iyi tavsiyeler veririm. Genelde işe yaramazlar ama eğlencelidirler."

Küçük, yorgun bir tebessüm belirdi dudaklarımda. "Dikkate alacağım." Onlar arkalarını dönüp koridorda ilerlerken, Scott'ın başını çevirip bana son bir kez baktığını gördüm. Bakışlarında bir şüphe, bir arayış vardı. Benim bir şey bildiğimi hissetmişti. Her ne kadar henüz kendisi de neye dönüştüğünü tam olarak idrak edememiş olsa da.

Öğleden sonraki derslerin ağırlığı, okulun üzerine basık bir sis gibi çökmüştü. Antrenman sahasının kenarındaki ahşap tribünlerde, Mia'nın yanında otururken kucağımdaki deftere gelişigüzel şekiller çiziyordum. Güneş, bulutların arkasından sızan cılız bir ışık hüzmesi halinde sahaya vuruyor, çimlerin üzerindeki su damlacıklarını parlatıyordu. Hava soğuktu. Hırkama daha sıkı sarındım.

Sahada Lacrosse takımının antrenmanı vardı. Koç Finstock'ın elindeki düdük, sahanın bir ucundan diğer ucuna keskin çığlıklar atarak çınlıyordu.

"McCall! Eğer o sopayı bir kez daha babaannemin örgü şişi gibi tutarsan seni yedek kulübesine değil, doğrudan botanik bahçesine dikerim!" diye kükredi Koç.

Mia yanımda elini çenesine dayamış, sahayı izliyordu. "Scott McCall'a ne olmuş böyle?" diye sordu aniden.

Defterimdeki kalemi durdurdum. "Ne olmuş?"

"Bilmem, fark etmedin mi? Normalde kaleye gelen toplardan kaçmak için yer çekimini büken çocuk, son on dakikadır Jackson'ın bütün şutlarını tutuyor. Hatta tutmakla kalmıyor, neredeyse topu sopasıyla birlikte patlatacak."

Gözlerimi sahaya kaydırdım. Jackson Whittemore, yüzündeki o kibirli özgüvenin yerini alan öfkeyle Scott'a doğru ilerliyordu. Topu Scott'a doğru var gücüyle fırlatmış, ama Scott inanılmaz bir refleksle sıçrayarak topu havada yakalamıştı. Tribünlerden hafif bir uğultu yükseldi.

Sahanın kenarında duran Stiles ise adeta bir kriz geçiriyordu. Bir elindeki sopayı sallıyor, diğer eliyle kafasını tutuyor, Scott'a doğru 'Ne yapıyorsun sen?' der gibi çılgınca hareketler yapıyordu. Stiles'ın o panik dolu halini izlemek, içimdeki o karanlık ağırlığı bir anlığına hafifletti. Her hareketi o kadar abartılı, o kadar filtrelenmemişti ki, onun dünyasında rol yapmaya ya da duyguları gizlemeye yer yoktu. Ne hissediyorsa, bedeni onu dışarı vuruyordu.

"İlginç," dedim fısıltıyla.

"Neresi ilginç?" dedi Mia bana dönerek.

"Çocuk bir gecede süper kahraman yetenekleri kazandı sanki. Birisi onun suyuna bir şey mi kattı acaba? Belki de sadece... uyanmıştır," diye mırıldandım.

Uyanmak. Dün gece ormanda o dişler Scott'ın etine battığında, hayatının geri kalanı için geri dönülemez bir uyanış başlamıştı. Scott artık sadece lise takımındaki o silik çocuk değildi. O artık bir avdı. Ya da bir avcı. Gördüklerim eğer gerçekse Scott dün gece avlanmıştı.

Antrenman bittiğinde, öğrenciler yavaş yavaş dağılmaya başladı. Mia, başka bir kız grubuyla konuşmak üzere yanımdan ayrıldığında, ben eşyalarımı toplamak için ağır ağır hareket ettim. Sahadaki oyuncular soyunma odasına doğru yürüyordu. Stiles, Scott'ın omzuna yapışmış, kulağına hararetle bir şeyler fısıldayarak onu sürüklüyordu. Scott ise başını öne eğmiş, kendi ellerine bakıyordu. Sanki elleri artık ona ait değilmiş gibi.

Tribünlerin arkasındaki gölgelerin arasından bir hareketlilik hissettim.
Başımı o tarafa çevirdiğimde, ağaçların hemen önünde duran adamı tekrar gördüm. Dün gece öldüğünü sandığım, sabah koridorda karşılaştığım adam. Derek Hale. İlk gördüğümde nedense onu tanıyamamıştım. Düştüğüm dehşetin etkisiydi bu belli ki, şimdi o kadar korkmadığımdan onu tanımıştım. Adını okul panosundaki eski gazete kupürlerinden, yıllar önce yanan o malikaneyle ilgili haberlerden hatırlıyordum şimdi.

Derek, sahadan ayrılan Scott ve Stiles'ı izliyordu. Bakışlarında bir eğitmenin soğukluğu, garip bir şey vardı. Sonra bakışlarını aniden tribünlere, doğrudan bana çevirdi.

Aramızdaki onlarca metrelik mesafeye rağmen, gözlerindeki o tehlikeli parıltıyı hissedebiliyordum. Cebimdeki o metal Triskelion parçasını düşündüm. O parça ona mı aitti? Dün gece cesedinin yanında yatarken, o bilincimi kaybediş anımda cebime nasıl girmişti?

Derek hafifçe başını salladı. Arkasını dönüp ormanın derinliklerine doğru yürüdü ve ağaçların karanlığı onu birkaç saniye içinde yuttu.

Okuldan sonra eve dönmek yerine, kasabanın merkezindeki küçük, eski kütüphaneye gitmeye karar verdim. Eve gidersem, büyükannemin o keskin gözlerinden hiçbir şeyi saklayamayacağımı biliyordum. O, yüzümdeki tek bir çizgiden, kahvemdeki şekeri karıştırma hızımdan bile içimde bir fırtına koptuğunu anlardı. Bazen onun bu sezgisel gücü beni koruyan bir kalkan olurdu, ama bugün o kalkanın arkasına saklanamayacak kadar karmaşık bir şeyin ortasındaydım.

Kütüphane, Beacon Hills'in en sevdiğim yerlerinden biriydi. Yüksek tavanları, cilalanmış ahşap kokusu ve rafların arasına gizlenmiş o yıllanmış sessizlik insanı yatıştırırdı. İçeri girdiğimde, masalardan birine geçip çantamı bıraktım.

Semboller ve mitoloji üzerine yazılmış birkaç ağır cildi raflardan toplayıp masaya serdim. Sayfaları hışırdayarak çevirirken, parmaklarım soğuk kâğıdın üzerinde geziniyordu. Sembollerle bakmak istiyordum çünkü içimden bir ses yaşanan olayların bununla alakalı olduğunu söylüyordu. Hızlıca sayfaları karıştırırken aradığım şeyi bulmuştum sonunda.

Triskelion.

Kelt kültürüne ait, üç birbirine bağlı spiraldan oluşan eski bir sembol. Sayfadaki çizime baktığımda, cebimdeki o kırık metal parçasının aynısı olduğunu gördüm. Açıklamaları okumaya başladım: Triskelion; büyüme, insan iradesi ve doğanın döngüsünü temsil eder. Ancak bazı folklorda, özellikle kurt adam efsanelerinde ve sürü hiyerarşisinde çok daha spesifik bir anlam taşır: Alfa, Beta, Omega. Bir kurdun dönüşebileceği üç durumu, hırsın ve yıkımın aşamalarını simgeler...

"Alfa, Beta, Omega," diye fısıldadım kendi kendime. Tüm bunlar bana tanıdıktı ama yabancılardı da. Kurt adam hikayelerini çocukken çok duymuştum babamdan ama onların hepsi hikayelerde vardı.

"Ağır okumalar," dedi bir ses. Başımı hızla kaldırdığımda, masamın hemen yanında duran Stiles'ı gördüm. Elinde kalın bir tarih kitabı tutuyordu ama gözleri masadaki açık efsaneler kitabına kilitlenmişti.

"Sen... burada ne yapıyorsun?" diye sordum, kitabı kapatmaya çalışarak.

"Burası bir kütüphane," dedi Stiles, sandalye çekip karşıma otururken. "Yani genelde insanlar buraya ders çalışmaya ya da... bilemiyorum, garip mistik sembolleri araştırmaya gelirler. Ben ilkini yapmaya çalışıyordum ama ikincisi çok daha ilgi çekici görünüyor."

"Sadece... okul projesi için bir şey bakıyordum," diye yalan söyledim. Stiles tek kaşını kaldırdı. Yüzündeki o şüpheci ifade yine belirdi. Eğilip masadaki kitaba daha yakından baktı. "Kelt sembolleri mi? Edebiyat dersinde bunlardan bahsettiğimizi hatırlamıyorum. Yoksa tarih öğretmeni bize söylemeden gizli bir pagan ayini ödevi mi verdi?"

"Merak sadece," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
"Bazen insanlar sadece merak ettikleri için bir şeyleri okurlar Stiles."

"Doğru," dedi Stiles, geriye yaslanarak. "Ama Beacon Hills'te insanlar genelde bir şeyden korktukları zaman bu tarz kitapları açarlar. Deneyimlerime dayanarak söylüyorum. Babam da böyle yapardı bir cinayeti çözmeye çalışırken."

Bakışlarımız kesişti. Stiles'ın o şapşal, geveze maskesinin arkasında ne kadar dikkatli bir zihnin yattığını bir kez daha fark ettim. O bir şeylerin peşindeydi. Öyle hissetmiştim.

"Sen neyden korkuyorsun Stiles?" diye sordum aniden.

Sorum karşısında bir an duraksadı. Yüzündeki o eğlenceli ifade silindi, yerini derin, çocuksu bir endişeye bıraktı. Gözleri pencereden dışarıya, kararmaya başlayan gökyüzüne kaydı.
"Dostumu kaybetmekten," dedi fısıltıyla. Sesindeki o dürüstlük o kadar çıplaktı ki, içim cız etti. "Onun... kontrol edemediği bir şeyin içinde boğulmasından ve benim ona yardım edemeyecek kadar çaresiz kalmamdan korkuyorum."

Bahsettiği şeyi anlamak istemiyordum.

"Bazen..." dedim yavaşça, ellerimi masanın üzerinde birleştirerek. "Bazen sadece yanında durmak bile yeterlidir. Her şeyi çözemezsin Stiles. Ama onun tek başına olmadığını bilmesini sağlayabilirsin."

Daha yeni konuşmaya başladığım birisine tavsiye vermem ne kadar doğruydu ya da Stiles'ın bana bir itirafta bulunması ne kadar doğruydu düşünmek istemiyordum. Yine de hareketleri bana farklı gelmeye başlamıştı. Onunla tüm okul hayatım boyunca aynı yerde okumuştum ama şimdiye kadar ismimi dahi bilmiyordu ve şu an sanki onun arkadaşıymışım gibi benimle konuşuyordu.

Stiles başını çevirip bana baktı. Gözlerinde ilk defa savunmasız, maskesiz bir minnet belirdi. Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Vay canına. Sen gerçekten... garip bir şekilde rahatlatıcısın. Yani, adını hâlâ bilmiyorum ama felsefe profesörü gibi konuşuyorsun."

Gülümsedim. Söylemek içimden gelmişti bu sefer. "Adım... Gwen."

Stiles ismimi zihninde tartar gibi birkaç kez tekrarladı. "Gwen. Güzel. Yabancı bir tınısı var. Yani 'pencere kenarındaki kız'dan daha iyi olduğu kesin."

"Teşekkür ederim," dedim çantamı toparlamaya başlayarak. "Benim artık gitmem lazım. Hava kararıyor."

"Seni bırakmamı ister misin?" diye sordu Stiles, ayağa kalkarak. "Jeep'im dışarıda. Biraz gürültülü çalışır, kaloriferi bazen sadece ılık hava üfler ve direksiyonu sola çeker ama gideceğin yere ulaştırır. Muhtemelen."

İşte bırakma teklifini hiç beklemiyordum. Durduk yerde benimle ilgilenmeye başladığını fark etmiştim. Bir oyun oynuyor gibiydi ve ona şimdilik ayak uyduracaktım.

Teklifindeki o samimiyet, içimdeki o yalnızlık hissini bir anlığına dağıttı. Ama reddetmek zorundaydım. Cebimdeki sırla, zihnimdeki o kanlı görüntülerle onun arabasına binersem, ona daha fazla tehlike taşırmışım gibi hissettim. Ya da o bana bela olacaktı.

"Sağ ol Stiles," dedim hırkamı giyerken. "Ama arabam dışarıda. Başka bir zaman."

"Söz mü?" diye sordu, ellerini ceplerine sokarak.

"Söz," dedim ve kütüphaneden dışarı çıktım.

Sokaklar kararmış, caddelerdeki lambalar ıslak asfaltın üzerine sarı, cılız ışıklar düşürmeye başlamıştı.

Arabama bindiğimde, göğsümdeki o ağırlık hâlâ duruyordu.

Eve vardığımda, mutfağın penceresinden dışarı süzülen o sıcak ışık beni karşıladı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, taze demlenmiş ıhlamur ve tarçınlı kurabiye kokusu yüzüme çarptı.

Büyükannem mutfaktaki ahşap masanın başında oturmuş, gözlüklerinin üzerinden bana bakıyordu.

"Geç kaldın," dedi, sesindeki o tatlı sitemle.

"Kütüphanedeydim," dedim, çantamı portmantoya asarak. Yanına gidip yanağına bir öpücük kondurdum. Kokusu yine aynıydı; kurutulmuş lavanta ve huzur.

"Bugün yağmur yağmadı," dedim hafifçe gülümseyerek. "Dizlerin bu sefer yanıldı büyükanne. Dün yağan yağmur her gün yağmazmış demek ki."

Büyükannem gözlüklerini çıkardı, masanın üzerindeki bezle yavaşça sildi. Gözlerindeki o derin, yılların birikimi olan bakış doğrudan ruhuma işledi.

"Yağmur yağmadı," dedi sakince. "Ama fırtına koptu, değil mi?"

Olduğum yerde kaldım. Nefesim boğazımda düğümlendi.

"Ne... ne demek istiyorsun?"

Büyükannem elimi tuttu. Yaşlı, buruşuk parmakları sıcacıktı. "Bu kasaba garip bir yerdir güzel kızım. Bazı insanlar yağmuru sadece gökyüzünden yağınca görür. Bazıları ise toprağın altındaki kıpırtıyı hisseder. Senin gözlerindeki o yorgunluk, ıslanmış bir ruhun yorgunluğu. İçinde taşıdığın şey ne olursa olsun... sakın onun seni yutmasına izin verme."

Cevap veremedim. Sadece başımı salladım ve elimi elinin içinde sıktım. Beni korumaya çalışıyordu. Her zaman yaptığı gibi.

Yine de ruh halimi nasıl anlamıştı bunu aklım o an almıyordu. Dediklerinden sonra yaşanmışlıklar gözlerimin önüne geliyordu. Sanki tek benim bilmediğim ama herkesin bildiği bir şey varmış gibiydi. Bir gece de ne değişmişti de benimle hiç konuşmayan çocuk konuşmaya çalışıyordu, bir gecede ne değişmişti de Derek Hale ikidir sürekli karşıma çıkıyordu? Sanki onu da sadece okul ve yangından tanımıyordum, başka bir şekilde de hafızamda yeri vardı sanki ama hatırlamıyordum.

Gece odama çıktığımda, yatağımın kenarına oturdum. Komodinin alt çekmecesini açıp o metal Triskelion parçasını çıkardım. Avucumun içinde tutarken, metalin soğukluğu yavaş yavaş bedenime yayıldı. Pencereden dışarı baktım. Uzaktaki orman, zifiri karanlığın içinde devasa bir canavar gibi yatıyordu. Telefonumun ekranı aydınlandı. Bilinmeyen bir numaradan yeni bir mesaj vardı.

"Ormana gel. Scott'ın ilacı bende. Ya sen gelirsin, ya da ben o çocukları avlarım. - D."

Mesajı okurken kalbim ritmini kaybetti. Derek Hale. Scott ve Stiles'ı yem olarak kullanıyordu. Ve benim dün gece orada olduğumu bildiği için, beni o karanlığın içine çekmeye çalışıyordu.

Gözlerimi kapattım. Büyükannemin sözleri zihnimde yankılandı: Sakın onun seni yutmasına izin verme.

Ama kaçamazdım. Yaşanan şeylerin onunla da alakası vardı ve o beni gördüyse eğer kaçamazdım. Eğer bu hikayenin bir parçası olduysam, gölgelerin arasında saklanarak izleyici olarak kalamazdım.

Metal parçayı cebime attım, montumu üzerime geçirdim ve sessizce merdivenlerden aşağı indim.
Kapıyı arkamdan kapatıp gecenin soğukluğuna adım attığımda, Beacon Hills'in fırtınası artık üzerime doğru gelmiyordu. Ben tam olarak o fırtınanın göbeğine doğru ilerliyordum2.

Arabanın kapısını kapatırken çıkan o boğuk ses, gecenin ürkütücü sessizliğinde devasa bir yankı uyandırdı. Farların sarı, cılız ışığı, ormanın sık ağaçları arasında uzanan sisli patikayı zar zor aydınlatıyordu.

Motorun çalışmasıyla birlikte direksiyonu sıkıca kavradım. Gösterge panelindeki yeşil ışık yüzüme vururken, içimdeki korkunun bir sarmaşık gibi ruhumu sarmalamasına izin vermemeye çalışıyordum. Aklım bana durmamı, eve dönüp odamın kapısını kilitlememi ve her şeyi unutmamı fısıldıyordu. Ama zihnimin bir köşesinde, Stiles'ın kütüphanedeki o çaresiz, savunmasız bakışı asılı kalmıştı. Dostunu korumak için dünyayı karşısına almaya hazır olan o çocuk, Scott'ın başına ne geldiğini bile anlamadan ateşe yürüyordu. Ve eğer Derek Hale, Scott'ın düşürdüğü o astım spreyini ellerinde tutuyorsa, bu Scott için bir ölüm fermanı, Stiles içinse felaketin ta kendisi demekti.

Gaza bastım. Araba, Beacon Hills'in karanlık ve dolambaçlı orman yoluna doğru süzüldü.

Eski Hale Malikanesi'nin bulunduğu bölgeye yaklaştıkça havadaki koku değişmeye başladı. Yıllar önce yaşanan o korkunç yangının izleri, toprağa ve ağaçların kabuklarına kazınmış gibiydi.

Yanık odun, kükürt ve küf kokusu, havadaki nemle birleşip genzimi yakıyordu. Ağaçların arasından malikanenin kararmış, isli iskeleti yükseldiğinde arabayı durdurdum.

Farları kapattığım an, zifiri karanlık arabanın camlarına bir balyoz gibi indi. Anahtarı kontaktan çekip cebime soktum. Parfüm ve yağmur kokan hırkamın cebinde duran o gümüş Triskelion parçası, kalçamın üzerinde soğuk bir ağırlık yapıyordu.

Arabadan indiğimde ayakkabılarımın ıslak çamura batış sesi gecede çınladı. Rüzgâr, yangından arta kalan ahşap kalıntıların arasından geçerken adeta ıslık çalıyor, kurumuş dalları birbirine çarparak tekinsiz bir melodi yaratıyordu. Yıkıntıların önüne doğru birkaç adım attım.

"Buradayım," dedim. Sesim Rüzgârın uğultusu karşısında zayıf düşse de, ormanın derinliklerinde bir yerlere ulaştığından emindim. "Derek! Buradayım, çık ortaya!" Ona nedense, özel bir hitapla seslenmek gelmemişti içimden. Sadece ismini söylemiştim, umarım bana bu konuda kızmazdı. Onu eğer bir yerlerden hatırlıyorsam, bunu sorun etmezdi diye düşünüyordum.

Sessizlik. Sadece çatının kırık tahtalarından gelen gıcırtı sesi vardı.

Sonra, arkamdaki bir ağacın tepesinden hafif bir yaprak hışırtısı geldi. Arkamı dönmeye vakit bulamadan, bir gölge neredeyse ses çıkarmadan toprağa indi.

Derek Hale, gecenin karanlığını bir pelerin gibi üzerine giymiş hâlde, benden sadece birkaç adım ötede duruyordu. Koyu renk deri ceketinin içinde kaskatı, bir heykeli andıran o ürkütücü duruşuyla doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.

Gözlerinde insanüstü bir derinlik, tehlikeli bir sakinlik vardı ve bu beni korkutmuştu. Buradan gitmek istiyordum.

"Zamanında geldin," dedi Derek. Ses tonu bir bıçağın biley taşına sürtünmesi gibi pürüzsüz ve keskindi. "Gelecek kadar cesur ya da neyle karşı karşıya olduğunu bilmeyecek kadar aptalsın."

"Çocukları karıştırma," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemek için çenemi sıkarak. "Scott'ın ilacını bana ver." Titreyen elimi ona doğru uzattığımda, korkumu gizlemeye çalışıyordum.

Derek hafifçe başını yana yatırdı. Yüzünde, sabah koridorda gördüğüm o silik, tekinsiz tebessüm belirdi. Yavaş adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Her adımında içimden bir ses geriye kaçmamı söylese de olduğum yere çakılmış gibi durdum. Araya giren mesafeyi kapattı; aramızda sadece bir iki adım kaldığında durdu. Bedeninden yayılan o yoğun, boğucu ısıyı yüzümde hissettim.

"Çocuklar dediklerin..." dedi, sesi fısıltıya dönüşürken. "Biri neye dönüştüğünün farkında bile olmayan fırlamanın teki, diğeri ise babasının rozetinin arkasına saklanan bir geveze. Ama sen..." Bakışları yüzümde gezindi. "...sen ne yapması gerektiğini biliyormuş gibi davranıyorsun. Dün gece ormandaydın. Öldüğümü sandın."

"Gördüm," dedim yutkunarak. "Boynun parçalanmıştı. Yerde yatıyordun. Ve sonra... Sonra uyandım."

"Uyanmadın," dedi Derek kesin bir dille. "Bilincini kaybettin. Çünkü zihnin gördüğü şeyi kaldıramadı. Bedenin, doğanın bu tarafına ait olmadığını haykırdı ama sen yine de buradasın."

Elini deri ceketinin cebine soktu ve küçük, plastik bir nesne çıkardı. Scott'ın astım spreyi. Işıkta metalik bir parıltı saçıyordu. "Bunu istiyor musun?"

"Onun buna ihtiyacı var."

"Onun artık buna ihtiyacı yok!" Derek'in sesi aniden gürledi, malikanenin harabelerinde yankılandı. Onun bu tavrı karşısında iyice küçülmüştüm resmen. Ne demek Scott'ın ilaca ihtiyacı yoktu?

"O artık bir astım hastası değil! O dün gece ısırıldı. Bedenindeki değişimi hissetmiyor musun? Sahada nasıl hareket ettiğini görmedin mi? O artık bir Beta!"

Gözlerimi kırpıştırdım. Beta. Kütüphanedeki kitabın sayfaları zihnimde canlandı: Alfa, Beta, Omega.

"Ne saçmalıyorsun sen?" dedim, bildiklerimi açık etmemeye çalışarak. Derek bana doğru bir adım daha attı, aramızdaki son mesafeyi de kapattı. Eğildi, yüzü yüzümün birkaç santim ötesindeydi. Gözlerinin bebekleri aniden genişledi, açık renk irisi bir anlığına, karanlığın içinde yırtıcı bir mavi ışığıyla parlayıp eski haline döndü. O an nefesim tamamen kesildi. Bacaklarım titredi ama düşmeme izin vermedim.

"Ne olduğunu çok iyi biliyorsun," dedi fısıltıyla. "O kitabı kütüphanede boşuna okumadın. O sembolü cebinde boşuna taşımıyorsun."

Elim refleks olarak hırkamın cebine gitti. "Bu... Bu senindi," dedim ve cebimdeki gümüş Triskelion parçasını çıkarıp ona uzattım. "Dün gece bilincimi kaybettikten sonra bende olduğunu fark ettim. Bunu bana sen mi verdin?"

Derek avucumdaki gümüş parçasına baktı. Yüzündeki o katı, sert ifade ilk defa kırıldı; yerini derin bir şaşkınlığa ve geçmişten gelen kanlı bir acıya bıraktı. Parmak uçları metal parçasına dokundu ama onu almadı. Bakışları tekrar benim gözlerimle buluştuğunda, içinde fırtınalar kopuyordu.

"O parça... bu ev yandığı günden beri kayıptı," dedi Derek, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Onu sana ben vermedim."

"O zaman cebime nasıl girdi?"
Derek cevap vermedi. Bakışlarını ormanın derinliklerine, zifiri karanlığa çevirdi. Siyah deri ceketinin omuzları gerildi, burnunu hafifçe havaya kaldırıp kokladı. Ormanın içinden gelen bir şey vardı. Bizim duyamadığımız, sadece onun hissedebildiği bir tehdit.

"O geliyor," dedi Derek aniden. Sesi gerginleşmişti.

"Kim?"

"Alfa. Scott'ı ısıran şey." Derek hızlı bir hareketle elindeki astım spreyini benim avucuma bıraktı, Triskelion parçasını tutan ellemle birleştirdi. "Şimdi buradan git. Arabana bin ve arkana bile bakmadan sür."

"Derek, ne oluyor-"

"Git dedim!" diye kükredi, beni geriye doğru hafifçe iterek. "Scott'a ilacını ver. Eğer o Alfa sizi bu işin içinde görürse, dün gece Scott'a olan şeyler sizin için sadece bir fragman olur."

Arkamı dönüp arabaya doğru koşmaya başladım. Bacaklarım çamurun içinde kayıyor, dallar yüzüme çarpıyordu. Arabanın kapısını açıp kendimi içeri attım. Motoru çalıştırdığım an, dikiz aynasından malikanenin harabelerine baktım.

Derek, karanlığın ortasında tek başına duruyordu. Ve ağaçların arasından, dün gece gördüğüm o iki kan kırmızısı göz yeniden belirdi. Devasa bir gölge Derek'in üzerine doğru savruldu.

Gaza sonuna kadar bastım. Lastikler çamurda boşa döndü, ardından çığlık atan bir sesle asfata tutundu. Araba orman yolunda hızla ilerlerken, dikiz aynasındaki o kırmızı gözler ve karanlık birbirine karışarak gözden kayboldu.

Direksiyonu sıkan ellerim titriyordu. Yan koltukta, Scott'ın astım spreyi ve gümüş Triskelion parçası yan yana duruyordu. Gecenin bu saatinde, Beacon Hills artık sadece insanların yaşadığı bir kasaba değildi benim için.

Dikiz aynasında kaybolan o iki kan kırmızı gözün dehşetiyle gaza basarken, direksiyonu sıkan parmaklarımın eklem yerleri bembeyaz kesilmişti. Ormanın karanlığı arkamda yırtıcı bir karabasan gibi uzanıyor, arabanın sarsıntısı kemiklerimi sızlatıyordu. Nereye gideceğimi bilmeden sürdüm önce.

Büyükannemin huzurlu, lavanta kokulu evine bu halde gidemezdim; o keskin gözler yüzümdeki dehşeti saniyesinde okur, beni bu felaketin ortasında korumaya çalışırken kendini tehlikeye atardı.

Zihnim panikle çalkalanırken, cebimdeki o gümüş metal parçasının bana fısıldadığı o eski, tozlu hatıraya sığındım. Sekiz yaşıma kadar yaşadığım, sonra büyükannemin yanına taşınmamla geride bıraktığım, kasabanın dışındaki o eski aile evimiz... Babamın nadiren uğradığı, geçmişe dair ne varsa kilitli odalara terk ettiği o ahşap, kasvetli ev.

Cebimdeki Triskelion sembolünü çocukken orada, babamın çalışma odasındaki eski bir kutunun üzerinde gördüğüme yemin edebilirdim artık bana söylenen şeylerden sonra.

Arabayla eski evin dökülen bahçe kapısından içeri girdiğimde, zaman sanki orada yıllar önce durmuş gibiydi. Sararmış sarmaşıklar duvarları sarmış, rüzgâr kırık panjurları gıcırtıyla sallıyordu. Anahtarlıkta yıllardır duran ama hiç kullanmadığım paslı anahtarı kilitte zorlukla çevirdim. Kapı ağır bir inlemeyle açıldığında, burnuma dolan o küf, eski kâğıt ve rutubet kokusu çocukluğumun karanlık anılarını ortaya çıkartıyordu.

Doğrudan babamın alt kattaki çalışma odasına yürüdüm. Telefonumun cılız ışığını meşe ağacından yapılma devasa, tozlu kitaplığa tuttum. Ellerim titreyerek raflardaki deri kaplı, kenarları sararmış ağır ciltleri çekmeye başladım. Çoğu Latince ve eski İngilizce yazılmış, üzerlerinde garip kabartmalar olan kitaplardı. Rastgele birkaçını masanın üzerine devasa bir gürültüyle bıraktım ve sayfalarını kontrolsüz bir panikle hışırdayarak çevirmeye başladım.

Ve işte oradaydılar.

Sayfalardaki illüstrasyonlar, karanlık çizimler ve kenarlara düşülmüş el yazısı notlar gözlerimin önünde birer birer belirdi. Üçlü sarmal... Triskelion.

Alfa. Beta. Omega.

Sayfalarda göz gezdirdikçe, okuduğum her kelime beynime kızgın bir demir gibi saplanıyordu: Gözleri kan kırmızısı yananlar sürünün lideridir, Alfa'dır. Isırığı bir lanettir; ya öldürür ya da dönüştürür. Sarı ve mavi gözler Beta'lara aittir; gücünü Alfa'sından alır... Kurdun doğası kanla, dolunayla ve içsel vahşetle beslenir...

Çizimlerdeki insanüstü pençeler, parçalanmış boğazlar, dolunay altında şekil değiştiren bedenler... Bütün parçalar zihnimde dehşet verici bir gürültüyle oturdu.

Gözlerim kocaman açıldı, nefesim boğazımda tıkandı. Dün gece ormanda Scott'a saldıran o devasa, kırmızı gözlü yaratık bir masal efsanesi değildi. Bir illüzyon değildi. O gerçek bir Alfa kurt adamdı. Scott dün gece ısırılmıştı. Scott dönüşüyordu! Derek Hale o fırtınalı gecede ölmemişti çünkü o bir Beta'ydı ve insanüstü bir iyileşme gücü vardı!

Beacon Hills... Benim sakin, sıkıcı sandığım bu kasaba, aslında kurtların, avcıların ve kanlı bir bölgesel savaşın tam ortasındaydı.

"Kurtlar..." diye fısıldadım, sesim boş odada yankılandı. "Gerçekten varlar..."
İçimde patlayan o saf, ilkel korku dalgası midemi bulandırdı. Bacaklarımın bağı çözüldü, masaya tutunmak zorunda kaldım. Gerçekti. Her şey gerçekti.

Panik bir yangın gibi bedenimi sardı. Buradan hemen çıkmalıydım. Stiles'ı bulmalı, ona her şeyi anlatmalı ya da ikisini de bu kasabadan kaçmaya ikna etmeliydim. Niye bunu düşünüyordum bilmiyordum ama yaşananlardan sonra sanki kaçmaları gerekiyordu.

Masadaki kitaplardan en belirgin olan iki tanesini ve kucağımdaki Triskelion çizimlerini alelacele kucağıma sıkıştırdım. Odadan fırlayıp karanlık koridora doğru koştum. Tam dış kapıya doğru hamle yapıp kolu tuttuğum an, kapı dışarıdan aniden ve gürültüyle açıldı.

Sert, karanlık bir silüetle kafa kafaya geldim. Fren yapmaya vakit bulamadan sert bir göğse çarptım. Kucağımdaki kitaplardan biri gürültüyle ahşap zemine düştü, sayfaları genişçe açıldı. Dengemi kaybedip geriye doğru sendelediğimde, güçlü bir el bileğimden yakalayıp beni düşmekten son anda kurtardı.

Dehşetle başımı kaldırdığımda, koridorun loş ışığında karşımda duran yüzü gördüm.

Babam.

Aylardır yüzünü görmediğim, kendi soğuk ve mesafeli dünyasında yaşayan, varlığını neredeyse unuttığım adam. Üzerinde koyu renkli, şık bir palto vardı. Bakışları önce benim gözlerimdeki o kontrolden çıkmış, vahşi paniğe kaydı. Ardından bileğimi tutan eli sertleşti.

Yavaşça başını eğdi. Bakışları yerdeki kitaba, tam da üzerinde devasa bir kurt kafası ve kanlı Triskelion sembolü çizili olan o açık sayfaya kilitlendi.

Koridordaki hava bir anda sıfırın altına düştü sanki. Yıllardır yüzünde görmeye alışkın olduğum o umursamaz, uzak ifade, yerini derin, karanlık ve insanı iliklerine kadar donduran bir ciddiyete bıraktı. Bana doğru baktığında, gözlerinde hiç görmediğim bir ifade vardı: Bir babanın şaşkınlığı değil, sırrı ifşa olmuş bir adamın tehlikeli gölgesi.

"Gwen," dedi babam. Ses tonu o kadar alçak ve gürdü ki, evin ahşap tabanı hafifçe titredi. "Senin bu saatte... bu odada ve bu kitaplarla ne işin var?"

"Hiç." Diyebildim sadece. Kendi sesim o kadar kısık çıkmıştı ki, babam bir şeyler sakladığımı kesin olarak anlardı.

Babamın bakışları yüzümdeki solgunlukta yavaşça gezindi. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafe, sanki görünmez bir basınçla daraldı. O an, yıllardır tanıdığımı sandığım adama bakarken göğsüme yabancı ve yırtıcı bir korku oturdu. Bu sadece geç kalmış bir kız çocuğunun babasından duyduğu çekince değildi; karşımda duran adamın gölgesi bile karanlık, tekinsiz bir tehlike saçıyordu.

Sessizlik koridoru bir bıçak gibi keserken, babam yavaşça eğildi. Yerdeki açılmış kitaba bakışlarını dikti. Sayfadaki o kanlı kurt tasvirine, Triskelion sembolüne bakarken yüzünde anlaşılmaz, dondurucu bir tebessüm kıvrıldı. Kitabı yerden almadı ama gözlerini de ondan ayırmadı.

"Eski hikâyeleri özlemiş olmalısın," dedi, sesi koridorda karanlık bir uğultu gibi yayıldı. "Hani çocukken sana anlattığım o masallar... Gece ormanda gezen pençeleri, dolunayda uluyan canavarları. Sanırım o vakitler bunlara inanmaktan çok hoşlanırdın, değil mi Gwen?"

Sesindeki o ima, arkasındaki gizli tehdit kanımı dondurdu. Bana doğru bir adım daha attığında refleksle geriledim. Sırtım dış kapının soğuk tahtasına çarptı.

"Ben... Sadece unutmuşum. Toplamaya gelmiştim," diye geveledim.

Babam elini kaldırıp kitabı işaret edecek gibi olduğunda, fırsatı yakaladım. Kapı koluna yapışıp hızla dışarı doğru kaydım. "Büyükannem bekliyor, gitmem lazım!"

"Gwen, bekle-" Arkamda yükselen o gür sesi duymamazlıktan geldim.

Merdivenleri ikişer ikişer inip kendimi bahçeye attım. Gece rüzgârı yüzüme bir kırbaç gibi çarparak bilincimi yerine getirmeye çalışıyordu. Kucağımdaki kitapları daha sıkı kavrayarak arabaya koştum. Kapıyı açıp içeri atladım, kilitleri sırayla indirdim ve gaza sonuna kadar bastım. Aynadan baktığımda babamın verandanın ışığında kımıldamadan durduğunu, arabanın gidişini izlediğini gördüm.

Eve varıp odama kapandığımda kilit sesinin yankısı odanın içinde kayboldu. Nefes nefese kalmış bir halde kitapları çalışma masamın üzerine devirdim.
Titreyen ellerimle sayfaları yeniden açtım. Ama bu sefer kütüphanedeki o düzenli, şiirsel ve masalsı efsane kitaplarına benzemediğini çok daha net fark ediyordum. Bunlar bir araştırmacının değil, bir görgü tanığının elinden çıkmış gibiydi. Sayfa kenarlarında kurumuş mürekkep lekeleri değil, daha başka şeyler vardı. İnsan anatomisiyle kurt anatomisinin çakıştığı çizimler o kadar ham, o kadar detaylı ve ürperticiydi ki; bu satırların hiçbirinde mitolojik bir cazibe yoktu.

Sadece hayatta kalma rehberleri, vahşi av nöbetleri ve sürü kuralları yazılıydı. Kitabı panikle karıştırırken, sararmış sayfaların arasından küçük, sert bir nesne kayıp ahşap zemine düştü. Çıt sesiyle yere düşen şeye bakmak için eğildim. Kenarları yıpranmış, hafifçe sararmış eski bir fotoğraftı bu.

Fotoğrafın kenarları parmaklarımın arasında hafifçe bükülürken, o küçük kâğıt parçasının üzerindeki ağırlığın tüm odayı ezdiğini hissediyordum. Yıllardır üzerini örttüğüm, basit bir kasaba hayatının huzurlu ritmine bıraktığım zihnim, bir gecede un ufak olmuş bir cam fanus gibiydi. Yerde, soğuk ahşap parkelerin üzerinde diz çökmüş halde otururken, parmaklarımın ucundaki gerçeğin soğukluğu iliklerime kadar işliyordu.

Gözlerim fotoğrafın detaylarına çakılı kaldı. Babamın henüz şakaklarına ak düşmemiş hali, o alışık olmadığım gevşek ve özgüvenli tebessümüyle kameraya bakıyordu. Koyu renkli ceketinin yakası hafifçe açık, omuzları rahattı. Yanında ise, kolunu babamın omzuna atmış olan genç bir adam duruyordu: Derek Hale. Onu gözlerinden tanımıştım. Yüzünde bugün taşıdığı o derin yara izleri ve karanlık gölgeler yoktu ama bakışlarındaki o keskin, insanüstü odaklanma aynıydı. İki adam, aralarında yıllara dayanan sarsılmaz bir bağ varmış gibi yan yana duruyorlardı.

Arkalarındaki yapı, yangının henüz kül etmediği, ihtişamlı ve lekesiz ahşap sütunlarıyla yükselen eski Hale Malikanesi'ydi. Bu tesadüfen çekilmiş bir kare değildi. Bu, iki ailenin, iki ayrı dünyanın birbirine teğet geçmekle kalmayıp köklerinden bağlandığının kanıtıydı. Babam, Beacon Hills'in saygın, mesafeli ve kendi halinde yaşayan avukatı ya da araştırmacısı değildi; o bu kanlı tarihçenin tam ortasındaydı belli ki.

Göğsüme çöken o ağırlık, nefesimi boğazımda düğümledi. Yıllardır bana anlattığı o uyku öncesi hikâyeleri düşündüm. Ormanın derinliklerinde gezen pençeli yaratıkları, dolunayın altında akıl sağlığını yitiren adamları, kanla yazılmış antik antlaşmaları... Hepsini benim hayal gücümü beslemek için uydurduğu masallar sanırdım. Oysa babam bana masal anlatmıyordu; bana kendi dünyasının haritasını çiziyordu ve ben bunu anlamayacak kadar çocuktum.

Odamın çıplak duvarlarında yankılanan tek ses, dışarıda çam ağaçlarını büken rüzgârın uğultusu ve benim düzensiz nefeslerimdi. Rüzgâr panjurlara vurdukça, dışarıdaki her bir gölge canlı bir organizmaya dönüşüyordu. Zihnim artık o karanlığı sadece ağaç dalı veya rüzgâr olarak etiketleyemiyordu. Sayfaları karıştırırken gördüğüm o çizimler, parçalanmış boğazlar, uzayan kemikler ve geceyi yırtan kırmızı gözler, penceremin hemen dışında pusuda bekliyor gibiydi.

Yerde sürülen bacaklarımla zorlukla ayağa kalktım. Fotoğrafı ve masaya bocaladığım o ağır, deri kaplı kitapları lambanın sarı ışığının altına dizdim. Titreyen ellerimle sayfaları yeniden çevirmeye başladım. Bu sefer aradığım şey efsaneler değildi; bu sayfalar birer efsane kitabı gibi yazılmamıştı.

Mürekkebin kâğıda tutunduğu yerlerdeki o sert, aceleci el yazısı, satır aralarına serpiştirilmiş Latince ve eski İngilizce terimler bir araştırmacının titizliğini değil, bir avcının ya da kurbanın dehşet dolu tanıklığını taşıyordu. Kitaptaki dipnotlar, kurt adam hiyerarşisini en ince ayrıntısına kadar parçalara ayırmıştı.

Sayfaların kenarlarındaki o kurumuş, kahverengiye dönmüş lekelerin hakiki kan izleri olduğunu fark ettiğimde midem bulandı. Bir sayfada, insan omurgasının dolunay altında nasıl biçim değiştirdiği, kas liflerinin nasıl kopup daha güçlü bir yapıyla yeniden birleştiği anatomi çizimleriyle anlatılmıştı. Alfa'nın gücü, sürüsüne olan mutlak hakimiyeti, Beta'ların bu güce olan bağımlılığı ve sürüsüz kalan bir Omega'nın ne kadar tehlikeli ve savunmasız olduğu... Her şey, bir tıp kitabının soğukluğuyla ama bir kâbusun dehşetiyle kaleme alınmıştı.

"Scott..." diye fısıldadım, sesim boş odada yankılanıp kaybolurken. Astım krizleriyle boğuşan, kendi halinde bir lise öğrencisiydi Scott McCall. Şimdi ise bu kanlı sayfaların ortasındaki o ilk evrenin, uyanışın tam göbeğindeydi. Dün gece ormanda o devasa Alfa'nın dişleri onun etine battığında, Scott'ın sıradan hayatı ölmüştü. O artık bir Beta'ydı. Bedenindeki o aniden beliren refleksler, sahada sergilediği inanılmaz güç ve gözlerindeki o arayış... Hepsi kitaptaki kehanetlerin birebir karşılığıydı.

Ve sonra Stiles geldi aklıma. Stiles, elinde hiçbir silahı, bedeninde hiçbir süper gücü olmadan, sadece sadakati ve o dur durak bilmeyen zekasıyla Scott'ın yanında durmaya çalışıyordu. Kütüphanede karşıma oturduğunda gözlerinde gördüğüm o dürüst, katıksız korku yeniden zihnimde çaktı. Dostumu kaybetmekten korkuyorum demişti. Stiles neyle karşı karşıya olduklarını biliyordu, bu yüzden korkuyordu. Dostunun geceleri kan koklayan bir yaratığa dönüşebileceğini, kasabada dolaşan o kırmızılı gözlerin ikisini de bir çırpıda yok edebileceğini tahmin etmek bile istemiyordu eminim ki.

Stiles, ateşe çıplak elle dokunmaya çalışan bir çocuk gibiydi şu an kafamda. Ve eğer birisi onu durdurmazsa veya neyle savaştıklarını anlatmazsa, o ateş önce Stiles'ı yakacaktı.

Masanın üzerine, fotoğrafın hemen yanına hırkamın cebinden çıkardığım o iki nesneyi koydum: Scott'ın metalik astım spreyi ve Derek'in gümüş Triskelion parçası. Üçü yan yana durduğunda, benim sıradan hayatımın sonunu ilan eden birer mühür gibi parıldadılar.

Komodinin üzerindeki saatin tıkırtısı gecenin karanlığını bölüyordu. Saat gecenin üçüydü. Alt katta, evimizin diğer ucunda büyükannem mışıl mışıl uyuyordu. O, dünya üzerindeki kötülüklerin sadece insanlardan geldiğine inanacak kadar saf bir dünyada yaşıyordu. Onu bu karanlıktan korumak, bu sırrı odamın kapısından içeri sokmamak benim görevimdi belki de. Ama bunu tek başıma nasıl taşıyacağımı bilmiyordum.

Penceremin önüne kadar yürüyüp alnımı soğuk cama dayadım. Beacon Hills ormanları, zifiri karanlığın altında devasa bir deniz gibi uzanıyordu. Ağaçların tepe noktaları rüzgârda dalgalanıyordu. Dün gece o ormanda, çamurların içinde bilincimi kaybettiğim anı hatırladım. Derek Hale'in boynundaki o kanı, sonra sabah karşımda diri bir şekilde duruşunu...

Onların dünyasında ölüm bile bizim bildiğimiz kurallara uyumuyordu. Babamın koridordaki o ürkütücü bakışı tekrar gözlerimin önüne geldi. Yerdeki kitaba bakarken yüzünde beliren o tanımsız ciddiyet... Beni durdurmamıştı, bana bağırmamıştı ama o sesiyle zihnime bir sınır çizmişti. Beni bir çocuk gibi değil, sırrını yakalamış bir tehdit gibi süzmüştü.

O kitapları neden o eski çalışma odasında, paslı bir kilidin arkasında bırakmıştı? Neden o Triskelion sembolü benim çocukluk hafızama kazınacak kadar görünür bir yerdeydi? Babam bir avcı mıydı? Yoksa kurtların müttefiki mi? Ya da belki de daha kötüsü... kendi geçmişinden kaçmaya çalışan biri miydi?

Omurgamdan aşağı doğru süzülen buz gibi bir ürpertiyle sarsıldım. Gwen Vale olarak bildiğim kimlik, sabah pencere kenarında oturup edebiyat kitabının sayfalarını çeviren o sessiz kız, artık yoktu. Gece, örtüsünü üzerimden çekip almıştı. Artık bu kasabada yaşanan hiçbir şeye dışarıdan bakan bir izleyici olamazdım. Çünkü inanmak istemediğim gerçek, gözlerimin önüne geliyordu ve genellikle belanın olduğu yerlerden sağ çıkmak zor olurdu. Scott'ın kanı, Stiles'ın çaresizliği, Derek'in uyarıları ve babamın gölgesi beni bu sahnenin tam ortasına çekmişti.

Sandalyeme tekrar oturdum. Titreyen ellerimle temiz bir defter çıkardım ve kitaptaki en kritik notları, Alfa-Beta ilişkisini, dolunayda kontrolü sağlamak için yazılan o Keltçe dizeleri hızla not etmeye başladım. Eğer Scott önümüzdeki dolunayda zihnini kaybedip bir canavara dönüşecekse ve Stiles onun yanında duracaksa, bu kuralları bilen birine ihtiyaçları vardı. Korkum hâlâ oradaydı, midemi büküyordu ama onun beni felç etmesine izin veremezdim.

Şafağın ilk cılız, gri ışıkları gökyüzüne sızmaya başladığında, kasabanın üzerine çöken o katran karası gece yavaşça çekildi. Kitapları ve eski fotoğrafı yatağımın altındaki gizli bölmeye sıkıştırdım. Triskelion parçasını ve Scott'ın ilacını okul çantamın en alt gözüne sakladım.

Banyoda yüzüme çarptığım buz gibi su bile zihnimdeki fırtınayı dindirmeye yetmedi. Aynadaki yansımama baktım. Gözlerimin altı morarmış, tenim solmuştu ama bakışlarımdaki o çocuksu kararsızlık silinmişti. Aynadaki kız, tekinsiz bir gerçeğin eşiğinde durduğunu biliyordu.

Kapıyı arkamdan kapatıp Beacon Hills'in soğuk sabah havasına adım attığımda, sokaklar her zamanki gibi sakindi. Kuşlar ötüyor, sabah otobüsü durağa yanaşıyordu. Ama ben biliyordum; bu sakinlik, yaklaşan devasa bir fırtınanın öncesindeki o aldatıcı sessizlikti.

Çantamı omzuma daha sıkı astım ve okula doğru yürümeye başladım. Stiles ve Scott ile yüzleşmeye, hayatımın en karanlık gününe adım atmaya hazırdım.

---
Yazar'dan.
---

Gwen bir şekilde geceyi zar zor atlatmıştı da hep böyle mi olacaktı bu işler? Öğrendiği gerçek onu elbette yıpratıyordu, hatta o kadar çok korkuyordu ki yaşadığı yeri terk etmek istiyordu ama içinden bir ses de kalması için çaba gösteriyordu.

Tüm gece boyunca, okuduklarını ve gördüklerini düşünüp duruyordu. Hayatı sıradandı, belki de tek aksiyonu okula geç kalmak olmuştu şimdiye kadar.

Ama şimdi durum bambaşkaydı. Okuluna güzelce gitmişti, toz pembe baktığı bu dünya bir gecede gri renklere bürünmüştü resmen.

Masallarda duyduğu tüm şeyleri şimdi gerçekte görüyordu ve bu kabullenmesi zor bir olaydı. Rüyada olduğunu düşünüp kaç kere kendini çimdiklemişti. Hepsi faydasızdı çünkü bunlar gerçekti ve aslında bunlara çocukluğundan beri aşinaydı.

Şimdi ise öğrendiği gerçekle, yardım etmek istiyordu tüm korkusuna rağmen. Farkına varmıştı ki, bu olaylar ne zaman yaşanmaya başladıysa o zamandan itibaren ailesi, bunları not olarak tutuyordu.

Günlüğe benzer bir şey de bulmuştu, tüm sayfaları okumasa da bazılarını okumuştu. En son ise büyükbabasının el yazısına denk gelmişti. O bile bir not tutmuştu. Tuttuğu hane ise ayrı bir gizemdi.

Büyükbabası, çizgisiz kâğıda mürekkebi derinlemesine işleyen bir ciddiyetle yazmıştı. Sayfanın en tepesinde, tükenmez kalemin izi kâğıdı neredeyse yırtacak kadar baskın bir şekilde Hale Ailesi yazıyordu. O ismi okuduğu anda Elena'nın göğsünde soğuk bir ürperti belirmişti; sanki bu kelimeler sadece kâğıda değil, doğrudan zihnine kazınmıştı.

Büyükbabasının tuttuğu notlar net tarihler ya da açık adresler içermiyordu; daha çok soyut, kehaneti andıran ve gölgeli ifadelerle doluydu. "Onlar gecenin kıyısında durur ama karanlığa asla tamamen teslim olmazlar," diye başlıyordu notlar. "Hale soyu, görünen ile görünmeyen arasındaki o ince, kırılgan çizginin gardiyanıdır. Zihinleri fırtınalı bir deniz gibidir; ne tam anlamıyla bu dünyaya aittirler ne de tamamen öte tarafa. Onların varlığı bir denge meselesidir; bir Hale üyesinin attığı tek bir adım, kaderin akışını değiştirecek kadar ağırdır. Ancak bu gücün bedeli, ruhlarında taşımak zorunda kaldıkları sonsuz bir yankıdır." Gwen satırları okurken kelimelerin arkasındaki o ağır atmosferi adeta teninde hissediyordu. Büyükbabası Hale ailesinden bir düşman gibi değil, sakınılması ve saygı duyulması gereken kadim bir güç olarak bahsediyordu.

Gerçeklerle yüzleşmek, bir insanın yaşayabileceği en sancılı uyanıştı. Çocukluğundan beri sığındığı o korunaklı, toz pembe dünyanın kurgudan ibaret olduğunu kabullenmek Gwen'in içini acıtıyordu. Gerçek, insanın üzerine ansızın çöken ağır bir taş gibiydi; onu bir kez gördüğünüzde artık hiçbir şey eski basitliğine dönemezdi. Kaçmak en kolay olandı; arkasına bakmadan bu şehri terk etmek, her şeyi kötü bir kabus sayıp unutmaya çalışmak mümkündü. Fakat büyükbabasının notlarının sonundaki şu cümle, Gwen’in ruhundaki kaçış isteğini tamamen kırıp attı: "Hakikat yakıcıdır ama insanı sadece o ateş özgürleştirir. Gözlerini kapatmak seni tehlikeden korumaz, sadece yaklaşan darbeyi görmeni engeller."

İçindeki korku silinmemişti ama o korkunun yanında artık kök salan bambaşka bir his vardı: Kabulleniş. Hale ailesinin bu kehanetteki yerini ve ailesinin neden yıllardır bu notları tuttuğunu anlamak zorundaydı. Artık sadece kaçan bir çocuk değil, saklanan bu hakikatin tam ortasında duran bir parçaydı istemese de.

Aynı gece gerçeklerle yüzleşen tek kişi o değildi.

Stiles'ın evinde gecenin ilerleyen saatlerinde ışıklar hâlâ yanıyordu. Babası alt katta kendi işleriyle meşgulken Stiles ve Scott, odanın ortasında duran yatağın kenarına ve çalışma masasının çevresine dağılmış hâlde, o gün yaşananları anlamlandırmaya çalışıyordu. Masanın üzerinde açık duran bilgisayar, birkaç gazete kupürü ve Stiles'ın aceleyle karaladığı notlar vardı. Odanın içindeki hava, saatlerdir kapalı kalan bir pencerenin verdiği ağır sıcaklıkla daha da bunaltıcı hâle gelmişti.

Scott ise bütün bu süre boyunca aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu.

"Bir ceset, Stiles. Sadece bir ceset."

Stiles başını kaldırdı.

"Hayır. 'Sadece bir ceset' değil. Yarıya bölünmüş bir ceset."

"Bu daha mı iyi?"

"Hayır, ama daha açıklayıcı."

Scott ellerini yüzüne sürüp derin bir nefes aldı.

"Babamın soruşturmasını biliyorsun. Biri öldürülmüş. Hepsi bu."

Onlara göre hepsi buydu. İkisi de durumun farkındaydı da konuşmaya cesaret edemiyorlardı. Derek onların gözünde baş şüpheli konumunu almıştı çoktan.

Yeni olan tek şey Scott'ın özellikleriydi. Duygularına tam olarak yoğunlaşamıyordu, bu onu rahatsız ediyordu. Yine de bir şeyden emindi. Okulda aldığı koku ona korkuyu gösteriyordu. Bunu dile getirmek için derin bir nefes aldı.

"Okulda birisinin korktuğunu hissettim."

Demişti kuru şekilde. Bunun aslında bir önemi yok gibi gözüküyordu. Stiles, Scott'ın dediğini duyduğu anda elindeki kalemi masanın üzerinde birkaç kez çevirdi. Normalde zihninden geçen her şeyi aynı anda dışarı dökmeye alışkındı; düşüncelerinin birbiriyle yarışması, konuşurken cümlelerin ortasında başka konulara sapması onun için sıradan bir durumdu. Fakat bu kez söyleyecekleri, ağzından çıkmadan önce birkaç kez zihninde tartılıyordu.

"Okuldaki o kızdan bahsediyorsun."

Scott'ın kaşları çatıldı.

"Adı Gwen."

Stiles şaşırarak Scott'a bakıyordu.

"Demek adını biliyorsun."

"Stiles..."

"Hayır, hayır, sadece söylüyorum." Ellerini havaya kaldırdı. "Çünkü ben bugün onunla konuştum. Daha doğrusu, o da benimle konuştu. Yani teknik olarak ikimiz de birbirimizle konuştuk. Bu sosyal etkileşim denen şeyin nasıl çalıştığını biliyoruz değil mi?"

Scott gözlerini devirdi.

"Ne olmuş Gwen'e peki? Korktuğuna emindim ama o neredeyse yok sayılan birisi. Neyden korksun?"

Stiles'ın yüzündeki ifade değişti. Şakacı tavrı birkaç saniyeliğine tamamen silindi. Sandalyede öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine dayadı.

"Dün gece onu ormanda gördüm." Dedi Stiles. Scott'ın yüzündeki bütün renk çekildi.

"Ne?"

"Gece ormanın olduğu taraftaydı, arabasından tanıdım çünkü istediğim bir model ve arabasını kızdan daha iyi biliyorum. O sırada sen ve ben..." Cümlesinin devamını getirmedi. İkisi de ne olduğunu biliyordu. Scott birkaç saniye sessiz kaldı.

"Belki sadece ormana gitmiştir."

"Beacon Hills'te insanlar ormana genellikle piknik yapmak için gitmiyor."

"Stiles."

"Tamam, kabul ediyorum, bu biraz önyargılı bir yaklaşım. Ama elimizde yarı parçalanmış bir ceset, gizemli bir adam yani Derek, senin bir gecede Kaptan Amerika'ya dönüşmen ve dün gece ormanda bulunan başka bir öğrenci var." Parmaklarını sayarak konuştu. "Ben sadece olasılıkları değerlendiriyorum."

"Gwen bize zarar verecek gibi görünmüyordu." Stiles'ın bakışları Scott'a çevrildi.

"Sen bunu nereden biliyorsun?" Scott cevap vermedi. Çünkü bilmiyordu. Asıl sorun da buydu. Gwen'in yanından geçtiği anda duyduğu o koku hâlâ burnunun ucundaydı. Nemli toprak, yağmur, eski ahşap ve çok hafif bir metal kokusu. Kan değildi. En azından Scott bunun kan olmadığından emindi. Fakat koku, ormandan aldığı kokuyla aynı yere dokunuyordu. Sanki Gwen'in kıyafetlerine yalnızca yağmur değil, ormanın kendisi sinmişti.

"Bugün onun yanında başka bir şey de hissettim," dedi sonunda. Stiles'ın yüzü ciddileşti.

"Ne?"

"Ormandaki kokuyu."

Odanın içinde bir sessizlik oluştu. Stiles yavaşça ayağa kalktı. "Tamam. Bu önemli."

"Belki de değildir."

"Scott, şu anda süper koku duyusuna sahip olan kişi sensin. Ben değilim. Ben hâlâ normal insanım. Dolayısıyla senin burnunun söylediği şey benim için oldukça önemli."

Scott yatağın kenarına oturdu.

"Ya o da biliyorsa?"

Stiles durdu.

"Ne biliyorsa?"

Scott gözlerini kapattı. Dün geceki görüntüler yeniden zihninde belirdi. Ağaçların arasından yükselen o yaratık, kırmızı gözler, dişler, acı ve ardından gelen boşluk...

"Ne olduğumu."

Stiles'ın yüzündeki ifade yavaşça değişti.

"Gwen mi?"

Scott başını salladı.

"Belki."

Stiles odanın içinde birkaç adım attı. Parmaklarını saçlarının arasından geçirirken yüzünde o tanıdık düşünceli ifade belirdi. Sonra aniden durdu.

"Bugün kütüphanede ne yaptığını biliyor musun?"

Scott ona baktı.

"Ne?"

"Eski semboller araştırıyordu."

Scott'ın yüzü gerildi.

"Ne sembolleri?"

Stiles cevap vermeden masanın üzerindeki bilgisayara yöneldi. Ekranda birkaç internet sayfası açıktı. Arama geçmişinde kurt adam efsaneleri, Hale ailesi ve Beacon Hills yangınıyla ilgili onlarca sonuç vardı.

"Şunları."

Scott ekrana yaklaştı. Birbirine bağlanan üç spiralden oluşan sembol, ekranın ortasında duruyordu.
Stiles'ın sesi bu kez neredeyse fısıltıydı.

"Triskelion."

Scott sembole baktığı anda göğsünde garip bir sıkışma hissetti. Sanki bu şekil ona bir şeyi hatırlatıyordu fakat ne olduğunu çıkaramıyordu.

"Bu ne?"

"Henüz bilmiyorum. Ama öğreneceğim."

Scott derin bir nefes çekti içine. Ne diyeceğini bilmiyordu, yaşadığı değişim ister istemez etkiliyordu onu.

"Gwen'in bu sembol ile ne ilgisi var?"

Stiles gözlerini ekrandan ayırmadan Scott'ın sorduğu soruyu yanıtladı.

"Bilmiyorum, yarın öğreneceğim bunu. Garip davrandığı için onunla bugün konuşmak istemiştim ve sanırım bizi doğru yanıtlara götürebilir kendisi eğer sorarsak."

İkili arasında bir sessizlik hakimken, gece iyice geç bir saate ilerliyordu. Bir noktadan sonra Stiles yeniden konuştu.

"Babam Derek'i araştırıyor. Şaka gibi. Normal bir cinayet soruşturması bize yetmedi. Şimdi aile sırları, gizemli semboller, kurt adamlar ve muhtemelen tarihi bir kan davası da ekledik. Beacon Hills neden hiçbir zaman normal bir kasaba olamıyor? Babam da araştırdığına göre normal bir şey yok ortada. Bunlar yetmiyormuş gibi Gwen de şüpheli gözümde. En azından öyle hissediyorum. Bence o kız da kurt, yani adam olamaz kurt kadın."

Bu düşünce Scott'a mantıklı gelmemişti, hızlıca ortaya atılan teoriyi çürütmek için konuştu.

"Ondan farklı bir koku almadım, kurt kadın falan olsaydı anlardım."

Stiles göz devirdi, birkaç saniye düşündükten sonra yeniden konuştu.

"O zaman o kızın kurt adamlarla bağlantısı var."

"Buna emin değilim Stiles, dışarıdan gördüğümüzle buna varmak zor."

Stiles'ın aklına başka bir şey gelmemişti. Susmayı tercih etti bu yüzden.

Şüpheler boylarını aşmıştı ama pes etmek gibi bir şeyi de düşünmüyorlardı. Stiles, Gwen'i çok sonradan hatırlamıştı. Ortaokulda aynı sırayı paylaşmışlardı bir keresinde ve Stiles ondan bir kalem almıştı. Aklında olan hatıra buydu. Scott kızı sadece lisede gördüğüyle tanıyordu, fazlası yoktu.

Gwen de fazla bir şekilde tanımıyordu ama insanları gördüğünde unutmazdı. Bu yüzden Scott ve Stiles'ı gördüğü andan beri unutmamıştı. Onların kişiliklerini de çözüyordu artık yavaş yavaş.

Gece bir şekilde sabaha bağlanmıştı artık. Bir taraf sorularla baş ederken diğer taraf ise gerçekler altında eziliyordu resmen.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

33okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18