4. bölüm · Mektup

BEN SUÇSUZUM

Şükran

Gözlerini açtığında saat 13:00 olmuştu. Belli ki annesi çoktan pazara çıkmıştı, çünkü içeride çıt çıkmıyordu.
Yatağından doğruldu, başında ağır bir ağrı ile etrafına baktı. Dün gece olanlar gerçek miydi, yoksa rüya mıydı? Öğrenmeye çalışıyor, kendini zorluyordu.
Aklına dün geceki mesaj geldi. Masaya geçti ve hemen bilgisayarını açtı. Social Life uygulamasını açtı, ancak herhangi bir mesaj yoktu. İyice baktığından emin olduktan sonra telefonuna göz gezdirdi. Yine herhangi bir mesaj yoktu.
Bunun bir rüya olabileceğini düşünüp rahatlamaya çalıştı.
Odası sabah olmasına rağmen hafif karanlıktı. Perdeleri açtı, içeriye giren güneş tam tepedeydi. Sanki ilk defa güneşin ve hafif esen rüzgarın yüzünde hissettirdiği huzuru fark etti. Şikayet ettiği sıradan hayatı, bir an için huzurlu gelmeye başlamıştı.
Yüzünü yıkamak için banyoya geçti. Aynada sapsarı bir yüz, şişmiş ve kararmış göz torbaları…
Bir rüyadan bu kadar etkilendiğine inanmadı. Ancak aynada gözleri tişörtüne takıldı.
Dün giydiği tişört maviydi ama şimdi üstünde beyaz bir tişört vardı.
Lavabonun yan tarafında kirli sepetine gözü takıldı. Mavi tişört, kırmızı lekelerle sepette duruyordu.
Tekrar titremeye başladı. Hemen tişörtü eline aldı ve iyice inceledi.
Dün akşam yaşadıkları bir bir gözünün önündeydi. Belli ki eve gelince annesinin onu kanlar içinde görmesini istememiş; elini yüzünü yıkadıktan sonra tişörtünü değiştirmişti.
Hemen tişörtü makineye attı ve elde yıkama ayarını yapıp odasına geçti.
Ellerinin titremesiyle bunun bir rüya olmadığını içten içe anlamıştı.
Kapı sesi duyuldu. Önce ne yapacağını bilemedi. Açmamaya karar verse de annesinin olabileceğini düşündü.
Kapıya gitti, küçük yuvarlak delikten annesini gördü.
İçi rahatlamış bir şekilde kapıyı açıp annesine sarıldı.
En son ne zaman annesine sarıldığını hatırlamıyordu.
Annesini şaşkınlık içinde, oğluna sarılmışken,
“Hayırdır oğlum, iyi misin?” diye sordu.
Bir şeyler söylemek istese de ağzında tek laf çıkmamıştı.
Gözleri dolmaya başladığını fark etti. Annesini görmemesi için hızlı bir hamleyle arkasına döndü ve odasına geçti.
İçeriden annesinin sesi duyuldu:
“Bir şeyler yedin mi, Umut? Böyle aç kalarak mideni bozacaksın. Sana bir şeyler getireyim, yer misin?”
Umut, belki de son defa olduğunu bilmeden, annesine masada hazırlamasını ve beraber yemek istediğini söyledi.
Çok geçmeden annesini, onu yemek için içeriye çağırdı.
Beraber bir şeyler yediler.
Umut, masadan kalkacağı sırada sert bir şekilde kapı çalındı.
Annesi kapıya doğru yürürken, Umut annesine telaşla sesini kısarak kapıyı açmamasını söyledi. Fakat annesi kapıyı çoktan açmış, karşısında polisi görünce şaşırmıştı.
Umut, polisi görünce korkmaya başladı. Başından kaynar sular dökülmüş gibi, olduğu yerde titremesine mani olamıyordu.
Polis:
“Merhaba, ben emniyetten Başkomiser Furkan Özdemir.
Umut Bulut'un neyi oluyorsunuz?”
Annesi:
“Annesiyim, neden sordunuz? Oğlumu ne oluyor, memur bey? Korkutmayın.”
Polis:
“Dilek Yılmaz'ı öldürmekten cinayetle suçlanıyor. Bizimle karakola kadar gelmesi gerekiyor.”
Umut'un annesi olduğu yere çöktü. Kalbine bıçak saplanıyor gibi hissetti.
Polisin içeriye girip Umut'u kelepçeleyip dışarıya çıkarmasını şaşkınlık içinde izledi.
Ardından bahçeye yalın ayak koşmaya başladı.
“Oğlumu götürmeyin, lütfen! O dışarıya bile çıkmaz, bir tavuktan korkar, o nasıl cinayet işler?”
Başkomiserin ayaklarına kapanmaya yeltendi ancak izin vermeyip, Umut'un annesinin kolunu tutarak ayağa kaldırdı.
“Lütfen böyle yapmayın, onu gözaltına almalıyız. Eğer suçsuzsa zaten bırakırız ama bunun için mahkemeye çıkar. Teyzecim, sizin için yapacağımız bir şey yok şimdilik,” dedi.
Umut'un annesini yatıştırmaya çalışıyordu.
Ama Şerife Hanım'ın içi kan ağlıyordu; yaşadıklarına anlam veremiyordu.
Umut'u alıp polis arabasına bindirdiler ve başkomiser öne, diğer polis ise Umut'un yanına oturarak arabayı çalıştırdılar.
Umut, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Dün gece yaşadıklarını ve öncesini düşünüyordu. Gözlerinden akan yaşları kelepçeden dolayı silemiyordu.
Polise dönerek sessizce:
-Ben suçsuzum dedi.