4. bölüm · Meftun
Yangın.
Bölüm dört.
Yangın.
Bir hoşçakala sığdırdı beni yere göğe sığdıramadığım.
"Bir gün sevdiğim her şeyi kaybettim. Sonra elimin altındaki her şeyi devirip geçerek yürümeye başladım." diyordu okuduğum bir kitapta. O satırları ilk okuduğumda, o karakterle birbirimize ne kadar benzediğimizi fark etmiştim. Belki o, sevdiklerini yavaş yavaş kaybetmişti ama ben... Ben bir gecede elimde ne varsa, çocukluğumla birlikte tek bir kapının ardında bırakmıştım.
O geceden sonra kendimi baştan inşa ettim. İçimdeki küçük Gülce her gün biraz daha ölüyordu ama ben ona yeni bir hayat kurmaya çalıştım. Geçmişini unutmayı değil, onunla yaşamayı öğrettim. Geleceğinin de avuçlarının arasından kayıp gitmemesi için defalarca ayağa kaldırdım onu.
"Her şey geçer," dedim kendime. "Her şey unutulur. İnsan, kendini bir felaketin içinde sonsuza kadar kaybedemez."
Ama şuan geçmişim tam karşımda duruyordu, gözlerinde ki şaşkınlığını gizleyemeden bakıyordu gözlerime. Oysa o duygularını usataca gizleyen biriydi.
“Gülce...” diyebildi sadece.
Ne kadar zaman geçmişti onun ağzından kendi ismimi duymayalı? On yedi yaşındaydım en son bana ismimle seslendiğinde.
"Gülce!" diye attığı çığlık kulaklarımda yeniden yankılandığında gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Yıllardır susturmaya çalıştığım anılar, hiç davet edilmemiş misafirler gibi bir anda zihnime doluşmuştu.
“Sen...” dedi bana doğru istemsizce bir adım atarak. Aramızda yalnızca uzun yemek masası vardı. “Senin ne işin var burada?”
Burnumdan kısa bir nefes verdim. Bunun gülmek mi, ağlamak mı olduğunu ben bile anlayamamıştım.
“Yıllar sonra beni ilk kez görüyorsun...” dedim gözlerimi onunkilerden ayırmadan. “Ve bana söyleyeceğin ilk şey gerçekten bu mu?”
Dudakları aralandı. “Ben...” Devamı gelmedi.
Sanki dilinin ucuna kadar gelen bütün cümleleri yutmuştu. Oysa yılların biriktirdiği o kadar çok soru, o kadar çok öfke, o kadar çok yarım kalmış hesap vardı ki... Hangisinden başlayacağımızı bilmiyordum.
Bakışları bir anlığına yanımdan kayıp Kemal Bey'e gitti. İşte o an anladım, konuşmak istemiyordu. Daha doğrusu, onun yanında konuşamıyordu.
Kemal Bey ikimizin arasında gidip gelen bakışlarını sonunda üzerimizde sabitledi.
“Siz tanışıyor musunuz?” diye sordu, sesi her zamanki kadar sakindi.
“Hayır.”
“Evet.”
İkimizin sesi aynı anda odanın içinde yankılandı. Bakışlarımız yeniden çarpıştı. Gözleriyle belli belirsiz Kemal Bey'i işaret etti.
“Eskiden aynı mahallede yaşıyorduk,” dedim boğazımı temizleyerek. “Ben onu hep abim gibi görürdüm. Sonra biz ailemle taşınınca görüşmeyi kestik. Yıllar sonra ilk defa görüyorum, o yüzden bir an şaşırdım. Kusura bakmayın.”
Aklıma gelen ilk yalandı.
Kemal Bey'in bakışları ağabeyime kaydı. Söylediklerimin doğru olup olmadığını tartmaya çalışıyor gibiydi. Ağabeyim gözlerini benden ayırmadan hafifçe başını salladı.
“Evet,” dedi sakin bir sesle. “Ben de şaşırdım. Kaç yıl oldu görüşmeyeli.”
Titreyen ellerime rağmen tatlı tabağını önüne bırakmayı başardım. Parmaklarımın arasındaki tabak sanki her an düşecekmiş gibi ağırlaşmıştı.
“Afiyet olsun efendim,” dedim, sesimin titrememesi için kendimi zorlayarak.
Servis arabasını önümde sürüp odadan çıktığım an ciğerlerime dolan ilk nefes bile yetmedi. Sanki odanın içinde biri boğazıma görünmez bir ip dolamıştı da ancak şimdi biraz gevşetmişti.
Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi çarpıyordu.
Gözlerime dolan yaşları inatla geri itip servis arabasını koridorun kenarına çektim. Arkamdan Aylin'in bana seslendiğini duydum ama dönüp bakmadım. Hızlı adımlarla soyunma odasına girdim.
İçerisi boştu.
Hiç vakit kaybetmeden dolabımın kapağını açıp üzerimdeki üniformayı çıkarmaya başladım. Ellerim öyle çok titriyordu ki gömleğin düğmelerini çözmekte bile zorlanıyordum.
Tam sırt çantamı dolaptan aldığım sırada kapı açıldı.
“Gülce?”
Başımı kaldırdığımda Aylin'in endişeyle bana doğru yürüdüğünü gördüm.
“Ne oldu? Betin benzin atmış. Sana bu akşam bir şeyler oluyor ama...” dedi.
Cevap vermeden üzerimi değiştirmeye devam ettim. Çantamı omzuma takıp ona döndüm.
“Aylin...” dedim derin bir nefes alarak. “Mesainin bitmesine zaten az kaldı. Beni idare et, ne olur. Eve gitmem lazım. Biraz hava almam... biraz da yalnız kalmam gerekiyor.”
Aylin bir şey söylemek için ağzını açınca başımı iki yana salladım.
“Lütfen...” dedim gözlerimi ondan kaçırarak. “Şu an hiçbir şey sorma. Sana her şeyi anlatacağım... ama şimdi değil.”
Aylin endişeli gözlerle bana baktı, ardından belli belirsiz başını salladı. Yanağına küçük bir öpücük kondurup odadan çıktım. Ön kapıdan çıkmak yerine adımlarımı arka kapıya çevirdim. Ağabeyimle tekrar karşı karşıya gelmeyi ne kadar istesem de bir o kadar da cesaret edemiyordum. Bana geçmişimi hatırlatan hiçbir şeyle yüzleşecek gücüm yoktu.
Saat gece yarısına yaklaşırken son otobüsün kalkmasına çok az kalmıştı. Normalde restoran mesai çıkışında taksi ücretimizi karşılardı ama bugün mesaim bitmeden çıkmıştım. Eğer son otobüsü kaçırırsam eve yürümem mümkün değildi.
Arka kapıdan çıkar çıkmaz yüzüme çarpan sıcak gece havasını ciğerlerime doldurdum. İçeride boğuluyormuşum gibi hissettiren o ağır havadan sonra ilk kez gerçekten nefes alabiliyordum. Adımlarımı hızlandırıp yaklaşık beş dakika uzaklıktaki durağa doğru yürümeye başladım.
Tabii zihnimi rahat bırakmayan düşünceler de benimle birlikte yürüyordu.
Durağa vardığımda etrafta benden başka kimse yoktu. Banka oturup başımı arkaya yasladım. Gözlerimi kapatıp derin nefesler almaya çalışıyordum. Kalbim hâlâ normale dönmemişti.
Tam otobüsün geldiğini sanarak gözlerimi açtığım anda karşımdaki farlar gözlerimi kamaştırdı. Otobüs değildi. Siyah, son model bir araba ağır ağır önümde durdu.
Kaşlarımı çatarak arabanın camına baktım. Şoför koltuğundaki kişiyle göz göze geldiğim an nefesim yine boğazımda düğümlendi.
Ağabeyim.
Arabalardan pek anlamazdım ama kullandığı aracın pahalı olduğu ilk bakışta bile belliydi. Öyle gösterişli duruyordu ki, resmen "Ben çok pahalıyım." diye bağırıyordu.
Cam yavaşça aşağı indi. “Bin.” dedi sadece. Bana bile bakmamıştı.
Kollarımı göğsümde birleştirip kaşlarımı çattım. “Binmeyeceğim. Otobüs gelmek üzere.”
Burnundan yavaşça nefes verdi. “Bin dedim Gülce.” dedi bu kez. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında yıllardır bildiğim o sertlik hâlâ duruyordu. “Seni zorla bindirmek istemiyorum.”
İstemsizce gözlerimi devirdim. Hiç değişmemişti, Yıllar geçmişti ama hâlâ emir verir gibi konuşuyordu. Küçüklüğümden beri en nefret ettiğim huyuydu bu. Bir şeyi isterse olurdu. Hayır cevabını kabul etmezdi.
Derin bir nefes alıp arabaya doğru yürüdüm. Çünkü onu tanıyordum. Eğer değişmediyse, ki belli ki değişmemişti, burada saatlerce inatlaşır, sonunda yine istediğini yaptırırdı.
Kapıyı açıp ön koltuğa oturdum. Kapıyı kapatır kapatmaz dikkatimi arabanın içi çekti. Dışı kadar gösterişliydi.
Bu kadar parayı nereden bulmuştu?
Yoksa... yine başını belaya mı sokmuştu?
Motor çalışırken kısa bir sessizlik oldu. “Adresini söyle.” dedi gözlerini yoldan ayırmadan. “Seni bırakacağım.”
Normalde sırf inadına söylemezdim. Ama ne tartışacak ne de onunla inatlaşacak gücüm kalmıştı, adresimi söyledim.
Arabada yeniden sessizlik hâkim oldu. “Neden buradasın?” diye sordum sonunda. İçimde dolaşan onlarca sorudan yalnızca birini seçebilmiştim.
“İş için.” dedi kısa bir cevap vererek, birkaç saniye sustu. “Birkaç günlüğüne.”
Araba aniden yavaşlayıp yolun kenarına çekildiğinde ne olduğunu anlayamamıştım. Ağabeyime döndüğümde emniyet kemerini çözüyor, yüzündeki yorgun ifadeyi saklamaya bile çalışmıyordu.
“Kafanın içinde çok soru var belli ki.” dedi gözlerini kısa bir an bana çevirerek. “İn. Biraz konuşalım.”
Cevap vermedim.
Emniyet kemerimi çözüp sessizce arabadan indim.
Burası göle yakın küçük bir parktı. Gece olmasına rağmen etraf hâlâ kalabalıktı. İnsanların kahkahaları, çocuk sesleri, uzaktan gelen hayvan sesleri birbirine karışıyordu. Ne garipti... Dünyanın geri kalanı normal hayatına devam ederken benim dünyam birkaç saat önce yerle bir olmuştu.
Boş bir banka doğru yürüdüm. Arkamdan geldiğini duysam da dönüp bakmadım. Oturduğumda yanıma geçti. İlk kez onu bu kadar yakından inceleme fırsatı buldum.
Değişmişti. Omuzları eskisine göre daha genişti. Yüz hatları sertleşmiş, çenesindeki hafif sakallar onu olduğundan daha olgun gösteriyordu. Çocukluğumdaki ağabeyim gitmiş, yerine tanımadığım bir adam gelmişti.
Ama, Gözleri aynıydı. Ne kadar değişirse değişsin, o bakışları tanımamak mümkün değildi.
Sessizlik uzayınca başımı ona çevirdim. “Ne konuşacağız?” dedim.
Sesim sandığımdan daha sakindi. “Konuşulması gereken her şey altı yıl öncede kaldı.”
Bakışlarını yere indirdi. Sonra hiç beklemediğim bir soru sordu. “Neden gittin Gülce?”
Önce duyduğum şeye inanamadım, başımı yavaşça ona çevirdim.
“Ben mi gittim?” dedim kısık ama titreyen bir sesle.
Bir saniye sonra öfkem bütün bedenimi sardı. “Kovdunuz lan beni!”
Sesim parkın içinde yankılanınca birkaç kişi dönüp bize baktı, umurumda bile değildi. Yıllar sonra karşıma geçmiş... Ve bana neden gittiğimi soruyordu.
Ağabeyim gözlerini benden ayırmadan derin bir nefes aldı.
“Her ailede olur böyle şeyler.” dedi sakinliğini koruyarak. “Bizim evde de—”
“Kes.”
Sözünü bitirmesine izin vermedim.
“Her aile çocuğunu gecenin bir vakti kapının önüne koymuyor.”
Acı acı güldüm. “Ben o evde hiçbir zaman istenmedim zaten. O gece de elinize bahane geçti, beni gönderdiniz.”
Ağabeyim gözlerini kapatıp birkaç saniye sustu.
“Tamam...” dedi sonunda. “Annemle babam hiçbir zaman bizi gerçekten sevmedi.”
“Bizi değil.”
Dediklerim dudaklarımdan düşünmeden döküldü.
“Beni.”
Başını iki yana salladı. “Hayır Gülce.”
İlk kez sesi yükselmişti. “Yanılıyorsun. Onlar sadece birbirlerini seviyordu... Hatta birbirlerini sevdikleri bile şüpheli.”
Sustu, bakışları uzaklara kaydı. “Sen o gece evden çıktıktan sonra...”
Yutkundu. “Ben de çıktım.”
Kaşlarım çatıldı.
“Bir daha da o eve dönmedim.”
Duyduklarım beynimde yankılanırken istemsizce ayağa kalktım.
“Ya sen ne saçmalıyorsun!” Sesim yine yükselmişti, “ben senin yüzünden kovuldum o evden!”
“Gülce, bak... Sakin ol lütfen. Annemle babam eve para getirdiğim için beni yanlarında tutuyordu.” dedi kendini açıklamaya çalışarak. Sesi sakindi ama o sakinlik beni daha çok öfkelendiriyordu.
“Ben para biriktiriyordum Gülce. İkimiz için... O evden birlikte gidebilmek için.”
İçimde bir şey koptu.
Acı acı gülümsedim.
“Ve bu yüzden dükkândan para çaldın, öyle mi?” dedim gözlerimi onunkilerden ayırmadan. “Sonra da benim çaldığımı söyledin.”
Zihnim, yıllardır açmaya cesaret edemediğim kapıyı yeniden araladı. O geceyi bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordum. Babamın yüzündeki öfkeyi... Annemin bana attığı bakışı... Ağabeyimin sessizliğini... Yüzleşmek iyi gelir sanmıştım ama tam tersi olmuştu. Kabuk bağlayan bütün yaralarım, onun karşısında tek tek yeniden kanamaya başlamıştı.
“O para bizim hakkımızdı Gülce!” diye bağırdı ilk kez. “Hiçbir şey bilmiyorsun.”
“Anlat o zaman!” dedim sesim istemsizce yükselirken. “Anlat da bileyim! Anlat da sana hak vereyim! Anlat da seni affetmeye çalışayım!”
Söylediğim son cümleden sonra sesim kırıldı. Gözlerimde biriken yaşlar artık tutunamayıp yanaklarımdan süzülüyordu. Kendime kızıyordum. Hâlâ onu affetmenin bir yolunu arayan kalbime kızıyordum. Ne kadar nefret etmeye çalışırsam çalışayım olmuyordu. Çünkü o, iyisiyle kötüsüyle çocukluğumdu. Bana bisiklet sürmeyi öğreten de oydu, ilk kez ağladığımda saçımı okşayan da... En büyük yaramın sahibi de yine oydu.
Ağabeyim başını öne eğdi. Parmaklarını saçlarının arasından geçirip derin bir nefes verdi. İlk defa onu bu kadar çaresiz görüyordum.
“Anlatamam Gülce...” dedi boğuk bir sesle. “Canını daha fazla yakamam.”
Burnumdan acı bir gülüş kaçtı.
“Sence şu an canım yanmıyor mu abi?” dedim gözlerimin içine dolan yaşları silmeye bile uğraşmadan. “Sence ben iyi miyim? Ben altı yıldır yaşamıyorum... Sadece nefes alıyorum.”
Sözlerimden sonra aramıza ağır bir sessizlik çöktü. Başını kaldırıp bana baktığında gözlerindeki yorgunluk, yıllardır taşıdığı yükü ele veriyordu.
“Bir gün...” dedi güçlükle. “Bir gün her şeyi anlatacağım.”
Başımı iki yana salladım.
“Boş ver...” dedim başımı iki yana sallayarak. “İstemiyorum. Yıllar sonra karşıma geçmişsin, hâlâ 'anlatamam', 'şimdi değil', 'vakti gelince' demekten başka bir şey söylemiyorsun.” Gözlerimi onunkilere diktim. “Biliyor musun en büyük sorunun ne abi?” dedim son kelimeyi özellikle vurgulayarak. “O yıllar boyunca beni hiç aramaman.”
Abim uzun süre hiçbir şey söylemedi. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki, içim paramparça oldu. Sonra sessizce ellerime uzandı. İlk temasında istemsizce irkildim ama ellerimi geri çekmedim. Ne kadar öfkeli olursam olayım, dokunuşu hâlâ çocukluğumdaki gibiydi; istemeden de olsa insana güven veren, "Ben buradayım." der gibi...
“Ben...” dedi sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek. “Ben altı yıldır attığın her adımı biliyorum Gülce.” Kısa bir an durup gözlerini benden ayırdı. “Sandığından çok daha yakındım sana.”
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
“Ne demek istiyorsun?”
Derin bir nefes aldı.
“Hangi evde kaldığını da biliyordum... Kaç kez taşındığını da. Çalıştığın restoranı da biliyordum.” dedi gözlerini tekrar bana çevirerek. “Sadece... Karşına çıkmaya cesaret edemedim.”
Boğazım düğümlendi.
“Ve şimdi tesadüfen karşıma çıktın.”
Başını hafifçe salladı.
“Evet... Bunu hiç beklemiyordum.” Dudaklarını birbirine bastırdı. “Ama sana söz veriyorum Gülce, vakti geldiğinde her şeyi anlatacağım.”
Acı acı gülümsedim. Ellerimi yavaşça avuçlarının arasından çektim.
“Üzgünüm abi...” dedim gözlerimi ondan ayırmadan. “Seni affetmiyorum. Seni ne kadar çok seviyorsam... o kadar da nefret ediyorum.”
Son cümlemle birlikte gözlerini kapattı. Yüzündeki ifade, sanki duyabileceği en ağır cümleyi duymuş gibiydi.
“Artık bana çok uzaksın...” dedim kısık bir sesle. “Ve bunun kilometrelerle hiçbir ilgisi yok.”
Ayağa kalktığımda boğazım düğüm düğümdü. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyor ama tek bir damla gözyaşı bile dökmek istemiyordum. Kendimi tarifsiz bir çaresizliğin içinde hissediyordum. Sanki içimde koca bir deniz kopmuştu; dalgalar birbirine çarpıyor, ben ise o denizin tam ortasında çırpınıyordum. Yüzme bilmiyordum. Ne kadar çabalarsam çabalayayım biraz daha dibe batıyordum.
Peki şimdi ne olacaktı? Yıllar sonra yeniden karşılaşmıştık. Bundan sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatlarımıza devam mı edecektik? Sanırım öyle olacaktı.
Çünkü ben, iyisiyle kötüsüyle kendime yeni bir hayat kurmuştum. Onlardan bana kalan tek şey taşıdığım soyadıydı. Onun dışında geriye dönmek istediğim hiçbir şey yoktu.
Altı yıl önceki Gülce değildim artık. O gece kapının önüne bırakılan, korkudan ne yapacağını bilemeyen o kız çocuğunu kendi ellerimle içime gömmüştüm. Onu yeniden çıkarmaya da hiç niyetim yoktu. Bundan sonra adımlarımı geçmişime bakarak değil, kendime tutunarak atacaktım.
Birkaç dakika sonra tekrar arabadaydık. İkimiz de tek kelime etmiyorduk. Başımı koltuğa yaslayıp camdan dışarıyı izliyordum. Sokak lambalarının ışıkları birbiri ardına üzerimizden geçerken, arabanın içindeki sessizlik az önce birbirimize söylediğimiz bütün sözlerden daha ağır geliyordu.
Aklımın içinde dönüp duran onlarca sorudan biri sonunda dudaklarımdan döküldü. “Onlar nasıl?” dedim gözlerimi yoldan ayırmadan. “Annem ve babam...” Abim kısa bir an sustu, sanki vereceği cevabı tartıyordu.
Parmakları direksiyonun üzerinde istemsizce dolaştıktan sonra burnundan yavaşça nefes verdi. “Bilmiyorum.” dedi.
“Görüşmediğimi söyledim sana. Ne hâlleri varsa görsünler. Benim artık öyle bir ailem yok.” Sesi öfkeli değildi ama içinde yıllardır dinmeyen bir kırgınlık vardı.
Şaşkınlıkla ona baktım. Ben gittikten sonra ne yaşamıştı da annemle babamdan bu kadar nefret eder olmuştu? Sonuçta benim aksime o, o evin sevilen çocuğuydu. En azından ben yıllarca öyle sanmıştım.
“Anladım...” diye mırıldandım. Tekrar sessizlik çöktü aramıza.
Soracak o kadar çok şey vardı ki hangisini önce soracağımı bile bilmiyordum.
Tam ağzımı açmıştım ki bu kez benden önce o konuştu. “Gülce...” dedi gözlerini yoldan ayırmadan. “Kafanda bin tane soru olduğunu biliyorum. İnan bana hepsini cevaplamak isterim ama bugün olmaz.” Kısa bir an sustu, sonra bana dönüp ilk kez yüzünde yumuşak bir ifadeyle baktı. “Yarın seni alayım. Birlikte kahvaltıya gideriz. Hem... anlatabileceğim her şeyi anlatırım.” dedi.
Araba tanıdık sokağa girdiğinde geldiğimizi anlamıştım. Emniyet kemerimi çözüp arka koltuğa bıraktığım çantamı aldım. “Gerek yok,” dedim kapıyı açmadan önce. “Zaten görüşmeyeceğiz.”
Hiç oralı olmadı.
Bana dönüp en ufak bir tereddüt göstermeden, “Saat on bir gibi gelirim.” dedi. “Hazırlan.”
Sabır diler gibi derin bir nefes aldım.
“Sen beni hiç duymuyor musun?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Ağabeyinim ben senin.” dedi, sanki azarlıyormuş gibi. “Benimle düzgün konuş.”
Ardından direksiyona yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi.
“Bir de...” dedi yüzündeki o tanıdık ifadeyle. “'Hayır' kelimesinden pek hoşlanmam, biliyorsun. En azından bana söylenmesinden.”
Gözlerimi devirip kapıyı açtım.
“İyi geceler ağabey.”
Arkamdan hafifçe gülümsediğini hissettim.
“İyi geceler, küçük kız kardeşim.”
Arkama bile bakmadan apartmana doğru yürümeye başladım. Daha apartmanın kapısından içeri girdiğim an arabanın motor sesi kulaklarımda yankılandı. Ardından tekerleklerin asfaltta bıraktığı o tiz ses duyuldu ve uzaklaştığını anladım. İçimde garip bir boşluk oluştu. Ne üzülmüştüm ne de rahatlamıştım. Sanki yıllardır omzumda taşıdığım yükün üzerine bir yenisi daha eklenmişti.
Asansörü çağırıp beklemeden içine girdim. Altıncı kata bastığımda aynadaki yansımama gözüm ilişti. Gözlerim kıpkırmızıydı, yüzüm ise saatler içinde yıllarca yaşlanmış gibiydi. Kendime birkaç saniye baktım, sonra başımı önüme eğdim.
Asansör durur durmaz dışarı çıktım. Sırt çantamdan anahtarımı çıkarıp kapıya yöneldim. Tam anahtarı kilide sokacakken gözlerim istemsizce Aslan'ın dairesine kaydı. Kapının önünde ayakkabıları yoktu.
Hâlâ hastanedeydi demek ki.
Kapıyı açıp kendimi içeri attım. Ev sessizdi. Normalde huzur veren o sessizlik bile bu gece üzerime çöken ağırlığı hafifletemiyordu. Salonun ışığını bile yakmadan doğruca odama geçtim. Çantamı yatağın üzerine bıraktım, üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup banyoya girdim.
Sıcak su omuzlarıma değdiği anda gözlerimi kapattım. Saatlerdir tuttuğum nefesi ilk kez o an veriyormuş gibi hissettim. Su bedenimdeki yorgunluğu alıp götürüyordu belki ama içimde kopan fırtınaya dokunamıyordu.
Duştan çıktıktan sonra bornozumu giyip odama döndüm. Saçlarımdan hâlâ su damlarken kendimi yatağın üzerine bıraktım. Tavana boş boş bakıyordum. Gözlerimi her kapattığımda karşıma aynı yüz çıkıyordu.
"İyi geceler, küçük kız kardeşim."
Ağabeyimin sesi zihnimde yankılanırken gözlerimi sımsıkı kapattım.
Yarın gerçekten onunla kahvaltıya gidecek miydim?
Bilmiyordum. İçimdeki bir ses onunla gitmem gerektiğini söylüyordu. Anlatacaklarını merak ediyordum, altı yıldır cevabını aradığım soruların belki de yarın cevabını alacaktım. Ama diğer yanım, yıllardır içimde büyüttüğüm öfkeyi önüme koyuyor, bana yaptıklarını tek tek hatırlatıyor ve onunla aynı masaya bile oturmamam gerektiğini fısıldıyordu. Ben ise o iki düşüncenin arasında sıkışıp kalmıştım.
Belki de gitmeliydim... Son kez yüzleşmek, içimde kalan ne varsa söylemek ve ardından hayatımdan tamamen çıkmasını istemek için. Ama bugün söyledikleri zihnimi rahat bırakmıyordu. "Altı yıldır attığın her adımı biliyordum." demişti. Madem biliyordu... Neden hiç gelmemişti? Neden uzaktan izlemekle yetinmişti? Ve en önemlisi... Eğer bugün o restoranda karşılaşmasaydık, gerçekten bir gün karşıma çıkacak mıydı, yoksa beni yine uzaktan izlemeye devam mı edecekti?
Pekâlâ... Yarın onunla görüşecektim. Altı yıldır zihnimi kemiren bütün soruların cevaplarını tek tek alacaktım.
O kadar yorulmuştum ki saçımı kurutacak hâlim bile kalmamıştı. Pijama takımımı giyip saçlarımdaki ıslaklığı havluyla gelişigüzel aldıktan sonra tekrar yatağıma uzandım. Düşünceler zihnimin içinde birbirine dolanırken ne zaman uykuya yenik düştüğümü fark etmedim.
Sabah gözlerimi açtığımda yorgunluğum gitmişti ama yerini inatçı bir baş ağrısı almıştı. Sanki biri kafamın içinde son ses müzik açmış, düşüncelerimi birbirine karıştırıyordu. Cevabını bilmediğim onlarca soru zihnimin içinde dönüp duruyordu ve ben o düşüncelerin arasında boğulmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum.
Komodinin üzerindeki telefona uzandım. Saat on bire geliyordu. Derin bir nefes verip yataktan kalktım ve mutfağa geçerek kendime ayılabilmek için koyu bir kahve hazırladım. Fincanı iki elimin arasına alıp bir süre mutfak tezgâhına yaslandım. Kahvenin sıcaklığı ellerime yayılsa da içimdeki huzursuzluğu ısıtmaya yetmiyordu.
Kahvemi bitirdikten sonra banyoya geçtim. Dün gece üşendiğim için kurutmadığım saçlarım aynada bana adeta isyan ediyordu. Gülerek başımı iki yana salladım, "Şu hâline bak..."
Saçlarımı düzleştirip üzerime siyah şortumu ve beyaz tişörtümü giydim. Hafif makyajımı da yaptıktan sonra aynanın karşısında son kez kendime baktım. Dış görünüş olarak hazırdım, ama kalbimin hazır olup olmadığından hiç emin değildim.
Telefonumun çalmasıyla yatak odasına geçip komodinin üzerindeki telefonu aldım. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara vardı. Bunun abimin numarası olduğunu tahmin etmek zor değildi. Ne acıydı ki rehberimde ailemden tek bir kişinin bile numarası yoktu.
Fazla bekletmeden aramayı açtım.
"Alo?"
Birkaç saniyelik sessizliğin ardından sesi geldi.
"Günaydın. Umarım hazırsındır, çünkü apartmanın önündeyim."
Sesi beklediğimden daha sakindi. Hatta... mutlu gibiydi. Benimle buluşacağı için seviniyor olabilir miydi?
Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım.
"Geliyorum." diyerek telefonu kapattım.
İçime dolan heyecanı bastırmaya çalışarak çantamı omzuma astım. Kapıyı kilitlediğim sırada asansörün durduğunu haber veren sesi duydum. İstemsizce başımı çevirince kapılar yavaşça açıldı.
Aslan.
Beni görür görmez yorgun yüzünde küçük bir tebessüm belirdi, "Günaydın." dedi hafif kısılmış sesiyle.
Üzerinde beyaz keten pantolon ve yine beyaz bir gömlek vardı. Omzuna gelişigüzel astığı çantası, hafif dağılmış saçları ve uykusuzluktan kızarmış gözleriyle bile insanın dönüp bir kez daha bakmasına neden oluyordu. Ben de baktım, hatta birkaç saniye fazla baktım.
Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrılınca süzdüğümü fark ettiğini anladım. Boğazımı temizleyip bakışlarımı kaçırdım.
"Günaydın." Dedim, "Nöbetten mi geliyorsun?"
Gülümseyerek başını hafif yana eğdi, "O kadar mı belli oluyor?"
Gülümsediğimde başımı salladım. “Biraz öyle gibi, gözlerinden uyku akıyor.” dedim.
Elini ensesine götürüp dağılmış saçlarını geriye doğru itti. Gözlerinin altında hafif morluklar oluşmuştu ama buna rağmen yüzündeki sıcak ifade hiç değişmiyordu.
“Biraz yoğun bir nöbetti.” dedi hafifçe esneyerek. “Sen nereye böyle? İşe mi gidiyorsun?”
Başımı iki yana salladım. “Yok. Bugün akşam vardiyasındayım. Öncesinde birine kahvaltı sözüm var.”
Bakışları üzerimde kısa bir tur attı. “Aşağıda ki araba seni mi bekliyordu?”
“Evet.”
Cevabımdan sonra birkaç saniye sustu. Dudaklarını birbirine bastırdı, sonra gözlerini benden kaçırıp koridorun boşluğuna çevirdi.
“Sevgilin mi?”
İçimde küçücük bir ses kıskandı diye fısıldasa da hemen susturdum onu. Saçmalıyordum. Kim olsa merak ederdi sonuçta.
“Hayır, hayır.” dedim gülerek, ellerimi iki yana sallarken. “Abim.”
O an omuzlarının hafifçe gevşediğini fark ettim. Farkında olmadan rahat bir nefes vermişti sanki.
“Anladım.” dedi gülümseyerek. “Bir an yanlış düşündüm.”
“Ne düşündün?”
Gözlerini kaçırıp hafifçe omuz silkti. “Boş ver.”
“Tamam o zaman, tutmayayım seni. Görüşürüz?” dedi. Son kelimeyi soru sorar gibi söylemişti, sanki gerçekten tekrar görüşmek isteyip istemediğimi anlamaya çalışıyordu.
Tebessüm ettim.
“Görüşelim.”
Aslan eve girdikten sonra ben de beklemeden asansör yerine merdivenleri tercih ettim. Bir an önce aşağı inmek istiyordum. Anladığım kadarıyla abimi görmüş ve yanlış anlamıştı. Gerçi onu suçlayamazdım. Abim otuzlu yaşlarının başında olmasına rağmen olduğundan çok daha genç gösteriyordu.
Apartmanın kapısından çıktığımda beni tanıdık siyah araba karşıladı. Abim direksiyonun başındaydı. Bir eli direksiyonda, diğer eli telefonundaydı. Kaşları çatılmış, biriyle hararetli bir şekilde konuşuyordu.
Beklemeden ön kapıyı açıp içeri oturdum.
Göz ucuyla bana baktı. “Kapat. Tamam, ben halledeceğim.” dedi sert bir sesle ve telefonu yüzüme bile bakmadan kapattı.
İçimdeki şüphe yine başını kaldırdı. Hislerim beni kolay kolay yanıltmazdı. Daha dün Kemal Bey'in yanında görmüştüm onu. Şimdi ise son model bir araba kullanıyor, üzerinde tek bakışta pahalı olduğu anlaşılan kıyafetler vardı. Altı yıl boyunca neler yaşamıştı bilmiyordum ama bildiğim tek şey, anlattığından çok daha fazlasını sakladığıydı.
“Günaydın küçük kız kardeşim.” dedi motoru çalıştırırken.
“Sana da.” dedim emniyet kemerimi takarken.
Araba yola çıktıktan birkaç dakika sonra sessizliği yine o bozdu.
“Bu soğukluk ne zamana kadar devam edecek?”
Camdan dışarı bakmaya devam ettim.
“Hep.”
Burnundan kısa bir nefes verdi.
“Gülce, röportaj yapmıyoruz. Sen de biraz konuş lütfen. Böyle tek kelimelik cevaplardan hiç hoşlanmıyorum.”
İstemsizce gözlerimi devirdim.
“Sen tam olarak neyden hoşlanıyorsun abi?” dedim ona dönerek. “Onu yapma, bunu deme, şöyle konuşma.”
Beklediğim tepki gelmedi, aksine güldü. O gülüşü duyunca kaşlarım çatıldı.
“Komik bir şey mi söyledim?”
Başını iki yana salladı.
“Hayır.” dedi dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi gizleyemeden. “Sadece... hiç değişmemişsin.”
“Değişmedim evet.” dedim başımı tekrar cama çevirirken. “Hâlâ on yedi yaşındaki Gülce gibiyim.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Tek fark...” dedim boğazımdaki düğümü yutarak. “O Gülce bir gün birinin gelip onu kurtaracağını sanıyordu ama...” dudaklarımı birbirine bastırdım, “Neyse...” diye mırıldandım. “Diyecek çok şey var da... anlayacak kimse yok.”
“Geçmişi bir bıraksan da artık geleceğe odaklansak?” dedi gözlerini yoldan ayırmadan.
Burnumdan alaycı bir nefes verdim. “Ben geçmişi unutsaydım şu an seninle aynı arabada olmazdım.” dedim. Kaşları hafifçe çatılarak bana döndü.
“Ne demek istiyorsun?”
“Demek istediğim çok açık.” dedim camdan dışarı bakmayı sürdürürken. Geçip giden binalar birbirine karışıyordu ama ben hiçbirini gerçekten görmüyordum. “Anlatacaklarını merak ettiğim için buradayım, aksini düşünme bile. Bugünden sonra sen kendi yoluna, ben kendi yoluma gideceğim. Ben sizsiz bir hayat kurdum abi. Kolay olmadı, çok düştüm, çok canım yandı ama ayağa kalkmayı öğrendim. Şimdi sırf yıllar sonra karşıma çıktın diye her şeyi unutup kaldığım yerden devam edecek değilim.”
Söylediklerim boğazımı yakıyordu. Çünkü ne kadar inkâr etsem de onu hâlâ seviyordum. İşte en çok buna kızıyordum. İnsan kendisini en çok yaralayan birini nasıl hâlâ özleyebilirdi? Ben ediyordum.
Abim uzun bir nefes verdi. Parmakları direksiyonun üzerinde ritimsizce dolaşıyordu.
“Gerçekten seni bırakacağımı mı düşünüyorsun?” dedi sonunda.
Hızlıca ona döndüm.
“Düşünmüyorum.” dedim gözlerinin içine bakarak. “Olacak diyorum.”
Çenem istemsizce kasılmıştı. Çünkü onu tanıyordum. Çocukluğum boyunca neyi kafasına koyduysa yapmıştı. Şimdi de aynı bakışlarla bana bakıyordu. Sanki yine benim adıma karar vermeye hazırlanıyordu.
Tam o sırada araba sert bir frenle durdu. Hazırlıksız yakalandığım için emniyet kemeri göğsüme yapışırken istemsizce öne savruldum.
“Yavaş!” diye bağırdım sinirle. Yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıp ona döndüğümde emniyet kemerini çoktan çıkarmış, dirseğini direksiyona yaslamış beni izliyordu.
“Ne bakıyorsun?” dedim sesim bu kez daha yüksek çıkınca.
Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.
“Heyheylerin tepende bugün.” dedi sanki az önce tartışan biz değilmişiz gibi. Başıyla ön tarafı işaret etti. “Geldik, in.”
Hiçbir şey demeden kapıyı açıp aşağı indim. Arabanın kapısını gereğinden biraz sert kapatınca arkamdan yükselen sesi duydum.
“Yavaş!” diye seslendi.
Duymamış gibi yapıp yanından geçerek mekânın girişine doğru yürüdüm. Arkamdan belli belirsiz, “Ya sabır...” diye söylendiğini işittim. İstemsizce dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Demek sinir olmaya başlamıştı. İyi oluyordu.
Mekânın girişi rengârenk çiçeklerle süslenmişti. Daha içeri adımımı atar atmaz mis gibi lavanta ve taze çiçek kokusu burnuma doldu. Ahşap masalar, üzerlerine sarkan sarmaşıklar, her köşeye özenle yerleştirilmiş rengârenk saksılar... Sanki kahvaltıya değil de küçük bir masal bahçesine gelmiştim. Gözlerim etrafı dolaşırken biraz ileride göle açılan manzarayı fark ettim. Sabah güneşi suyun üzerine vuruyor, hafif rüzgâr gölün yüzeyini usulca dalgalandırıyordu.
İçimdeki bütün karmaşaya rağmen o görüntü karşısında kısa da olsa nefes alabildiğimi hissettim.
“Beğendin sanırım.”
Abimin sesi düşüncelerimi böldü.
Ona dönmeden etrafa bakmayı sürdürdüm.
“Güzelmiş.” demekle yetindim.
“Serpme kahvaltı söyledim.” dedi önümden geçip sandalyeyi benim için çekerken. “Geç otur.”
Teşekkür bile etmeden onun çektiği sandalyeyi es geçip tam karşısındaki sandalyeyi kendim çektim ve oturdum. Arkamdan derin bir of çekti.
Kendi çektiği sandalyeye otururken başını iki yana salladı, “İnatçı keçi...” diye kendi kendine mırıldandı.
Telefonumu çantamdan çıkarırken başımı bile kaldırmadım, “Duyuyorum yalnız seni.”
“Duy diye söyledim zaten.”
Gözlerimi devirip cevap vermedim. Bunun yerine telefonumun kamerasını açıp mekânı çekmeye başladım. Böyle yerleri seviyordum.
Telefonu kapatıp tekrar çantama koyduğumda derin bir nefes aldım. Aklımdaki soruların hangisinden başlayacağımı bilemiyordum. Hepsini soracaktım. Bu masadan, kafamdaki tek bir soru bile cevapsız kalmadan kalkmak istiyordum.
“Bir şey soracağım.” dedim.
Başını hafifçe salladı.
“Sor.”
“Hani bana dün, nerede yaşadığımı, nerede çalıştığımı bildiğini söyledin ya...” dedim gözlerimi onunkilerden ayırmadan. “Madem her şeyi biliyordun, neden dün karşıma çıktığında şaşırdın? Hem orada çalıştığımı biliyorsan neden daha önce gelmedin?”
Abim birkaç saniye sustu. Sanki vereceği cevabı kafasında tartıyordu.
“Evet, orada çalıştığını biliyordum.” dedi sonunda. “Ama dün restorana gitmeden önce bana izinli olduğunu söylediler. Sanırım küçük bir yanlış anlaşılma olmuş. Karşıma çıkmanı beklemiyordum. Aslında seninle konuşmak planlarım arasındaydı ama henüz zamanı değildi. Birkaç işi daha halledecektim, sonra karşına çıkacaktım... ve hak ettiğimiz hayatı yaşamaya başlayacaktık.”
Sorularıma cevap alıyordum ama verdiği her cevap, kafamdaki bir soruyu silmek yerine yerine yenisini ekliyordu. Sanki önümde duran yapbozun parçalarını tek tek veriyor ama resmi göstermiyordu. Delirmek üzereydim.
“Ne planı?” dedim kaşlarımı çatarak. “Ne hayatı? Bizim hak ettiğimiz hayat ne demek? Ayrıca Kemal Bey'le aranda ne var? Ne iş yapıyorsunuz? Yoksa...” dedim birkaç saniye durup, “Neyin peşindesin?”
Tam cevap vereceği sırada orta yaşlı bir kadın elindeki büyük tepsiyle masamıza yaklaştı.
“Günaydın efendim.” diyerek kahvaltılıkları tek tek masaya yerleştirmeye başladı. Zeytinler, peynirler, reçeller, sıcacık pişiler... Masanın birkaç dakika içinde dolup taşmasını sessizce izledim.
Kadın işini bitirince küçük bir tebessüm etti.
“Afiyet olsun.”
“Teşekkür ederiz.” diye mırıldandım.
“Önce kahvaltını yap, sonra konuşuruz. Zaten kuş kadar olmuşsun.” dedi.
Cevap vermedim. Önümdeki tabaktan bir pişi alıp üzerine reçel sürdüm. Dünden beri doğru düzgün hiçbir şey yememiştim. Açlığımı o ana kadar fark etmemiştim bile.
“Biraz bekle, şimdi menemenle kuymak da gelir.” dedi çayından bir yudum alırken. “Zeytinle peynir yemediğini biliyorum ama serpme kahvaltının içinde vardı, mecburen getirdiler.”
Ağzımdaki lokmayı yavaşça çiğnerken uzun uzun ona baktım.
Hâlâ hatırlıyordu...
O küçücük ayrıntıyı bile unutmamıştı.
İstemesem de zihnim beni yıllar öncesine götürdü. Evde kahvaltı sofraları gözümün önünde canlandı. Annem sevdiğim hiçbir şeyi hazırlamazdı. Çoğu sabah masadan doğru düzgün bir şey yemeden kalkardım. Ama abim evdeyse her şey değişirdi. Sessizce mutfağa girer, bana menemen yapardı. Annem her zamanki gibi söylenmeye başladığında ise onu hiç umursamaz, "Bir tabak menemenden bir şey olmaz." der geçerdi.
O evde nefret ettiğim onlarca anı vardı, ama ne yazık ki... mutlu olduklarım da vardı.
Burnumun direği sızladı, “Hatırlıyorsun...” diye fısıldadım istemsizce.
Kaşlarını hafifçe kaldırdı, “Neyi?”
“Zeytinle peynir yemediğimi.”
Gözlerimin içine baktı. Hiç düşünmeden cevap verdi.
“Sen benim bu hayatta en değer verdiğim kişisin Gülce.” dedi. “Senin hakkında bildiğim hiçbir şeyi unutmadım.”
Sessiz kaldım ve bir daha konuşmadık. Kadın biraz sonra sıcak sıcak menemeni ve kuymağı da getirmişti. İstemeden de olsa önümdeki tabak kısa sürede boşalmıştı. Son günlerde yaptığım en güzel kahvaltılardan biriydi belki de. Karnım doymuştu ama içimdeki boşluk hâlâ aynı yerde duruyordu. Kadın masayı toparlayıp çaylarımızı tazelediğinde fincanımdan bir yudum aldım, daha fazla uzatmaya niyetim yoktu.
“Artık anlatacak mısın?” diye söze girdim.
Abim sandalyesine yaslanıp birkaç saniye yüzüme baktı, sonra hafifçe öne eğildi. “Neyi?” diye sordu.
İstemsizce güldüm. “Neyi mi?” dedim başımı iki yana sallayarak. “Kemal Bey'i nereden tanıyorsun mesela? Oradan başlayabilirsin.”
“Kemal Bey'le iş yapıyoruz, o kadar.”
“Ne işi?”
Bakışlarını birkaç saniyeliğine benden kaçırdı. O küçücük hareket bile yine bir şey sakladığını anlamama yetmişti.
“Gülce...” dedi sakinliğini bozmadan. “Vakti geldiğinde zaten öğreneceksin. Şimdilik bunlarla kafanı yormasan olmaz mı?”
Burnumdan sinirli bir nefes verdim. “Yine aynı şey...” dedim. “Dünden beri bana söylediğin tek cümle bu. Vakti geldiğinde. Neyin vakti gelecek abi? Hak ettiğimiz hayat ne? Neden bu kadar gizemli konuşuyorsun?”
“Anlatamam Gülce.” dedi bu kez gözlerimin içine bakarak. “Lütfen ısrar etme. Çok az kaldı, bunu bil yeter.”
Çenem istemsizce kasıldı. “Tamam...” dedim başımı sallayarak. “Onu da geçiyorum. Bu pahalı arabalar, bu mekânlar... Bunları nereden buldun? Ne iş yapıyorsun sen?”
Derin bir nefes aldı. Konuşacak gibi dudaklarını araladı ama yine sustu. O an ne diyeceğini tahmin etmek zor değildi.
“Anlatamazsın...” dedim onun yerine cümlesini ben tamamlayarak. “Tamam.”
İçimdeki son umut kırıntısı da o an sessizce yok olmuştu. Beni buraya anlatacak şeyleri olduğunu söyleyerek çağırmıştı ama iki saattir duyduğum tek şey 'vakti geldiğinde' olmuştu. Sorularıma cevap aldıkça rahatlamak yerine daha da çıkmazın içine giriyordum. Sanki önümde kilitli bir kapı vardı, anahtar da onun elindeydi ama bana uzatmak yerine sürekli biraz daha beklememi söylüyordu. Beklemekten yorulmuştum. Altı yıl boyunca beklemiştim zaten.
Sessizce çantamı omzuma astım ve ayağa kalktım.
Kaşları çatıldı.
“Nereye gidiyorsun?”
“Eve.” dedim sandalyeyi yavaşça masanın altına iterken. “Anlatacaklarını gerçekten anlatabileceğin gün yine konuşuruz...” Dudaklarımın kenarında buruk bir tebessüm oluştu. “O zamana kadar kendine iyi bak... abicim.”
Son kelimeyi özellikle vurgulamıştım. Alay eder gibi.
Eskiden ağzımdan gururla çıkan o kelime, şimdi sadece dilimin alışkanlığıydı. İçini dolduran güveni, sevgiyi ve huzuru yıllar önce kaybetmişti. Geriye sadece söylemesi kolay, hissetmesi zor birkaç harf kalmıştı. Arkama bile bakmadan adımlarımı çıkışa çevirdim. O an tek istediğim şey bu masadan, bu konuşmadan ve yıllardır peşimi bırakmayan geçmişimden biraz olsun uzaklaşabilmekti.
Daha birkaç adım atmıştım ki arkamdan yetişen abim kolumdan tutup beni kendine çevirdi.
“Gülce...”
Koluma baktım, sonra gözlerimi ona çevirdim.
“Bırak kolumu.” dedim dişlerimin arasından. “Konuşacak bir şeyimiz yokmuş bizim.”
Kolumu çekmeye çalıştım ama bırakmadı.
“Gülce, kızdırma beni.” dedi sesi sertleşirken. “Ne demek anlatacağın gün konuşuruz falan? Kendine iyi bak... Abicim... Çocuk musun sen?”
Sabır dilercesine gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Titremeye başladığımı hissediyordum.
“Bir tek sen kızma zaten...” dedim başımı kaldırıp ona bakarken. Sesim titriyordu. “Bir tek senin istediğin olsun. Bir kere ya... Bir kere de benim istediğim olsun bu hayatta.”
Gözlerim dolmuştu. Ne kadar uğraşsam da yaşlar kirpiklerimin ucunda birikmeye başlamıştı.
Abimin yüzündeki öfke bir anda yerini çaresizliğe bıraktı.
“Gülce...” dedi daha yumuşak bir sesle. “Lütfen... Sana anlatamayacağımı söyledim. Biraz anlayış göstersen ne olur?”
İstemsizce güldüm. Öyle acı bir gülüştü ki ben bile yabancı hissettim.
“Anlayış mı?” dedim, sesim gittikçe yükseliyordu. “Gerçekten bana anlayıştan mı bahsediyorsun sen?”
İçimde tuttuğum her şey bir anda boğazıma düğümlendi.
“Ne anlayışından bahsediyorsun sen?” diye bağırdım artık etraftaki insanların dönüp bize bakması umurumda bile değildi. “Bırakın beni artık! Sizsiz bir hayat kurdum ben. Tek başıma yaptım bunu. Düştüm, kalktım, ağladım, kimse yoktu yanımda ama yine de ayağa kalktım.”
Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Nefes almakta zorlanıyordum.
“Şimdi ne istiyorsunuz benden?” dedim gözyaşlarım artık yanaklarımdan süzülürken. “Mutluyum ben! Görmüyor musun? Sizsiz mutluyum!”
Yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk.
Ama bunu kabul edersem yeniden yıkılmaktan korkuyordum.
“Gidin...” dedim sesi kısılmış bir halde. “Ne olur gidin artık... Hayatımdan çıkın... Peşimi bırakın.”
“Ooo, kimleri görüyorum burada!” diye neşeli bir ses duyuldu.
Abimle aynı anda bakışlarımızı sesin geldiği yöne çevirdik.
Karşımızda baştan aşağı siyahlar giymiş bir adam duruyordu. Ellerini iki yana açmış, sanki yıllardır görüşmeyen iki dostuna rastlamış gibi rahat bir tavırla gülümsüyordu. Uzun boyluydu. Kumral saçlarını geriye doğru taramıştı, yüzüne yakışan kirli sakalı sert hatlarını daha belirgin gösteriyordu. Düzgün burnu, belirgin çene hattı ve kendinden emin duruşuyla dönüp bir kez daha baktıracak kadar dikkat çekici bir adamdı.
“Gökhan ve güzel kardeşi...” dedi gülümsemesini bozmadan. “Ne güzel bir sürpriz!”
Bölüm sonu düşüncelerinizi alayımm
Oy vermeyi unutmayın!
Düzgün okuyun arkadaşlar taneri kızdırmayın!!!
