5. bölüm · Meftun
Derin yaralarımız.
Selamlar. Oy vermeyi ve satır arası yorum yapmayı unutmayın.🌸
Ve beklenenler neden hep vazgeçildikten sonra gelir?
Derin yaralarımız.
Derler ki insan büyüdükçe çocukluğunu unutur. Oysa insan büyüdükçe en çok çocukluğunu hatırlardı. Çünkü en derin yaralar, insanın henüz onları nasıl iyileştireceğini bilmediği yaşlarda açılırdı. Kimimizin geçmişi dönüp baktığında gülümseten anılarla doluydu, kimimizin ise her hatırladığında boğazına düğümlenen acılarla... Gülce ikinci taraftaydı. Henüz yedi yaşındaydı ama çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu çoktan unutmuştu.
Ayaklarını mahallenin biraz ilerisindeki yaşlı ceviz ağacının dalından sarkıtmış, küçük elleriyle burnunu silerek sessizce önündeki boş araziyi izliyordu. Gözyaşları çoktan yanaklarını ıslatmıştı ama ağlamayı kesemiyordu. Annesini yine kızdırmıştı. Nedenini bilmiyordu, zaten çoğu zaman da bilmezdi. Bazen fazla konuştuğu için, bazen yanlış zamanda yanlış yerde durduğu için, bazen de hiçbir şey yapmadığı halde bağırışların ortasında bulurdu kendini. Küçük aklıyla bir türlü anlayamadığı tek şey buydu; insan hiçbir şey yapmadan nasıl suçlu olabilirdi?
Evden yine kaçmıştı. Aslında kaçmak denemezdi buna. Birkaç sokak ötedeki bu ağaç, onun kimseye anlatamadığı dertlerini sakladığı tek yerdi. Canı her yandığında buraya gelir, saatlerce oturur, rüzgârın sesini dinlerdi. Bazen gözlerini kapatır, kendine bambaşka bir hayat kurardı. İçinde annesinin bağırmadığı, babasının yüzüne bile bakmadığı, korkarak uyanmadığı bir hayat.
Saatlerdir aynı dalın üzerinde oturuyordu. Küçük ayakları artık uyuşmuştu ama yine de inmiyordu. Gelmesini istediği kişi hâlâ gelmemişti.
Abisi...
Gelsin istiyordu. Gelsin de yine evden kaçtığı için ona kızsın, alnına hafifçe vurup "Yine mi kaçtın sen?" desin. Sonra da her zamanki gibi saçlarından öpüp sımsıkı sarılsın. Gülce için her şey normale dönsün. Ama saatler geçmesine rağmen Gökhan ortalıkta yoktu.
En kötüsü de, Gülce'nin tek başına aşağı inememesiydi. Ağaca çıkmayı biliyordu ama inmeyi bilmiyordu. Her seferinde abisi ağacın dibindeki büyük kayanın üzerine çıkar, iki kolunu açıp "Atla bakalım." derdi. Gülce de hiç düşünmeden kendini onun kollarına bırakırdı. Bugün ise ne kayanın üzerinde bekleyen biri vardı ne de onu tutacak iki güçlü kol.
Küçük Gülce ilk defa gerçekten yalnız kaldığını hissediyordu.
"Neden inmiyorsun?" diye bir ses duydu Gülce. "Yoksa inemiyor musun?" dedi aynı ses, bu kez hafifçe gülerek.
Gülce arkasını döndüğünde ağacın dibinde duran Asaf'ı gördü. Abisinin en yakın arkadaşı, hatta kan kardeşi olan Asaf birkaç adım daha yaklaşıp ağacın dibindeki kayanın üzerine oturdu ve başını kaldırarak onu izlemeye başladı.
"Abim nerede?" dedi Gülce burnunu çekerken. "Abimi çağır, indirsin beni."
Asaf başını iki yana sallayıp gülümsedi. "Nerede olduğunu ben de bilmiyorum Gül."
"Gül değil benim adım Gülce!" dedi Gülce kaşlarını çatarak.
Asaf'ın gülümsemesi biraz daha büyüdü. "İkisi de aynı şey zaten." dedi, gülümsemesini sürdürerek.
Aslında Gülce'nin adını söylemek hiç de zor değildi. Asaf sadece ona Gül demeyi seviyordu. Ona göre Gülce tıpkı güller gibi güzel kokan, küçük ve narin bir kızdı. Bir de sinirlendiğinde yanaklarının kızarması vardı ki, Asaf onun bu hâliyle uğraşmaktan fazlasıyla keyif alıyordu.
"Ee, söyle bakalım... Yine ne yaptın da kızdırdın anneni?" diye sordu.
Aslında Gülce'nin ne kadar uslu bir kız olduğunu biliyordu. Sorunun Gülce olmadığını da biliyordu ama şu an onun annesinin kendisine durduk yere kızdığını ve belki de onu sevmediğini düşünmesini istemiyordu.
"Yapmadım ben bir şey!" dedi Gülce her zamanki asi tavrıyla.
"Yapmışsındır sen yine bir şey." diye diretti Asaf.
"Yapmadım!"
"Yapmışsındır."
"Yapmadım diyorum!" Gülce oflayarak kollarını göğsünde birleştirdi.
"Abimi çağırsana sen, gelsin beni indirsin buradan."
Asaf bu kez kendini tutamayıp gülmeye başladı. "Çıkmayı biliyorsun da inmeyi niye bilmiyorsun?"
"Ya sana ne!" diye bağırdı Gülce sonunda.
Asaf hep böyleydi işte. Gülce'nin sinirlerini bozuyor, onunla uğraşmaktan çocukça bir zevk alıyordu. Gülce ise ona sadece gıcık oluyordu. Sırf abisi bir keresinde "Ben neysem Asaf da odur." dediği için onunla konuşuyordu. Yoksa Asaf'ın onun abisi gibi olabileceğine zerre kadar inanmıyordu.
"Hâlâ çirkefsin." dedi Asaf, Gülce'nin aksine oldukça rahat bir tavırla.
Gülce'nin kaşları çatıldı. "Çirkin miyim?" Asaf birkaç saniye ona baktıktan sonra başını geriye atarak kahkahayı bastı.
"Çirkef, çirkef!" dedi gülüşlerinin arasından. "Senin gibi durduk yere bağırıp çağıran insanlara denir."
"Hiç de bile! Ben çirtef değilim!" diye bağırdı Gülce.
Asaf'ın kahkahası daha da yükseldi. "Çirtef değil kızım, çirkef o."
"Ondan işte!" dedi Gülce hiç düşünmeden.
Sonra aralarında kısa bir sessizlik oldu. Gülce bakışlarını ellerine indirip parmaklarıyla oynamaya başlarken Asaf da gözlerini ondan ayırmadan onu izliyordu.
Gülce, Asaf'ın kendisine her baktığında yüzünde beliren o tuhaf tebessümün nedenini hiçbir zaman anlayamıyordu. Asaf'ın içinde ona karşı oluşan ve henüz kendisinin bile isim koyamadığı o duyguların farkında olması mümkün değildi zaten. O da henüz çocuktu; Gülce'den yalnızca beş yaş büyüktü ve bazı hislerin insanın içine sessizce yerleşip yıllar sonra bile orada kalabileceğini bilmiyordu.
Gülce ise ona hiçbir zaman abi demezdi. O kelime nedense dudaklarının ucuna bile gelmezdi. Kendisinden yalnızca bir yaş büyük olan mahalledeki çocuklara bile abi diye seslenirken, Asaf'a gelince bunu yapamazdı. Belki de Asaf'ın onun gözünde diğerlerinden farklı bir yeri vardı, ama bunu kendisi de bilmiyordu.
"Asaf," dedi Gülce, aralarındaki sessizliği bozmak istercesine.
"Hı?" diye karşılık verdi Asaf.
Gülce başını kaldırıp ona baktı, yüzündeki çocukça ifadenin yerini bir anlığına garip bir ciddiyet almıştı. "Bütün anneler böyle mi?" diye sordu durgun bir sesle.
Asaf'ın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Birkaç saniye boyunca Gülce'nin gözlerinin içine baktı ama tek kelime edemedi. Dilinin ucuna gelen onca cümleyi yutup sustu. Çünkü Gülce'nin sorusunun cevabını kendisi de bilmiyordu. Asaf'ın hayatında annelik diye bir şey hiç olmamıştı. Bu yüzden dudaklarının kenarında acı bir tebessüm belirirken, küçük kıza verebileceği tek bir cevap bile bulamadı.
"Bilmiyorum Gül... Ben hiç tatmadım o duyguyu." dedi Asaf, cümlesinin sonlarına doğru sesi giderek kısılırken.
Gülce bir süre onu sessizce izledi. Sonra aklına gelen şeyi anlatmak istercesine konuşmaya devam etti. "Ama bütün anneler öyle değil sanırım. Mesela Leyla'nın annesi hiç öyle değil. Leyla'yı sürekli öpüyor, sarılıyor. Biliyor musun, onun sevdiği yemekleri bile yapıyormuş."
Asaf, Gülce'nin söylediklerini dinlerken uzun uzun gözlerinin içine baktı. Küçücük bir kızın, annesinin sevgisini başka bir çocuğun annesinde araması içini acıtmıştı ama bunu ona belli etmedi.
Gülce ise sanki biraz önce söylediklerini unutmuş gibi gözlerini karşıdaki boşluğa dikti. Küçük zihninde kendisine ait bambaşka bir hayat kurmaya başlamıştı. "Biliyor musun," dedi bir süre sonra, "bir gün o evden gideceğim. Hem de çok uzaklara... O kadar uzaklara gideceğim ki kimse beni bulamayacak."
Annesinin ağır sözlerinden, babasının her baktığında içine korku salan o soğuk bakışlarından, kendisini her gün biraz daha küçülten o evden... Hepsinden kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Çünkü insan bazen en çok kurtulmak istediği şeyin hayalini kurardı. Gülce de o günlerde, bir gün gerçekten kaçıp kurtulacağına inanıyordu.
Asaf, onun ciddiyetini dağıtmak istercesine gülümseyerek, "Ama abini ve beni özlersin!" dedi.
Gülce'nin yüzü bir anda aydınlandı. "Siz de ziyaretime gelirsiniz!"
"Geliriz tabii."
"Size yemek yaparım." dedi Gülce, daha şimdiden bu ihtimali düşünmenin heyecanıyla. "Siz de gelirken bana dondurma alırsınız. Sonuçta misafirliğe gelen eli boş gelmez, değil mi?"
Asaf kahkahasını tutamadı. "Evet, öyle."
O gün ikisi de akşama kadar orada kaldı. Gülce ağacın tepesinde, Asaf ise hemen aşağıdaki kayanın üzerinde oturdu. Saatler boyunca konuştular, birbirlerine sataştılar, kelime oyunları oynadılar. Asaf ne kadar Gülce'yi aşağı indirmeye çalışsa da küçük kız inatla abisini bekledi. Çünkü onun için abisinin gelmesi, her şeyin yoluna girmesi demekti. Asaf'ın yanında olsa bile ağacın tepesinden ancak abisinin kollarına güvenerek inebilirdi.
Ve sonunda Gökhan geldi.
Her zamanki gibi.
Gülce'yi o ağacın tepesinde tek başına bırakmadı, onu aşağı indirdi ve eve götürdü. Çünkü Gülce'nin çocukluğunda değişmeyen tek bir şey vardı; abisi her zaman gelirdi. O, Gülce'yi hiçbir zaman yalnız bırakmazdı.
Günümüz
Gülce'nin anlatımıyla
Çok garip hissediyordum. Karşımızdaki kişi her kimse gözlerini bir türlü benden alamıyordu. Öyle bir bakışı vardı ki... Gözlerimin içine değil de sanki kalbimin en derinlerine bakıyordu. Daha da garip olan, bu bakışın bana hiç yabancı gelmemesiydi. Sanki ben onu bir yerlerden tanıyordum. Sanki o da beni tanıyordu. Ama bu mümkün değildi. Ben bu adamı hayatımda ilk kez görüyordum.
"Ne işin var lan senin burada?" diye bağırdı abim bir anda.
Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan adamın yakasına yapıştı. Ama karşısındaki adamın umurunda bile değildi. Hâlâ gözlerini benden ayırmıyordu. Kahverengi gözleri üzerimde öyle bir hâkimiyet kurmuştu ki ben de ona bakmaktan kendimi alamıyordum. Sanki etrafımızdaki herkes ve her şey bir anda yok olmuş, geriye yalnızca onun bakışları ve benim anlam veremediğim o tuhaf his kalmıştı.
Sonunda bakışlarını benden çekip abime çevirdi.
O an yüzündeki ifade değişti. Az önce bana bakarken yumuşacık olan gözleri, abime döndüğü anda sertleşmişti. Bileklerinden tutup abimi kendinden uzaklaştırdı.
"Çek elini üstümden, kıyafetimi bozuyorsun!" dedi.
Ardından hiçbir şey olmamış gibi gömleğinin yakalarını düzeltti.
Cidden mi? Yakasına yapışılması değil de kıyafetinin bozulması mı sorun olmuştu?
Ben artık nereye, neyin içine ve en önemlisi kimlerin arasına düştüğümü anlamlandırmaya çalışmaktan yorulmuştum. Abim bu adamı tanıyordu.
Bütün bunların arasında bir tek ben hiçbir şey bilmiyordum.
Adam bir adım atarak bana doğru yaklaştı. Elini bana uzattığında gözlerindeki o sert ifade yeniden kayboldu. Yerine az önce bana bakarken gördüğüm o yumuşak bakışlar geldi.
"Ben Ali," dedi bir an duraksadı.
Gözlerini gözlerimden ayırmadan ekledi, "Ali Asaf."
Tereddüt etmeden elimi uzatıp elini sıktım. Parmaklarımız birbirine değdiği anda bütün bedenim istemsizce titredi. Bu öyle beklediğim bir şey değildi; sanki dokunuşuyla içimde anlam veremediğim bir şey harekete geçmişti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken gözlerimi gözlerine kaldırdım.
"Gülce." dedim kısık bir sesle.
Gözlerini gözlerimden ayırmadan beni izliyordu. Yüzündeki o kendinden emin ifadenin aksine, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Kahverengi gözleri üzerimde öyle sabitlenmişti ki, birkaç saniyeliğine etrafımızdaki her şeyi unutmuş gibiydim.
"Çek lan elini!"
Abimin sert sesiyle irkildim.
Elini Asaf'ın bileğine koymuş, onu kendinden uzaklaştırmıştı. O an aralarındaki havanın bir anda değiştiğini hissettim. Birkaç saniye önceki o garip sessizlik yerini ağır ve gergin bir atmosfere bırakmıştı. Asaf da elimi hemen bırakıp bir adım geriye çekildi.
"En son yediğin dayak yetmemiş anlaşılan sana!" diye hırladı abim.
Çenesindeki kaslar gerilmiş, bakışları sertleşmişti. Sesindeki öfke, korumacı bir abiden çok, karşısındaki kişiye gerçekten düşmanlık besleyen birinin sesine benziyordu.
Asaf bileğini geri çekerek abime baktı. Yüzündeki tebessüm tamamen silinmiş, yerini soğuk ve sert bir ifadeye bırakmıştı.
"Seninle kavga etmeyeceğim Gökhan. Benim sabrımı sınamayı bırak!" dedi dişlerinin arasından.
Abim ona doğru bir adım daha attığında ikisinin arasındaki mesafe iyice kapandı. Ben ise birkaç adım geride, ne yapacağımı bilemeden ikisine bakıyordum. Kalbim göğsümün içinde hızla çarpıyordu.
"Kardeşimden uzak duracaksın, Asaf. Bu senin ilk ve son uyarım!"
Asaf'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözlerini abimin gözlerinden ayırmadan ona doğru bir adım daha yaklaştı. Dudaklarının kenarında bu kez alaycı bir gülümseme belirdi.
"Durmazsam ne yaparsın?" dedi. "Yoksa yine şikâyet mi edersin?"
O an ben daha ne olduğunu anlayamadan abim Asaf'ın yüzüne yumruğunu geçirdi.
"Ne yapıyorsun sen!" diye bağırdığımda ağzımdan istemsizce küçük bir çığlık kaçtı. Birkaç adım geriye sendeleyerek duvara yakın bir yerde durdum. Gözlerim korkuyla büyümüş, olan biteni anlamaya çalışıyordum.
Her şey o kadar hızlı olmuştu ki sanki zaman bir anlığına durmuş, sonra yeniden akmaya başlamıştı.
Bakışlarımı hemen Asaf'a çevirdim.
Birkaç adım geriye sendelemişti. Bir eliyle yüzünü tutarken başını hafifçe kaldırdı. Burnunun kenarındaki kanı gördüğüm an içimde bir şey koptu. Az önce bana bakan o yumuşak gözlerin yerini şimdi öfke almıştı.
Abime döndüm. Yüzünde en ufak bir pişmanlık belirtisi yoktu.
O an içimde biriken her şey, yıllardır susturduğum bütün kırgınlıklar, bütün öfkem sanki aynı anda boğazıma kadar yükseldi.
"Sen..." dedim, sesim titrerken.
Abim bana baktı. Ama ben gözlerimi ondan kaçırıp yeniden Asaf'a çevirdim. Sonra tekrar abime baktım.
"İğrenç birine dönüşmüşsün!" dedim bu kez.
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz koridorda ağır bir sessizlik oluştu. Abimin yüzündeki öfkenin yerini şaşkınlık alırken, ben ne yaptığımı bile düşünmeden arkamı dönüp birkaç adım uzaklaştım.
Buradan gitmeliydim. Hayatım yine karmakarışık bir hâl alıyordu ve ben buna daha fazla izin veremezdim. Bir kez daha aynı şeyleri yaşamaya gücüm yoktu. Daha yeni kurduğum düzenimin, yıllardır kaçmaya çalıştığım geçmişim yüzünden yeniden yıkılmasına izin veremezdim.
Arkama bile bakmadan mekândan çıktım. Abimin arkamdan, "Gülce!" diye seslendiğini duysam da durmadım. Adımlarımı daha da hızlandırdım. O an yüzünü bile görmek istemiyordum. Ne söyleyeceğini, peşimden gelip gelmeyeceğini umursamıyordum. Tek istediğim oradan uzaklaşmaktı.
Tam mekânın önünden uzaklaşırken birkaç metre ilerideki iki adama takıldı gözlerim.
"Dondurma dediğin karamelli olur, sen ne anlarsın!"
"Saçmalama lan, vanilyalı en iyisi!"
İkisi de ellerindeki dondurmaları yerken hararetli bir şekilde tartışıyordu. Söyledikleri o kadar ciddiydi ki, sanki dünyanın en önemli meselesini çözmeye çalışıyorlardı. İkisinin de yüzündeki ifadeyi görünce istemsizce adımlarım yavaşladı.
"Pardon." dediğimde ikisinin de bakışları aynı anda bana döndü.
İkisi de uzun boylu ve kumraldı. Belirgin yüz hatları, aynı kahverengi gözleri ve birbirine neredeyse birebir benzeyen yüzleri vardı. Üzerlerinde siyah takım elbiseler vardı. Yine de saçlarından birbirlerinden ayrılabiliyorlardı; birinin saçları daha uzundu ve alnına doğru dökülüyordu, diğerinin saçları ise kısaydı.
Bir an ikisine birden baktım.
Sanırım ikizdiler.
İkisinin de gözleri üzerimdeyken, "Buradan otobüs geçiyor mu acaba?" diye sordum.
Kısa saçlı olan, elindeki dondurmadan bir kaşık daha alıp sakin bir şekilde, "Geçiyor ama iki yüz metre kadar yürümen gerekiyor." dedi.
"Taksi geçer mi peki?" diye sordum bu kez.
"Geçer belki, emin değilim. İsterseniz uygulamadan çağırabilirim." dedi.
Başımı hemen iki yana salladım.
"Yok, teşekkür ederim. O kadar vaktim yok zaten. Yürürüm ben. Teşekkür ederim bu arada." dedim, gülümsemeye çalışarak.
Aslında o an tek istediğim bir an önce oradan uzaklaşmaktı. İçimde biriken öfke bütün bedenimi sarmıştı. Ellerimin titrediğini bile fark etmiyordum. Sanki ne kadar uzaklaşırsam o kadar çabuk sakinleşecekmişim gibi düşünüyordum.
"İyi misiniz siz?" diye sordu içlerinden biri.
Hızla başımı salladım.
"Evet, iyiyim."
Onlara arkamı dönüp gösterdikleri yöne doğru ilk adımımı attığım anda başımın döndüğünü hissettim. Etrafımdaki her şey bir anda bulanıklaştı. Dengemi kaybedip olduğum yerde sendeledim ve düşmemek için hemen yanımdaki duvara tutundum.
"Hop hop! İyi olduğunuza emin misiniz siz?"
Hangisinin konuştuğunu artık kestiremiyordum. Birkaç saniye içinde ikisi de yanıma gelmiş, biri kolumdan tutarak dengemi bulmama yardım etmişti.
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp karşıma baktım.
"Eğer çift görmüyorsam ve şu an karşımda iki kişi varsa..." dedim, hâlâ duvara yaslanırken. "İyiyimdir sanırım."
"Sence iyi mi, Taner?" dedi uzun saçlı olan.
"Lafın gelişi söylüyorum Tamer, görüyorum iyi olmadığını!" diye karşılık verdi diğeri.
İsimlerini birbirine karıştırmaları bir yana, hâlâ başımın dönüyor olması da ayrı bir meseleydi. Birbirlerinin kopyası gibiydiler ve ben hangisinin Taner, hangisinin Tamer olduğunu anlamaya çalışırken ikisi de başımda konuşup duruyordu.
"Dur, dur. Ben şimdi anlarım iyi olup olmadığını." dedi uzun saçlı olan. Sonra bana döndü ve elindeki dondurmayı havaya kaldırarak ciddi bir ifadeyle sordu: "Dondurma vanilyalı mı, yoksa karamelli mi daha iyi?"
Kaşlarımı çattım.
"Ne saçmalıyorsun oğlum sen?"
"Bence ikisi karışık daha iyi." dedim araya girerek.
İkisi de aynı anda bana baktı.
"Kesinlikle iyi değil." dedi uzun saçlı olan. "Kafa travması geçiriyor olabilir!"
"Taner, susacak mısın yoksa susturayım mı?"
"Susturma şekline göre değişebilir." dedi Tamer, sesine cilveli bir ton katarak.
Bir anda ortamın ciddiyeti tamamen kayboldu. Ben hâlâ duvara yaslanmış, iki kardeşin saçma sapan atışmasını izliyordum.
"Ya sabır oğlum, sus artık!" dedi bu sefer Taner olduğunu düşündüğüm kişi. Ardından bana dönerek, "Sizin için taksi çağırmamı ister misiniz?" diye sordu.
Bu kez başımı evet anlamında salladım. Gerçekten de başım o kadar çok dönüyordu ki iki yüz metre yürümeyi bırak, birkaç adım sonra yere yığılıp kalabilirdim. "Size zahmet olmasın?" diye sordum hâlâ duvara yaslanırken.
Tamer hemen araya girip telefonunu gösterdi. "Çağırdım bile, gelir şimdi." dedi.
İkisine de minnetle gülümseyerek, "Sağ olun." dedim sadece.
Tam o sırada kulaklarımda tanıdık ve hiç duymak istemediğim bir ses yankılandı. "Gülce!" Abimin sesini duyar duymaz gözlerimi kapatıp sabır dilercesine derin bir nefes aldım.
"Uzak durun lan kardeşimden!" diye bağırdığında gözlerimi açtım.
Abim hızla bize doğru gelirken arkasında Asaf'ı gördüm. O ise abimin aksine sakin adımlarla ilerliyordu. Asaf'ın bakışları benimkilerle buluştuğunda yüzündeki ifade bir anlığına yumuşadı, ardından gözlerini Taner ve Tamer'e çevirdi. Onlara attığı tek bir bakış bile ikisinin de birkaç adım geri çekilmesine yetmişti.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken Tamer bana doğru eğilip sesini alçalttı. "Bu hırt senin abin mi?" Abime baktım, ardından istemsizce gözlerimi devirdim. "Maalesef." diye mırıldandım.
"İyi misin, Gülce?" dedi abim, endişeyle yüzümü incelerken.
Kolumdan tuttuğunda artık gerçekten ayakta duracak hâlim kalmamıştı. Birkaç dakika önce başlayan baş dönmesi giderek şiddetlenmiş, etrafımdaki her şey bulanıklaşmaya başlamıştı. Bana ne olduğunu ben de anlamıyordum. Sanki bütün gücüm bedenimden çekilip gitmişti.
Başım yavaşça abimin omzuna düştüğünde, "İyiyim." diye mırıldandım ama sesim o kadar kısık çıkmıştı ki söylediğimi ben bile zor duymuştum.
"Gülce, iyi misin?" Bu kez duyduğum endişeli sesin sahibini biliyordum. Gözlerimi biraz araladığımda Asaf'ın bana baktığını gördüm. Elini uzatıp yüzüme düşen bir tutam saçı nazikçe geriye itti.
O dokunuşla birlikte abimin sesi yeniden yükseldi. "Çek lan elini!" Sesi artık beynimin içinde yankılanıyordu.
Gözlerimi kapatmak istiyordum ama etrafımdaki seslerden kurtulamıyordum. Bir sonraki anda abimin beni kucağına aldığını hissettim.
"Ne yaptınız lan kardeşime!" diye bağırdığında kalan son gücümü de toplayarak konuşmaya çalıştım. "Bağırma artık... Onlar değil, sen sebep oldun bana. Lütfen git ve beni rahat bırak..." Kelimeler dudaklarımdan zar zor dökülürken gözlerim yeniden kapandı.
Bedenim iyice ağırlaşmış, zihnimdeki bütün sesler birbirine karışmıştı. Sonra o karanlık, beni yavaşça kendine çekti.
⏳
Tam bitti dediğimiz anda, geride bıraktığımızı sandığımız her şey bir anda karşımıza çıkıp "Sürpriz!" diyordu. Aslında hiçbir şeyi tam anlamıyla geride bırakamıyorduk belki de. İçimizde bitiremediğimiz, öldüremediğimiz ne varsa, günün birinde mutlaka karşımıza çıkıyor ve bizi yine aynı yerden yaralıyordu.
Demek ki benim de içimde hâlâ tam anlamıyla bitiremediğim bir şeyler vardı. Demek ki yüzleşmem gereken bir geçmişim vardı ve ben onunla yüzleşmeden asla gerçekten özgür olamayacaktım. Oysa ben, bir anlığına artık özgür olduğumu düşünmüştüm.
Her vazgeçiş, elveda değildir.
Gözlerimin üzerine sanki ağır bir taş bırakılmış gibiydi. Açmak istiyor ama açamıyordum. Konuşmak istiyor, fakat kelimeler daha dilimin ucuna bile gelmeden geri dönüyordu. Nerede olduğumu bilmiyordum. Bedenim bana ait değilmiş gibiydi, zihnim ise birbirine karışmış görüntülerin arasında kayboluyordu.
"Uyan be kızım."
Çok uzaklardan gelen bir ses duydum. O kadar uzaktı ki bir an bunun zihnimin bana oynadığı bir oyun olduğunu düşündüm. Belki de gerçekten uyanmamıştım, belki de hâlâ o karanlığın içindeydim.
Sonra gözlerimi, büyük bir çaba harcayarak araladım.
İlk gördüğüm şey beyaz bir tavandı. Birkaç saniye boyunca tavana bakarak öylece kaldım. Ardından bakışlarımı yavaşça etrafta gezdirdim. Tanıdık duvarlar, tanıdık eşyalar.
Burası benim odamdı, ben ise kendi yatağımda yatıyordum.
"Sonunda uyanabildin."
Sesin geldiği yöne çevirdim bakışlarımı ve abimle göz göze geldim. Yatağımın başucuna oturmuş, endişeli gözlerle beni izliyordu. Onu odamda görmek bile içimdeki bütün huzuru bir anda kaçırmaya yetmişti.
"Ne işin var senin burada?" diye sordum, boğazımı temizlemeye çalışarak.
Abim derin bir nefes verdi. "Gülce, şu nefretini bir kenara mı bıraksan artık?"
Cevap vermek yerine doğrulmaya çalıştım. Yavaşça yataktan doğrulup sırtımı yatağın başlığına yasladığımda, zihnime düşen anılarla birlikte başımda keskin bir ağrı hissettim. En son kahvaltı yaptığımız mekânın önündeydik. Kendimi iyi hissetmiyordum. Sonra... Sonrası yoktu.
Abimin yüzüne baktım.
"Bayıldın, Gülce." dedi, sesinde kızgınlıkla karışık bir endişe vardı. "Doktor iyi beslenmediğini söyledi."
Söylediklerini anlamaya çalışır gibi boş gözlerle ona baktım, "Evime girmene kim izin verdi?" dedim sertçe.
Abimin yüzündeki ifade bir anda değişti. Sanki beklediği şey bu değildi.
"Ne demek ne işin var, Gülce? Kaç saattir uyuyorsun, farkında değilsin sanırım. Bedenin o kadar yorgun düşmüş ki..." dedi ve cümlesinin devamını getirmeden sustu.
Ben ise yüzüne bakmaya devam ettim. İçimde ona karşı öyle büyük bir öfke vardı ki, ne söylerse söylesin artık hiçbir şeyin bunu değiştirebileceğine inanmıyordum.
"Tamam," dedim sonunda, sesimdeki kırgınlığı saklamaya bile çalışmadan. "Ben kendi başımın çaresine bakarım. Bugüne kadar nasıl baktıysam bundan sonra da öyle bakarım."
Abim biraz daha yaklaşıp elimi tuttuğunda istemsizce parmaklarıma baktım. Onun dokunuşunda hâlâ eskiden tanıdığım abimi arıyordum belki de, çocukluğumdan kalan ve tamamen silmeye kıyamadığım o küçük parçayı.
"Gülce, lütfen böyle yapma. Ben yeni bir sayfa açacağımıza inanıyorum." dedi.
Burnumdan derin bir nefes vererek başımı iki yana salladım. "Benim için ne yeni bir sayfa var ne de boş sayfaları doldurmak. Bitti diyorum ya, bitirdiniz beni. Sizin yüzünüzden ben bu hâle geldim, görmüyor musunuz?" dedim acıyla.
Gözlerime kadar yükselen yaşları geri göndermek için gözlerimi sıkıca kapattım. Ağlamayacaktım. Ağlamamalıydım. Daha fazla güçsüz görünmek istemiyordum, özellikle de onun karşısında.
Abim bir süre sessiz kaldıktan sonra, "Gülce, biliyorum çok acı çektin ama tek acı çeken sen değildin. Ben sen gittiğinden beri doğru düzgün uyuyamıyorum. Seni düşünmediğim tek bir gün bile olmadı. Lütfen böyle yapma, abicim." dedi.
Gözlerimi açıp ona baktım. İçimde yıllardır biriktirdiğim soruların hepsi aynı anda boğazıma düğümlenmişti. "Madem öyle neden gelmedin?" dedim, sesim titrerken. "Neden? Neden içimdeki öfkenin sevgimin üzerine geçmesine izin verdin? Neden?"
Abimin yüzündeki ifade bir anda değişti. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir şey artık taşmak üzereydi.
Elimi bırakarak ayağa kalktı ve bu kez onun da sesi yükseldi. "Gelmek istedim! Ama ben gelseydim, senin başın belaya girecekti. Ben senin için senden uzak durdum, Gülce!" dedi. O cümleyle birlikte odanın içinde ağır bir sessizlik oluştu. Ben ise olduğum yerde kalakaldım. Başımın içinde tek bir cümle yankılanıyordu.
Senin için senden uzak durdum.
"Ne demek istiyorsun?" dedim sonunda. "Açık açık konuş o zaman. Madem anlamamı istiyorsun, konuş. Ben sana anlat dedim. Affedilmen için konuşman gerek ama sen susuyorsun. Konuştuğun zaman da 'zamanı gelince anlatırım, şu an zamanı değil' diyorsun. Madem öyle, lütfen git ve anlatabileceğin zaman gelince karşıma çık. Ben artık belirsizlik içinde yaşamak istemiyorum. Lütfen bana bir daha aynı şeyleri yaşatmayın." Bütün cümleleri tek bir nefeste söylemiştim. Sanki durursam, boğazıma düğümlenen bütün kelimeler geri kaçacak ve ben yine susacaktım.
Abim ellerini yüzüne götürüp bir süre öylece kaldı. Parmaklarını yüzünden çektiğinde yorgun görünüyordu. "Peki, Gülce." dedi sadece.
Kaşlarımı çattım. "Ne peki?"
"Artık sen istesen de istemesen de hayatıma yeniden giriş yaptın." Sesi bu kez daha sakindi. "Senden uzak duracağım. Bunu senin için yapacağım. Ama her şeyi yoluna koyduğum an benden kurtuluşun yok. Sen ne kadar inanmasan da ben bütün bunları senin için, bizim için yaptım."
İçimde tuhaf bir his oluştu. Ona inanmak istiyordum belki ama yıllardır bana söylenen sözlerin hiçbirinin sonunu görememiştim. Bu yüzden şimdi kurduğu her cümle, içimde umut olmaktan çok yeni bir korku yaratıyordu.
"Umarım o gün geldiğinde tamamen beni kaybetmezsin, abi." dedim.
Abim hiç düşünmeden, kendinden emin bir sesle cevap verdi, "Kaybetmeyeceğim."
Gözlerimi ondan kaçırdım. Bu sözün doğru çıkmasını, bütün kalbimle istiyordum. Ama insan en çok da gerçekleşmesini istediği şeylerden korkuyordu.
"Çıkıyorum ben. Sen dinlenirsin. Bir de bugün işe gideyim deme sakın. Müdüründen izin aldım senin için."
Başımı hızla ona çevirdim, "Ne demek izin aldım? Hangi sıfatla?"
Abimin yüzünde küçük bir tebessüm oluştu, "Abin olarak."
Kaşlarımı kaldırdım, "O abim olduğunu bilmiyor ya hani."
"Sen merak etme." dedi kapıya doğru ilerlerken. "Hallettim dediysem hallettim."
Abim odadan çıktığında bir süre öylece arkasından bakakaldım. Bundan sonra ne olacağını, hayatımın nereye sürükleneceğini merak ediyordum. Telefonumu aradığımda komodinin üzerinde olduğunu fark ettim ve hemen uzanıp aldım. Saat yediye geliyordu. Aylin ve Eren'den birkaç cevapsız arama ve mesaj vardı ama şu an hiçbirine cevap verecek halde değildim. Başım hâlâ korkunç bir şekilde ağrıyordu ve sanki bedenimdeki bütün enerji çekilip alınmıştı.
Telefonu başucuma bırakıp yeniden yatağa uzandım. Biraz daha uyursam belki yorgunluğum geçer diye düşünerek gözlerimi kapattım. Ne kadar süre uyuduğumu bilmiyordum ama kapının ısrarla çalınmasıyla gözlerimi bir anda açtım. Kaç saattir uyuyordum ben?
Uyku sersemiyle yatakta doğrulup oturdum. Kapı hâlâ ısrarla çalıyordu. Oflayarak gözlerimi ovuşturdum ve ağır adımlarla kapıya doğru ilerledim. Perdenin arasından dışarı baktığımda havanın karardığını fark ettim. Demek ki iki, üç saattir uyuyordum.
Kapıyı açtığımda ise karşımda en son görmeyi beklediğim kişi duruyordu. Yüzünde, sanki birkaç saat önce hiçbir şey yaşanmamış gibi aynı rahat tebessüm vardı.
"Hasta ziyaretine geldim!" dedi ve benden izin beklemeden içeri girdi.
Olduğum yerde kalıp arkasından bakakaldım. Şaşkınlıktan ağzımdan sadece tek bir kelime çıkabildi.
"Sen..."Asaf dönüp bana baktığında kaşlarımı çattım, "Senin ne işin var burada, Asaf?"
Kısa bir bölüm oldu ama olsun, umarım beğenirsiniz.
Asafı beğendiniz mi? Sizce bu hikayeye ne katacak?
Yorumlarınız benim için çok önemli.
Oy atmayı ve Meftunu arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın.🤍
