1. bölüm · Meftun

Meftun.

Sema Ys

Herkese merhaba öncelikle, bu benim onlarca hikaye arasından seçip yazıp paylaştığım ilk hikayem, umarım beğenirsiz.
Yorum ve oy vermeyi unutmayın lütfen. Fikirleriniz benim için çok önemli, yorum yapmanız beni mutlu eder.

MEFTUN

Bölüm Bir.

Bu hayatta en iyi bildiğim duyguların başında yalnızlık geliyordu. Yalnızlığın içinde büyümüş, büyüdükçe de kimseye yaslanmadan ayakta kalmayı öğrenmiştim. Derler ya, çiçek solarken kendi sapına eğilir diye... Ben de ne zaman yorulsam yine kendime sığınırdım.

"Ne zaman yorulursan yuvana gel."

Okuduğum kitaptaki bu cümleyi düşündüğümde dudaklarımda buruk bir gülümseme belirdi. Ne güzel bir histi kim bilir... Kendine ait bir yuvanın olması. Canın yandığında kapısını çalabileceğin, yorulduğunda başını omzuna yaslayabileceğin birinin varlığı...

Ben hiçbirini bilmiyordum.

Belki eskiden bunun için üzülürdüm ama artık üzülmüyordum. İnsan her şeye alışıyormuş. Ben de yalnızlığa alışmıştım. Kimseye tutunmadan yürümeye, düştüğümde kendi kendimi kaldırmaya, derdimi içime gömüp sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya...

Çünkü bir insana derdimi nasıl anlatacağımı çoktan unutmuştum.

Ben Gülce Akay.

Derler ki herkesin bir hikâyesi vardır. Kimisi mutlu sonla biter, kimisi ise daha ilk sayfasında kaybetmeye başlar. Benim hikâyem gözyaşlarıyla, yarım kalan cümlelerle ve ardıma bakmadan kapattığım kapılarla doluydu. Hayat bana en çok güvendiğin insanların seni en derin yerinden yaralayabileceğini öğretti. O günden sonra kimseye tutunmadım.

Sabah yine erkenden uyanmıştım. Yaz kendini iyice hissettirmeye başlamıştı ve ben sıcak havalardan nefret ederdim. Gece boyunca yatağın içinde bir sağa bir sola dönüp durmuştum. En sonunda saate baktığımda altıyı gösteriyordu. Daha fazla debelenmenin bir anlamı olmadığını anlayınca yatağımdan kalkıp kendime bir kahve hazırladım. Bir süre kitap okuduktan sonra duş alıp iş için hazırlanmaya başladım.

Saat sekize yaklaşıyordu. Hafif makyajımı yaptıktan sonra üzerime bej keten pantolonumu ve beyaz cropumu giydim.

Yaklaşık iki yıldır Türkiye'nin en iyi restoranlarından biri olan Episode'da çalışıyordum. İşe girmek sandığım kadar kolay olmamıştı. Mülakatlar, deneme servisleri, yabancı dil sınavları... Hepsini tek tek geçmek zorunda kalmıştım. Restoranda çalışabilmek için en az iki yabancı dil bilmek şarttı. Benim şansıma İngilizce ve Rusça biliyordum. Belki de beni diğer adayların önüne geçiren buydu.

Küçük sırt çantamı da alıp kapıya doğru ilerledim. Ayakkabılarımı giyip tam kapıyı açacakken zil çaldı.

"Allah Allah, bu saatte kim acaba?" diye mırıldanarak kapıyı açtım.

Kapının önünde ev sahibim Ayşe teyze duruyordu. Elinde birkaç dosya vardı ama yüzündeki gülümseme her zamankinden daha sönüktü.

"Günaydın Gülce kızım." dedi belli belirsiz gülümseyerek.

"Günaydın Ayşe teyzecim." dedim. "Ne oldu, hangi rüzgâr attı seni buraya?"

Elindeki dosyaları iki eliyle sıkıca kavradı.

"Müsait misin kızım? Beş dakikanı alacağım."

Bakışlarım istemsizce dosyalara kaydı. İçime sebebini bilmediğim tuhaf bir his çöktü.

"İşe çıkacaktım zaten ama sana her zaman vaktim var." dedim gülümseyerek. "Buyur, içeri geç."

Ayşe teyze içeri girmek yerine olduğu yerde kaldı. İşte o an bir şeylerin yolunda gitmediğini anladım.

"Kızım..." dedi ama cümlesinin devamı gelmedi. Gözlerini bir an yere indirdi, ardından tekrar bana baktı.

"Sana bunu söylemek benim için de çok zor."

Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Hayırdır teyzecim, korkutuyorsun beni."

Derin bir nefes aldı. "Evi satmak zorunda kaldım kızım."

Cümleyi kurduğu anda boğazım düğümlendi.

"Memlekete dönüyorum. Buralarda tek başıma yapamıyorum artık."

"Ayşe teyze..." dedim boğazım düğümlenirken. "Yapma... Nereye giderim ben? Sen de biliyorsun, benim gidecek kimsem yok."

Ayşe teyzenin gözleri doldu. Başını eğip elindeki dosyaları biraz daha sıkı tuttu.

"Biliyorum kızım." dedi sesi titreyerek. "İnan bana en çok da buna üzülüyorum. Seni böyle apar topar çıkarmak istemezdim."

Derin bir nefes alıp devam etti.

"Benim çok yakın bir arkadaşım var, Gülben. Onun boş bir dairesi var. Senin için onunla konuştum. Eğer sen de istersen oraya taşınabilirsin."

Birkaç saniye sessiz kaldım. Başka bir seçeneğim var mıydı? Bu devirde ev bulmak zordu ama iyi bir ev sahibi bulmak çok daha zordu. İki yıldır bu evde kalıyordum. Ayşe teyzenin ilanını tesadüfen görmüş, konuşur konuşmaz da evi tutmuştum. Daire küçüktü ama bana yetiyordu. Daha önemlisi, ilk kez kendimi bir evde misafir gibi değil de gerçekten ait hissedebilmiştim.

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Hayır deme lüksüm olmadığını ikimiz de biliyoruz." dedim buruk bir gülümsemeyle. "Numarasını ver, ben konuşurum. Bir haftaya kadar çıkarım, senin için de uygun olursa tabii."

Ayşe teyze üzgün bir ifadeyle başını iki yana salladı.

"Keşke olsa kızım..." dedi. "Evi alan kişi hemen taşınmak istiyor. Bana en fazla iki gün süre verdi."

"İki gün mü?"

O an içime koca bir taş oturdu. İki gün... İki gün, bir insanın bütün hayatını kolilere sığdırması için gerçekten yeterli miydi?

Ayşe teyzeden Gülben Hanım'ın numarasını aldıktan sonra onu uğurladım. Kapı kapanır kapanmaz birkaç saniye olduğum yerde öylece kaldım. Elimde tuttuğum kâğıda boş boş bakıyordum. Demek gerçekten taşınacaktım.

Derin bir nefes alıp anahtarımı çevirdim, kapıyı kilitledikten sonra apartmandan çıktım. İşe gitmek için durağa doğru yürürken kendi kendime mırıldandım.

"Derin bir nefes al Gülce... Bugüne kadar nelerin üstesinden geldin. Bunun da üstesinden gelirsin."

İnandığımdan değil, kendimi ayakta tutabilmek için söylüyordum.

Mecburen bu akşam eve döner dönmez eşyalarımı toplamaya başlayacaktım. Yarın da müdürden bir şekilde izin koparıp taşınmam gerekiyordu. Neyse ki gideceğim ev eşyalıydı. Yanıma sadece kıyafetlerimi, kitaplarımı ve birkaç mutfak eşyamı almam yeterli olacaktı.

Otobüs durağına vardığımda bekleyen otobüslerden kapısı açık olana bindim. Cam kenarında boş bir koltuk bulup oturdum. Başımı cama yaslayınca Ankara'nın sabah trafiği ağır ağır akıp gitmeye başladı. İnsanlar işe yetişme telaşındaydı, ben ise birkaç gün içinde bir kez daha hayatımı kolilere sığdırmanın hesabını yapıyordum.

Yaklaşık yarım saat sonra restoranın önünde indim. Arka kapıdan içeri girip çalışanlar için ayrılmış soyunma odasına geçtim. İçerisi sessizdi. Çantamı dolabıma bırakıp üniformamı çıkardım ve üzerimi değiştirmeye başladım.

"Günaydın aşkım."

Başımı kaldırdığımda Aylin'i gördüm. Yanıma gelip yanağıma küçük bir öpücük kondurdu.

Ben de gülümseyerek onu öptüm, "Günaydın balım."

Aylin çantasını bir kenara bırakıp koltuğa yayıldı,"Eee, bakalım bugün keyifler nasıl?"

Omuz silktim,"İdare eder işte. Evden çıkıyorum, onun dışında bir sıkıntı yok. Her zamanki Gülce klasiği."

Aylin bir anda doğruldu. "Bir dakika... Ne demek evden çıkıyorsun?"

Saçımı atkuyruğu yaparken aynadan ona baktım. "Ayşe teyze evi satmış. Memlekete dönecekmiş. Benim de çıkmam gerekiyor."

"Şaka yapıyorsun değil mi?"

Başımı iki yana salladım. "Keşke yapsam."

"Ee, ne yapacaksın şimdi?"

"Ev sahibinin bir arkadaşı varmış. Boş bir dairesi varmış, onun numarasını verdi. Büyük ihtimalle orayı tutacağım. Açıkçası yeniden ev arayacak ne enerjim var ne de sabrım."

Aylin üzgün bir ifadeyle bana baktı, "Senin de yüzün hiç gülmeyecek galiba."

Burnumdan kısa bir nefes verdim, "Bir gün güler belki. Şimdilik ev bulursam onu kutlayacağım."

Aylin'le bu hafta sabah vardiyasında birlikte çalışıyorduk. Saat dokuzda başlayan mesaimiz akşam yediye kadar sürüyordu. Sonrasında gece ekibi devralıyordu. Episode her zamanki gibi dolup taşıyordu. Daha öğle olmadan ayaklarım sızlamaya başlamıştı ama yoğunluğun içinde bunu düşünecek fırsat bile bulamıyordum.

Gün içinde fırsatını bulduğum ilk anda müdürün odasına gidip yarın için izin istedim. Önce suratını ekşitse de taşınacağımı duyunca istemeye istemeye onay verdi. En azından bu konuda şanslıydım. İçimdeki yük biraz olsun hafiflemişti.

Mola sırasında Ayşe teyzenin verdiği numarayı arayıp yeni ev sahibimle de konuştum. Adının Gülben olduğunu söylemişti. Ses tonu sıcaktı, hatta telefonda birkaç dakika konuşmamıza rağmen insana güven veren bir tarafı vardı. "Yarın akşamüstü gelebilirsin kızım." Demişti. Ben de teşekkür edip telefonu kapatmıştım. Umarım göründüğü kadar iyi biriydi.

Şimdi ise işi devretmiş, soyunma odasında üzerimi değiştiriyordum. Aylin de hemen yanımdaydı. İkimizin de perti çıkmıştı ve bir an önce eve gitmek istiyorduk. Benimse dinlenmek gibi bir lüksüm yoktu. Daha evi toplamam gerekiyordu. Bunu düşününce istemsizce ağzımdan uzun bir of çıktı.

"Ne oldu, niye ofluyor bizim Oflayan Kraliçemiz?" dedi Aylin gülerek.

Gün içinde o kadar çok ofluyordum ve hiçbir şeyden memnun değilmişim gibi göründüğüm için iş arkadaşlarım bana 'Oflayan Kraliçe' lakabını takmıştı. Doğrusu hiç umurumda değildi. Çoğu zaman istemsizce oluyordu. Bazen gerçekten bir derdim oluyordu, bazen de sadece... oflamak istiyordum.

"Öylesine ya, tanımıyor musun beni?"

"Tanıyorum canım." dedi dolabını kapatırken. "Hatta o kadar iyi tanıyorum ki, şu an yine kafanın içinde elli tane senaryo kurup kendi kendinin moralini bozduğunu da biliyorum."

"Ohoo..." dedim son heceyi uzatarak. "Benim kafada kurma seviyem."

Aylin'le şakalaşmaya devam ederek üstümüzü değiştirdik ve restorandan çıktık. Hava henüz kararmamıştı, akşamın o tatlı serinliği yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı. Aylin koluma girdiğinde birlikte durağa doğru yürümeye başladık.

Birkaç adım sessizce ilerledikten sonra aklıma gelen soruyu sordum. "Annen nasıl oldu?" Omuzlarını hafifçe silkti. "Daha iyi." dedi sadece.

"İyi bari, söyle uslu dursun da üzmesin seni." dedim, şaka yapmaya çalışarak ama yüzündeki ifadenin bir anda düştüğünü fark edince sözlerimin devamını getiremedim.

Aylin buruk bir gülümsemeyle bana baktı. Babasını yıllar önce kaybetmişti ve şimdi hasta annesine bakıyordu. Hem okuyup hem çalışıyor, bir yandan kendi hayatını kurmaya çalışırken diğer yandan annesinin yükünü de omuzlarında taşıyordu. Bazen ona baktığımda, incecik omuzlarının nasıl olup da bunca yükü taşıyabildiğine şaşırıyordum. Aylin güçlü görünürdü ama ben onun da herkes gibi yorulduğunu biliyordum. Sadece bunu kimseye belli etmemeyi öğrenmişti.

"Of ya, taşınmaktan nefret ettiğimi söylemiş miydim?" dedim sessizliği bozarak.

Aylin gözlerini devirip bana baktı. "Evet, bu gün yüz kere demişsindir herhalde."

"Sevmiyorum işte, ne yapayım? Üşeniyorum. Hem kitapları topla, kıyafetleri topla... Bir de iki günüm varmış, he!" dedim, son cümlede sesimi yükselterek.

Aylin gülerek başını iki yana salladı. "Çok azmış gerçekten. İki günde ne yapacaksın? İstersen yardıma geleyim."

"Yok kız, hallederim ben." dedim hemen. "Hem bu gece uyumak yok bana zaten, o kesin." Aklımdan geçenleri düşününce şimdiden yorulmuştum. Daha eve gidip bütün eşyaları toplamam, kitaplarımı tek tek kutulara yerleştirmem ve ertesi gün yeni evime taşınmam gerekiyordu. "Sabaha kadar çalışırım artık, ne yapayım? Gülce Akay kolay pes etmez." dedim kendi kendime moral vermeye çalışarak.

Aylin koluma biraz daha sıkı girdiğinde kahkaha attı. "Sen önce şu taşınma işini hallet de sonra Gülce Akay'ın pes edip etmediğine bakarız."

"Ya bir sus Aylin!" dedim gülerek. "Zaten moralim bozuk, bir de sen dalga geçiyorsun."

"Ben senin moralini düzeltmeye çalışıyorum."

"Böyle düzeltiyorsan hiç düzeltme."

Aylin'le sohbet ede ede durağa kadar yürüdük. Evlerimiz farklı yerlerde olduğu için durağa vardığımızda farklı otobüslere binip ayrıldık. Ben otobüsün cam kenarındaki koltuğuma oturduğumda ise aklım yine taşınma meselesine takılmıştı. Ya gideceğim evi beğenmezsem? Sonuçta evin fotoğrafını bile görmemiştim. Ev sahibine fotoğraflarını göndermesini rica ettiğimde göndereceğini söylemişti ama hâlâ ortada hiçbir şey yoktu.

Ayşe teyze o kadına güveniyordu, ben de sırf ona güvendiğim için hiç görmediğim bir eve taşınmayı kabul etmiştim. Umarım pişman olmazdım. Zaten iki gün içinde ev bulup taşınmak zorunda kalmıştım, bir de yeni evden memnun kalmazsam gerçekten ne yapardım bilmiyordum.

Otobüsten indiğimde aklım hâlâ bunlarla meşguldü. Eve doğru yürürken yolumun üzerindeki dondurmacıyı görünce dayanamadım, kendime bir dondurma alıp ağır ağır yiye yiye apartmana girdim. Eve çıktığımda dondurmamı çoktan bitirmiştim. Kapıyı açıp içeri girdim, ışığı yaktıktan sonra çantamı bir kenara bırakıp kendimi doğrudan koltuğa attım.

Bütün günün yorgunluğu bedenime çökmüştü. Bir iki saat uyuyup kalkar, sonra da şu taşınma işine başlarım diye düşündüm. Zaten ne kadar zor olabilirdi ki? Sadece bütün hayatımı iki güne sığdırıp kutulara koyacaktım. Gözlerimi kapatırken kendi kendime güldüm. "Bir iki saat uyuyacağım," dedim. "Sadece bir iki saat." Sonra koltukta biraz daha yayıldım ve bedenimi teslim alan yorgunluğa karşı koyamadan gözlerimi kapattım.

Ertesi gün.

Saat on ikiye geliyordu ve sonunda bütün eşyalarımı toparlayabilmiştim. Bir kolide kitaplarım, bir kolide mutfak eşyalarım, diğerinde bakım ve günlük kullandığım ürünlerim vardı. Geriye ise bir bavul kalmıştı. İşte benim hayatım bundan ibaretti; bir bavul ve üç koli.

Uygulamadan taksi çağırmış, gelmesini beklerken Ayşe teyzeyle telefonda konuşmuştum. Gelemeyeceğini söylemiş, evin anahtarını da saksının içine bırakmamı istemişti. Veda bile edememiştik.

Önemli değildi.

Ben vedasız gitmelere alışkındım.

Taksi geldiğinde kolilerimi ve bavulumu aşağı indirip bagaja yerleştirdim. Birkaç dakika sonra kendimi, hiç görmediğim yeni evime doğru giderken bulmuştum. Hayat bazen o kadar hızlı akıp gidiyordu ki hızına yetişemiyordum. Yapabildiğim tek şey, arkasından sürüklenmemek için ona ayak uydurmaya çalışmaktı.

"Geldik ablacım."

Şoförün sesiyle düşüncelerimden sıyrılıp başımı kaldırdım. Camdan dışarı baktığımda geldiğimizi fark ettim. Şoför, eşyalarımı indirmeme de yardım etmişti. Parasını ödeyip teşekkür ettikten sonra bavulumu ve kolilerimi kaldırıma bıraktım. Araba uzaklaşırken bir süre arkasından baktım, sonra dönüp etrafı incelemeye başladım.

Burası sakin bir yere benziyordu. Apartmanın dış cephesi beyaz ve sarı tonlarındaydı, çevredeki binalara göre oldukça sade ama bir o kadar da sıcak görünüyordu. Yol boyunca yeni ev sahibimle telefonda konuşmuş, beni beklediğini söylemişti. Bu yüzden daha fazla oyalanmadan önce bavulumu apartmanın girişine taşıdım, ardından kolilerime geri döndüm.

Kollarım kopmak üzereydi.

"Bir daha taşınırsam beni de eşyalarımla beraber çöpe atın." diye kendi kendime söylendim.

Son koliyi de içeri taşıdıktan sonra asansörün düğmesine bastım. Kapılar açıldığında kendimi hemen içeri attım ve altıncı katın düğmesine bastım. Asansörün kapıları kapanırken, hayatımda yeni bir sayfanın gerçekten açılıp açılmadığını düşünüyordum.

Belki de bu kez her şey farklı olurdu.

Belki de yeni bir ev, yeni bir başlangıç demekti.

Asansörün kapısı açıldığında önce bavulumu, ardından kolilerimi dışarı çıkardım. Tam son koliyi de kapının önüne bırakmıştım ki karşımdaki kadınla göz göze geldik. Bana sıcak bir gülümsemeyle bakıyordu. Sanırım yeni ev sahibim Gülben Hanım'dı.

Orta boylu, hafif kilolu, sarışın bir kadındı. Baştan aşağı pembe giyinmişti. Kolları bile pembe takılarla kaplıydı ve dikkatimi çeken en komik şey, üzerinde pembe olmayan tek bir şeyin bile olmamasıydı. Sanki pembe onun için bir renk değil, yaşam biçimiydi.

"Hoş geldin tatlım!" dedi bana doğru gelirken.

Ne olduğunu anlamama fırsat bile vermeden beni kendine çekip yanağımdan öptü.

"Hoş buldum Gülben Hanım." dedim gülümseyerek.

Benden geri çekildiğinde baştan aşağı beni süzmeye başladı. Gözleri bir anda yüzümde durdu.

"Çok güzelmişsin kız sen!" dedi hayranlıkla. "Gözlerin mavi renk mi senin?"

Tebessüm ettim. "Teşekkür ederim Gülben Hanım. Evet, mavi. Ayrıca siz daha güzelsiniz. Pembe bir insana bu kadar mı yakışır?"

Gülben Hanım'ın yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu ve ardından kahkahayı bastı.

"Pembe görmeye alışsan iyi edersin!"

"Şimdiden alıştım desem?"

Bu kez kahkahası daha da yükseldi. Bense onun bu hâline bakarken, doğru yere geldiğimi düşünmekten kendimi alamadım. Kadını daha beş dakikadır tanıyordum ama şimdiden enerjisiyle bütün apartmanı doldurabilecek biri olduğu belliydi.

"Hadi gel," dedi kolileri üst üste koyarken. "Senin dairen 68 numaralı olan. Kapıyı aç çabuk. Ağırmış bunlar, ne koydun kız sen bunun içine?"

Hemen önüne geçip gösterdiği kapıyı açtım, ardından içeri girebilmesi için kenara çekildim. Ben de bavulumu alırken, "Kullandığım eşyalarım. Çok bir şey yok aslında." dedim.

Gülben Hanım kolileri taşırken ben de bavulumla peşinden içeri girdim. Daha ilk adımımı attığım anda burnuma gelen deterjan kokusuyla evin temizlendiğini anlamıştım. Bavulumu girişte bir kenara bıraktım ve salonu incelemek için birkaç adım daha attım.

Salonla mutfak birleşikti, Amerikan mutfak tarzındaydı. Evin genelinde sarı ve krem tonları hâkimdi. Ortada büyükçe bir koltuk, önünde küçük bir sehpa, onun karşısında ise televizyon vardı. Koltuğun hemen yanında tekli bir koltuk duruyordu. Mutfak da çok büyük değildi ama tek başıma yaşayacağım düşünülürse oldukça kullanışlı görünüyordu. Küçük ama sıcak bir evdi. İlk bakışta bile insanın içini ısıtan cinsten.

"Ayşem haber verdi de sen gelmeden önce bir güzel temizledim." dedi Gülben Hanım, kolileri koltuğun yanına bırakırken.

"Ne gerek vardı Gülben Hanım, ben yarın hallederdim." dedim hemen, biraz mahcup olarak.

"Yok kız, ne gereği olacak? Çabucak bitirdim zaten." dedi elini sallayarak. Ardından yüzüme bakıp merakla sordu: "Ee, söyle bakalım. Beğendin mi evini?"

Gözlerimi evin içinde bir kez daha gezdirip gülümsedim. "Evet, çok şirin. Tam benlik bir ev!"

"Sevindim tatlım."

Bir an duraksadım. Yeni evime, yeni ev sahibime ve bundan sonra hayatımın nasıl ilerleyeceğine dair aklımdan bir sürü şey geçiyordu. Sonunda aklıma takılan en önemli konuyu sormaya karar verdim.

"Şey... Kira ne kadar ödeyecektim? Bu konuları da konuşsak."

Gülben Hanım hiç düşünmeden cevap verdi. "Ayşe teyzene ne kadar ödüyorsan o kadar ödersin tatlım. Ben para işlerini pek dert etmem."

Şaşkınlıkla ona baktım. "Çok teşekkür ederim. Gerçekten çok mahcup oldum."

"Saçmalama kız!" dedi hemen. "Hem ben seni çok sevdim. Bak, numaram da var sende. Ne zaman istersen bir alo demen yeter."

Gülümseyerek başımı salladım. Daha bugün tanışmıştık ama Gülben Hanım'ın bu sıcak tavrı, uzun zamandır hissetmediğim bir duyguyu içimde uyandırmıştı.

Gülben Hanım'ı kapıya kadar geçirdikten sonra yeniden eve girdim ve doğruca odama yöneldim. Odam sanırım evin en küçük odasıydı. Tek kişilik bir yatak, yatağın hemen yanında orta boy bir dolap ve dolabın yanında küçük bir makyaj masası vardı. Çok büyük değildi ama bana yetecek kadar da alanı vardı. Zaten yıllardır alıştığım şey buydu; küçük alanlara sığdırılmış kocaman bir hayat.

Bavulumu odanın içine sürükleyip dolabın yanına bıraktım. Önce kıyafetlerimi bavuldan çıkarıp yerleştirdim, ardından kolileri açmaya başladım. Mutfak eşyalarımı tek tek mutfağa taşırken diğer eşyalarımı da bulduğum boş yerlere yerleştirdim. Her şeyimi yerleştirmem uzun sürmedi. Zaten sahip olduğum şeylerin hepsi birkaç koliye sığıyordu.

İşim bitince mutfağa geçip kendime makarna yapmaya karar verdim. Tencereye su koyup ocağın altını kıstım, ardından üzerime rahat bir şeyler alıp kendimi banyoya attım. Kısa bir duşun ardından saçlarımı kurutup yeniden mutfağa döndüm. Kaynamaya başlayan suya makarnaları atıp birkaç kez karıştırdıktan sonra tencerenin kapağını kapattım.

Tam o sırada burnuma kötü bir koku geldi.

Başımı sağa sola çevirip kokunun nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Sonunda gözlerim buzdolabının yanındaki çöp poşetine takıldı. Neredeyse ağzına kadar doluydu.

"Allah'ım..."

Burnumu tutarak çöpe yaklaştım. Poşeti elime aldığım anda midem ağzıma geldi. Gerçekten kusacaktım.

"Bunu burada tutamam."

Gece boyunca bu kokuyla yaşayamazdım. Hemen çöpü alıp kapıya yöneldim. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda poşeti kapının yanına bıraktım ve derin bir nefes aldım.

"Ölü mü var lan senin içinde, niye böyle kokuyorsun?" diye söylenerek çöp poşetine baktım.

"Selam, çöple konuşan kız!"

Bir anda arkamdan gelen sesle başımı kaldırdım.

Karşımda bir erkek duruyordu.

Yosun yeşili gözlerini üzerime dikmişti. Terden alnına yapışan dağınık saçlarının rengini, sanki topraktan almış gibiydi. Biçimli burnu, dolgun dudakları ve keskin yüz hatları vardı. Yakışıklı olduğu inkâr edilemezdi. Üzerindeki sarı-kırmızı formasıyla halı sahadan geldiği belliydi. Forması terden bedenine yapışmış, bir elinde anahtarları, omzunda ise siyah bir çantası vardı.

"Aleyküm selam." dedim sadece, bakışlarımı ondan kaçırarak.

Tam o sırada hemen benim dairemin yanındaki dairenin önüne geldi. Anahtarlarını cebinden çıkarırken bana yan gözle baktı ve gülümsemesini bastırmaya çalışarak, "Sen az önce çöple mi konuşuyordun?" diye sordu.

"He, aynen çöple konuşuyordum. Hey Allah'ım!" dedim, sesimdeki alaycılığı saklama gereği bile duymadan.

Gülmeye başladığında kaşlarımı çattım.

"Tamam, tamam kızma. Bir şey demedim!" dedi, ellerini havaya kaldırarak.

"Yeni mi taşındın sen? Seni ilk defa görüyorum." diye sordu ardından.

"Evet, bugün taşındım. Sık sık görürsün artık." dedim, söylediklerimi özellikle vurgulayarak.

"Umarım."

Kaşlarımı çatarak ona baktım. Bu çocuk ne demek istiyordu şimdi?

Ben daha ne olduğunu anlamaya çalışırken yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi.

"Ben Aslan bu arada." dedi ve elini bana doğru uzattı.

Birkaç saniye uzattığı eline baktım. Sonra bakışlarımı yüzüne çıkarıp elimi uzattım ve elini sıktım.

"Ben de Gülce. Memnun oldum!"

"Ben de."

Aklıma bir anda makarna geldiğinde telaşla içeriye doğru bir adım attım.

"Neyse, iyi akşamlar sana." dedim aceleyle.

"İyi akşamlar Gülce." dedi arkamdan. Ardından birkaç saniye duraksayıp ekledi: "Bu arada, hoş geldin."

Elimi kapının koluna atmışken dönüp ona baktım. Yüzünde yine o kendinden emin gülümseme vardı.

"Hoş bulduk." dedim, bu kez ben de gülümseyerek.