11. bölüm · MARSEL
Tehdit
Selin'in bakışlarına dudaklarımı büzerek karşılık verdim. Onur eve doğru bakıp, "Avludan çıkalım," diyerek yürümemizi sabırsızlıkla bekledi ve hemen arkamızdan bizi takip etti. Avludan çıkıp biraz uzaklaştıktan sonra, sesini kısmaya çalışarak, "Senin ne işin var Kayra'yla?" dedi. Kendini sakin kalmaya zorlayarak devam etti: "Sen nasıl onu affedersin? Aklım almıyor. Ne zaman duracaksınız ya, ne zaman duracaksınız?"
Onur'un sesi giderek yükseldiğinde Selin duruma müdahale etmek için araya girdi: "Onur yeter, sessiz ol biraz; zaten yeterince sorunumuz var, dikkat çekiyoruz, gelecekler şimdi." Ben içimden, "Bitsin artık," diye yalvarırken Onur sakinleşecek gibi değildi. "Kendimi biraz toparlayıp, "Onur, sesini kıs artık' diyerek araya girdim. Selin telaşlı telaşlı uzaktan avlu kapısına bakıp, "Şimdi bizi aramaya çıkacaklar." dedi.
" Kayra'yı çocukluğumuzdan beri tanıyoruz. Kendince haklı bir yanı var ama bunu yanlış yansıttı. Artık geçmiş günler için bir şey yapamayız. Peki, bizim şu an Giray'a yaptığımız affedilir mi? Ama elimizden bir şey gelmiyor, durumlar bu şekilde gelişti." Ben sözümü bitirdiğimde, Onur sinirle gözlerini Selin ve benim üzerimde gezdirmeye başladı. Sanki söyleyeceklerini yutmaya çalışır gibi bir hali vardı.
"Bu durumun onunla hiçbir alakası yok. Biz Giray'ı korumak için sessiz kalıyoruz. Bizim yaptığımız yanlış olsa bile niyetimiz iyi. Kayra seni bile isteye suçladı ve sildi, Marsel." Onur konuşmasını bitirdiğinde Selin de söze karıştı:
"Onur, sen nasıl bu kadar ketumsun ya? O senin çocukluk arkadaşın. Marsel yıllarca uzaktan sevdi, nasıl ilk seferde silip atabilir? O bir yanlış yaptı ama sen de gidip ona vurarak bir yanlış yaptın!" Selin bunu söylediğinde Onur daha da sinirlenerek yükselen sesiyle, "Ben durduk yere vurdum, öyle mi? Selin, 'iyi yaptın' diyordun, şimdi yanlış mı yapmış oldum?" diyen Onur'a, Selin sinirle gözlerini dikip, "Sessizz ol artık!'" dediğinde ben ne söyleyeceğimi bilmediğim için sessizliğimi korudum. Onur'un bütün siniri Kayra'ya değildi ve bende bunun farkındaydım. Üçümüzde yıpranmıştık.
Onur tam konuşacak gibi olduğunda, "Ne yapıyorsunuz burada?" diyen Berkay abi ile üçümüz de irkildik. Selin artık dayanamıyormuş gibi, "Ben anneme bakacağım," diyerek eve giderken, Onur kendini sakinleştirmeye çalışıyordu.
Berkay abi ortamdaki gerginliği sezmiş gibi kaşlarını çatarak, bakışlarını uzaklaşan Selin'den çekip bize yöneltti. "Bir sorun mu var?" diye üsteledi. Ben ne diyeceğimi bilemediğim için sessiz kalırken, Onur çatallı sesiyle, "Bir şey yok, sınavları konuşuyorduk," demekle yetindi. Berkay abi bizi kısa bir süre süzdükten sonra, "İyi, o zaman evde devam edersiniz," diyerek önden yürüdü. Peşine takıldım; Onur da arkamızdan gelmeye başlayınca Berkay abinin gelişine içten içe şükrettim.Avluya girdiğimizde bizi ilk karşılayan teyzem oldu. Berkay abiye, "Berkay’ım, geldin mi oğlum?" diyerek sımsıcak sarıldı ama hemen ardından bakışlarını bize çevirdi. Kaşlarını çatarak, "Nereden buldun bunları?" diye sordu. Berkay abi durumu geçiştirmek istercesine, "Kapının önünden. Yemek kokusuna geldiler herhalde," dedi ve koklaya koklaya masaya yöneldi. Bir sarmayı ağzına atıp, "Ooooo! Bo sormolor ofsono olmoş," diyerek ağzı dolu bir şekilde teyzeme iltifatlar yağdırdı.Tam o sırada kapıdan çıkan anneannem, "Oğlum, git bir elini yıka, ağzın dolu dolu konuşma!" diyerek masaya geçtiğinde, Berkay abi ağzına bir sarma daha atıp içeri geçerken, Taner amca da müştemilattan çıkıp yanımıza geldi. "İyi akşamlar," dediğinde Onur, belli belirsiz bir şeyler mırıldanıp yerine oturdu.
Selin içeriden çıkıp anneannemin yanına yerleştiğinde, Taner amcaya yanıt teyzem ve anneannemden geldi: "İyi akşamlar." Ben, yerime oturan Selin’e dik dik bakarak Onur’un yanına iliştim. En son Berkay abinin de masaya gelmesiyle yemeğe başladık.
Yemek boyunca teyzem, anneannem ve Taner amcanın havadan sudan muhabbet edip hiçbir şey olmamış gibi davranmalarına şahit olduk. İçimden, "Bu kadarı da fazla!" diyerek onları içinde bulunduğumuz duruma uyandırmak geçse de sessizliğimi koruyup sadece yemeğime odaklanmaya çalıştım.Yemek bittiğinde, sofrayı kaldırmak için Selin ile ayaklandık. Sofrayı toplayıp bulaşıkları makineye dizdikten sonra, her zamanki gibi oturup sohbete daldık. Bugün konuşacak çok konumuz birikmişti ama ben konuyu açamadan , Selin olan bitenin çoğunu öğrenmişti bile."Yorucu bir gündü," diyen Selin’e bitkin bir gülümsemeyle karşılık verdim."Bu son zamanlarda hiçbir şey eskisi gibi değil," dediğimde, Selin de beni onaylarcasına başını hafifçe aşağı yukarı salladı. Bir anlık cesaretle, "Sende bana kızdın mı, Kayra'yı affettiğim için?" diye sordum. Selin, samimi bir gülümsemeyle cevap verdi:"Kızmadım tabii ki. Kayra'ya yanlış anlama konusunda hak vermiştim çünkü garip bir durumdu; hiç konuşmadığın, uzak durduğun birinin adını sayıklamak... Ama Onur'a söyledikleri ve seni görmezden gelmesi, onun haklılığını tamamen önemsiz kıldı."
Selin'in de benimle aynı fikirde olduğunu bilmek içimi biraz olsun rahatlatsa da, Onur'un bize katılmadığını bildiğim için, içim rahat değildi . Selin'i ikna etmek her zaman Onur'u ikna etmekten kolaydı. Zaten evdeki ortam bizi fazlasıyla gererken, bir de üzerine Kayra ve Onur'u barıştırmak için kafa yoramazdım. Akışına bırakıp olacakları görmek daha mantıklı geldi.
"Onur ve Kayra da barışacaktır eminim; ama bu aralar Onur'un sinirleri tepesinde," diyen Selin'e kaşlarımı çatarak hak verdiğim sırada, bahçeden yükselen seslerle dikkatimiz dağıldı.
"Ne oluyor bahçede? " diyerek hızla yerimden kalktığımda, Selin de gözlerinden okunan bir korkuyla ayağa kalkıp beni takip etti. Çıkışa yaklaştıkça teyzemin sesi daha da netleşiyordu. "Sen ne saçmalıyorsun?" diye bağıran teyzemin sesi, tanımadığımız birkaç yabancının sesiyle birbirine karıştı."Hanımefendi, lütfen sakin olun," diyen kişilerin polis olduğunu görünce, Selin'le ben şaşkınlıktan olduğumuz yerde çakılıp kaldık. Üç polis memuru ve yanlarında o kadın, bahçenin ortasında durmuş teyzemle tartışıyorlardı. Gözlerim hemen anneannemi aradı; yerinde oturuyordu ve yüzünde saklayamadığı derin bir üzüntüyle polislere bakıyordu.
"Bu ev benim babamın evi, beni kovamazsınız! Burada benim de hakkım var!" diyen o kadına döndüğümde, yüzünde kendinden emin, meydan okuyan bir ifadeyle gözlerimizi buluşturdu. Kaşlarımı çatıp ona nefretle baktım; belki etkilenir diye düşünmüştüm ama etkilenmedi.Teyzem polislere ne kadar dil dökerse döksün, işe yaramayacağı belliydi. "Eğer zorluk çıkarırsanız emniyete gitmek zorunda kalacağız," diyen polis memurunun ikazıyla Selin'le göz göze geldik."Teyze, sakin ol lütfen, polisler işini yapsın," dediğimde teyzem bana anlam veremeyen, şaşkın gözlerle bakmaya başladı. Konunun detaylarını tam olarak çözememiş olsam da, kadının miras peşinde koştuğu açıktı.
Etrafı tekrar süzdüğümde Taner Amca'nın ve Onur'un olmadığını fark ettim. Berkay Abi, teyzemin yanında yanlış bir hareket yapmasını engellemek için tetikte bekliyordu. Artık bu kadına tahammül edemediğim için, "Ne istiyorsun, miras paylaşımı mı? Yarın gider avukatla konuşur, hakkın neyse veririz," dedim.
Konuşmamı bitirdiğimde, bağıran teyzemde ani bir durgunluk oldu. Göz göze geldiğimizde, anlayamadığım bir suçlulukla gözlerime baktı ve ardından anneanneme döndü. Bir gariplik sezmiştim.Ben bunları düşünürken oluşan sessizliği, o kadının biraz önce sert çıkan sesi yerine, daha yumuşak ve nazik bir tonla konuşması böldü:
"Kızımı bana düşman gibi yetiştirmişsiniz."Sesindeki titremeye içten içe şaşırırken, bakışlarında da bir gariplik vardı. Teyzemi tanırdım, bakışlarının nedenini anlardım ama bu kadını çözememiştim. Yüzüme alaycı bir gülüş yerleştirip,
"Düşman mı? Biz seninle düşman bile değiliz," dedim ve derin, sabırsız bir nefes bıraktım. "Senin gibi bencil bir kadının, düşmanım olarak bile hayatımda olmasına katlanamam."Sözlerimi bitirdiğimde, anneannem tok bir sesle "MARSEL!" diyerek ayağa kalktı. Şaşkınlıkla ona döndüğümde, "Ne olursa olsun saygısızlık etmeyeceksin," dedi.
Anneannemin bu tepkisiyle kala kalmıştım. Selin bana dönüp kolumu desteklercesine sıvazladığında, dolan gözlerime engel olamadım. Anneannem bana hiç bağırmazdı ama bugün herkeste bir gariplik vardı.
" Miras istemiyorum Marsel bu evde bana ait bir oda var ve ben odamı istiyorum."
Duyduklarıma anlam veremez bir şekilde, "Ne... ne istiyormuş?" dedim. Sesim kısık çıkmıştı ama evdeki o yoğun sessizlikte herkes tarafından duyuldu. Selin’e dönüp baktığımda, o da aynı şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gözlerimi tekrar o kadının üzerinde gezdirdiğimde, yüzündeki yorgun ifade dikkatimi çekti.
"Böyle bir şey mümkün değil. Bu kadını burada istemiyoruz!" diyerek polislere döndüm. Ancak kurduğum cümlenin, bana boş boş bakan polislerin gözünde hiçbir hükmü olmadığını anlamam uzun sürmedi.
Polis memuru bıkkın ve sabırsız bir ifadeyle, "Meltem Hanım'ın mevcut taşınmaz üzerinde yasal hissedarlığı bulunmakta. Hukuki açıdan burada ikamet etme ve kullanım hakkı mevcuttur. Tarafımızca müdahale gerektiren bir durum söz konusu değil; husumet devam ederse yasal yollara başvurarak mahkeme kararı talep etmeniz gerekir," dedi.
Uzatmanın kimseye fayda getirmeyeceğini anladığımda, doğrudan o kadına döndüm.
"Huzurumuzu kaçırmak sana ne kazandıracak? Ben seninle bu evde kalmayacağım, al başına çal odanı!" diyerek arkamı döndüm. Kimseyle göz göze gelmeden hızla eve girip odama yöneldim. Kapıyı çarparak kapattım ve az önce gözlerimi zorlayan yaşların serbest kalmasına izin verdim. Bir nebze olsun rahatlamıştım. Bazamın altından valizimi çıkardım; kıyafetleri dolaptan gelişigüzel, adeta öfkeyle valize tıkıştırmaya başladım.
Polis arabasının duvara yansıyan ışıkları uzaklaştığında ev, ağır ve boğucu bir sessizliğe gömüldü. Kısa bir süre sonra odamın kapısı çalındı. Selin olduğunu düşünerek "Gel!" diye bağırdım ve kapıyı hızla açtım.Karşımda o kadını görünce donup kaldım. "Senin ne işin var burada?" diyerek kapıyı suratına çarpmaya çalıştım ama ayağını araya koyarak engel oldu. Odanın içine süzüldü; benim varlığımı yok sayarak ağır adımlarla etrafı süzdü. Düşünceli, hatta zafer kazanmış gibi duran o soğuk ifadesiyle öylece bekledi.
"Ben senin annenim Marsel, istesen de istemesen de... Sevsen de sevmesen de."Bu sözleri duymak, zihnimde yankılanan bir tokat gibiydi. İçimdeki tüm öfkeyi bastırıp umursamaz görünmeye çalışsam da, bir sonraki cümlesi bu maskeyi paramparça etti.
"Gitmene izin vermeyeceğim Marsel. Eğer gidersen anneannene dava açarım; 'çocuğumu kaçırdı' diye. Senin vekaletin bende. Eğer teyzenlerin ya da dayıların yanına gitmeyi düşünüyorsan, onlara da 'çocuğumu alıkoymaktan' dava açarım."
Sözleri zihnimde yankılanırken sanki görünmez bir el boğazıma sarılmıştı. Bir an her şeyin gerçek olup olmadığını sorguladım, karşımda duran bu kadının neyin peşinde olduğunu bir türlü çözemiyordum."Nasıl bir çıkarın var senin?" diye sordum. Sesimdeki titremeyi gizleyemedim.Tebessüm etti. O tebessümle, "Kızımı istiyorum," dedi.Cevabı karşısında kafamı iki yana salladım, sakındığım o yaşlar artık yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı. Bu kadının karşında ağlamakta üzülmekte istemiyordum ama daha fazla engelde olmazdım.
Gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle silip dik duruşumu bozmadım. Yüzüne dik dik bakmaya başladığımda, onun da ağladığını gördüm. O an belki de aklıma hiç gelmemesi gereken bir şeydi ama ona benziyordum; bu hayatta benzemeyi asla istemediğim bu kadına, ona çok benziyordum. O da eliyle gözlerini silip yatağımın ucuna oturduğunda, bu saçma düşünce zihnimden kaybolup gitti. Odama dalmış, yetmezmiş gibi bir de yatağıma kurulmuştu; bu durumun beni normalde çileden çıkarması gerekirken, nedenini bilmediğim bir boşluktaydım. Belki de sadece ağladığı içindir diye düşünerek, farkında olmadan kastığım vücudumu serbest bıraktım. Bir süre süren sessizliğin ardından odayı yine o kadının sesi doldurdu; bu seferki sesi ağlamaklı ve fazlasıyla zayıftı."Bu oda Melek'le benim odamdı."Gözlerini tekrar odada gezdirdiğinde yüzü düşmüştü. Ne söyleyeceğini merak ettiğim için sessiz kaldım."Her gün kavga ederdik. Yaren bizi ayırırdı. Salih annemle babamın gözdesiydi; en küçük olduğu için hepimizle anlaşırdı."Gözlerinden dökülen yaşlarla cümlesini tamamlayamadığında, duyulması zor bir sesle, "Neden anlatıyorsun bunları bana?" diye sordum. Gözlerimiz buluştuğunda devam etti:
"Ben bir günah işledim kızım. Günahımın bedeli de ailesiz kalmak oldu. Senin için tekrar gelmeyi çok istedim ama cesaret edemedim. Senin için bunların bir anlamı yok, biliyorum ama ben seni bırakmayı hiç düşünmemiştim. Beni göndermek istediler; ben de seni sonu belli olmayan bir hayatın içine sokmaktansa burada büyü istedim. Melek seni kendi çocuklarından ayırmazdı. Berkay sana abilik yapacağına söz verdi. Annem sana benim öğretemeyeceğim her şeyi öğretirdi ve öyle de olmuş. Sen benim hasret kaldığım ailede, sevgiyle büyütülmüşsün."Kendimi zorlayarak konuşmasının bitmesini bekledim. Sözleri bittiğinde yorgun bedenimi sürükler gibi dolaba kadar götürdüm; sırtımı kapağına yaslayıp kendimi yere bıraktım. O sessiz gözyaşlarını dökerken ben ruhumu yitirmiş gibiydim. Kapının önünden gelen teyzemin iç çekiş sesiyle, oradan bizi dinleyip ağladığını anladım ve o an, ben de tekrar ağlamaya başladım.
"Amacım seni üzmek değil kızım. Seni sevdiklerinden uzaklaştırmayacağım."Kafamı dikleştirip, "Uzaklaştıramazsın zaten!" diyerek sesimi yükselttim. Gözlerindeki o emin ifade yeniden yerini almıştı. "Ne bilmem gerekiyorsa söyle, sonra da buradan git!" dediğimde, kırıldığını yüzünden okuyabiliyordum. Onu böyle görmek, nedense içimde daha önce hiç bilmediğim bir yerin sızlamasına neden oldu.Yavaşça yerinden kalktı.
"Ben bir süre buradayım ve sana zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağım. Benim varlığıma da kendini alıştır Marsel; çünkü seni tekrar bırakmak gibi bir düşüncem yok," diyerek odadan çıktı.Bir süre sonra teyzemin de gittiğini, uzaklaşan ayak seslerinden anladım. Kendime çektiğim dizlerime kapandım; içimdeki bu garip his geçene kadar ağlamaya başladım.
