1. bölüm · Mardin’in Gizem’i
Mardin’in Sıcağı
Mardin bugün her zamankinden sıcaktı ama buna rağmen gezmek istiyordum.
Belki de insan bazı günler, havanın ne söylediğini dinlemek yerine kendi içindeki sese kulak vermeliydi. Güneş taş evlerin üzerine öyle bir çökmüştü ki, sokaklarda yürürken ayaklarımın altında yalnızca taşları değil, yıllardır birikmiş hikâyeleri de hissediyordum.
Otelden çıktığımda saat henüz öğlen olmamıştı. Buna rağmen hava, sanki bütün günün sıcağını erkenden tüketmeye kararlıydı. Başımı kaldırıp dar sokakların arasından görünen gökyüzüne baktım. Masmaviydi. Bulutsuz, sessiz ve fazlasıyla uzaktı.
Mardin’i ilk kez görmüyordum.
Ama o gün, şehri ilk kez gerçekten görüyormuşum gibi hissettim.
Daha önce fark etmediğim bir pencere, daha önce hiç duymadığım bir ezgi, duvarların arasından süzülen kahve kokusu… Hepsi bir şekilde beni yavaşlatıyordu.
Telefonumu çantama koydum. Haritayı açmamaya karar verdim.
Nereye gittiğimi bilmeden yürümek istiyordum.
Çünkü bazen insanın kaybolması gereken yer, kendisini bulabileceği en doğru yerdi.
Bir süre sonra kalabalık azaldı. Sokaklar daraldı. Evlerin gölgeleri taş zeminin üzerine uzanmaya başladı. Tam köşeyi dönecekken, açık bırakılmış mavi bir kapı gördüm.
Kapının üzerinde küçük, eski bir pirinç levha vardı.
Üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu:
“Buraya gel.”
Olduğum yerde durdum.
İlk düşüncem bunun bir şaka olduğuydu. İkinci düşüncem ise daha tuhaftı.
Çünkü o yazıyı daha önce görmüş gibiydim.
Nerede olduğunu hatırlamıyordum.
Ama içimde, çok eskiden verilmiş bir sözü hatırlamanın huzursuzluğu vardı.
Elimi kapıya uzattım.
Tam dokunacakken içeriden bir ses geldi.
“Geç kalmışsın.”
Elim havada kaldı.
Kapının ardında kim olduğunu bilmiyordum.
Ama o an anladım ki Mardin’e bu kez yalnızca gezmek için gelmemiştim.
Ve bazı yolculuklar, insan yola çıktığı anda değil, geçmişi onu çağırdığında başlıyordu.
