7. bölüm · Mafya kafes'i
Mafyanın konuğu
Uyandığımda akşam olduğunu gördüm. Bir anlık nerede olduğumu düşünürken gördüğüm kâbus aklıma geldi ve irkildim. Ayağa kalktım ama tam kalkamadan yatağa geri düştüm. Böyle olduğunu fark edince Baray’a seslendim:
"Baray, bir bakar mısın?"
Sesim kısık fakat Baray’ın duyabileceği bir şekilde çıkıyordu. Ben bağırdıktan saniyeler sonra odama ışınlandı resmen.
"Qu'est-ce qui s'est passé, Elvan?"
Evet, yine fark ettim, endişelenmişti değil mi? "Ne oldu?" diye soruyordu. Ben de ona:
"Asıl ben sana soracaktım, bana ne oldu, Baray?"
"Bir şey yok, Mihran. Sadece bir kâbus gördün, o da ateşini yükseltti. O yüzden hastasın yani. Ama doktor geldi, kontrolleri yaptı. Hastaneye gitmemiz gerektiğini söyledi, başka şeylerden de şüpheleniyorlarmış."
"Hmm, anladım. Başka ne olabilir ki?"
"Birkaç şey saydı ama sen boş ver, kafanı yorma. Aşağıya gidelim, yemek hazır."
"Saat kaç?"
"Il est six heures moins le quart." (Saat altıya çeyrek var.)
"Hmm, anladım."
"Gel," anlamında bir el işareti yaptı. Ben de kalkmaya çalıştım ama yine başım dönüp yatağa düştüm. Baray beni kucağına aldı. Ne olduğunu anlamadığım için boynuna kollarımı sardım. İkimiz de şu an ne olduğunu anlamaya çalışıp birbirimize bakıyorduk. Sonra bir anda zar zor ağzımdan çıktı:
"Öhm... şey, Baray, ne yapıyoruz?"
"E, düşüyordun, tuttum."
"E tamam, şimdi bırakabilirsin."
"Yok, götüreyim aşağıya. Şimdi düşersin falan, dağ başında iş açma başımıza, küçük bela."
"Yaa, nerem bela benim?"
"Acaba? Biz kimin yüzünden bu hallerdeyiz? Ben şimdi işimi de yapıyor olabilirdim."
"Aaa, ne güzel işte. Tehlikeden falan uzak hayat, mis gibi."
"Zaten tehlike benim, küçük bela," deyip sırıttı. Ben de gülmeden edemedim. Bunları konuşurken beni merdivenden rahatça taşıyıp aşağıya indirdi.
Geldiğimizde Arven yemeğe bile başlamış, viskisini yudumluyordu. Bizi bu halde görünce viskiyi ağzından püskürttü. Baray kuşkulanmıştı, ben ise gülmekten bayılacak haldeydim. Ayrıca hâlâ Baray’ın kucağındaydım. Arven, ağzının içinde bir şeyler geveledi fakat Baray da ben de anlamadık ki. En sonunda Baray beni masadaki sandalyeye bıraktı ve karşıma oturdu. Yanında oturan Arven, sofra boyunca bana bakmıştı. Bana ne kadar değişik gelse de bir şey fark ettirmemeye dikkat ediyordum.
Yemekler bittiğinde evde kimse olmadığı için bulaşıkları üçümüz de bölüm bölüm yıkamıştık. Köpükleme Baray’da, sulama bende, kurulama ise Arven’deydi. Deli gibi, çok komik bir şekilde bulaşık yıkıyorduk.
Koca mafyalara bulaşık yıkatan da bendim ha, diye düşünüp kendimle gurur duymayı da unutmadım tabii ki.
"Eee, siz hani mafyaydınız? Nerede sizin çatışmalarınız falan?"
Dediğim an Baray’ın telefonu çaldı. Arayan kişi Fransızca konuşuyordu. Telefonu kapattıktan sonra yüzünün değiştiğini fark ettim.
"Baray, ne oldu?"
"Şom ağzını nolursun bir daha açma, küçük bela, olur mu?"
"Aha, kesin çatışma var, değil mi?" dedim, çocuk gibi ellerimi çırpıyordum.
Acaba benden mafya olur muydu?
Ya da mafya karısı?
"Baray, nolursunnn, ben de geleyim. Baray, lütfen!"
"Hayır, Arven'le biz gideceğiz."
"Baray, nolursunnn!"
"Küçük bela, orası senin bildiğin yerlerden değil. Orada kan, işkence, ne ararsan var. Bayılırsın falan. Ayrıca hastasın, güzelim."
Güzelim mi? Galiba benim için akan sular durdu. Yahu, bu oğlan benim abim gibiydi. Ne ara ben böyle hissetmeye başladım be?
Acil bir şekilde kendime çeki düzen vermeliydim
"İyi o zaman, ben de gider ailenize teslim olurum. Hem Fransızca bildiğimi de anlatırım ve bundan önce sizin bazı devlet adamlarıyla kanunsuz iş birliği yaptığınızı polisede anlatırım."
"Hay ben böyle işi si..."
Derken bir anda ağzını tuttum. Hafif kirli sakalları elime battı ama o çirkin küfrü duymamak için daha sert kapattım.
"Baray, ben sana abi diyor muyum? Vallahi oraya gelir sana 'baba' derim. Bak, bu sefer de mafya babası değil, güzeller güzeli bir kızın babası olursun."
Dediğimde bileğimi tutup elimi ağzından çekti.
"O güzeller güzeli kızın babası ya da abisi değil de kocası olabilirim, değil mi?" deyip sırıttı.
Benimse yanaklarım kızarmış, öylece kalakaldım. Sonunda Arven, "Hadi gidiyoruz," deyince hemen yukarı çıkıp giyinmeye başladım. Kıyafetlerimi sonunda almıştım. Şimdi bir mafya gibi görünmek için siyah, kısa, dar bir elbise giydim ve üstüme uzun, siyah bir manto aldım. Ayaklarımda siyah bir topuklu vardı tabii ki.
Aşağıya inince Baray’ın kapıda beni beklediğini gördüm. O da siyah bir gömlek giymiş, üstüne siyah bir ceket almıştı. Arven de ona benzer giyinmişti. Nasıl ikna ettiğimi bilmiyorum ama onlarla gidebilmiştim.
Araba, neredeyse yarım saat sonra yine depo gibi bir yerde durdu.
"Baray, burada ne yapacağız?"
"İşkence falan."
"Şaka, değil mi?"
"Noldu, korktun mu, küçük bela?"
"Hayır, tam tersi, bayılırımmm," dediğimde bana ters ters baktığını gördüm. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
"Hadi gidelim," dedi Arven. Biz de içeri girdik.
İçerisi aşırı derecede nem kokuyordu, su damlama sesleri geliyordu. Sandalyede, kanlar içinde oturan adamı görünce ellerim titremeye başladı. Baray’a:
"Rayce, nolur bir şey diyebilir miyim? Lütfen," dedim fakat o an beni duymamıştı.
Artık sandalyedeki adam bana dönüp tanıyınca iş işten geçmişti bile.
"Ooo, Elvancığım, şimdi de buralarda mı? Birilerini ayartıyorsun. Bunlar icinmi bana vermedin he küçük orospu? Doğruyu söyle!"
Deyince sinirden gözlerim doldu. Baray’ın da sinirlendiğini görebiliyordum.
"Elvan, ne diyor bu piç?"
"Rayce, beni neden dinlemedin? Eski sevgilim," dedim hıçkırarak. "Bu adam bana tecavüz etmeye kalkıştı, beni depoya kapattı"
Nefesim kesilmeye başlıyordu. Evet, doğruyu söylüyordum, gerçekten de bunu yapmıştı.
"Elvan, doğru mu?"
"E-evet, Rayce..."
" Je t'ai baise fils de pute !"
(S*ktim seni or*spu çocuğu)
Deyip üzerine atladı. Ne dediğini anlamadim fakat yüz ifadesinden iyi birşey olmadigi anlaşiliyordu Sandalyedeki Bartu yere düştü. Nasıl olsa hâlâ şerefsizce gülümsüyordu. Kahkahalar atıyordu.
Ben orada kriz geçirip gözlerim Kararmaya başlarken sadece Rayce’in bir kez daha Bartu’ya yumruk atıp bana doğru,
"Elvaannn!" diye bağırarak koştuğunu gördüm.
