1. bölüm · Mafya kafes'i

Bilinmezligin yolunda

Ecrin İkra Anılan

"Vedalardi galiba en çok acıtan, en çok kanatan. Biliyorum abartiyordum fakat sadece ben değil onlarda tehlikedeydiler; hepsini herşeyden korumak istiyordum fakat bunu elde edemeyeceğimide biliyordum. Kötüydü vedalar, en acımasızıydı,hiç acımadan aklına geldikçe delip geçen şu vedalar bilinmezligin yolundaydi. benimde kalbimde yaşayandi hemde her zerresiyle "

Şirkete girdiğimde her yer darmadağınık ve çalışanlar son sürat koşuşturuyorlardı. Aslında bir CEO olarak istediğim buydu, fakat bu koşuşturma batışımızın habercisiydi.

Öncelikle kendimi tanıtayım: Ben Elvan Mihran Alkan. Annemin kıyafet sektöründeki şirketinde CEO olarak çalışıyorum. Yakın zamanda, nedenini bilmediğimiz şekilde iptal edilen tasarımlar yüzünden iflasın eşiğindeyiz.

Ama bunu her türlü düzeltmek için canımı bile ortaya koydum. Ve kısa süre önce, siparişlerin neden reddedildiğini anladım.

Rakip firmamız, eski sevgilimin işiydi. Önce insanlara kötü bir kalite sunduğumuzu söyleyerek herkesi kandırmış, ardından da itibarsızlaştırmıştı.

Bu sinirle yapabileceğim bir şey yoktu. Fakat aklımda tek bir şey vardı: O Fransız firmadan gelen anlaşma teklifini kabul etmek.

Birkaç hafta önce gelen o maile tekrar baktım ve teklifi kabul ettiğimi onaylayan bir yanıt gönderdim. Onlar da onay göndermişti ve bir hafta içinde Fransa'da olmamı istiyorlardı. Oraya gitmek biraz zor ve karışık olacaktı, ama İngilizcem yeterliydi. Fransızcam da az çok vardı, en azından anlaşabilirdim.

Bir hafta gerçekten çok erkendi. Hazırlanmam ve toparlanmam zor olacaktı. Fakat aşiret babamın kan davalılarından Azad, peşime yine düşmüştü. O koca adam beni istiyordu, babam da vermeye hazırdı. Ama ben köşe bucak saklanıyordum, beni bulmaları an meselesiydi. Bu yüzden hemen bu ülkeden kurtulmalıydım.

"Vay be, bir taşla iki kuş! Bu Fransa işi çok iyi oldu."

Diye düşünüp hazırlanmaya başladım.

Bu sırada size hayatımdan bahsedeyim. Küçük yaşlardayken, babamın kan davalıları yüzünden Mardin'den ayrılmak zorunda kalmıştık. Annem, ultra elit ailesine babam yüzünden sırtını çevirmiş ve her şeyini satmıştı. Fakat babam dibe vurup battığında ve bir de küçük bir çocukları olduğunda, kaçıp dedemin yanına sığınmışlar. Dedeme karşı ne kadar mahcup olsalar da gidecekleri tek yer orasıymış.

Tabii ben dedemi ve ailesini görünce şok geçirmiştim. Evleri o kadar görkemliydi ki sanki bir saraydı. Sonradan öğrendim ki bu şirketin sahipleri onlardı. Ve onlar sayesinde biz ölmemiş, en güzel ve korunaklı şekilde yaşamıştık.

Fakat şöyle bir şey vardı ki... Babam ne kadar ileri gidebilir derken bir anda karşıma, güya beşik kertmem olan adam çıktı. Hâlâ şu saçmalığa inananlar varmış demek! Azad’dan köşe bucak kaçıyordum. Biz ne kadar soylu ve görkemli bir aile olsak da onlar da Mardin’in en büyük aşiretlerinden biriydi.

Bu olaylarda en çok babamın suçu vardı, fakat bir o kadar da suçsuzdu. Çünkü bana hep anlatırdı:

"Mihran'ım, güzel kızım... Seni o adamla kertme yapmam gerektiğini söylediler. O zamanlar annen sana hamileydi. Hepimizi öldürmekle tehdit ettiler. Eğer annen ölürse, sen de ölecektin. Kaçabiliriz, kurtulabiliriz diye kabul ettim. Ama kertme dediğin, iki çocuk yeni doğduğunda olur, dile bilirdim. Ve bence hâlâ öyle. Ama onlar, yedi yaşındaki oğullarına benim daha doğmamış kızımı saymamı istediler."

"Ve sen de sattın, değil mi baba?"

"Hayır kızım, satmadım. Kaçacağımıza emindim. Bu yüzden sadece rol yaptım, bir tanem, Mihran’ım."

O zaman babam çok içmişti. Daha konuşacak hâli yoktu. Bu yüzden onun uyumasına izin verip anneme emanet etmiştim. Annem ise aşkının gazabına uğramıştı resmen.

Bazen düşünüyorum… Dedem isteseydi, annemle babam burada kalıp burada yaşasalardı hayat nasıl olurdu? Ama artık keşkelerle yer yoktu, olmamalıydı. Çünkü bana yeni bir hayat başlıyordu. Mardin’in kuru, kan kokulu topraklarından, ama çok sevdiğim memleketimden yurtdışına, Fransa’ya gidiyordum.

Daha doğrusu İstanbul’da yaşıyorum ama içimde hep Mardin benimle olacak.

Bavullarımı hazırladıktan sonra ailemle vedalaştım. Onları burada bırakmak ne kadar doğru bilmiyorum. Ama işlerim kesinleşince onları yanıma alacağım.

"Görüşürüz, annem... Seni çok seviyorum, kendine dikkat et, bir tanem."

Dedim ve anneme sarıldım. Gözlerimden yaşlar akıyordu. Sadece veda sahneleri ağlatıyordu beni. Acı çekmem, sadece vedalarla gerçekleşiyordu. Başka hiçbir şey canımı yakamaz ve gözümden bir damla yaş akıtamazdı. Fakat vedalar... En büyük zaafımdı.

Bir veda, benim için bir dönüm noktasıydı. Ve ben her dönüm noktasında ölüp yeniden doğardım. Yoksa başka bir kurtuluşum yoktu.

Sıra babamla vedalaşmaya gelmişti.

"Canım babam, seni çok seviyorum."

Dedim ve sarıldım. Başımı öpüp fısıldadı:

"Eğer bize bir şey olursa, bir tanem, her şey için senden özür dileriz."

Daha fazla canım yanmasın diye toparlanıp gitmem lazımdı.

Görende sanır ki bir daha dönmeyeceğim!

Ama insanı en çok korkutan da buydu: Bilinmezlik.

Ne olacağını bilmeden bir şeye koşmanın korkusuydu.

Gidiyordum... Ama dönebilir miyim, bilmiyorum.

Kötü bir yere gitmiyorum ama kötülük hep peşimde.

Bu yüzden korkuyordum.

Bu yüzden vedalardan nefret ediyorum.

Hepsi bu yüzden.

Evden çıkıp, yaşlı gözlerimle şoförümle arabaya bindim.

Yarım saat sonra…

Havaalanına varmıştım. Şoförümle giriş işlemlerini hallettim ve uçağa geçtim.

Uzun bir yolculuk olacaktı.

Ama hazırdım.

Umarım...