6. bölüm · MAFYA DOKTORU
LANET BİR SES
Korkuyla uyanmamıştım. Huzurla uyanmıştım. Derin bir rahatlıkla uyanmıştım. Tabii gözlerimi açıp Atakan'ın odasında olduğumu fark edip yanımda Atakan'ı görene kadar...
Ona sarıldığımı söylemiyordum bile. Onun bana sarılmaması da bir şeydi en azından.
"Uyur gezer falan mıyım?" diye mırıldandım kendi kendime. Kafayı yemek üzereydim. "Atakan."
"Hı?" dedi camış gibi çıkan sesiyle.
"Hemen şimdi bana neden sana sarılarak uyuduğumu ve neden burada senin yanında olduğumu söyle."
Cevap vermeden horlamaya devam etti. "Ben biliyordum!" diye bağırdım. "Ben biliyordum beni gece keseceğini. O gözlerini oyarım Atakan, o beni buraya taşıyan ellerini kırarım Atakan."
"Ya kızım sabahtan beri ne car car konuştun yaa. Kabus görmüştün korkmaman için seni yanıma getirdim. Yoksa kötü bir amacım yok."
"İyi," dedim ve yüzüm düştü. Bir anda doğrularak bana baktı ve dikkatle yüzümü incelemeye başladı.
"İyi misin?"
"Yok bir şey."
"Suratın düştü. Canın bir şeye mi sıkıldı? Melisa mı yoksa?"
"Rüyamı hatırladım bir an."
"Ne görmüştün."
"Ateş'i."
"Sevgilini mi yani."
"Artık sevgilim değil. Zaten sevgilim olsaydı senin yanında değil onun yanında kalırdım mantık olarak."
"Neden ayrıldınız?"
"Hastanede yaşadığımız yakınlık yüzünden onu aldattığımı sanıp o da beni aldattı."
"Ya şey... Ben onu şey için yaptım. Ambulans sirenleri sesini duymamı engelliyordu. O yüzden biraz yakınlaşmak zorunda kaldık."
"Her neyse işte."
"Boşver sen şu prenses erkekleri sen daha iyilerine layıksın."
"Ay bir de bana trip attı korkunçtu."
"İyi işte trip atan erkek mi olur."
Yatağına boylu boyunca uzandım. "Saat kaç?"
"06:15."
"İşe yetişmem gerekiyor."
"Ben seni bırakayım mı?"
"Kendi başıma gidebilirim."
"Buna izin veremem."
"İyi tamam. Kaçırıldım diye şimdi başıma korumacı erkek çık." Ayağa kalktım. "Ben çay suyu koyayım o zaman."
"Suyu Serkan hazırlar. Dün gece bırakıp gelmiştir eve büyük ihtimal."
İkimizde ayaklanınca Atakan'ın ayağı kaydı ve benim üzerime doğru düşecekmiş gibi oldu. Sırtım duvara çarptı, Atakan üzerime düşmemek için kollarını iki yanıma koydu.
Atakan tam geri çekilecekken kapı açıldı. "Patron çay suyu koya-" Bu Osman'dı. Ve bizi çok yanlış bir halde yakaladığı için cümlesinin devamını getiremedi.
"Ben sana koyacağım şimdi," dedi Atakan sinirle.
🤍
"Yenge şu tuzu uzatır mısın?" dedi Osman.
"Yenge ne lan!" dedi Atakan sinirle.
"Patron siz sevgili değil misiniz?"
"Lan ne sevgilisi aramızda sevgi bağı bile yok."
"E hani patron Eylül'ü duvara sıkıştırmıştı?" diye sordu Ensar. Osman'a baktı. "Lan Osman yalan mı söyledin lan bana."
"Lan Osman herkese yaydın mı? Lan Osman şu fokur fokur kaynayan çay suyunu başindan aşağıya dökeceğim!"
"Ama patron ben pozisyonu görmesem de yine yanlış anlarım yani Osman nasıl anlamasın," dedi Sarkan.
Atakan bana döndü. "Boşver sen onları. Senin şu ev konusu falan ne oldu?"
"Geçinemiyorum. Benim maaşım 100 bin TL. Annem benden zorla para almasa her şey tamam olacak ama kendisi gezmek tozmk için aldığı 55 bin TL'yi benden alıyor. Geriye 45 bin TL. Genel masraf olarak faturalar, yemek-ulaşım, kredi borcu falan derken yaklaşık 20 bin TL kalıyor. Ev kirası 30 bin. Hayatım gerçekten çok iğrenç."
(Chat gpt tarafından mantıklı bir açıklama ve doğrulama yapılmıştır.)
"Anladım." Bitirince odamdan kıyafetlerimi aldım.
"Ben böyle gidebilir miyim evime."
"Git."
"Tamam iş çıkışında getiririm."
"Bir şey olmaz ben hizmetçilerden isterim."
"Oldu bu iş." Başımı eğdim. "Bu arada... Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
"Patron ben götüreyim mi Eylül'ü."
"Götür Osman. Seni görmedikçe kriz de geçirmem en azından hatta hiç durma. Koş."
(Ya amk defter evde kaldı ben evde değilim varya aklımda kalanlar ile doğaçlama yapmaya çalışacağım (bu bilgiyi neden verdiğimi bilmiyorum))
Osman sırıtarak, "İyi ben arabayı çalıştırmaya gidiyorum o zaman," dedi.
Atakan ona tip tip bakınca Atakan'ın çenesinden tutup kendime çevirdim yüzünü. "Ben onunla konuşurum Atakan çocuğun bir suçu yok."
"İyi. Bizi sevgili sanmaması için elinden geleni yap."
"Anlaştık. Görüşürüz o zaman," diyerek evden çıktım. Osman şoför koltuğuna, ben de yanına oturdum. "Yine bir çatışma falan çıkmaz değil mi yolun ortasında."
"Ay yok ne savaşı," dedi. Yutkundu.
"Yani umarım çıkmaz." Dudaklarını sıktı. "Umarım."
Ofladım. "Ben bu belaya neden karıştım ki!"
"Bir mafya doktoru olmak ister miydin?"
"Hayır asla. Kurtaramazsam al başa belayı."
"Doğruyu söyle gerçekten Atakan ile aranızda bir ilişki mi var."
"Bak. Osman. Biz sevgili değiliz. Biz..."
Devamı gelmedi. Biz neydik?
"Biz?"
"Biz sıradan bir insanız. Ben insan kurtarmaya yemin etmiş biri, siz ise insan öldürmeye, elde silah tutmaya alışmış, insanları korkutmayı seven insanlarsınız aradaki tek fark bu. Bizim Atakan ile aramızda bir bağ olamaz. Ama bu Atakan'a karşı nefret duygum olduğu anlamına gelmiyor."
"Bizi polise şikayet etmediğin için teşekkür ederim."
"Emin ol böyle bir şey yapmaya cesaretim olsaydı yapardım."
Sustu, dudaklarını sıktı ve, "Merak etme biz de seni şikayet etmeyeceğiz. Çünkü seni bir şikayet ettik mi bütün hayatın mahvolur."
"Atakan nasıl biri?"
"Bize karşı kuralcıdır, genel olarak hep böyle her şeyin düzenli olmasını ister. Obsesif Kompülsif Kişilik Bozukluğu var onda. Kuralcı, mükemmelliyetçilik, kontrolcü falan. Ama çok ince yürekli, eli açık, ve kızlara saygısı vardır, hiç bağırmaz falan. Birisi ona bir iyilik yaptı mı ona dünyaları verir. İçi ısınmazsa ne olursa olsun ısınmaz ama." Sırıttı. "Her neyse şimdi ben soru soruyorum."
"Sor."
"Siz neden aynı odadaydınız?"
"Yalnız başıma korkuyordum."
"Neden onun kıyafetleriylesin?"
"Gece rahat yapabileceğim kıyafetlerim yoktu da ondan."
"Leyla'nın kıyafetleri evdeydi onları neden giyinmedin?"
"Leyla'nın kıyafetlerinin evde olduğunu bilmiyordum bile."
"Söylememiş çünkü senin kokunun kıyafetlerine sinmesini istemiş."
"Oha! Yok daha neler!"
"Yaa. Günaydın Eylül hanım."
"Saçmalama."
"Ama ben sana söyleyeyim, gece boyunca yatağına yüz üstü yapışarak uyuyacak kokunu iyice almak için." Ona korkuyla anlamsız karışık duygularla baktım. "Şaka yapıyorum canım hemen de gerçek sanıyorsun. Ama oladabili-"
"Biraz daha konuşursan bu dediklerini Atakan'a anlatacağım." Ağzına fermuar çekti. Biraz daha ilerleyince durdu. Arabadan indim ve vedalaşınca evime girdim. "Kimse var mı?" diye seslendim.
Ama evden ses gelmiyordu. Sanırım abim daha gelmemişlerdi annem olacak karı ve babam gitmişti tatile.
Hemen yukarı çıktım ve odama geçip kıyafet dolabımı açtım. Çok da seçeneğim yoktu aslında. Altıma bol, kot bir pantolon, üstüne beyaz bir gömlek giydim. Saçlarımı dalgalandırıp çok sade ve doğal gözüken bir makyaj yaptım. Ve artık hazırdım.
Çantama telefonu, kimliği, ruhumu ve cüzdanımı koydum. Başıma güneş gözlüğümü takıp ayakkabılarımı giyindim. Bağcıklarımı şu an bağlayamazdım. Telefonumdan saate baktım. 06:20'ydi. Geç kalmıştım, saat 6'yı 30 geçe hastanede olmam gerekiyordu.
Bir kaç sokak ötede duran otobüs durağına gitmem gerekiyordu. Kaldırımlarda koşarken bağcığıma takılıp çenemi yere vurdum. Sert darbeden dolayı sarsılan beynim ile başımda dönmeye başlamıştı. Alt dişlerim fazlasıyla ağrıyordu.
"Eylül?" Duyduğum sesle başımı kaldırdım. "İyi misin?"
"Evet." Beni kolumdan tutup kaldırdı ve önüme gelen saçlarımı eliyle geriye itti.
Rahatsız oldum.
"Emin misin?"
"Eminim Berk. Ben iyiyim."
"Otobüs de dolu dolu. İnsanların içinde rahat olmazsın sen gel arabamla götüreyim seni."
Başka çarem yoktu. İşe geç kalamazdım. "Olur."
Arabasına bindim ve o da binince ilerlemeye başladı.
"Hastanede ne var ne yok? Nasıl gidiyor?"
"Çok saçma olaylar oluyor bazen. Bir yaralı geldi ailesi panik içinde. Karından yaralanmış adam, gelmiş diyorlar ki kızımın kurtuluşu yok kızım ölecek. Lan kız şah damarından bıçaklanmamış karından bıçaklanmış yani bir ihtimal kurtarma ihtimali var." Güldüm.
"Ee? Başka?"
"Ay bir de bir genç. 16-17 yaşlarında erkek. İntihar etmiş, kalbinden bıçaklamış ama tam isabet ettiremediği için ölmemiş. Çocuk zar zor konuşuyor, annesi hâlâ konuşturmaya çalışıyor. Amaç ise ne için intihara kalkıştığını öğrenmek. Bazen hasta için endişelenip fenalaşanlar, intihara kalkışanlar oluyor. Yemin ederim psikolojik tedavi göreceğim artık."
İlerlemeye devam ederken karşımıza bir araba çıktı. Berk tam ona vuracaktı ki fren yaptı, o anlık korkuyla dişlerimi sıktım ve gözlerimi kapadım.
"Lan abi ne bekliyorsun orada ya!" dedi Berk az kalsın çarpacağı arabanın içindeki adama.
"Özür dilerim abi yaa," dedi ve hemen hızlıca ilerledi. Berk sinirli bir şekilde ilerlemeye devam etti.
Tam o esnada da çenemi tutmaya devam ediyordum.
"Sen iyi misin?" ye sordu Berk bana.
"Düşmenin etkisiyle çenem ağrıyor dişlerimi sıktım ağrıdı bir anda."
"Off. Bu senin için acı verici olmalı. Neyse az kaldı hastaneye dayan biraz."
(Ya of Berk'e hiç ısınamıyorum var ya yazıp geçmek istiyorum şu sahneyi)
Bir kaç dakika sonra hastaneye geldik. Arabadan indiğimde bağcıklarımı işaret etti. "Bağcığını bağla düşüp tekrardan bir yerini yaralamanı istemem."
"Ah doğru." Tam eğilecekken o benden önce davranıp eğildi ve ayakkabımı bağladı. Hastane kapısındaki herkes gözlerini bize dikmişti. Şimdi dedikodu yayılırdı herkese Berk ile Eylül sevgili diye.
Saygıyla eğildi ve arkaya doğru elini uzattı. "Kadınlar her zaman önceliklidir." İlk önce benim geçmemi istemişti.
Hiç gülümsemedim, ikimizde acilden içeriye geçtik. "Acil çok sakin," dedim şaşkınlıkla.
"Bakma sen böyle olduğuna birazdan bir yaralı gelir büyük ihtimal." Gözlerimin içine baktı. "Şey... Benim.... Sana bir şey söylemem gerekiyor."
"Şimdi söyle."
"Yok. Şu an hazır değilim. Olmaz."
"Tamam. Ben Melisa'nın yanındayım."
"Acil yaralı!" diye bağırdı biri. Sedyeyle gelen bir doktordu.
(Hassas Olanlar Atlasın Ameliyat Edilecek.)
(Adam ölecek)
(Ve Eylül'e bir fotoğraf emanet edecek bunları bilmeniz yeterli.)
"Arkadaşlık ihaneti ardından karın boşluğundan bıçaklanarak karın boşluğundan ve iki bacağından bıçaklanarak darp edilmiş. 18 yaşında bir genç. Bilinci yarı açık ama çok kan kaybediyor."
"Nazar değdi," diye mırıldandı.
Sedye kan içindeydi. Hemen koşarak hastanın yanına gittim.
"Bana bak, iyileşeceksin, biz buradayız."
"Öleceğim," dedi zorlukla konuşurken. "Biliyorum, öleceğim."
Sedyenin tekerleklerinden çıkan tiz ses tüm hastaneyi dolduruyordu etrafa meraktan dolayı kaçamak bakışlar atan insanlar vardı.
Yüzünü buruşturanlar, gözlerini kapatanlar... aralinin kan kokusu artıyordu.
"Ölmeyeceksin... Sana söz veriyorum kurtaracağız seni."
Canlandırma odasına geçmiştik. Kan içinde öksürürken sonuncu cebinden kan bulaşmış zarf bir elime tutuşturdu. "Ölürsem eğer bu sende emanet kalsın olur mu? Annem de yok babamda ikisininde hatırası Bunu mezarıma başıma koyarsın."
"Tamam." Hemşireler bir yandan kıyafetlerini kesip yarayı incelerken ve damar yolu açmaya çalışırken ameliyathaneye haber verilmesini emrettim.
Adamın bilinci tamamen gitti...
Bana verilen emaneti cebime koydum. Hasta ameliyathaneye doğru ilerletildi. Ameliyathaneye geldiğimde steril önlüğümü giyerken baş hemşirenin yardımıyla eldivenlerimi geçirdim. Karnındaki 3 delikten sızan koyu kan sedyenin tamamını kaplamasına neden olmuştu.
"Skapel," dedim karşımdaki Berk'e. Metalik soğukluğu eline alınca boylu boyunca bir kesi attım. Bir Görüntü o kadar bulanıktı ki organları seçmek için aspiratörle kanı tahliye etmemiz saniyeler aldı.
"Daha hızlı! Am Aspiratör yetmiyor!"
Bağırsaklarda iki delik vardı, onları dikişle kapattım. Ama sorun başkaydı karaciğerin arka kısmına büyük bir damar yırtılmıştı. "Tansiyon düşüyor! 60'a 30!"
Umut azalıyordu. Hastanın nefes alışverişleri azalıyordu.
"Kalp duruyor!" dedim. "Adrenalin verin!"
Metal aletlerinin sesi, başhemşirenin komutları... Tüm sesler birbirine karışıyordu. Ama adrenalini ne kadar yükseltsek de EKG monitörü düz çizgide tiz ses çıkarmaya devam ediyordu.
Gözlerimi kapadım. Derin bir nefes alıp verdim. Her ne kadar hasta kaybetsek de ne olursa olsun alışamıyordum. O an en zor kelime dilimden döküldü.
"Hastayı kaybettik. Saat 07:15."
Adamın üstü örtülünce gözlerimiz Berk ile kesişti. Ameliyathaneden çıktım.
(AMELİYAT BİTTİ, HASTA GİTTİ)
Maskemi ve eldivenleri çıkarıp çöpe attım ve ellerimi yıkadım. "İyi misin?" diye soran Berk yanıma geldi.
"Nasıl olmamı isterdin Berk. Bir hasta kaybettik göbek atmamı mı bekliyorsun?"
"Haklısın pardon. Ama bak üzgün olman beni daha da üzüyor." Etrafına bakındı ve tekrar konuştu. "İstersen bir kahve alıp bahçeye çıkalım. Kafa dağıtırız bir yaralı oldumu içeriye geçeriz."
"Melisa'nın yanına gitmem gerekiyor."
"Sonra gideriz, kötü gözüküyorsun."
"Sözüm olsun ama sonra."
"Peki, sen bilirsin."
"Ben Melisa'nın yanındayım, eğer gelmek istersen gel. Sen bilirsin."
"Bir geçmiş olsun der çıkarım."
Yandaki acil sekreter rehberlerine baktım. "Merhaba, dün gece burada astım krizi vakası oldu mu? Hasta adı Melisa Şahin."
"Hemen bakıyorum," dedi ve bilgisayardan hızla tuşlara basıp bana baktı.
"Buldum. Göğüs hastalıkları alanında 506 (Beş yüz altı) numaralı odada normal serviste dinleniyor."
gülümsedim.
"Teşekkür ederim kolay gelsin."
"Ne demek, geçmiş olsun."
Başhemşirenin yanına gittim.
"Merhaba, bir yakınımı acil görmem gerekiyor kendisi astım krizi geçirdi ziyarete gideceğim sadece 15 dakika."
"Sadece 15 dakika. Telsizin açık kalsın, bir haber verildi mi hemen buraya ışınlanıyorsun Eylül."
"Teşekkür ederim."
Odasına doğru gittiğimde kapıyı tıklayacakken Atakan'ın grubunda olan Melih ikimize anlam veremeyen gözlerle bakıyordu.
Özellikle Berk'i gebertecekmiş gibi bakıyordu.
"Merhaba?" dedi Berk'e.
"Ee iş arkadaşım," diye açıklama yaptım.
"Evet, çok yakınız kendisiyle," dedi Berk ve sıçtı sıvadı.
"Anladım. İçeriye mi gideceksiniz Eylül hanım."
"Yok," dedi Berk uyuz olmuş sesiyle.
"Birlikte gireceğiz."
"Anladım. Buyurun."
Kapıyı açınca onu sedyede gördüm. Burun oksijeni takılmıştı ama bilinci açıktı. Melih de odaya girdi.
"Melisa," dedim titreyen sesimle. Hemen onun yanına gidip sarıldım.
"Melisam. Güzelim iyi misin?"
"İyiyim," dedi yorgun sesiyle. "Sen iyi misin?"
"Evet ama aklım sende."
Gülümsedi. "Sorun değil, iyiyim."
"Bana çok kırgın mısın?"
"Hayır. Senin bir suçun yok Çağrı. Sadece böyle şeyler için küsülmez.
Ölsek de birbirimizin yanında kalacağımıza dair arkadaşlık sözü verdik." Gözümden yaş aktı.
"Zorlukta," dedim.
(Yazar notu: Karıştırmalar için)
"Huzurda." (M)
"Ölümün ucunda." (E)
"İki el kanda da olsa." (M)
"Belada da." (E)
"Hayır da da." (M)
"Seni hiçbir zaman bırakmayacağıma" (M, E) elimizi de birleştirdik "Ve bu sözü sonsuza kadar mühürlüyorum." (M, E)
"İstediğin bir şey var mı?"
"Senden başka kimseyi istemiyorum, şu orangutan güya refakatçi olarak benim başımda gardiyan gibi dikiliyor."
"Görevim bu Melisa hanım."
"Bozuk plak gibi şunu tekrar etmesen mi?"
"Sana bir şey mi yapıyor?" diye sordum.
"Yok da, tanımıyorum etmiyorum. O yüzden."
"KendiMi kaç kere daha tanıtmamı istersiniz Melisa hanım."
Melisa sustu. "Yarın öbürgün çıkarsın. Sorun etme çok."
"Ben açım."
"Birazdan yemek getirirler."
"Melisa hanım, isterseniz bir şeyler sipariş edebilirim."
"Hayır. Ne der ne olmaz doktor izni alın," diye karşı çıktım.
Telsizimden ses geldi "Acil yaralı, 28 yaşlarında bir kız. Tecavüze edilerek kesik vakası."
Duyduğum haberle yutkunmakta zorluk çekmiştim. "Şey... Benim gitmem gerek."
Melisa'nın yanağından öptüm. "Görüşürüz."
Ve hemen odadan çıktığımda yaralının olduğu yere doğru koştum. Berk de arkamdan geldi.
[Melisa'dan]
Kapı tıklandı. "Hasta refakatçisi, yemekler geldi."
Melih yemekleri dağıtan görevlinin yanına doğru ilerledi. Bir kaç dakika sonra elinde iki tepsiyle geri geldi. Bana lapa ve yutulması kolay şeyler veriyorlardı. Menüde haşlanmış yumurta, elma püresi, yulaf lapası.
Refakatçime baktım. "Sende ne var?"
Yanıma oturdu ve bana iyice yaklaştı. Onun tepsisine baktım. Poğaça, reçel ve bal, zeytin, çay... Gülümsedi.
"Senin yiyeceklerinden çok daha farklı olduğundan emin olabilirsiniz Melisa hanım."
Elma püresini aldım ve yemeye başladım. Bana bakarken neden gözleri parlıyordu bu herifin?
Parmağını burnuma doğru uzattı ve sildi.
"Dakika bir gol bir, hemen burnun kirlendi." Güldü. "Kendini nasıl hissediyorsun?"
"Bayağı iyiyim bence bugün beni sallarlar."
"Hadi bakalım." Etrafına bakındı. Konu açmaya çalışıyor gibiydi: "Ee? İlgi alanların nelerdi?"
"Ben şiiri çok severim, voleybolda da iyiyim. Normalde beden öğretmeni olmak istiyordum ama baba zorlaması benim doktor olmamı çok istiyordu, kıramadım. Senin neler?"
"İlgi alanlarım... İnsan öldürme, insan dövme, silah kaçakçılığı, kara para, kumar, gece bar alanlarında sabaha kadar içip eğlenmek, mafyacılık, hırsızlık... Böyle işte. Ve bir de polislerden kaçmak bana eğlenceli geliyor."
Ona ağzı açık bakakaldım. "Ne?"
Gözlerimi kıstım. "Gerçi bir mafyadan ne beklerdim ki."
Sırıttı. "Ve bir de güzel kızları kesmeyi."
Öğürür gibi ses çıkardım.
"Hoşlandığım var."
"Şaka yapmıştım."
Yemeğimi yemeye devam ettim.
Sessizlik. Burnumda solunum kabloları vardı. Yemek bittiğinde saçlarıma baktım.
"Aşırı yağlanmış yaa!" dedim ağlamaklı bir sesle. "Banyo yapmam gerek."
"Taburcu edilince yıkanırsın."
"Sen bunu söylemesen 'bana
yıkanmam için yardım eder misin?' diye yardım isteyecektim sanki."
"İstersen yapabilirim. Sadece saçlarını yıkayacağım tabii."
"Doktordan izin alman gerek. Ayrıca gerek yok, sadece saçlarımı yıkayacağım zaten. Kendim hallederim."
"Yapamazsın zorlanırsın."
"Yaparım."
"Yapamazsın."
"Yaparım!" diye yükseldim.
"İyi. Ben doktora danışayım bari."
Ve uzaklaştı. Neden sakin davranıyordu? Doğruldum ve ayaklarımı yere doğru sarkıttım, yavaşça salladım.
Odada Hello Kitty'li terliklerimde vardı. Eylül'ün de Spiderman'li terlikleri vardı.
İkimiz de terliği kullanıyorduk ama hayır!
ARKADAŞTIK!!!
Melih'in kapıda çoktan beni beklediğini onu kapının önünde beni izlerken fark etmiştim.
"İzin verdi mi?"
"Evet."
Ayaklandım ve önüne geçip, "Teşekkür ederim kötü adam," dedim.
"Rica ederim doktor." Benim gözlerimin içine baka baka, "Eğer yardıma ihtiyacın olursa çekinme," dedi.
"Bakarız."
Banyoya geçip kapıyı kapattım ama kilitlemedim. Altımda Sütyen Yoktu! Çünkü geceleri rahat uyuyamıyordum.
Topuz yaptığım saçlarımı açıp kabinin önünde diz çöküp sıcak suyu da ayarlayınca başıma suyu tuttum.
Sıcak su başımdan aşağı dökülürken hafif bir ürperti geçti. Sıcak su bir an boynuma değdiği için sıcak su tenimi yaktı ve çığlık attım. Etrafıma bakındım. ŞAMPUAN YOKTU!
Sabır diledim, suyu kapatıp saçlarımı geriye attım. "Melih!" diye seslendim.
Utanıyordum.
"Buyurun Melisa hanım."
"Şampuan yok da..."
Başıma havlu bağlayıp banyodan çıktım. "Şampuan yok."
"Ne yapmamı istersiniz Melisa hanım."
"Bana Melisa hanım demen şart değil."
"Öyle isterseniz öyle olsun."
"Yakınlarda market var. Şampuan alabilir misin?"
Bir an bocaladı "Şimdi mi?"
"Yoo canın ne zaman isterse," dedim alayla.
"Özür dilerim," dedi başını eğip ve hemen hastaneden çıktı.
(YAZAR NOTU: MELİH ÇOK TATLI GELİYOR GÖZÜME!)
[ATAKAN'DAN]
"Yenge gitti evine," dedi Osman Tuğçe'ye. "Ben bırakmıştım onu."
"Osman," dedim uyarır bir sesle.
"Yenge mi?" dedi Tuğçe sorgular bir şekilde.
"Yok bir şey," dedim sabır dilercesine. Osman güldü. Ardından Serkan da:
"Atakan, o kız senin sevgilin mi?"
"Ya yok sevgilim falan."
"Melih nerede? En küçüğümüz!"
"Hastanede Eylül'ün arkadaşında refakatçi."
"Anladım." Tam o sırada Melih'ten mesaj geldi.
Melih:
Patron!
Siz:
Efendim?
Melih:
Sana önemli haberlerim var.
Siz:
Dinliyorum.
Melih:
Ama sakin ol bak.
Siz:
Söyle Melih!
Melih:
Söylüyom Bismillah.
Patron, yenge elden gidiyor...
Siz:
Ne yengesi lan!
Eylül mü?
M
elih:
Evet Patron.
Yanında erkek arkadaşı var, adı Berk.
Kızın elinden tutmuştu.
"Çok yakından arkadaşız" dedi Berk.
Ama Eylül onu sevmese de Berk onu zorluyordu.
Ben Eylül'e aşığım dedi o çok güzel bir kız dedi.
"Ben onunla evleneceğim, her gece yatakta..." dedi.
Neyse öyle işte...
Sinirlerim tepemdeydi.
"Atakan iyi misin?" diye sordu Tuğçe.
"Kıpkırmızı olmuşsun."
Osman uzandığı yerden kalktı.
"Patron?"
"İyiyim. Ben bu akşam yokum."
"Nereye Patron?" diye sordu Serkan.
"Sanane lan!" diye terslendim.
"Anladım patron."
"Anladım patronmuş..." diye mırıldandım.
*(Not: "Otobüse binebilir miyiz baba?" "Var mı bakalım cebinde para?" "Hayır yok babacığım." "O zaman eşek gibi yürüyeceksin." "Tamam babacığım." "Tamam babacığımmış...") (SJSJHKPT)
"Yenge mi aldatmış Atakan," dedi alayla Ensar.
"Ensar etrafta kız olduğuna dua et Ensar! Yoksa ana avrat söverdim yemin ederim!" Ensar iki elini de açıp dua etmiş gibi yaptı.
"Allah'ım şükürler olsun, daha ölmek için çok gencim."
"Tövbestağfurullah yaa," dedim gözlerimi devirerek. Osman bıyık altı gülüyordu.
[Melisa'dan]
"Ağaç oldum burada yaa," dedim sıkıntıyla. "Nerede kaldı ya bu!" Kapı açıldı Melih'tendi.
"Biraz geciktirdiğim için özür dilerim Melisa hanım."
"Sorun değil nerede şampuan?"
Poşetle şampuanı verdi. "Buyurun Melisa hanım."
"Sağol," dedim gülümseyerek.
Banyo'ya geçtim ve yine eğilerek saçlarımı yıkamaya çalıştım.
Şampuandan avucuma biraz döktüm ve saçıma dağıttım.
Hızla köpürdükten sonra suyun dışarıya çıktığını görünce istemeden çığlık attım. Su fıskiyesini başka yere yönlendirince kapının açıldığını ve birinin girdiğini duydum ama bakamadım.
Olduğum yerden boşluk sayesinde geçmeye çalıştı, tam karşımda durunca biraz eğildi. "Sadece su fıskiyesini tutman yeterli Melisa Hanım."
Melih...
"Üstüm başım hep ıslandı."
Cevap vermese de sırıttığını hissettim. Saçlarım sanki hemen dökülecek bir şeymiş gibi nazikçe köpüklerken gözüme gelmemesi için çaba sarf ediyordu.
"Ne zamandan beri mafyalık yapıyorsun?"
"18 yaşında başlamıştık."
"Ne için?"
"Arkadaş ortamı."
"Eylül'ün abisi de mafya'ydı da bırakmış." (Melisa'nın olaylardan haberi yok)
Melih bir kaç saniye duraksadı. Cevap vermedi.
Suyu başıma tuttu ve tüm köpükler aşağıya doğru döküldü.
Ama yanlışlıkla kendi üstünü de ıslattı.
Ağzından az kalsın küfür kaçıracaktı ki benim olduğumu hatırlayıp geri sustu.
Saçımı bir kaç kere daha şampuanla yıkadı ve yanımdaki havluyla başımı sardı.
"Kıyafetin var mı?" diye sordu.
"Hayır." Ofladı.
"Bende 1 tane yedek var sadece." Banyodan çıktığımızda kıyafetini çıkardı. Peteğin üzerine koydu.
Polarını ve yedek kıyafetini bana verdi. Arkasını döndü.
"Üstünüzü çıkarın ve verdiğim kıyafeti giyin Melisa hanım. Islak kıyafetinizi peteğe koyun."
"E sen ne giyeceksin?"
"Kendi kıyafetim kuruyana kadar böyle kalmaya mecburum Melisa hanım."
Kendimi mahcup hissediyordum.
Hızla sütyenimi giyip verdiği kıyafeti ve poları giydim. Kıyafeti unisex olduğu için rahattım.
Islak olanı peteğin üzerine koydum ve gözlerini açabilmesi için işaret verdim.
Bir anda kapı çalındı. "Bir dakika lütfen!" dedim endişeyle. Melih çıplaktı! Etrafına bakınırken banyoya attı kendini. "Aç!"
Oda kapısını açtığımda doktorları gördüm. "Melisa hanım?"
"Merhaba?"
"Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?" diye sordu doktor.
"Kendimi çok iyi hissediyorum, hatta hiç olmadığı kadar enerjik."
"Tamam, sonuçlarına bakıldı, bugün şimdi taburcu olabilirsiniz."
"Gerçekten mi?" dedim heyecanla. "Teşekkür ederim."
Burnuma bağlı olan kabloları çıkarınca gülümsedi. "Geçmiş olsun Melisa hanım."
Hemen uzaklaştı. Kapıyı kapattım ve banyonun kapısını tıkladım.
"Çıkabilirsin!" Çıktığında taburcu olacağımı söyledim.
Şükür çekti ve yüzünde vatan gülüşü belirdi "Gidiyoruz yani."
"Hmm Aynen."
Kendisine baktı çatık kaşlarla. "Ben nasıl çıkacağım buradan?" diye mırıldandı.
"Bilmiyorum... Ben ıslak kıyafetimi giyerim."
"Olmaz. Hastaneden yeni çıkıyorsun hasta olursun." Ben alışkınım. Islak kıyafetlerimi giyebilirim."
[Aybars'dan]
Akşama doğruydu ve yağmur, felaket tellalı yaşatmak ister gibi korkunç bir şekilde yağarken elimde tuttuğum şemsiye arkaya doğru uçuyordu.
Akşama doğruydu ve hava karanlıktı. Rüzgar ve yağmur yüzüme tokat gibi çarpmasından dolayı gözlerimi kısarak ilerliyordum ve bir anda birisine çarptım.
Saçlarının kokusunu istemeden almıştım. Koku çok tanıdıktı...
Gül kokusu ve sırt kısmına kadar uzanan ipeksi saçlar...
Benim bir kaç santim kısa olacak kadar uzun boylu... Umarırım o değildir.
"Önüne baksana hayvan!" diye bağırdı sonra gözlerini korkuyla açtı. Konuşmadı. Belki de konuşamadı.
Araba farı görmüş ceylan gibi donakaldı. "Aybars..."
Kalbim, ismini söylediği an istemeden tekledi. "Senin burada bu soğukta ne işin var?"
"Sanane?" diye terslendi.
Aldırmadım.
"İyi misin?"
"İyiyim."
Gözlerini kaçırdım. Saçları yağmurdan dolayı sırılsıklam olmuştu. Şemsiyemi ona uzattım. Deli gibi utanıyordum. Nedenini bilmeden... "
Saçlarını daha fazla ıslatma Leyla, hasta olursun." Şemsiyeyi elimden aldı ve kendisine tuttu. "İstersen yağmur durana kadar bir kafede oturalım," diye bir teklif sundum.
"Olur."
Şemsiyeyi kapattığında hala kafeye koştuk. Kafede soba vardı, bu nedenle içerisi çok sıcaktı. Bir masaya oturduğumuzda ellerimi üfledim.
"Canın bir şey istiyor mu?" diye sordum.
"Param yok."
"Parayı ben veririm dert etme sen." Tek kaşını kaldırdı. Önündeki menüye baktı.
"Garson!"
"Buyurun."
"Ben bir tane bol sütlü karamel macchiato alabilir miyim?"
"Tabii," bana döndü, "Siz ne isterdiniz?"
"Amerikano."
"Tabii," dedi ve uzaklaştı. Uzunca bakıştık.
"Mafya olmayıp normal bir insan gibi yaşamak nasıl hissettiriyor Aybars?"
Beklemediğim yerden vurmuştu.
"Ne?" dedim afallayarak. Dudağını büzdü.
"Ya ne bileyim... Her gece 'polisler evimizi basacak mı, evimize düşmanlar basıp saldırıya uğrayacak mıyız' gibi düşünceler olmadan rahatça uyuyabilmek..."
"Peki ya her gün diken üzerinde yatmak nasıl hissettiriyor?"
"Cevabımı alamadım Aybars Özbağ," diye yükseldi. "Pardon. Aybars Demir mi demeliydim yoksa?" Üvey olduğumu yüzüme küfreder gibi vurmuştu!
"Leyla..." diye mırıldandım.
"Evet?" Gözlerini devirdi. "Tamam, sorduğum soruyu evet olarak algılıyorlar. Evinde rahatsın. Peki... Vicdanen rahat mısın?"
"Bu konu neden açıldı?"
"Ne konu hakkında konuşmak isterdin Aybars? Mafyalığı bıraktıktan 2 gün sonra fake hesaptan bana yazıp yürüdüğün anlam mı?'"
"Neyi itiraf etmemi istiyorsun?" diye sordum. "Neden yazdığımı mı?"
Kahvelerimiz gelmişti.
"Evet."
"Aşıktım," diye itiraf ettim. "Şimdi ne yapacaksın?"
Sustu. "Özür dilerim. Konunun kapanmasını ve bir daha açılmasını istemiyorum."
"Peki ya Leyla... Eğer hâlâ bir mafya olsaydım. Mafyalığı bırakmamış olsaydım. Beni sever miydin?" diye direttim.
İçtiği kahve boğazında kaldı. Kendine geldiğinde önüne baktı. Yaklaşık yarım dakika durdu.
"Evet," dedi sonunda. "Ama bizim grupta olursan. Ki zaten Atakan'ın seni tekrar kabul edeceğini sanmıyorum."
Üzülsem mi sevinsem mi bilemiyordum. "Seven sevdiğini bekler. Mafya olursam benimle olacaksın."
"Atakan seni kabul etmeyecek."
"Edecek."
"Tamam, bana bunun garantisini ver."
"Sen yeter ki iste. Ben ölümün karşısına bile geçerim senin için. Beni kabul edeceğinin garantisini veremem ama seninle olmak için her şeyi yaparım Leyla."
[Eylül'den]
Evimin anahtarıyla kapıyı açarken evin ışıkları yanmıyordu. Kapımı kapatıp odama doğru ilerledim.
Evdeki sessizlik tüyler ürpertiyordu. Kıyafetlerimin bazı yerlerine kan lekeleri değmişti.
Emaneti çıkarıp çantamı masama koydum. Yorgundum.
Kıyafetlerimi kirli sepete attım, ellerimi güzelce yıkayıp tekrar odama doğru ilerledim. Emanete iş yoğunluğundan dolayı doğru düzgün bakamamıştım.
Bir fotoğraf... Elime alıp inceledim. Etrafı kan içinde kalmış bir kareydi. Bir aile fotoğrafı... Anne, baba ve oğul. Anne ve babasının yüzü siyah kalemle çizilmişti. Ölmüşü anlamına geliyordu. Çocuk... Daha derin bir konuydu. Kader sanki çocuğa bir şeyler anlatmış sanki bir işaret vermişti. Onun siyah bir kalemle değil, kanla çizilmişti.
Onun kanıyla. Onun kanı kendi yüzünü boyamıştı. Bilerek mi olmuştu? Hayır sanmam, tesadüftü. Daha 18 yaşında hayatını kaybetti. Dolani gözlerimi sildim. Çocuğun içine doğmuş gibi öleceğim diyordu. İnsan öleceğini önceden anlıyordu... Aynı konu...
Peki ya o child ölmeseydi? Yaşasaydı? Hayatı belki de eskisi kadar rahat gitmeyecekti. Tekrar arkadaş edinecek miydi? Bir arkadaşa güvenecek miydi? Çok zor...
"Allah... Ailesine ve kendisine rahmet eylesin," dedim kendi kendime.
"Yakınlarının başı sağolsun. Aynı şekilde bugün hayatını kaybeden tüm hastalar için."
Eve her geldiğinde söylediğin şeydi. Dünya korkunçtu...
Düşüncelerimden ayrılmama neden olan şey, çantamdan çalan telefon sesiydi.
Telefonu elime aldığımda arayanın Atakan olduğunu gördüm.
Aramasının nedenini sorguladım bir kaç saniye. Ne alakaydı şimdi? Çok sorgularsam kapatacağını bildiğinden hemen açtım.
"Beni mi özledin Mafya Babası."
Sırıttığını hissettim.
"Bugün nasılsın?' diye sormak için aramıştım."
"Moralim bozuk aslında."
"Neden?"
"Boşver."
"Müsait misin bugün?"
"Evet de yorgunum. Neden sordun?"
"Sahilde buluşalım mı diye soracaktım da yorgunsun sen uyu dinlen."
"Aslında iyi gelir de neden
çağırıyorsun onu anlamadım."
"Konuşmamız gereken şeyler var."
"Kötü bir şey yok değil mi?"
"Hayır."
"Tamam, ben bir duş alayım kıyafetlerimi değiştireyim gelirim."
"Seni ben alırım. Sen hazır olduğunda bana haber ver yeter."
"Zahmet etme, ben..."
"Saçmalama benim dediğimi yap yeter."
"Tamam bebeğim, görüşürüz." Ve telefonumu kapattım.
Hızla çamaşırlarımı çıkarıp banyoya girdim ve o an jeton düşmüştü.
ONA BEBEĞİM DEMİŞTİM!
Hass... Telefonum tekrar çaldı, ne için aradığını bildiğim için açmadım. Suyu sıcak yaptım ve başıma tuttum. Kendini suda boğmak istiyordum...
Elime şampuanı döktüm ve güzelce döküp duruladım. Duşum bitince tekrar odama geçip kısa, mini bir etek giyinip üzerime beyaz gömlek giydim.
(Karakterin neden bu kadar açık giydiğini bilmiyorum yaa fikirlerinizi yazın sizce 'bırak istediği gibi takılsın' mı diyorsunuz yoksa 'bence biraz kapalı giydir şu kızı orospu gibi giyiniyor' mu diyorsunuz yorumlarda buluşalım)
Saçlarına baktım. Hemen saçlarımı kurutup masa yaptım. Makyaj olarak dudağıma ruj sürdüm kırmızı, ve kirpiklerime rimel çektim.
Çok uğraşmayacaktım. Hazırdım. Telefonumu alıp Atakan'ı aradım.
"Alo," dedim telefonu açınca.
"Beni mi özledin Minyon Kız?" diye sordu alayla.
"Ne alaka, hazırım diye haber verecektim."
"Biliyorum, dalga geçiyorum."
"Mal," dedim gülerek. "Neyse alıyorsun beni değil mi?"
"Tabii çıkıyorum yola. Ama sen sanki bir şey demiştin önceki aramada."
"Ya Atakan!"
"Be-be-" dedi hecelerek sahile.
"Devamını getirirsen gelmem bak yemin olsun."
"Trip atıyorsun demek," dedi, arabanın çalışma sesini duydum yola koyulmuştu.
"Yok be."
"İyi tamam. Bir şey diyor musun?"
"Ne dememi isterdin?" diye sordum gülümserken.
"Be-"
Suratına telefonu kapattım ve yatağa fırlattım. Ardından ben de kendimi yüz üstü fırlatıp çığlık attım. 40 yıl, hatta ömürlük dalga konusuydu! Akıl dağıtmak için Melisa'yı aradım.
Bugün hastaneden taburcu edilmişti.
Telefonu açtı.
"Efendim kanka?"
"Naber, nasılsın?"
"İyiyim sen?"
"Utanç içinde olduğum için kafa dağıtma amacıyla seni aradım."
"Konu ne?"
"ATAKAN'LA KONUŞURKEN YANLIŞLIKLA BEBEĞİM DEDİM!"
"Maaaannnayaaaklık!" dedi kelimeleri uzatırken.
"Arkadaşım ne kadar da güzel teselli ediyorsun Melisacığım!"
"O ne yaptı?"
"Dalga geçiyor!" Kahkaha attı.
"Ben yarın veya öbür gün
Ozan'a açılacağım."
"NASIL!" dedim şaşkınlıkla. "Bunu ben olmadan yapmayı düşünmüyorsundur umarım."
"Tabii ki de yanımda sen olacaksın."
"Bende bu akşam Atakan'la sahile gidip arada buluşacağız."
"Ne için?"
"Bilmiyorum konuşmamız gereken şeyler var dedi."
"Hayırdır inşallah."
"İnşallah ama iyi şeyler demişti."
"He iyi bari. Neyse beni annem çağırıyor sonra anlat her şeyi bana tamam mı?"
"Tamam, görüşürüz."
Telefonu kapattım ve tavana öylece baktım. Atakan'a mutlu görünmem gerekiyordu.
Sağa döndüm sola döndüm ve her seferinde çıldırdım, en sonunda ekranıma düşen Atakan isimli şahsiyet irkilmeme neden oldu.
Ooooooomagaaaad!!!
"Buyurun benim."
"Arabada bekliyorum seni kapının önündeyim."
"Tamam geliyorum."
Kapattım ve hemen çantamı, telefonumu alıp dışarıya çıktım.
Üzerime spor ayakkabımı giydim ve hemen Atakan'ın arabasına doğru koştum.
Kapıyı açınca kaşlarımı çattım, çünkü oturmamı engelleyen bir nesne vardı. Bir... Çiçek?
Gülümsedim. Büyük bir Papatya
Çiçeği kenara çektim. "Sanırım başka birine aldın. Kardeşine mi aldın? Yoksa Leyla'nın doğum günüydü ve isçin için bir çiçek mi aldın? Ah... İnan bana gram fikrim yok ama bu çiçeği alan kişi eminim ki çok mutlu olacaktır."
Bana anlamsız gözlerle bakıyordu. Çiçeği aldı ve elime tutuşturdu.
"Bunu... Senin için almıştım."
"Ne?"
"Moralinin bozuk olduğunu söylemiştin, belki mutlu eder diye düşündüm."
"Papatya sevdiğimi nereden biliyorsun?"
"Saçların papatya gibi kokuyor, belki bu yüzdendir diye düşünmüştüm."
Aşırı karışık duygular içindeydim.
"Şey... Çiçek için çok teşekkür ederim... B... Ben ne diyeceğimi bilemiyorum."
"Önemli değil, bir şey demene de gerek yok. İçimden geldi aldım işte."
Arabayı çalıştırdı. Ve sahil kenarına doğru sürmeye başladı.
"Konuşmamız gereken şeyler var demiştin, burada konuşalım işte."
"Sabırsızlanıyorsun sanki sen."
"Evet."
"Biraz sabret kızım."
"Tamam." Güllere çevirdim gözlerimi. "Gerçekten mi bunlar?"
"Evet."
"Ne kadar'a aldın?"
"Yav, ne yapacaksın, hediyenin fiyatı söylenir mi?"
"Ya, ne bileyim, ilk defa bir erkekten hediye alıyorum." Erkekten kısmına tırnak işareti ile vurgulamıştım.
"Eski sevgilin almıyor muydu sana?"
"Hayır, 4 aydır sevgiliyiz odunun tekiydi. Nadiren alıyordu."
"Ve böylece sevgilinin 2. bir puştluğunu açığa çıkarmış oldun."
Güldüm.
"Normalde belirsiz şeylerden nefret ederim ama seninle olunca akışına bırakasım geliyor."
"Güveniyorsun o zaman, kötü biri olmadığımı kabullenmen ve bana güvenmen mutlu etti."
"Güvenmek büyük bir kelime. Ama şu an yan koltuğunda oturuyorsam ve moralim bozukken seninle sahile gidiyorsam, bu senin bende 'özel' bir histen kaynaklanıyor. Kötü biri olmadığını zamanla ben keşfetmek istiyorum. Başkalarından duymak değil. Bana karşı kötü bir davranışın hiç olmadı ama sen bir mafyasın sonuçta düşmanlarını öldüren birisin. Hayır, kötülüyorsun demiyorum bir mafya güvendiği insanlara zarar vermez, sürekli kollar." Kulağına yaklaştım ve fısıldadım. "Yani Atakan... Sen çok garip bir insansın..."
Gülümsedi. "Bu sözlerin beni etkiliyor. Evet, düşmanımı öldürdüm ama dostumu ya da özel hissettiğim birini sonuna dek savunurum."
"O zaman senin dünyanda 'özel' olmak, dünyanın en güvenli ama en tehlikeli şeyi gibi bir şey."
Cevap vermedi, sadece arabayı bir kenara çekti. Parmaklarıyla çenemi tutup benim çenemi kaldırdı, onun gözleriyle göz göze geldim. "İn bakalım özel kız seni. Sahile geldik."
"Sana göre gerçekten özel insanların arasındayım?"
"Evet ama bunu aşk anlamında anlamazsan sevinirim," dedi.
"Tanıdığım insanları korurum. Ama aşk'a inancım yok. Ve asla aşk yaşamam ben."
"Tamam," inadın o zaman. Gözleri ilk önce gözlerime, sonra dudaklarıma odaklandı. Elini benden uzaklaştırdı, sonra arabadan indi. Buketi alıp ben de indim. Beni baştan aşağıya süzdü. Kaşları çatıldı.
"Arabadan inerken daha yeni fark ediyorum da bu soğukta bunları niye giyiniyorsun Eylül? Üşüteceksin."
"Kabanımı alacaktım da unuttum bir anda."
Sabır dileyerek baktı bana ardından gözlerini kapattı "Neyse gel hadi. Sadece beni takip et."
İlerledi ve sert kayalıklara doğru gitti. Yanında hamburger satan bir adam vardı. "Aç mısın?"
"Evet, sabahtan beri hiç bir şey yiyemedim."
"Tamam, sen dur kayalıkların üzerine, ben geliyorum. Hangi içecek isterdin?"
"Kola."
"Tamam," dedi, uzaklaşınca uzaklara daldım.
Kayalıklara vuran sert dalgalar ayaklarıma kadar değiyordu. Deniz zifiri karanlıktı ve tüyler ürpertici gelse de rahatlatıcı bir meditasyon gibi geliyordu.
Deniz çok garip bir yerdi. Hem karanlık, hem huzur verici... Hemen yanımda bir taş vardı, elime aldım ve denize sektirdim.
1...
2...
3...
Ve denizin yine derinliklerine battı. Atakan'ın arkamdan adımlarını hissediyordum. Yanıma geldi.
Bir hamburgeri bana verdi. Yanına bardak da almıştı içeceği doldurmak için. İçecekleri doldurunca birbirimize döndük ikimizde.
"Evet, anlat bakalım, ne konuşacaksın?"
"Ondan önce sen neden canının sıkkın olduğunu söyle."
Hamburgerden bir ısırık aldım. "Boşversene ya, önemli değil."
"Neler olduğunun hepsini biliyorum Minyon Kız."
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Biliyorum işte."
"Anlat," sırıttı.
"Bugün sabah 07:10'da, evden çıktın, otobüs durağına koşarken çeneni yere çarpmışsın ve Berk denen hırlapoz sana yardım amacıyla arabasına bindirip hastaneye bırakmış, ayakkabı bağcığını bağlamış, senin önce geçmen için sana yer vermiş, sonra Saat 07:13'te bir yaralı gelmiş, saat 07:29'da hastayı kaybettiniz. Hasta ameliyathaneye gitmeden önce sana bir fotoğraf emanet bırakmış, hastayı kaybettikten sonra o hırt ile Melisa'yı ziyarete gitmişsin, senin elini tuttu ve çalışanıma yani Melih'e çok yakınız demiş, onun elini kırmaya az kaldı, sonra doktorluğuna devam etmişsin."
Kaşlarımı sanki daha fazla imkanı varmış gibi çattım. "Sen ciddi misin Atakan!" Sesim yüksek çıktığı için parmağını dudaklarıma bastırarak susturmaya çalıştı. "Sapık falan mısın?"
"Seni gözetleyen ben değildim. Korumamı görevlendirdim."
"Beni korumak mı? Atakan, sen beni korumuyorsun, benim rızam olmadan bunu yapman gerçekten korkunç!" Dudaklarım titremeye başladı. Bir yanım bu davranışı yüzünden tokat atmak isterken diğer yanım düşmanlarının gölgesinden kurtardığını ve aslında amacının iyi olduğunu haykırıyordu. Ben şu an o kadar tehlike altındaydım ki, tek bir hareketim aşk halindeydi.
"İyi misin?" diye sordu tereddütle. Sesi çekingen geliyordu.
"Karışık duygular içindeyim. Seni tamamen suçlu bulamayacağım. Ama tek bir sorum var. Bana neden söylemedin, bunu neden yeni öğreniyorum?"
"Rahat davranamazdın o zaman."
"Bu saatten sonra da rahat olabilecek miyim bilmiyorum."
Derin bir sessizlik olmuştu. O sessizlikte de hiç konuşmadan yemeklerimizi yemiştik. Soğuk hava beni istemeden titretiyordu.
Atakan'ın gözlerini üzerimde hissediyordum.
"Üşüyorsun," dedi. Cevap vermedim. Ve üzerimde bir sıcaklık vücuduma yayıldı. Özellikle kollarımda, sırtımda, ve omuzlarımda.
Ona baktım. Ceketi üzerinde değildi. "Üşüyeceksin," dedim endişeyle. Cevap vermedi, yüzümü inceledi. Elimle sol taraftan açarak işaret ettim. "Gel."
Bana yanaştı. İkimizde bir ceketi paylaşıyorduk. İçime iyice sokuldu. "Özür dilerim."
"Özür dileme Atakan," dedim sakin bir sesle, "Sorun yok. Sen asıl konuya geç şimdi, canını sıkan bir şey yok, değil mi?"
"Bu sefer iyiye işaret."
"Söyle o zaman."
"Çalışanım olmak ister misin Eylül?"
"Ne?"
"Bir Mafya doktoru olarak çalışmak ister misin?"
"Osman da ayaklı gazete maşAllah,"
diye homurdandım. Güldü.
"Öyedir o, konudan sapma."
"Bilmiyorum."
"Hastane borcu vermem (maaşı) direkt evinin fiyatı ne kadar ise o kadar maaş veririm. Aylık."
"İşim ne olacak? Ya ben görevdeyken beni çağırırsan ve yaralı olduğunu söylersem ne olacak?"
"Çıkacaksın işinden. Hastaneden istifa et."
"Bana biraz zaman ver." Bir yıldız kaydı. "Bir yıldız kaydı, hadi dilek tut."
Düşündü, sonra "Tuttum," dedi.
"Şimdi sıra sende." Düşündüm. Düşünürken iç sesim beni şaşırtmıştı.
'Atakan beni öpsün.'
Ah hayır! Onun öpmesini istemiyordum. Bir anda olmuştu, bir anda söylemişti.
'Maddi durumum iyi olsun.'
"Tuttum."
"Umarım gerçekleşir."
Tuttuğum dileğin birincisi gerçekleşirse kendime gelemezdim ama neyse...
"Umarım."
"Hadi kalk da yağmurun altında gezinelim."
Kafamla onu onaylayıp ayağa kalktık ve yürümeye başladık.
Etrafta şarkı söyleyen, tek başına kalıp kafasını dinleyen, ailesiyle birlikte güzel vakitler geçiren, "sevgililer için 15 tl gül!" diye bağırıp pazarlık yapanlar, bisiklet sürenler veya motosiklet, scooter ve etrafta son olarak sevgili çiftler.
Peki biz şu an neydik? Biz...
İnsanlara göre sevgili gibiydik, peki ya şu an bize göre biz neydik?
Belki şu an hiç bir şeydik ama eğer kabul edersem iş teklifini, çalışan ve patron ilişkisi içindeydim.
Elleri şu an ne ellerimde, ne de koynumdaydı. Bir eli aşağıda duruyor, bir eli ceketin ucunu tutuyordu.
Bugün çok mu ileriye gittim diye düşünmüş de olabilirdi.
Belki de rahatsız olacağımı düşünüp ellerimi tutmuyordu.
En ufak bir bilgim yoktu ama şunu çok iyi biliyordum ki, eğer bir konu açılmazsa gerginlikten bayılacaktım.
"Hep böyle sessiz mi kalacağız. Aklında bir şeyler mi dönüyor yoksa?"
"Kaç saattir konu açmaya çalışıyorum da konu yok..."
"Tamam, dilek olarak ne diledin?"
Gözlerini kapattı ve, "Kendimi gün sonra çalacağıma para için şans diledim," dedi.
"Nasıl yani, neden para çalışıyorsunuz?"
"Canımız sıkıldı, para çalacağız."
"Eğer bu bir şaka değilse Atakan, sokağın ortasında hırsız var diye bağırırım."
"Denesene."
Tam ağzımı açtığım an hiç beklemediğim bir şey yaşanmıştı. Bir anda yanaklarımı sıkıp dudaklarını dudaklarıma kapadı. Gözlerini kapadım.
Tutacağım dileği ben... Dudaklarını araladı ve öpüşünü derinleşmeye başladı. Belimden tuttu sanki beni kendine daha çok çekebilecekmiş gibi.
Dişleriyle çok hafifçe ısırdı.
İnledim ama acıdan değil, yaşadığım anlık adrenalinle içimde yaşadığım küçük kıvılcım ve ateşlendi.
Denizin sesi ve insanların kahkahaları eşliğindeyken öpüşümüzü bozan tek şey o tanıdık lanet sesti...
"Eylül!"
I want to take a break for 1 or 2 months...
