7. bölüm · MAFYA DOKTORU

AYRILIŞ

Birisi ...

"Neden?" diye sorabilmişti sadece dolu gözleri ile.

"Çünkü sen Eylül'ü dinlemeden başkasını tercih ettin," diye araya karıştı Atakan.

Seninle sonra görüşecektik Atakan Bey!

"Sen karışma Atakan!" dedik aynı anda Ateşle birlikte. Gözlerim hızla Ateş'e kaydı, aynı anda söylememiz canımı sıkmıştı.

"Sevgilisiniz değil mi?"

"Hayır asla. ama senin bir sevgilin var." Gözlerimi devirdim. "Hadi Ateş, git sevgilinin yanına sensiz mutsuz değilim artık."

"Çünkü Atakan'ı seviyorsun!"

"Hayır! Hayatımda birisi olmadan da yaşayabilirim ben."

"Eylül ben yeni sevgilimle ayrıldım." Ve sonra düzeltti. "Yani o beni bıraktı. Senin yazdığın mesajları gördü."

"Ben ne yapabilirim bu durumda Ateş?"

"Yani ondan ayrıldım."

"Bana söylemek istediğin bir şey mi var? Eğer pişmanım diyeceksen güle güle. Çünkü tek konu dinlemeyip ayrılman değil."

"Sana başka ne yapmış olabilirim ki?"

"Ben şu an ilk defa birisinden çiçek almanın acısını yaşıyorum Ateş. Doğum günlerimi umursamıyordun, beni mutlu etmek için bir şeyler yapmıyordun. Bazen sürekli eski sevgilinin yani benden önce sevgili olduğun kişinin adını söylüyordun yanlışlıkla. Genellikle kendi halindeydin, valla ister kusura bak ister bakma ama ben senden zaten soğumuştum. Mesajlarıma 15 saat sonra cevap veriyordun ama telefonuna baktığımda başka bir sevgilinin olmadığını görüyordum. Bu durum benden soğuduğunu gösteriyor Ateş."

Ateş'in dolu gözleri Atakan'ı buldu, onu iyice süzdükten sonra küfür edercesine, "Onu sen doldurdun değil mi lan, şerefsiz!" diye bağırdı. Atakan ise ona alaycı gözlerle baktı.

"Bu kadar piç olduğunu bilmiyordum bile Ateş mal mal konuşma ben Eylül'ü niye doldurayım."

"Çünkü ondan hoşlanıyorsun!" Atakan'ın üzerine gitti ve yakasından tuttu. Ama Atakan'da mimik oynamadı.

"Bak. Düşünmeden hareket ediyorsun yapma. Zafımdan vuracak bir şey söylediğin an gözüm görmez benim sonra dayak yedin diye zırlama."

"Bir mafya olduğun hiç umrumda değil. Gebertirim seni de ananı da."

İşte o an Atakan'ın bakışları değişmişti. Anne konusunda hassastı çünkü onu çok seviyordu, mafyalığa bulaştığı için fazlası ile pişmandı çünkü annesi ile o an küsmüşlerdi.

"Ne diyorsun lan?" dedi duyduklarını idrak etmeye çalışan Atakan. "Annemi nasıl araya sokarsın lan sen?"

Eli yumruktu. Yumruğunu kaldırdı ve ona vurmaya hazırlanacağı an, "Atakan dur yapma!" diye bağırdım ama iş işten geçmişti.

Çenesine yumruk atmıştı ve Ateşin zaten hassas olan boynu sertçe sağa doğru kaydı...

Ve işin daha kötü yanı, Ateş kendini korumayı veya savunmayı bilmiyordu.

Ateş'e tekmeler savururken Ateş yere düştü, onun yere düşmesini fırsat bulan Atakan onun üzerine yatıp yüzünü yumruklamaya devam etti. Ama şu an gözünün görmediği oldukça belliydi.

Herkes başımıza toplandı, Atakan'ı ayırmaya çalışıyordu ama ben bile Atakanı durduramıyordum. "Şimdi anladın mı benim kim olduğumu? He?"

"Yapma," dedim. Sesimin ağlamaklı geldiğini fark ettiği an Atakan donakaldı. Evet, ağlamaklı sesimi duyduğu an donakaldı. "Bırak şu çocuğu lütfen!"

Ateş'in üzerinden kalktığında polis arabasının ve ambulansın siren sesleri duyulmaya başladı.

"Ne yaptın sen Atakan," dedim sadece onun duyacağı şekilde.

Ağzını açtı, konuşmaya çalıştı ama tekrar geri sustu. Gözümden yaş akana kadar ağladığımı fark etmemiştim bile.

"Eylül."

"Sus."

"Sakin ol."

"Sus!"

Polisler yaklaşmıştı. "Özür dilerim."

"Susmazsan her şeyi daha beter ederim bitiririm işini Atakan sus! Konuşmanı istemiyorum sesini bile duymak istemiyorum!"

Acım neydi bilmiyordum. Her şey üst üste geliyordu. Duygusal problemler yaşıyordum. Duygusuzdum, psikolojim bozulmuştu, bir yandan papatya vermişti, sonra beni takip ettiğini söylüyordu. Sonra... Aniden beni öptü. Ve sonra Ateş geldi. Gözlerimin önünde Ateş'i dövdü. Şu an Atakan karakola, Ateş ise hastaneye gidiyordu.

Ne diyeceğimi bilemeden bakıyordum.

Hemşirelere sordum. "Hangi hastaneye gidiyor."

"X hastanesine." (hastane ismini söyleyemem napim abi)

"Geri çıkacaksın söz veriyorum."

Ateş'in bindiği ambulans arabası gözden kaybolmaya başlamıştı. Tam o anda polisler ceplerine taktığı kelepçeyi alıp Atakan'ı arkadan kelepçelediler.

Atakan'ın bana bakışları içimi acıtırken tam karşısına geçtim ve polislere durmasını söyledim. "Anahtarını ver. Evin anahtarını ve arabanın anahtarını."

"Pantolonumun sol cebinde."

Nasıl bu kadar kolay güvenip verebilmişti? Neyse işime geliyordu zaten.

Pantolonundan anahtarları hızla aldım ve onun arabasına doğru ilerledim. Atakan'ı götürdüklerinde arabayı çalıştırıp Ateş'in götürüldüğü hastaneye doğru ilerledim. Onu her ne kadar sevmesem de bir doktor olarak görevimi yapmam gerekiyordu. Bir yeminim vardı benim.

Olabildiğince hızlı bir şekilde yollarda hastanenin yolunu tuttum.

Ateş sedyeyle acil servisten içeri alındığında koridor bir anda hareketlenmişti. Monitör sesi, hızlı ayak sesleri ve kısa komutlar birbirine karışıyordu.

"Kan basıncı düşüyor!"

Eldivenlerini hızla çekti, gözlerim hastanın boynuna kilitlenmişti. Görüntü düşündüğünden daha kötüydü ama yüzüm değişmedi; profesyonel bir soğuklukla eğildim.

"Servikal bölgeyi sabitleyin. Hemen görüntüleme."

Bir anlığına nefesim daraldı.

Eski kırık... yanlış kaynamış bir travma izi... şimdi yeniden zorlanmıştı.

"Bu stabil değil," dedim kısık sesle.
Bir hemşire başını kaldırdı.

"Ameliyata alalım mı?"

Birkaç saniye sustum. O kısa sessizlikte içinden başka bir sahne geçti. Atakan'ın kelepçelenişi.

Dişlerini sıktım.

"Evet. Hemen ameliyathane."

Ameliyathane ışıkları açıldığında her şey beyaza kesmişti.

"Anestezi hazır."

"Steril alan tamam."

Masaya yaklaştım, Ateş artık bilinci kapalı haldeydi.

Bir an durdum.

Sonra kendine geldim.

"Servikal stabilizasyon seti."

Metal aletlerin sesi odayı doldurdu.

Kesik, dikkatli, milimetrik hareketler...

Boyun bölgesindeki eski hasarın yeniden açıldığı yer titriyordu.

"Doku hassas... dikkatli olun," dedim.
O an ilk kez sesim biraz sertleşti.

"Basıncı takip edin."

Monitör öttü.

Kalp ritmi düştü.

"Biraz daha zaman," dedi dişlerinin arasından.

Saatler gibi gelen dakikalar geçti.
Son düzeltilen vida yerleştiğinde odada kısa bir sessizlik oldu.

"Stabil mi?"

Hemşire ekrana baktı.

"Evet... stabil."

Sadece yorgunluk geldi.
Ellerini yavaşça geri çekti.

"Ben gidiyorum. İşim yarın benim."

"Tamam. Ben işleri hallederim sen git dinlen," dedi baş hemşire.

Eldivenleri çıkarıp çöpe attım ve maskemi de çıkarınca hastaneden çıkıp arabaya geçtim.

Ve o anda aklım çoktan başka bir yere gitmişti:

karakola.

Atakan'a.

[Atakan'dan]

Karakolun demir kapısı arkamdan kapanırken çıkan ses koridorda yankılandı.

Normalde böyle yerler beni rahatsız etmezdi.

Ama bu gece farklıydı.

Polis beni sorgu odasına götürdü. Masanın karşısına oturdum. Kelepçelerim çıkarıldı.

Karşımdaki komiser dosyayı açtı.

"Ne oldu anlat."

Sessiz kaldım.

"Adamı neden dövdün?"

Başımı kaldırdım.

"Beni en büyük zafımdan vurdu. Kavga ettik."

"Kavga mı?"

Dosyadan birkaç fotoğraf çıkarıp önüme bıraktı.

Ateş'in hastaneye götürülürken çekilmiş görüntüleri.

İlk kez bakmak istemedim.

"Bu senin kavga dediğin şey mi?"

Çenemi sıktım.

"Öldürmeye çalışmadım."

Komiser birkaç saniye bana baktı.

Sonra not aldı.

Saatler geçti.

Telefonuma ulaşmama izin verilmedi ama dışarıda olanları tahmin edebiliyordum. Haber yayılmıştı.

Rakiplerim öğrenmişti. Adamlarım öğrenmişti.

Ve en kötüsü...

Eylül öğrenmişti.

[Eylül'den]

Karakolun kapısı ağır açıldığında içeriye giren soğuk hava yüzüme çarptı. Hastane kokusu hâlâ üzerimdeydi; antiseptik, metal ve o boğucu yorgunluk... ama burası bambaşka bir yerdi. Burada ışık bile daha sertti.

Adımlarımı hızlandırdım.

Tam o sırada onu gördüm.

Atakan'ın avukatı.

Koridorun ucunda, dosyasını kolunun altına sıkıştırmış, telefonla konuşuyordu. Beni fark ettiği an konuşmayı kesti.

Bakışları hızlıca üzerimde gezindi.

"Doktor Eylül, değil mi?" dedi sakin bir sesle.

"Evet," dedim nefesimi toparlamaya çalışarak. "Atakan nerede?"

Bir an sustu. Sanki cevabı tartıyormuş gibi.

"İfade odasında. Savcılık tutuklama talebini değerlendiriyor."

Kalbim sıkıştı.

"Ben onun için geldim," dedim direkt.

Avukat kaşını hafif kaldırdı. Sanki bunu bekliyormuş ama yine de emin olmak ister gibi.

"Savunma mı vereceksiniz?"

"Evet."

O kelime ağzımdan çıkınca bile tuhaf hissettirdi. Birkaç saat önce hastane ışıkları altında bir insanı hayatta tutmaya çalışmıştım. Şimdi ise başka bir insanı içeride tutan sistemi 8kırmaya gelmiştim.

Yanından geçerken bana yolu açtı.

"Gerçeği söyleyin yeter," dedi kısık sesle.

"Gerçek zaten yeterince karmaşık," diye mırıldandım.

İfade odasının önüne geldiğimde kapı kapalıydı.

İçeriden sesler geliyordu.

Atakan'ın sesi yoktu. Bu daha kötüydü. Kapıya dokunmadan önce bir saniye durdum. Neden buradayım?

Ateş'i ameliyattan yeni çıkarmıştım.
E

llerim hâlâ onun hayatını tutuyordu.
Ama aklım... Atakan'ın o bakışında kalmıştı.

Kapı açıldı. İçeri girdim. O an her şey durdu. Atakan başını kaldırdı.

Kelepçeleri hâlâ bileklerindeydi.

Gözleri yorgundu ama sertti. O sertlik altında bir şey daha vardı... kırılmışlık gibi. Beni görünce kaşları hafif oynadı.

"Eylül..."

Savcı bakışını bana çevirdi.

"Kimlik?"

"Doktorum," dedim. "Olay anında oradaydım."

Oda sessizleşti.

Atakan'ın avukatı arkamdan içeri girdi.

"İfade vermek istiyorum," dedim. Savcı dosyayı kapattı.

"Ne hakkında."

Bir an Atakan'a baktım.

"Her şey hakkında."

"İlk darbe kimden geldi?" diye sordu savcı.

"Atakan'dan değil."

O an Atakan'ın bakışları bana kilitlendi.

"Kesin misiniz?"

"Evet. Gördüm."

Sessizlik.

Kalın, ağır bir sessizlik. Savcı tekrar sordu.

"Mağdurun boynundaki yaralanma?"

"Önceden geçirilmiş bir travması vardı," dedim. Sesim ilk kez titredi. "Atakan bunu bilmiyordu."

Avukat hemen araya girdi.

"Yani müvekkilim, var olan bir hassasiyeti farkında olmadan tetiklemiştir."

Savcı not aldı. "Devam edin."

"Ateş... Atakan'ı provoke etti."
O an Atakan'ın çenesi sıkıldı ama konuşmadı. "Ve... Atakan geri çekildiği an vardı," dedim yavaşça.

Savcı gözlerini kaldırdı.

"Ne demek geri çekildi?"

"Durdurulmasını istediğim anda durdu. Eğer devam etmek isteseydi... kimse onu durduramazdı."

O cümle odanın içinde yankılandı.

Avukat hafifçe başını salladı. Savcı sustu.

İfade bittiğinde ellerim boşalmış gibiydi. Kağıtlar kapandı, kapı açıldı, Atakan ayağa kaldırıldı.

Beni geçerken durdu.

Sadece bir an Göz göze geldik. Savcı araya girdi.

"Tutuklama talebi reddedildi. Adli kontrol."

O an Atakan'ın bileklerinden kelepçeler çıkarıldı.

Metal sesi koridorda yankılandı. Ve o ses... içimde garip bir şey bıraktı.

Özgürlük gibi değil.

Daha çok, yaklaşan bir fırtınanın ilk tıkırtısı gibi. Atakan, ben ve avukayöneldi.

Geçerken son kez bana baktı.

"Eylül biraz konuşabilir miyiz?"

"Hayır." Cevabım hiç olmadığı kadar netti.

"Bari bırak evine götüreyim."

"Ben kendim giderim."

"Neyle? Gecenin bir ortasında neyle gitmeyi düşünüyorsun Eylül?"

"Otobüsle veya taksiyle gitmeyi akıl edebiliyorum mesela."
Telefonuma baktım. Saat 1 civarıydı. "Sadece eve gitmek istiyorum ve bir daha uyanmamak dileği ile derin bir uykuya dalmak istiyorum Atakan."

"Bana neden kızgınsın?"

"Şu an bunları konuşmanın sırası değil."

"Eylül lütfen. Bir hata mı yaptım, Ateşi dövdüğüm için mi kızgınsın bana? Onun içinse özür dilerim. Yoksa... Yoksa seni öptüğüm için benden artık nef-"

Adamları yanımızdayken nasıl bu kadar rahat konuşabiliyordu!
Elimle ağzını kapattım ve adamlarına baktım.

Adamları birbirlerine baktı. "Ne öpmesi ya," dedi Melih.

"Patron sen Eylül'ü mü öptün?" diye sordu Osman.

Ensar ve Serkan 'sizden adam olmaz' dercesine başlarını salladı.

"Her şeyi daha çok batırdın Atakan," dedim.

"Benimle gelmeyecek misin?"

"Hayır. İstemiyorum. Gerekirse abimi ararım gelir alır beni."

Yutkundu, ama yutkunurken sanki zehir yediriyormuşum gibi tepki veriyordu.

Beni seviyor olamazdı değil mi?

"Tamam," diyebildi sadece. Telefonum çalınca ismi çıkan şahsiyete baktım ve çok geçmeden uzaklaşıp hemen açtım.

"Efendim abi."

"Neredesin? İşin bittiği an neden evde durmadın?"

"Olaylar çok uzun."

"Eve gelince anlatacak mısın?"

"Hayır anlatmayacağım. Sen evde misin şu anda?"

"Evet."

"Tamam geliyorum."

Telefonu kapattım ve arkama bile bakmadan hızla bir taksiyi durdurup bindim. Şu an bile takip edildiğimi hissediyordum.

Evimin yolunu tarif ettikten sonra camdan dışarıya bakıyordum.

"İyi misiniz?" diye sordu şoför.

"Evet. Yani en azından öyle olmaya çalışıyorum."

...

Tık tık tık...

"Kim o!" diyen abim kapıyı açtığında beni gördü, bir anda ciddiyete büründü. "Olaylar var demiştin."

"Anlatacağım demedim ama."
Kapıyı kapattım. "Sen ne yapıyordun."

"Film izliyordum."

"Korku mu?"

"Evet."

"Ben açık yaa. Yemek var mı?" dedim.

"Hayır ama ben de açım. Yemek mi yapsak."

"Ne yapacağız?" dedim tek kaşımı kaldırarak.

"Pizza." Uyuzca sırıttı.

"Başarabilecek miyiz?"

"En fazla mutfağı batırırız canım."

"Hadi o zaman."

"Bizim evde lavaş var mıydı?" diye sordu bulmak için buz dolabını iki dakikada yerle bir eden abim.

"Olmayan beynini seveyim en arkalara baksana!"

Başını yavaşça bana döndürdü, tek kaşını kaldırdı ve sorgularcasına, "Ne diyon kardeşim," dedi ve bulduğu lavaşı kucağıma tutuşturdu. "Al bunu ve güzelce aç."

Abim malzemeleri çıkarmaya devam ederken benim hâlâ iyi olmadığımı anlayabiliyordu.

"Ee?" dedi abim. "Nasıl geçti ilk geceniz?"

Bir an duraksadım. "Tövbestağfirullah yaa," başımı sola yatırarak. "Abi mal mısın öyle mi sorulur."

"Ya fesat mısın kızım. Ayrıca öyle bir şey olsa zaten Atakan'ı doğrarım."

Elindeki bıçağı akrobatik hareketlerle salladı. "İşte bu keskin bıçakla."

"Çok fazla film izlemeyi artık bırakmalısın."

(Yazar notu: ne var ne yok azalt Aybars)

"Ya hadi ne yaptın rahat uyuyabildin mi odanın kapısını yeterince iyi kilitledin mi kamera veya ses kaydı var mı diye her yeri didik didik aradın mı?"

"Yuh!" dedim sinirle. "Atakan öyle biri değil."

"Şaka yapıyordum."

"Yaşadıklarımı söylesem ne beni yaşatırsın ne Atakan'ı."

"Kızmayacağım. Söz veriyorum."

"Bunu başarman imkansız."

Sinirlenmeye başlıyordu. "Kızmayacağım!"

En son sinirle patladım. "Nasıl inanabilirim sana Aybars!"

"Eğer anlatırsan ben de sana yaşadıklarımı anlatırım. Ve sana normalde söylememem gereken bir sırrrımı söylerim."

"SABAH UYANDIĞIMDA ATAKAN İLE AYNI YATAKTAYDIK ÇÜNKÜ BEN KABUS GÖRMÜŞÜM VE BENİ KENDİ YATAĞINA KOYMUŞ KORKMAMAM İÇİN!"

Lanet olsun bunu söylediğime inanamıyordum ama gerçekten söylemiştim!

Derin sessizlik oldu ama abim çok sakin bir sesle, "Başka?" diye sordu.

"Sonra ben işten çıktıktan sonra sahile çağırdı konuştuk ve sonra Ateş yanımıza geldi. Atakan karakolluk oldu ve ben onun yanına gidip savunma yaptım."

"Nasıl oldu?"

Cevap vermedim. Hatırlamak istemiyordum. Salçayı alıp lavaşa sürdüm ve abimin rendelediği kaşar peynirini üstüne serptim, doğradığı sucukları teker teker lavaşa dizdim.
Sonradan biber, mantar gibi ek malzemeleri de üzerine serptim.

"Bence," dedi abim, "Pizzanın bir farklısını yapalım."

"O nasıl olacak?" Üstüne bir lavaş daha koydu ve artan kaşar peynirini üstüne döktü. Biraz bastırdı. "Şimdi bunu fırına veriyoruz. O kaşarlar eriyecek ve her şey hazır olduktan sonra dilim dilim kesip yiyeceğiz."

"İyi."

Pizzayı fırına koydu, ve sandalyeye oturup yanındaki sandalyeye oturmamı emretti.

Oturunca gözlerini bana dikti. "Her şey aramızda Eylül."

"Ateş'i dövdü çünkü Atakan'ın en büyük zafından vurdu."

"Ne zafı?"

"Annesine küfür etti."

Abim başını salladı. "Anladım," dedi. "Sadece bu kadar mı?"

"Evet."

"Emin miyiz?" Kaşlarımı çattım. Derin bir nefes alarak sürahideki suyu bardağa doldurup içecekken abim, "Sıra benim sırrımda o zaman, ben Leyla'ya Leylalandım," dediği an su boğazımda kaldı.

"Ne?"

"Ben onu ilk gördüğümde âşık olmuştum. Ve daha büyük bir sorunumuz var."

"Nedir?"

"Leyla bana dedi ki 'benimle olmak istiyorsan grubumuza geri dönüp mafyacılığa devam edeceksin'"

"Sen ne dedin?"

"Evet dedim. Senin için her şeyi yapabilirim. Sence gruba alınmam için ne yapmam gerek?

"Peki o senden hoşlanıyor mu?"

"Evet. Ama bana kırgınmış."

"Abi. Benim bir fikrim var. Bunlar yakın zamanda büyük miktarda para çalacaklar ve sen de bilgisayar işlerinden anladığın için o yerin kameralarını kapatmakta yardımcı olabilirsin belki bu sayede sana biraz olsun ısınabilir?"

─── ・ 。゚☆: *.☽ .* :☆゚. ───

[Atakan'dan]

"Omzumu biraz daha ovala lan!" dedim ve biraz daha yayıldım.

"Patron valla özür dilerim yaa," dedi ağlamaklı bir sesle.

"Cezan yükseldi! Ayaklarıma da yapacaksın söylendiğin için." Elimle masaj yapmasını istediği yeri gösterdim. "Şu kürek kemiğine de."
Fazla sert ovalayınca, "LAN OSMAN!" diye kükreyerek çok nazik bir şekilde uyarıda bulundum.

"Özür dilerim patron."

"Yolda arabanın içinde çeneni tutacaktın!"

"Haklısın patron," dedi ve oyalamaya devam etti.

"Limonatanız hazır Patron." Elime aldım ve içtim.

"Sen şu olayı anlatsana bir ya," dedi Aşçı Tuğçe.

Şu an salonda oturmuş Osman, ben, Serkan, Melih, Ensar, Tuğçe, Leyla ve avukatım vardı. Osman ceza olarak benim omzuma masaj yapıyor, -ki masaj yapmak en nefret ettiği şeydir-
Serkan da susmadığı için bana ceza olarak hizmetçilik yapıyordu. Melih hastanede yatamadığı için ona bir şey diyememiştim ve uyuyup dinlenmesine izin vermiştim.

Ensar ise televizyondan PlayStation açmış oynuyordu. Bu çocuk hiç
büyümeyecekti...

"Tuğçe abla şimdi şöyle ki, o Eylül'ün piç sevgilisi benim en büyük zafımdan vurunca kusura bakılmasın yani beni tanıyıp da anneme küfür edeni de hiç duymadım açıkçası."

"Eylül de maşallah sağlam kız ama. Gelip savundu seni valla ne bir korku gördüm ne bir stes."

"Avukat..." dedim dişlerimi sıkarak.
Kaş göz hareketleri ile bizim gruptaki şahsiyetleri gösterdim. "Sus."

Avukat güldü. "Pardon."

Biz birbirimizin ismi haricinde çalışanların isimlerini bilmeyiz.
Avukat ise avukat koruma ise koruma. Bir tek aşçımızın ve doktorumuzun ismini biliyorduk o kadar.

"Yo yo onlar eninde sonunda sevgili olacaklar ben eminim," dedi PlayStation oynayan Ensar.

"O olmayan g*tünü yaracağım şimdi lan şerefsizlik yapma ben asla âşık olmam!"

"Çıkalım şu patron çalışan ilişkisinden patron hadi şimdi sorularıma cevap ver."

"Sor!"

"Lan Atakan madem kıza âşık değilsin neden öptün lan o zaman."

"Bizim para çalacağımızı söyleyecekti sonra bende sussun diye bir anda refleks olarak dudaklarına yapıştım."

"Neden hiç bir zaman aşık olmamaya yemin ettin?"

"Orası benim özel hayatıma giriyor söyleyemem."

Ailevi olaylarımı kimse bilmiyordu. Sadece onlarla küs olduğumu biliyorlardı.

"Yoksa..." dedi uyuzca sırıtarak. "Önceden ayrıldığın bir sevgilin vardı da bir daha âşık olmamaya yemin mi ettin lan."

Sabır dilercesine baktım. "Ensar! Cezalısın!"

"Patron! Kulun köpeğin olayım lütf-"

"Kes lan! Git o bahçeyi temizle! Etrafta tek bir dal parçası görmeyeceğim hemen!" Omzumdaki hırt'a baktım. "Lan Osman! Düzgün yap lan!"
Ensar tam söylenerek bahçeye giderken onu durdurdum.
"Önce şu para çalma konusunu bir halledelim konuşalım."

Leyla kanepede iki büklüm yatan Melih'i dürterek uyandırdı.

"Melihciğim, biraz bir şey konuşmamız gerek sonra uyursun," dediğimde yarı açık gözlerle bana bakıyordu.

"Dinliyorum patron, " dedi sarhoş gibi çıkan ses ile.

(Banka soyma gibi şeylerin nasıl planlandığını veya adım adım ne yapılacağını bilmediğim için chat gptden yardım istiyim dedim karşılaştığım manzaraya bakın çıldırıyorum)

"Birisi kameraları etkisiz hale getirmesi gerekiyor."

"O Aybars grubumuzdan ayrılmasaydı o bu konuda bize yardımcı olabilirdi..." dedi Osman.

Etrafta derin bir sessizlik oldu. Atakan'ın gözleri istemeden Leyla'yı bulunca Leyla'nın fazlasıyla gerildiğini fark etti.
Bu aralar Aybars ismini ne zaman duyarsa duysun hep kötü hissediyordu.

"İyi misin?" diye sordu.

"İyiyim sorun yok," dedi ama rengi bembeyazdı.

Tam o anda bir numara aradı beni. Kaşlarımı çattım,tereddüt ettim ama açtım. Tereddüt ile açmamın sebebi ise numaranın bir yerden tanıdık gelmesiydi...

"Alo? Merhaba eski dost. Uzun zaman sonra belki sesim çok yabancı gelmiştir bilemiyorum. İsterseniz... Para kaçırmanızda yardımcı olabilirim."

Leyla başını bir sağa bir sola hızla sallayarak, "Sen ne bok yaptığını zannediyorsun Aybars," diye sessizce fısıldamaya başladı.

[Eylül'den]

"Bunu yaptığına cidden inanamıyorum abi!" dedim şaşkınlıkla.

"Yaptım işte. Nereden bu cesareti alıyorum onu da bilmiyorum ki bildiğin bir mafya ile iş birliğinde bulunma teklifi ettim."

"Ee? Yarın cidden gidecek misin?"

"Leyla için her şeyi yaparım ben Eylül."

"Benim uykum var. Çok uykum var."

"Uykun yok."

Kaşlarımı çattım. "Hayır uykum var."

"Uykun olunca gözlerin kıpkırmızı oluyor Eylül. Ama şu anda gözlerin dolu. Senin canını sıkan bir şey var ve sen o gerçekten kaçmaya çalışıyorsun. Bana söylemediğin şeyler var."

"Hayır hepsini söyledim sana işte."
Bacağını eliyle işaret etti.

"Koy kafanı." Kafamı bacağına koydum ve dizlerimi uzattım. (Ya dizine yatıyor işte. Şu an salondaki iki kişilik bir koltuktalar.)

"Normalde seni şu anda zorbalamam gerek veya yanımdan kovmam gerek anlarsın ya abi zorbalığı falan işte. Ama şu anda ben de bunu istemiyorum emin ol."

"Seninki alt tarafı bir aşk acısı. Ama ben ne olduğumuzu bile bilmediğim çocukla öpüştüm Aybars."

"Bu belirsizlik seni yoruyor farkındayım ama gidip bu konuyu onunla konuşman daha sağlıklı kafanda bin bir tane senaryo veya sebepler kurarsan yarın işinde aksaklıklar yola çıkabilir. Bu konuyu düşünmemeye çalış aklını dağıtmaya çalış."

"Onunla konuşmaya çekiniyorum. Hatta mümkün olduğunca onunla yüz yüze bile gelmek istemiyorum. Ya benim kadar kafaya takmıyorsa o da?"

Duvardaki saate baktım. Duvar saatinin uzun süsü bir sağa bir sola sallanıyordu.

(Şu sallanıyor dediği kastı şu top gibi yuvarlak altta sarkan çubuklar var ya onların bazıları sallanıyor (yani en azından ben öyle biliyorum sallanmıyor da olabilir.) o saatler yani eğer öyle olanlar varsa ben iki dakikada uyurum lan çok rahatlatıcı.) (o değil de saate aşık oldum)

İlk defa abimin dizinde yatmak bu kadar rahatlatıcıydı. "İyi uykular abi."

....

Uyandığımda sabah olmuştu. Üstüm örtük, kanepede uzanmıştım. Yalnızdım, abim neredeydi bilmiyordum. Saate baktığımda saatin 05:30 olduğunu gördüm. Benim işe gitmem için daha 2 saatim vardı. Abim büyük ihtimal işe gitmiştir. Bu saatlerde satış mühendisliği işine gidiyor. Ayağa kalktım ve kendime bir kahve hazırladım. Telefonum şarjdaydı. -abim takmış olmalıydı.-

Şarjdan çıkarıp bildirim yağmuruyla karşılaştım.

'Trendyol indirim fırsatlarını kaçırma! %50 indirimli-'

Hiç okumadan mesajı sildim.

'Tam 4 gündür yoksun! Duolingo seni derse davet edi-'

Hiç okumadan sildim. Sanki bugün girebilecektim.

Melisa❤:
'Uyandın mı??!?'

Gülümsedim ve mesaja tıkladım.

Siz:
Evet uyandım. Günaydın. (05:35)

Melisa❤:
Günaydınnn. Arayım mı meslek taşım?(05:35)

Siz:
Görüntülü ara ✨💖 (05:35)

M

elisa görüntülü aradığında açtım.

"Günaydın," dedi Melisa.

"Günaydın."

"Nasıl geçti dünkü malum buluşma. Seni öptü mü?" Kahve içen elim duraksadı ve zar zor yutkundum.

"Lütfen bana tahmin ettiğini söyle."

"LAN TAHMİN ETMİŞTİM GERÇEKTEN ATAKAN SENİ ÖPTÜ MÜ," dedi kudururcasına.

"Karakolluk bile oldu."

Ona olayları özet anlattım. Her şeyi...

"Bu çocuk sana karşı bir şey hissediyor Eylül," dedi Melisa.

"Aşka inanmıyorum diyor."

"Ya elindeki tek bahane buysa?"

"Onun için değerli bir insanım ama onun için tanıştığı bütün insanlar kıymetli. Çocuğun bağlanma problemi var ne olduğu belli bile değil."

"Bu çocuk senin hayatına girdiğinden beri çok fazla şey yaşadın farkında mısın? Bir doktor olarak suç işleyen birini tedavi ettin kaçırıldın takip ediliyorsun sana bir iş teklifi sunuldu öptü seni ve bir de üstüne onun yüzünden karakollarda geziniyordun. Belki de uykunu öyle kolay alamamışsındır bile. Biraz araya mesafe koymaya ne dersin Eylül Özbağ?"

"Ama bu onda ne gibi duygular uyandırabilir mesala?"

"Ya o bir mafya! Farkında mısın?" Hızla ayağa kalktım ve yukarıya çıktım ama bir yandan da kulağım Melisadaydı. "O sana karşı asla üzülmez bir mafya sert olur özlese bile özlediğini söylemez geri dön demez büyük bir gururu vardır. Bak. Sana büyük bir vesvese vermek istemiyorum veya aranızın bozulmasının ben olmasını istemiyorum aranızdaki ilişkiye dahil olmak istemiyorum ama sadece senin iyiliğin için Eylül."

"Sende haklısın aslında." Fotoğraf'ı elimde daha sıkı tuttum ve daha derin bakmaya devam ettim. Kan izi hâlâ duruyordu. Kurumuştu. "Gerçekten ondan ayrılmam gereken şeyler var... Mafya ile bir ilişkim olmasa da onunla konuşmam bile büyük bir tehlike olabilir. Sen işe gidecek mısın bugün?"

"Hayır bugün izinliyim. Yaşadığım olaydan dolayı dinlenme hakkım varmış yarın değil öbürgün başlarım."

"Anladım. Bugün iş çıkışında seninle bir yere gidebilir miyiz?

"Nereye?"

"Mezarlığa."

...

"Hastanın durumu stabil. Şu anda normal servise alındı. Geçmiş olsun."

"Sağolun," dedi ağlamaktan gözleri perişan olan bir hasta yakını. Gülümsedim ve uzaklaştım. Eldivenleri çöpe atıp maskemi de attım ve sonra ellerimi yıkadım. Ellerim eldivenden dolayı sürekli pudra olmuştu. Bu lanet duruma bir türlü alışamıyordum...

Birisinin omzuma donunmasıyla irkilerek arkamı döndüm. "Ödümü patlattın!"

"Özür dilerim," dedi gülerek ve biraz daha yaklaştı cilveli bir şekilde.
Saçımın bir tutamını alıp anlamsızca koklayıp öptü ve bana kısık gözlerle gülümsedi. Bu yakınlığından oldukça rahatsız olmuştum. Elimle omuzlarından geri ittim.

"Bu yakınlığın nedeni ne Berk?"

"Ah, yanlış anlamanı istemem. Sadece... Biraz yorgun gözüküyorsun. Kantinden kahve alıp bahçede biraz hava almaya ne dersin?"

"İstemiyorum, sonra."

Arkamı dönüp gidecektim ki kolumdan tutup beni durdurdu. "Bir önceki seferde de söz vermiştin, hadi ama Eylül, bu sefer kaçmak istemiyorum. Seninle konuşmak istediğim şeyler var demiştim onu da geçiştirdin."

LANET OLSUN ONA GERÇEKTEN SÖZÜM VARDI!!!!!

Bıkkınca nefes verdim ve gözlerine baktım. "Kahveler benden olsun," dedi.

"Tamam, geliyorum," dedim çaresizce. "Ben bahçedeki banklarda oturuyorum o zaman."

"Tamam, görüşürüz."

"Lanet olsun, bir de bu eksikti," dedim sessizce söylenerek ve bahçeye doğru ilerledim. Ne konuşacağı hakkında hiç bir fikrim yoktu ama içimde felaket tellalı yaşanıyordu. İç sesim kırmızı alarm veriyordu, mide bulantım başlıyordu Allah rahmet eylesindi.

Banka oturdum ve kollarımı bağlayıp onu beklemeye başladım. Bir kedi geldi yanıma ve bacaklarıma sürtündü. SİYAH BİR KEDİYDİ.

"Miyav."

"Merhaba kedicik," dedim onun başını okşayarak. Biraz tereddüt ederek onu kucağıma aldığımda bacaklarıma oturdu, tırnakları ile masaj yapar gibi hareketler yapıp garip garip sesler çıkardı. Tekrar ayağa kalktığında hamile olduğunu fark ettim...

"Abooo," dedim gözlerimi açarak. "Hamileymişsin ya sen."

"Aynen. Yarın öbür gün doğuracak büyük ihtimal." Duyduğum sesle sinirle gözlerimi kapattım ama ona bakınca zorla gülümseyerek, "Hı hı, ne demezsin doğurur büyük ihtimal," dedim. Nedeni yoktu ama Berk'e bir türlü ısınamıyordum. Ona doğru döndüm. "Evet Berk. Sendeyim."

"Şey. Nasılsın?"

"İyiyim. Normal standart geçiyor işte. Sen?" diye sordum ama ne alaka şimdi konumuzla diye soramadım.

"Ben biraz heyecanlıyım ya. Neden bilmiyorum."

"Anladım. Olabiliyor bazen öyle." Kahvemi bana uzattığında aldım.
"Teşekkür ederim kahveler için."

"Rica ederim, lafı bile olmaz. Öncelikle... Bana demek istediğin bir şey var mı?"

"Ne gibi?"

"Ne bileyim, şöyle davranmanı istiyorum, şöyle yapmanı istiyorum falan diye."

"Bak Berk. Ben öyle erkeklerle temas içerisinde olmayı genelde sevmem. Her ne kadar iş arkadaşım olsan bile temastan rahatsız olurum yanlış anlama senlik bir şey yok ama yani sormadan yapıyorsun bunu. Benden ilk önce izin almanı rica ediyorum," dedim.

"Hıhı," dedi gülümseyerek. "Başka?"

"Bilmiyorum yok herhalde. Neden?"

"Şey... Merak ettim ya. O yüzden."

"Anlıyorum. Ee konuya geçebilirsin o zaman. Ne dersin?"

"Şey... Ben senden..." Sustu, devamını getiremedi. "Ben senden... Ben senden çok hoşlanıyorum Eylül."

Tüylerim diken diken olmuştu, benden hoşlandığını itiraf etmişti...

"Ne zamandır?" diye sordum. Sesim istemeden titrek çıkmıştı.

"Seni ilk gördüğüm zamandır." Gözlerine aval aval bakmaya devam edince panikledi. "Bak. İstediğini yaparım."

(Üzgünüm ama Berk bu. Hani tahmin ettiğiniz gibi değil yani geçrekten adamın tipi yok yani en azından Eylül'e göre.)

"Üzgünüm ama bir ilişki içinde olmayı düşünmüyorum ben Berk."

Anlık yüzü düştü. "Şey... Bir kere şans veremez misin?"

"Üzgünüm," diye olumsuz anlamda kafamı salladım.

"Peki olur da bir gün fikrini değiştirirsen?" Çocuğun kalbini kıramazdım benim öyle bir huyum yoktu ama gerçekten eğer onunla birlikte olursam rezil olabilirdim.

"Böyle bir şey asla mümkün olmayacak Berk. Kusura bakma."

Dudaklarını sıktı. "Anlıyorum."

Ayağa kalktım. "Ben tuvalete gideceğim. Sonra görüşürüz."

Cevap vermedi. Tuvalete gittiğimde aynadan kendime baktım. O bana aşkını itiraf etmişti...

...

"Ben çıkıyorum," dedim iş arkadaşıma haber verirken.

"Tamam canım iş saatin bitti senin ben mesaiye kalıyorum. Yarın görüşürüz."

"Görüşürüz."

Acil servisin kapısından çıkarken güneş yavaş yavaş batmaya başlıyordu. Fotoğrafı pantolonumdan hiç çıkarmamıştım. Arabama doğru ilerleyip Melisa'ya yazdım.

Siz:
Müsait misin? (19:40)
Ben çıktım seni almaya geleyim mi?(19:40)

Dakikalar içerisinde mesajı gördü.

Melisa❤:
Olur hazırlandım bende kapının önünde bekliyorum seni.

Mesajına kalp ifadesi bırakınca onu almaya doğu gittim.

Kırmızı ışıkta durup direksiyona yaslandım. Bugün gereğinden uzun sürmüştü.

Berk'in söylediği şey sürekli aklımı çeliyordu.

İç çekip saate baktım. Yediyi biraz geçmişti.

Umarım fazla bekletmemişimdir.

Radyoda çalan şarkının sesini biraz açtım. Birkaç dakika sonra onun evinin önünde olacaktım.

Açıkçası günün en rahat kısmı da buydu. Günün sonunda en yakın arkadaşınla olmak...

Ama birazdan yaşanacak şeyler iç karartıcı olacaktı. Bir mezarlık hiç bir zaman güzel şeyler getirmiyor mesela. Çünkü orası kayıpların dünyası. Ruhların yeri orası mezarlık insanı hiç bir zaman mutlu etmez.

O çocuğun akrabalarını veya yakınlarını düşünemiyordum bile.

Belki yıllardır baktıkları yetim bir çocuğun ölüm haberini duyduklarında ne kadar içi yanmıştır kim bilir...

Hava daha çok turuncuya doğru kaçmaya başlarken ben çoktan yaklaşmıştım. Evinin önünde durunca telefondan başını kaldırdı ve hemen ön koltuğa, yolcu koltuğuna oturdu. "Hoşgeldin," dedim.

"Hoşbuldummm. Bugün işin nasıl geçti?"

"Berk benden hoşlanıyor."

"O tipsiz mi?!"

"Ona bu teklifi kabul edemeyeceğimi söyledim."

"O ne dedi?"

"Tamam demekten başka bir şansı yoktu. Ee? Senin günün nasıl geçti?"

"Normal geçti. Sıkıcı. Biz hangi mezarlığa gidiyoruz."

"2 sokak ötedeki mezarlığa. Camide selası okunurken nereye gömeceklerini söylediler."

(Arkadaşlar şöyleki, senaryo olduğu için yani kurgu olduğu için çok da detay vermemiştim mesela normal şartlarda bunun morga götürülüp incelenmesi gerekir falan ya ama ben yapamadım yani çocuğu 1-2 gün sonra gömdüler çok düşünmeyin sabırsızız abi makarayız abi oçuz abi 😜) (kaldığımız yerden devam edebiliriz artık)

"Kimin cenazesi bu?"

Cebimden fotoğrafı çıkarıp onun eline tutuşturdum.

"İşte bu kanlı çocuğun cenazesi. Ailesi mezarda. Çocuk yalnızdı, o da öldü."

"E bu çocuğun üzerinde kan var. kaldırayım mı, net gözükmüyor."

"Hayır! Sakın silme."

"Tamam."

Arabayı bir yere park edip aşağıya indim. "Beni takip et."

"Biz bu mezarı nerede bulacağız şimdi?" diye fısıldayarak sordu.

İlerde bir yerde bir kadın duruyordu.
Mezarın başında ağlıyordu sessizce. Kara çarşaflıydı, imanına düşkün bir kadına benziyordu.

Sedye kan içindeydi. Hemen koşarak hastanın yanına gittim.

"Bana bak, iyileşeceksin, biz buradayız."

"Öleceğim," dedi zorlukla konuşurken. "Biliyorum, öleceğim."

"Adın ne?"

"Atilla. Atilla Karaman."

"Çocuğun ismi Atilla soyadı Karaman," dedim büyük bir boşluk halinde konuşurken.

Ağlayan kadının yanına gittim. Yerinde Atilla diye sayıklamasından anlamıştım ölenin yakını olduğunu.

"Mezarı bulduk," diye fısıldadım Melisaya. Kadının yanında diz çökünce kadın bana baktı.

"Siz kimsiniz?" Sorusuna cevap vermedim.

"Başınız sağolsun. Yakınısınız galiba. Rahmetlinin ailesi yokmuş."

"Ne istiyorsunuz? İn misiniz cin misiniz be!"

"Doktoruyum ben onun." Yutkundum. Melisa emaneti bana verdi. "Bu... Atilla'nın bana verdiği emanet. Eğer ben ölürsem bu ailemden gelen fotoğrafı... Mezarımın başına koy dedi. İyi çocuğa benziyordu vesselam. Çocuğa üzüldüm ama elimden gelen bu kadardı emin olun. Üzgünüm."

Kadın duydukları ile daha çok ağlamaya başladı. Çantamda bulunan peçeteyi aldım ve ona uzattım. "Buyurun. Daha fazla ağlamayın hanım efendi. Sizin bir suçunuz yok. Her ne kadar ağlasanız da geri dönmeyecek."

"Benim onun ailesine bir sözüm vardı... Ben Atilla'nın halasıyım. Babası bana demişti ki... Eğer biz ölürsek bu çocuğa gözün gibi bak demişti. Ve şimdi... Ve şimdi onun mezarında ağlamaktan başka hiç bir seçeneğim hiç bir şansım yok... Bir çocuğa sahip çıkamamıştım.

"Ölmeyeceksin... Sana söz veriyorum kurtaracağız seni."

"Bana bak, iyileşeceksin, biz buradayız."

"Öleceğim," dedi zorlukla konuşurken. "Biliyorum, öleceğim."

"Bende ona bir söz vermiştim abla. Onu kurtaracağıma dair bir söz vermiştim ölmeyeceksin demiştim."

Tırnaklarını toprağa geçirdi ve titreyen elleri ile ağlayarak kokladı.

"Ben emaneti vermeye geldim. Abla. Herşey için çok üzgünüm. Hadi kalk sende kendini çok yıpratma. Gidene kal demenin faydası yok. Giden gitmiştir. O şuan da başka dünyada mutlu bir şekilde yaşıyor. Elbet bir gün kavuşacaksınız."

Ayağa kalktı ve kendini toparladı. "Haklısın."

Bir insan sadece kalp durunca mı ölür? Yaşadığı şeyler onu öldüremez mi?

Sadece ruh mu ölür peki? Bir insan yaşamak istemiyorsa ölümden farkı var mıdır?

İnsan üzüntüsünü sadece ağlayarak mı belli eder? O gözlerin çektiği işkenceyi, çırpınışı kimse göremez mi? Gözler ne zaman yalan söyledi ki...

Asıl sınav okuldaki sınav mıdır?... Yaşanan bunca olay, bunca acı, bunca pişmanlık asıl sınav değil midir? Biz bir sınavın içinde değil miydik?...

"Ne olursa olsun boynunu eğme abla. Kendini yıpratma."

...

"Hoşgeldin," dedi kapıyı açan abim.

"Hoşbuldum," dedim. "Ben odamdayım, yalnız kalmak istiyorum sakın yanıma gelme."

Odama geçtim ve kapıyı kilitleyip telefonumdan Atakan'ı aradım.

Saniyeler içerisinde telefonu açtı. Bir kaç saniye sessiz kaldı. "Eylül?" dedi titreyen sesi ile.

"Bu tanışma burada bitsin Atakan. Mümkün olduğunca bir daha birbirimiz ile konuşmayalım tamam mı? Seninle tanıştığımdan beri çok fazla şey yaşadım, artık konuşmayalım. Sen insan öldürmeye devam et. Ben insanları hayata döndüreceğim..."

Serkan

Ensar

Osman

Melih

Atakan.

Birlikte çekilmiş bir grup fotoğrafı

(Bir bölümün sonuna daha geldik şu birlikte çekilen fotoğraftaki atakanı boşverin orda kötü çıkmış ama genel olarak o tek fotoğraflıda ki model yani olabildiğince atakanın fotoğrafını paylaşmaya çalışcam hele ki eylül ile Atakan sevgili olsun onun birlikte çekilmiş fotoğrafları olacak)

Şimdilik bu kadar kendinize iyi bakın hepinizi seviyorum değerli okurlarımmm