11. bölüm · LEYL
Peter
Dakikalardır arkama bile bakmadan koşuyordum. Aldığım her nefes, göğsümü yaran bir bıçak gibiydi ama duramazdım. En azından güneş tamamen doğasıya kadar kaçmalı, izimi kaybettirmeliydim.
Karga gölgelere hükmedebiliyordu. Karanlığı bir silah gibi kullanıp beni her an bulabilirdi. Ama bu sefer şans benden yanaydı. Çünkü çadırdan tuvalet ihtiyacı bahanesiyle çıktığımda, gökyüzünün renginden gün doğumuna çok az vakit kaldığını fark etmiştim.
Tazı da yokluğumu hemen fark etmemiş olmalıydı; benim gibi birinin bu tehlikeli ormanda tek başına kaçmaya cesaret edebileceğini herhalde düşünmemişlerdi. Koşarken rahat edebilmek için elbisemin eteğini dizlerime kadar kaldırmış, kumaşı sıkıca avucuma toplamıştım. Ayaklarımdaki topuklu ayakkabıların topuklarını daha yolun başında taşla kırıp attığım için bana pek sorun çıkarmamışlardı. Sonunda, karanlığın yerini tamamen aydınlığa bırakmasıyla birlikte, kendimi bitkin bir halde devasa bir ağacın altına resmen attım.
Her derince nefes almaya çalıştığımda boğazım bir yangın yeri gibi kavruluyor, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kendime biraz zaman vermem gerekiyordu. Hırpalanmış topuklularımı ayağımdan fırlatıp attım ve sızlayan ayaklarımı ellerimle ovmaya başladım. Ayakkabıları çıkarınca, o ana kadar adrenalinden hissetmediğim acı da tamamen gün yüzüne çıkmıştı.
Bir hafta öncesine kadar, her sabah işe geç kalma telaşıyla İzmir’in kalabalık sokaklarında adeta maraton koşuyordum. O yüzden aslında idmanlıydım. Ama bu lanet ormanda karşıma çıkan çalılar, devrilmiş kütükler ve en önemlisi de izimi kaybettirmek için sürekli zikzak çekerek koşmak beni aşırı derecede yormuş, tüketmişti.
Şimdi sakin bir kafayla düşünüp mantıklı bir plan yapmam gerekiyordu. Ama bunu hemen, şu birkaç dakika içinde halletmeliydim çünkü peşimde bu evrenin en azılı bir düzine suikastçısı vardı. Karga beni çadırımda bulamayıp kaçtığımı anladığında büyük ihtimalle öfkeden delirmişti. Bunu hayal etmek, içinde bulunduğum berbat duruma rağmen bir nebze olsun keyfimi yerine getirdi. Aslında ona yanlış bir lakap vermişlerdi. Ona Karga demek yerine düpedüz Çakal demeleri lazımdı.
Ağzı o kadar iyi laf yapıyordu, insanı o kadar ustaca büyülüyordu ki, onunla geçirdiğim vakitlerde çoğu zaman azılı bir katil olduğunu unutup sohbetlerine dalmıştım. Karşısındaki insanı nasıl manipüle edeceğini çok iyi biliyordu. Ben de onun beni sadece Mortias'a inat olsun diye, sırf onu kışkırtmak için yanına aldığına inanacak kadar aptaldım. Meğer asıl planı bambaşkaymış. Beni bir canlı kalkan olarak kullanıp Güney Komutanlığı'na sızmayı ve orada büyük bir katliam yapmayı amaçlamıştı.
Ama şansına küssün, çünkü ölsem bile ona istediğini vermeyecektim, kirli emellerine alet olmayacaktım. Her ne kadar gerçekte bu dünyaya ait bir prenses olmasam da, bu topraklarda yaşayan insanlar artık benim halkımdı ve buradaki herkes beni öyle tanıyordu.
Bu saatten sonra, her ne kadar içten içe bu rolden nefret etsem de, gerçekten bir prenses gibi davranıp masum insanları düşünecektim. Ben kendi dünyamda bile bir insanı bırakın, benim yüzümden tek bir küçük canlının zarar görmesine asla razı olamazdım.
O ve sevgilisi, artık kendilerine oldukça dişli bir düşman edinmişlerdi. Artık geçmişi ve olanları düşünmeyi bir kenara bırakmalıydım. Buradan sağ salim kurtulup Güney Komutanlığı'na ulaşmak için kusursuz bir plan yapmam gerekiyordu. Ama ne yazık ki elimde ne bir harita vardı ne de yapacak en ufak bir planım. Tamamen yabancı bir evrende, balta girmemiş bir ormanda kaybolmuştum. Ne yapabileceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Tek bildiğim, güneş batıp gece yeniden çökmeden önce buradan olabildiğince uzaklaşmam gerektiğiydi. Çünkü karanlık çöktüğü anda Karga'nın gölgeleri beni anında kıstırırdı. Gerçi o gölgelerini en fazla ne kadar uzağa gönderebilirdi, sınırları neydi bilmiyordum ama bu tehlikeli oyunda risk almaya hiç değmezdi.
Terden sırılsıklam olmuş ve yüzüme yapışmış saçlarımı geriye doğru çektim. Başımda, tellerimin arasından geçen gösterişli tacı çıkarıp ağacın dibindeki sık çalılıkların en karanlık noktasına sakladım. Arkamda beni ele geçirecek hiçbir iz bırakmak istemiyordum.
Bileğimde her zaman taşıdığım sıradan lastik toka şimdi hayatımın kurtarıcısı olmuştu. Onu alıp saçlarımı alelacele sıkı bir at kuyruğu yaptım. Çıkardığım ve topuğunu kırdığım ayakkabıları da acıya katlanarak tekrardan ayağıma geçirdim. Çıplak ayakla bu zeminde yürümek intihar olurdu.
Yerde bulduğum sivri ve keskin bir taşı alarak doğruldum. Elbisem oldukça uzundu ve kat kat kumaşları koşarken ayaklarıma dolanıp bana büyük zorluk çıkarıyordu. Hiç düşünmeden taşın keskin tarafıyla elbisemin eteğini dizimin hemen hizasından sert hamlelerle kestim. Kestiğim uzun kumaş parçasını da çalılıkların altına, tacın yanına sakladım. Üzerine de izleri tamamen örtmesi için yerden topladığım geniş, kuru yaprakları fırlattım. Bakışlarım bacaklarıma kaydığında, çalılardan ve dikenlerden dolayı her yerinin derin çiziklerle dolduğunu gördüm; cidden berbat ve acınası görünüyorlardı. Ama şimdi sızlanmanın sırası değildi.
Nereye gideceğim, hangi yönün beni kurtuluşa götüreceği konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Bu yüzden mantığımı susturup tamamen içgüdülerime güvenmeye karar verdim. Derin bir nefes aldım ve geldiğim yönün tam tersine doğru, sık ağaçların arasına dalarak tekrardan koşmaya başladım.
Karga, benim bu dünya hakkında hiçbir şey bilmediğimi, aciz bir kız olduğumu düşünüyordu. O yüzden belki de bir yerde kapaklanıp kaldığımı, hatta vahşi hayvanlar tarafından öldürüldüğümü bile tahmin ediyor olabilirdi.
Evet, haklıydı gerçekten de bu dünya hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ama onun da hesaba katmadığı, bilmediği çok önemli bir şey vardı ki ölmek planlarımın arasında kesinlikle yoktu.
Ormanın derinliklerine doğru ilerlerken, artık etrafımdaki bitki örtüsüne daha fazla dikkat edebiliyordum. Genel olarak kendi dünyamdaki ormanlara benzese de, göz ardı edilemeyecek kadar tuhaf farklılıklar barındırıyordu. Bazı devasa ağaçların gövdeleri açık mavi renkte parlıyor, bazılarının yaprakları ise boyaların iç içe geçmiş bir resim paleti gibi adeta rengarenk görünüyordu. Ama bunlar genel olarak azınlığı oluşturuyordu. Etrafta henüz çok fazla hayvan görmemiştim; gördüğüm birkaç küçük kemirgen de kendi evrenimdeki hayvanlardan çok farklı değil gibiydi. Açıkçası kendi dünyamdaki yaban hayatını bile çok iyi bilmediğim için, neyin ne kadar farklı veya anormal olduğunu tam olarak ayırt edemiyordum.
Ormanda amaçsızca, bana yardım edebilecek birini bulmak umuduyla gözlerim her tarafı dikkatle tarıyordu. Belki medeniyete yakın bir yerlerde bir avcıya ya da bir köylüye rastlardım; beni Güney Komutanlığı'na götürmesini, karşılığında ödüllendirileceğini söyleyerek rica edebilirdim. Tam önüme çıkan devasa, çürümüş bir kütüğün üzerinden atlayacakken, kulakları sağır edecek şiddette bir kükreme sesiyle adımlarım yere resmen çivilendi.
Üstelik bu dehşet verici ses, çok yakınımdan, hemen birkaç metre ötemden gelmişti. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başlarken, korkuyla ve yavaşça arkama dönüp sesin geldiği yöne baktım. Sık çalıların ardında, karanlığın içinden iki parlak nokta gibi parıldayan, öfke dolu lila renginde bir çift göz doğrudan bana bakıyordu. Adımlarım istemsizce gerilemeye başlayınca, hayvan saklandığı o karanlık gölgeden ağır adımlarla çıktı.
Bu yaratığa dair ne söyleyebilirim, onu nasıl tarif edebilirim bilmiyordum. Bir geyiğe ait devasa, çatallı ve keskin boynuzları; bir aslanınkini andıran ama ondan katbekat daha uzun, ağzından dışarı taşan sivri dişleri vardı. Vücudunun geri kalanı, kalın kürkü ve devasa pençeleri ise vahşi bir ayıyı andırıyordu.
Karşımda duran şey resmen kabuslarımdan fırlamış devasa bir canavardı. Boyu o kadar uzundu ki, ona bakarken boynum tutulmuş, acımıştı. Ağzından yere sicim gibi akan salyalar, onun beni ne kadar lezzetli bir akşam yemeği olarak gördüğünü kanıtlar nitelikteydi. O kadar çok korkuyordum ki, vücudumun her bir hücresi zangır zangır titriyor ama ayaklarım yere çakılmış gibi bir santim bile kıpırdayamıyordu. Ellerimi yavaşça havaya kaldırarak, çocukça bir umutla belki hayvanı sakinleştirebilirim diye titreyen sesimle konuşmaya başladım.
"Cici hayvan... Sakin ol. B-ben dostum. Sakin... Sakin ol, tamam mı?"
Bunu söylerken milim milim geriye doğru adım atmaya başladım. Ancak bunu yaptığım an, canavar yeri göğü inletecek, yaprakları ağaçlardan dökecek şekilde korkunç bir sesle kükredi. Ve pençelerini toprağa geçirerek doğrudan bana doğru hızla koşmaya başladı.
Artık ölümün kaçınılmaz olduğunu bildiğim için gözlerimi sıkıca kapatıp son duamı etmeye başlamıştım. Bu gencecik yaşta, daha prenseliğin, bu asil hayatın tadını bile doğru dürüst çıkaramadan, yabancı bir dünyada bir canavara yem olarak ölecek olmam gerçekten trajikomikti.
Tam canavar devasa pençelerini havaya kaldırmış, üzerime atılıp beni paramparça edecekken, ikimizin de asla beklemediği bir şey oldu. Havayı yaran keskin bir ıslık sesinin ardından, devasa bir ok gelip canavarın tam alnının çatına saplandı.
Az önce gözleri vahşi bir öfkeyle parlayan hayvanın bakışları, şimdi derin bir şok ve şaşkınlıkla donup kalmıştı. Ama bu anlık şaşkınlık uzun sürmedi. Devasa gövdesi büyük bir gürültüyle önümdeki toprağa kapaklandı. Ortaya çıkan toz bulutu yüzünden öksürerek birkaç adım geri kaçtım.
Gözlerimi yerdeki cansız hayvandan güçlükle çekip, bu can kurtaran okun tam olarak nereden geldiğini bulmaya çalıştım. İçimden bir ses kim olursa olsun; Mortias ya da Karga, hangisi çıkarsa çıksın gidip ona minnetle kocaman sarılacağımı söylüyordu. Ama arkama döndüğümde, büyük bir kütüğün üzerine çevik bir hareketle çıkmış, elinde devasa bir ok ve yay tutan bir adam gördüm.
O keskin gözleri pür dikkat üzerimde sabitlemişti. Yayını hafifçe indirip, kütükten inanılmaz bir esneklikle zıpladı ve bana doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Tam önümde durduğu an, yüzünü ve kıyafetlerini net bir şekilde görmemle birlikte gözlerimi şaşkınlıkla açtım. Kendimi tutamayarak çığlık attım.
"Peter Pan! Oha, sen resmen Peter Pan’sın!"
Büyük bir heyecanla, aklımdaki tüm tehlikeleri ve mantığı bir kenara bırakarak, çocukluk aşkımın boynuna hiç düşünmeden atladım. Kollarımı boynuna sıkıca dolarken konuşmaya devam ettim.
"Biliyordum işte! Senin gerçek olduğunu, bir yerlerde yaşadığını biliyordum! Ama neden bu kadar geç geldin ki? Ben çocukluğumdan beri, her gece penceremin önünde seni bekliyorum!"
Nihayet kollarımı onun boynundan çözüp geri çekildim ve sitemkar bir tavırla koluna hafifçe vurdum.
Karşımdaki adam, yeşille karışık ela gözlerini şaşkınlık ve büyük bir hayretle kaldırıp bana bakıyordu. Kaşlarını çatarak sert, pürüzlü bir sesle konuştu.
"Ben Peter Pan değilim. Beni başkasıyla karıştırmış olmalısın kadın."
Hayır, imkanı yoktu; o kesinlikle Peter Pan olmalıydı! Tek fark, masallardaki gibi bir çocuk değil, tamamen yetişkin, olgun bir adam olmasıydı. Elayla karışık büyüleyici yeşil gözleri vardı. Alnına asi bir şekilde düşen kahverengi, dalgalı saç tutamlarının üzerine geçirdiği yeşil, sivri uçlu şapka masallardaki şapkanın birebir aynısıydı. Sert, erkeksi yüz hatları ve hafif kavisli, asil bir burnu vardı. Çenesinde yeni yeni çıkmaya başlayan kirli sakalları ona oldukça çekici, vahşi bir hava katmıştı. Geniş omuzlu, atletik ve oldukça uzun boylu bir adamdı. Boyu neredeyse Karga ile aynı olmalıydı. Vücuduna tam oturan, esnek yeşil renkteki tuniği ona inanılmaz yakışmıştı. Altına ise dizlerine kadar uzanan deri çizmeler ve kahverengi bir pantolon giymişti.
Onu baştan aşağı hayranlıkla bir kez daha süzdüm. Karşımda masallardan fırlamış, oldukça yakışıklı bir genç adam duruyordu. Resmen Peter Pan’ın kanlı canlı, büyümüş bir kopyasıydı. Tek farkı, masallardaki o sevimli, yumuşak çocuk ifadesi yerine, buradaki adamın bakışlarında ve hatlarında öldürücü bir sertlik olmasıydı.
"Kimsin ki sen o zaman?" diye sordum, sesimin içindeki korkunun ve çekincenin dışarı sızmasına engel olamayarak.
Şimdi düşününce yaptığım şeyin ne kadar büyük bir aptallık olduğunu anlıyordum. Tamamen yabancı, tehlikeli bir evrende, hiç tanımadığım bir adamı Peter Pan sanıp tabiri caizse boynuna atlamıştım. Kim bilir bu vahşi adam şimdi bana ne yapacaktı?
"Ben Luka. Bu ormanın koruyucu Elflerinin lideriyim," dedi ve elindeki devasa yayı omzundan aşırarak sırtına rahat bir tavırla astı. Keskin gözleri üzerimdeki yırtık pırtık elbiseyi ve halimi süzdükten sonra, aramızdaki mesafeyi kapatarak bir adım daha yaklaştı. "Peki sen kimsin kadın? Ormanın bu derin ve tehlikeli kısmında tek başına ne arıyorsun?"
Peter, yani Luka, "Elfim" dedikten sonra dürüst olmak gerekirse konuşmasının geri kalanını hiç dinlememiştim. Gözlerim anında, büyük bir merakla adamın saçlarının arasına, kulaklarına kaymıştı. O masallardaki asil elflerin sivri uçlu kulaklarını deli gibi görmek istiyordum.
Ama altın rengine çalan kahverengi, yoğun saç tutamları kulaklarının üzerini tamamen örttüğü için bir türlü göremiyordum. Acaba elimi uzatıp o saç tutamlarını kenara çeksem bana çok kızar mıydı? Kafamın içinde, bu hareketi yaparsam adamın beni şuracıkta öldürme olasılığını hesaplamaya çalışırken, Luka durumun farkına varmış gibi elini kendi kulağına götürdü.
"Neye bakıyorsun öyle dikkatli? Kulağımda bir şey mi var?" dedi ve kulağına dokunarak saçlarını hafifçe geriye doğru karıştırdı.
İşte oradaydılar! Gerçekten de uçları yukarıya doğru zarifçe uzanan, sivri kulakları vardı.
Küçük bir şaşkınlık nidası atarak, adeta hipnotize olmuş gibi Luka’nın dibine kadar girdim. Luka bu ani ve tuhaf hareketime hiçbir anlam veremediğini belirten şaşkın bakışlarla bana bakıyordu. Bana kızıp kızmamasını, yayından bir ok daha çıkarıp beni vurup vurmamasını zerre umursamadan elimi uzattım. Doğrudan kulağına dokundum ve sert, sivri ucu parmaklarımın arasında tuttum.
"Oha... Kulakların gerçekten sivri! Sen cidden bir Elfsin," diye mırıldandım, bu cümleyi adamdan ziyade kendi kendime bir durumu kanıtlamak ister gibi söylemiştim.
"Evet, bunu zaten sana az önce açıkça söyledim. Hayatında ilk kez mi bir Elf görüyorsun?" dedi.
Ardından, kulağının üzerinde duran elimi bileğimden kavradı ve canımı hiç yakmadan, oldukça nazik ama bir o kadar da kararlı bir hareketle aşağıya indirdi. Bileğimi bıraktıktan sonra, üzerimde gezinen sorgulayıcı bakışları benden mantıklı bir cevap beklediğini bas bas bağırıyordu. Şimdi ona ne diyebilirdim ki? "Hey, ben aslında bambaşka bir evrenden, Dünya adında bir yerden geldim. Sizin buradaki kurallarınız, krallıklarınız hakkında hiçbir bok bilmiyorum" dersem bana inanmak yerine deli olduğumu düşünüp beni burada bırakırdı.
"Şey... Böyle abartılı bir tepki verdiğim için gerçekten üzgünüm. Uzun zamandır, yani çok uzun zamandır hiç Elf görmemiştim de bir an şaşırdım," dedim, sesime olabildiğince inandırıcı ve mahcup bir ton katmaya çalışarak.
Luka’nın gözlerindeki şüphe parıltılarından bana zerre inanmadığı açıkça belli olsa da, bu yalanımı şimdilik üstelememeyi seçti. "Sana az önce kim olduğunu sormuştum, kadın!" diye tekrarladı sorusunu, bu kez sesi çok daha sert ve buyurgandı.
Ona dürüstçe bu diyarın, Porsian Krallığı'nın prensesi olduğumu söylemeyi düşündüm bir an. Ama hemen ardından bu fikri korkuyla aklımdan uzaklaştırdım. Çünkü sarayda kulak misafiri olduğum kadarıyla, şu anki kraliçe kendi halkı ve çevre kabileler tarafından hiç sevilmeyen, zalim bir kadındı. Eğer elfler de ondan nefret ediyorsa, onun kızı olduğunu düşündükleri beni burada şuracıkta acımadan öldürürlerdi ve ruhu bile duymazdı kimsenin.
"Şey... Ben aslında öyle önemsiz, sıradan bir kızım," dedim, sesimin özellikle kırılgan, ürkek ve yumuşak çıkmasına özen göstererek. "Arkadaşlarımla birlikte Güney Komutanlığı'na doğru seyahat ediyorduk. Ama sonra tuvalet ihtiyacımı gidermek için ormanın içine girdim. Fazla uzaklaşmış olmalıyım ki geri döndüğümde ne çadırları ne de onları bulabildim. Sonra da yönümü kaybedip tamamen kayboldum işte," dedim.
Eğer benim savunmasız, kaybolmuş saf bir kız olduğuma inanırsa, belki o asil koruyucu duyguları kabarır ve bana yardım ederdi.
"Demek kayboldun, küçük kız..." dedi Luka, tek elini çenesine koyup hafifçe çıkan sakallarını sıvazlarken. Gözlerini kıstı. "Güney Komutanlığı'na ne amaçla gidiyordunuz peki? Sıradan insanların orada ne işi olur?" Gözleri sanki "Eğer yalan söylersen tek bir nefesinden anlarım" der gibi doğrudan ruhuma bakıyordu.
"Şey... Orada, komutanlıkta çalışan bazı tanıdıklarımız var. Ve belki biz de orada kendimize çalışacak ve orduya hizmet edecek küçük bir iş buluruz diye umuyorduk," dedim.
Bence durumuma göre oldukça tutarlı ve iyi bir yalan uydurmuştum. Çakma Peter Pan’ın gözlerindeki öldürücü şüphenin büyük bir kısmının dağıldığını hissettim. Doğru yoldaydım, beni sıradan bir köylü sanıyordu.
"Anlaşılan başkentten, Hartus’tan geliyorsun. Kıyafetlerin oranın giysilerine benziyor" dedi. Artık sesi de, o az önceki sert bakışları gibi hafiften yumuşamıştı.
"Evet, tam olarak oradan geliyorum Peter. Pardon, yani Luka," diyerek dilimi ısırdım.
"Kim bu ağzından bir türlü düşürmediğin, beni benzettiğin Peter?" diye sordu Luka. Bu kez sesi gerçekten meraklıydı, bunu içtenlikle öğrenmek istiyormuş gibi duruyordu.
Ondan aldığım ilk izlenim, sert görünse de aslında özünde iyi ve nazik bir adama benzediğiydi. Bu yüzden ona bu konuda daha fazla yalan söylemek, masum bir çocukluk anısını kirletmek istemedim.
"Peter benim çocukluk aşkım," dedim ve utançla gülümseyerek, tokamdan fırlayan birkaç asice saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım. "Aslında o gerçek bir insan değil. Benim dünyamda, yani geldiğim yerde bir masal kahramanı. O da aynı senin gibi baştan aşağı yeşiller içinde giyininiyor, geceleri çocukların odasına gidiyor. Onları alıp 'Var Olmayan Ülke' adında sihirli bir yere götürüyor ve birlikte büyük maceralara atılıyorlar. Ben çocukken her gece uyumadan önce annemin bana Peter Pan’ın maceralarını okumasını isterdim. Beni de o sihirli dünyaya götürmesi için penceremin önünde saatlerce dua ederdim."
Konuşmamın bitmesiyle birlikte, çakma Peter Pan’ın o sert yüz hatlarında ilk kez küçük bir tebessüm oluştu. Gözlerimi onun bu büyüleyici gülüşünden kaçırmak isteyerek, yerdeki devasa canavarı işaret ettim.
"Sen tam zamanında ortaya çıkıp beni bu korkunç hayvandan kurtarınca, korkudan bir an ne yapacağımı bilemedim. Sersemledim ve Tanrı'nın nihayet çocukluk dualarımı kabul edip Peter Pan’ı beni kurtarmak için gönderdiğini sandım. Ama unuttuğum bir gerçek vard. Masaldaki Peter asla büyümeyen bir çocuktu, sen ise kocaman bir adamsın. Neyse... Birden üzerine atlayıp sana sarıldığım için gerçekten özür dilerim," dedim ve utancımdan yanaklarımın alev alev yandığını hissederek ondan birkaç adım uzaklaştım. Bunları koskoca bir elf liderine anlattığım için kendimi salak gibi hissediyordum.
"Sorun değil, küçük kız," dedi Luka, az önceki ses tonuna kıyasla oldukça yumuşak, neredeyse kadifemsi bir sesle. Ancak hemen ardından bakışları keskinleşti ve aşağıya, bacaklarıma doğru takıldı.
"Bacakların derin çiziklerle ve kanla dolu. Panikle elbiseni kesmişsin, eteğindeki yamuk yumuk kesikler bunu açıkça gösteriyor. Ayağındaki topuklu ayakkabıların topuklarını da bir taşla kırıp atmışsın. Saçın başın tamamen dağılmış, perişan bir halde görünüyorsun. Ama en dikkat çekici olanı ne, biliyor musun? Üzerindeki o yırtık elbisenin kumaşı, işçiliği, buraya ait olmadığını, çok kaliteli ve pahalı bir saray işi olduğunu metrelerce öteden resmen haykırıyor," dedi.
Daha ne olduğunu, ne ara hareket ettiğini bile anlayamadan, belinde asılı olan parıltılı kılıcı bir anda kınından büyük bir hızla çıkardı ve buz gibi keskin çeliği doğrudan şah damarıma yasladı.
"Şimdi bana yalan söylemeyi hemen bırak, küçük kız! Ve bana dürüstçe kimden ya da kimlerden, neden kaçtığını söyle!"
Ups... Yakalanmıştım. Ben safça onu uydurduğum hikayeye inandırdığımı düşünürken, o keskin elf gözleriyle beni çoktan baştan aşağı analiz etmiş ve çözmüştü.
Anlaşılan kaçınılmaz ölümüm o azılı canavarın pençesinden olmayacaktı ama bu ultra yakışıklı, çakma Peter Pan’ın kılıcının ucunda gerçekleşecekti. Göz ucuyla boynumdaki ölümcül kılıca baktığımda, Luka kılıcın tersiyle çenemi hafifçe yukarı kaldırdı ve gözlerimizin tam anlamıyla kenetlenmesini sağladı. Başını hafifçe omzuna doğru eğmiş, sabırsızlıkla "Cevap bekliyorum" der gibi bakıyordu. Artık korkudan ve yorgunluktan dolayı beynim yeni bir yalan üretemez hale gelmişti. Doğruyu söylemekten başka hiçbir çarem kalmamıştı.
"Benim peşimde... Benim peşimde bir grup suikastçı var. Saatlerdir bu lanet ormanda onlardan kaçmak, canımı kurtarmak için koşuyorum," dedim. Sesim, içimdeki korkuya tezat oluşturacak kadar soğuk ve düz çıkmıştı.
"Kim onlar ve neden senin gibi birinin peşindeler?" diye sordu Luka, sesindeki o komutan edasından ve sertlikten hiçbir şey kaybetmeden.
"Onlar Cehennem Suikastçıları. Şey... Ben aslında Porsian Prensesi Nalin’im," dedim ve göğsümdeki tüm nefesi içimde tutarak, bu büyük itiraf karşısında Luka’nın vereceği tepkiyi bekledim.
"Peki o suikastçılar neden senin peşindeler?" diye sordu düz, ifadesiz bir sesle. Artık o yeşil gözlerinden ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlamak imkansızdı.
"Çünkü o suikastçıların lideri olan Karga, beni Güney Komutanlığı'na sızabilmek için bir canlı kalkan olarak kullanmak istiyor," dedim.
Titrek bir nefes vererek odağımı ve cesaretimi toplamaya çalıştım. "Kraliçe, benim Güney Komutanlığı'nda teftiş yapmam ve askeri eğitim almam için General Mortias ile birlikte oraya gitmemizi emretti. Biz yolculuğumuzu yaparken, ormanda bu suikastçılar bize pusu kurdular. Çıkan arbedede ben Karga’nın eline düştüm, beni kaçırdılar. Ama sonra, gece çadırda bulduğum ilk fırsatta onlardan kaçmayı başardım. Ama bu sefer de senin eline düştüm işte Peterciğim..." Dudaklarımı istemsizce bükmüş, omuzlarımı çaresizlikle düşürmüştüm.
"Şimdi bana ne yapacaksın?" diye sordum korku dolu, fısıltılı bir sesle. Bir yandan da içimden elflerin kraliçenin can düşmanlarından biri çıkmaması için dualar ediyordum.
Birden hiç beklemediğim bir şey oldu, sahte Peter kılıcını boynumdan yavaşça indirdi ve tek bir çevik hamleyle kınına geri soktu.
"Demek o meşhur, saraya sonradan gelen gizemli prenses sensin. Senin bir anda ortaya çıkışın krallıktaki hepimiz için büyük bir sürpriz olmuştu. Sana zarar vermeyeceğim küçük prenses, o yüzden o titremeyi bırak ve rahatla," dedi.
Ardından arkasını döndü ve yanımızdaki devasa ağacın gövdesine basarak inanılmaz bir hızla yukarıya tırmanmaya başladı. Ona tamamen şaşkınlıkla, ağzım açık bakıyordum. Bu da neydi şimdi böyle? Bir an beni öldürecek gibi yapıp, sonra tamamen serbest mi bırakıyordu?
"Sen kraliçeyi seviyor musun?"
Sorum biraz garipti ama merakıma yenik düşmüş, çenemi kapalı tutmayı yine başaramamıştım.
Ağacın yüksek dallarının arasından Luka'nın sesi yankılandı. "Onu seviyorum diyemem ama ondan nefret ettiğimi de söyleyemem. Ona karşı tamamen nötr olsam da, bir orman elfi olarak krallığın büyük komutanı Mortias’a ve onun askeri dehasına derin bir saygı duyuyorum."
Luka iyice ağacın en tepesine, ormanı görebileceği bir noktaya çıkmıştı. Kahverengi tuniğinin gizli bir bölmesinden çıkardığı, bir hayvanın boynuzuna benzeyen, üzerinde garip şekiller olan bir boruyu dudaklarına götürdü ve tüm gücüyle üflemeye başladı. Borudan çıkan o tiz, bas ve doğaüstü ses yüzünden ellerimle kulaklarımı kapatarak birkaç adım geriledim. Çünkü ses resmen kulak zarlarımı kanatacak kadar güçlü ve ürkütücüydü.
"Bu da ne böyle be? Kulaklarım patladı!" dedim, sesim yaşadığım şok yüzünden bir fısıltı gibi çıkmıştı.
Ama bir elfin işitme yeteneğine sahip olan Luka beni yukarıdan duymuş olacak ki, ağacın dallarından maymun gibi çevik hareketlerle sarkarak saniyeler içinde önüme indi.
"Bu, İmrastus boynuzundan yapılan özel bir haberleşme borusu. Bununla ormandaki diğer elf birliklerine ve gözcülere haber veriyoruz," diyerek boruyu cebine geri attı. Keskin gözlerini yeniden bana dikti. "Anlaşılan o ki, artık bir süreliğine benim misafirimsini prenses. Komutan Mortias ve adamlarının sabahtan beri bu çevrelerde öfkeyle bir şey aradığının haberini gözcülerimden almıştım. Demek ki seni arıyorlarmış. Seni ona bizzat ben götüreceğim. Umarım ikiniz de, özellikle de kraliçe, elflerin yaptığı bu büyük iyiliği zamanı geldiğinde unutmazsınız."
"Ne istiyorsunuz peki bizden karşılık olarak?" diye sordum hemen, savunma mekanizmam devreye girmişti. Onun da bu dünyadaki diğer çıkarcı, politik insanlar gibi menfaat peşinde olduğunu görmek, beynimde onunla ilgili oluşturduğum tüm o masum "Peter Pan" tabularını bir anda yıkmıştı. Onun tamamen çıkarsız, centilmen bir elf olduğunu sanmıştım. Ama bilmediğim yabancı bir evrende, kişiler hakkında dış görünüşlerine bakarak hemen olumlu bir kanıya varmak tamamen benim hatamdı.
Luka başındaki yeşil, sivri uçlu şapkasını çıkarıp hafifçe eğilerek sahte bir reverans yaptı. "Zamanı geldiğinde bunu öğrenirsiniz prenses," dedi. Şapkasını pantolonunun deri kemerine sıkıştırdı.
Tam o esnada, sanki çok uzaktan gelen bir tıkırtı duymuş gibi kulakları aniden dikeldi. Gerçekten de gözlerimin önünde kulakları hafifçe hareket etmiş ve sanki duymak istediği sese odaklanarak biraz daha sivrilmişti.
Ben de nefesimi tutarak, çakma Peter’in pür dikkat kesildiği yönü gözlerimle takip ederek beklemeye koyuldum. Bir iki dakika geçtikten sonra, normal bir insanın duyamayacağı ama artık iyice yaklaşan o sesleri ben de net bir şekilde duymaya başlamıştım.
Bunlar, toprağı döven dört nala koşan at sesleriydi ve her saniye bize daha da yaklaşıyordu. Çok geçmeden, dört tane görkemli atlı, iki koca ağacın arasında devrilmiş olan o büyük kütüğün üzerinden mükemmel bir senkronizasyonla atlayarak tam önümüzde toz duman içinde durdular.
Atların üzerinden tek bir hamleyle inan elfler, kıyafet tarzı olarak tıpkı Luka gibi yeşil ve kahverengi tonlarında giyinmişlerdi. Üç erkek ve bir kadından oluşuyorlardı. Atlarını hemen arkalarındaki kalın bir ağacın gövdesine bağladıktan sonra, hızla Luka’nın önüne geçip tek bir saf halinde ona askeri bir selam verdiler. Sağ ellerini yumruk yapıp sertçe göğüslerine vurduktan sonra, hepsinin meraklı ve şüpheci gözleri anında beni bulmuştu.
Elfler hakkında fark ettiğim ilk şey, bizim dünyamızdaki kitaplarda anlatılan o kusursuz, asil ve çıtkırıldım varlıklar oldukları düşüncesini tamamen yalanlıyordu. Hepsi birer savaş makinesi gibi duruyordu. Bana ilk bakan ve baştan aşağı beni ayıplar gibi süzen sarışın adam konuşmaya başladı.
"Bu insan da kim, efendim? Neden ormanın bu yasaklı bölgesinde?" Luka’ya soru sormuştu ama buz gibi mavi gözleri hala tamamen benim üzerimdeydi. Çakma Peter kadar uzun ve devasa kalıplı olmasa da, kıyafetlerinin altından belli olan atletik ve kaslı fiziği her halinden belliydi. Sarı saçlarına taktığı koyu yeşil bere, aralarında en çok ona yakışmıştı.
"Kendisi Porsian Prensesi Nalin." dedi Çakma Peter, yani Luka. Rahat bir tavırla ellerini tuniğinin ceplerine koydu ve arkasındaki devasa mavi ağacın gövdesine yaslanarak keyifle bizi izlemeye başladı.
Dördü de bu isimle birlikte birbirine şaşkınlık ve inanamayan gözlerle bakmaya başlamışlardı. Belli ki ormanın ortasında yırtık bir elbiseyle, ayakları kan içinde bir prenses bulmayı hiç beklemiyorlardı.
"Porsian Prensesi'nin burada, böyle sefil bir kılıkla ne işi olabilir ki?" Aralarındaki tek kız olan elf, bana üstten ve küçümseyen bir bakış atarak adeta tısladı. Mavi gözleri bana sanki değersiz, ayak bağı bir böcekmişim gibi bakıyordu. Onun da tıpkı yanındaki adam gibi parlak, altın sarısı saçları vardı. İkisinin yüz hatlarındaki aşırı, kusursuz benzerlik onların ikiz ya da kardeş olabileceklerini düşünmemi sağladı.
Başını öyle bir dik ve gururlu tutmaya çalışıyordu ki, boyu benden belirgin bir şekilde kısa olmasına rağmen, sanki benden çok daha uzunmuş gibi bir hava yaratmaya çalışıyordu. Onun bu kibirli ve komik haline gülmemek için yanağımın içini sertçe ısırmaya başladım.
Luka doğrularak ölü canavara doğru yürüdü. "General Mortias ile birlikte Güney Komutanlığı'na doğru giderken Cehennem Suikastçıları tarafından pusuya düşürülmüşler. Ve o da bir şekilde onlardan ayrı düşüp kaçmayı başarmış. Dediğine göre peşinde hala aktif olarak arama yapan bir grup katil var. Ve küçük prensesimiz yönünü kaybedip tamamen ormanda kaybolmuş," diyerek derince bir nefes verdi ve alnından vurduğu devasa canavarın yanına gitti. "Onu bizzat ben Güney Komutanlığı'na, komutan Mortias'a götüreceğim. Siz de bu canavarı burada hızlıca parçalayıp köye, ziyafet için taşıyın, Marsia. Rekna sende ikizine yardım et" Demek bu yerden bitme, kibirli sarışın kızın adı Marsia’ydı.
"Bunun güvenli ve akıllıca bir hareket olacağına emin misin lider?" diye sordu aralarındaki en uzun, cüssesi ve kas kütlesi en büyük olan o korkutucu adam. Adama bakarken yutkundum. Kolundaki tek bir kas yumrusu bile neredeyse benim kafam kadardı. Kahverengi saçları askeri bir nizamla kısacık kesilmişti. Sağ kaşının üzerinden başlayıp gözünün hemen altında biten derin kesik izi, ona inanılmaz ürkütücü bir hava kattığı kadar garip bir şekilde çekici de gösteriyordu.
Diğerlerinin aksine o tamamen siyahlara bürünmüştü ve herkesin kafasında olan o yeşil elf şapkası ya da beresi onda yoktu. Onu incelemeye o kadar çok dalmıştım ki, birden kahverengi gözlerini bana çevirince korkudan ne yapacağımı bilemeyip hemen bakışlarımı yere kaçırdım. Ona bakmadığım halde, delici kahverengi gözlerin hala üzerimde, adeta ruhumu delip geçtiğini hissedebiliyordum.
"Ben durumun farkındayım ve tek başıma hallederim, Isac," dedi çakma Peter, sesindeki mutlak güç kokan otoriteyle.
"Bizim de seninle gelmemize izin ver, lider. Cehennem Suikastçıları'nın ve özellikle liderleri Karga'nın namını bu diyarda duymayan, onun ne kadar tehlikeli olduğunu bilmeyen yok. Yanındaki bu perişan, yürümekte bile zorluk çeken bu kızla onlardan ne kadar uzağa kaçabilir ya da kendini nasıl savunabilirsin ki?"
Bu mantıklı sözleri, başından beri gruptan en uzakta, atların yanında sessizce duran beyaz saçlı adam söylemişti. Atın dizginlerini tutmuş, buz mavisi, donuk gözlerini liderine dikmişti. Burada beni zerre önemsemediklerini, tek amaçlarının liderlerinin canını korumak olduğunu çok iyi biliyordum ve bu oldukça anlaşılır bir durumdu. Peşimde gölgeleri yöneten bir manyak vardı sonuçta.
"En azından beni ve Çusan’ı yanına almana izin ver lider. Ben fiziksel gücümle, Çusan da sihriyle olası bir pusuda sizi rahatlıkla korur," diyerek Isac sert ve ağır adımlarla liderinin yanına kadar gitti. Gözlerindeki ifadeden itiraz kabul etmeyeceği açıkça belliydi.
İsminin Çusan olduğunu öğrendiğim o beyaz saçlı, gizemli elf, atının eyerini hızlıca çözüp kendi bembeyaz görkemli atına çevik bir hareketle bindi. Aralarındaki en zayıf, en ince yapılı adam o gibi görünse de, giydiği pelerin altındaki o tekinsiz hava onun göründüğünden çok daha tehlikeli olduğunu fısıldıyordu. İçten içe onun nasıl bir elf sihri olduğunu, elementleri mi yoksa zihinleri mi yönettiğini çılgınlar gibi merak etmeden duramadım.
Luka, Isac'ın kararlı duruşuna bakıp hafifçe başını salladı. "Pekala," dedi sertçe. "Isac ve Çusan benimle geliyor.” Yönünü sarışın çıtıra dönerek, “Marsia sen canavarı kardeşinle kampa götüreceksin. Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok, Karga'nın gölgeleri gün ışığı tamamen yükselmeden önce bizi bulmamalı." Dedi.
Luka bana doğru döndü ve elini uzattı. "Yolculuk başlıyor, küçük prenses. Umarım at binmeyi biliyorsundur, çünkü arkamızda bizi izleyen ölümle yarışacağız." Kendimi bu tehlikeli elflerin ve bilinmezliğin ortasında bulmuştum ama en azından şimdilik, o karanlık çadırdan ve Karga'nın delirtici manipülasyonlarından çok uzaktaydım. Karşımdaki çakma Peter Pan'a ve onun koruyucularına güvenmekten başka çarem yoktu.
Marsia’nın gözlerinden resmen öfke kıvılcımları saçılıyor, bakışları adeta alev alıyordu. Şüpheci ve sert bir tavırla ileri atılarak, “Sizin nereye gittiğinizi, neden bir insan kızıyla olduğunuzu sorduklarında Elflere ne diyeceğim?” diye sordu. Sesi, liderinin aldığı bu ani karardan ne kadar hoşnutsuz olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
Yanında duran ikizi ya da kardeşi olan o sarışın erkek elf ise çoktan bize olan ilgisini tamamen kaybetmiş, soğukkanlı bir biçimde yere çömelerek avladıkları o devasa, melez hayvanı parçalamaya ve taşımaya hazır hale getirmeye başlamıştı bile.
Luka, Marsia’ya son sözünü söylediğini belli eden bir kararlılıkla, “Onlara sadece ava çıktığımızı söyle,” dedi. Bu kısa ve net emrin ardından tüm odağını ve yönünü tamamen bana çevirdi. Bakışları bacaklarımdaki çiziklerde ve kırık ayakkabılarımda gezindi.
“Ata binmeyi bildiğini düşünüyorum, prenses.”
Karşısındaki asil duruşlu elfe ve arkasındaki savaşçılara bakarken yutkundum. “Şey... Ben aslında ata binmeyi bilmiyorum,” dedim utanarak ve gözlerimi kaçırarak.
Benim bu evrenin en köklü krallıklarından birinin prensesi olduğumu düşünüyorlardı. Ve haliyle bir prensesin, saray terbiyesi almış asil bir kadının, en azından bu dünyaya ait Arsius adı verilen o görkemli kanatlı yaratıklar olmasa bile, basit bir hayvana, sıradan bir ata binmeyi çok iyi bilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Haklıydılar ama elden ne gelirdi ki? Ben İzmir sokaklarında otobüse yetişmek için maraton koşan sıradan bir kızdım, hayatımda hiç ata dokunmamıştım bile.
“Nasıl bir prenses ata binmeyi bilmez ki? Bu gerçekten çok tuhaf,” diye sordu Isac. O da tıpkı diğerleri gibi kendisiyle bütünleşmiş, heybetli ve simsiyah atının üzerine çevik bir hamleyle binmiş, atını tam yanımıza doğru sürmüştü. Ona verecek mantıklı bir cevabım yoktu. "Ben aslında çakma prensesiyim" diyemezdim. O yüzden yüzüme olabildiğince masum ve sevimli olduğunu umduğum bir sırıtış yerleştirip, ne yapalım dercesine hafifçe omuzlarımı silktim.
“Neyse, dert değil. Benimle seyahat edeceksin anlaşılan,” dedi Luka. Sesi her zamanki gibi pürüzsüz ve emindim. Binmem için elini bana doğru uzattı. Heybetli atın yanına biraz çekinerek yaklaştım ve bana uzattığı o güçlü, geniş elini kavradım. Luka, sanki kuş tüyü kaldırıyormuş gibi beni tek bir hamlede direkt atın üzerine, kendi önüne doğru çekti. Diğer elini de dengemi kaybetmemem için belime koyarak güvenli bir şekilde oturmamı sağladı.
Şimdi onun hemen önünde, eyerin üzerinde yanlamasına oturuyordum. Beni yukarıya doğru çekerken en ufak bir zorlanma ya da güç belirtisi bile göstermemişti; inanılmaz güçlüydü.
Luka atın dizginlerini sıkıca kavrayıp, “Deh!” diye bağırdı. Bu komutla birlikte altımızdaki at güçlü toynaklarını toprağa vurarak dört nala koşturmaya başladı. Rüzgâr anında yüzüme çarparken, saçlarım geriye doğru savruldu. Biz en önde, yolu yararak ilerliyorduk; Isac ve beyaz saçlı büyücü Çusan da hemen arkamızdan, bizi koruma altına alacak şekilde atlarını hızla sürüyorlardı.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama ormanın içinde hızla yol alırken merakıma yenik düşerek kafamı yavaşça arkaya, Çakma Peter yani Luka’nın yüzüne doğru çevirdim.
Yakın mesafeden bakıldığında, yüz hatları gerçekten nefes kesici derecede kusursuz ve karizmatik görünüyordu. Keskin çenesi, yeşil-ela gözleri ve alnına dökülen kahverengi tutamlarıyla acayip çekici bir adamdı. Özellikle çocukluk aşkım Peter Pan’a bu kadar çok benzemesi, onu benim kafamdaki tam ideal tip tanımına sokuyordu.
Ellerimi göğsümün üzerinde birleştirip ona tamamen hülyalı, hayranlık dolu gözlerle bakarak içten içe hayallere dalmışken, birden yeşil gözlerini aşağıya indirip doğrudan bana bakmasıyla neye uğradığımı şaşırdım. Beklenmedik bu göz temasıyla irkilince atın üzerinden az kalsın aşağıya yuvarlanacaktım. Neyse ki o refleksle damarları belirgin, güçlü elini sıkıca karnımın üzerine koydu ve sarsılmama izin vermeyerek yerimde sabit durmamı sağladı. Ben de korkuyla ve refleks olarak onun karnımdaki elini iki elimle birden tutmuştum. Kalbim heyecanla güm güm vuruyordu.
“Sana Peter diyebilir miyim?” diye sordum birden. Bu masum ama patavatsız sözler, ben daha ne olduğunu, ne ara düşündüğümü bile anlamadan aniden ağzımdan çıkıvermişti.
Luka’nın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. “Her ne kadar koca bir diyarın prensesi olsan da, aslında özünde küçük bir kız çocuğundan hiçbir farkın yok, değil mi?” diye sordu. Ses tonundan benimle eğlendiği, bu çocuksu tavrımı sevimli bulduğu açıkça anlaşılıyordu.
Ancak onun benim hakkımda böyle "küçük bir kız çocuğu" gibi düşünmesi içten içe beni biraz rahatsız etmiş ve gururumu incitmişti. Ben gayet yetişkin, aklı başında, ne yaptığını bilen olgun bir kızdım bir kere! ‘Tabi tabii, öylesin efenim,’ diye dalga geçti kafamın içindeki o sinir bozucu iç ses. ‘Sen bir sus be zilli! Ben gayet kendi şahsına münhasır, ayakları yere basan mükemmel bir kadınım,’ diyerek iç sesimi susturdum. Onunla zihnimde tartışırken iç sesimin bana gözlerini devirdiğine yüzde yüz emindim.
Tekrar arkaya, Luka'nın yüzüne doğru döndüm. “Soruma hala cevap vermedin. Benim Peter Pan’ım olur musun?” diye sordum ısrarla. Yeşille karışık elalarıma onun yeşil gözlerini dikmiş, yüzüme olabilecek en sevimli, en masum olduğunu düşündüğüm gülüşümü yerleştirerek ona sunuyordum. Bunu ondan neden bu kadar çok istediğimi, bu yabancı dünyada neden bu isme bu kadar tutunduğumu ben de tam olarak bilmiyordum. Sadece o an içimden ne geliyorsa, hiçbir filtre uygulamadan ona söylüyordum; sanırım bu durum da beni dışarıdan bakıldığında oldukça patavatsız ve garip bir insan yapıyordu.
Luka, gözlerimin içine bakarak bir süre yeşillerimde adeta dalıp gitmişti. Bakışlarındaki o anlık boşluğu ve dalgınlığı kendim için büyük bir fırsat bilerek, elimi yavaşça kaldırdım ve tekrar onun sol kulağına doğru uzattım. Tüy kadar hafif, narin dokunuşlarımla kulağının o ilgimi çeken sivri ucuna dokunmaya başladım. Orada, kendi dünyamdaki insanların kulak yapısında sandığım gibi sert bir kemik falan yoktu. Kulağın o sivri uç kısmı tamamen yumuşak, esnek bir kıkırdaktan oluşuyordu.
Bu sefer sadece tüy kadar hafif dokunmakla yetinmeyip, cesaretimi toplayarak o şirin sivri ucu iki parmağımın arasına alıp hafifçe sıktım. Luka’ya tekrar baktığımda, tüm odağının hala tamamen bende olduğunu gördüm. Sonunda kulağıyla oynayarak ne kadar ileri gittiğimi fark ettiğinde, boğazındaki yutkunma gözle görülür derecede belirgindi. Kulağındaki elimi nazikçe ama kesin bir tavırla tutup aşağıya indirdi.
“Peter’in olurum ama bir şartım var,” dedi, gözlerini yoldan ayırmadan.
“Nedir o?” diye sordum, içimi kaplayan gerçek bir merak duygusuyla.
“Bu ellerin artık rahat duracak, uslu durup yaramazlık yapmayacak,” dedi, az önce kulağına yaptığım o küçük dokunuşları ve yaramazlığı kastederek. Bunu beni azarlamak ya da rahatsız olduğunu belli etmek için söylememişti. Hatta bunu söylerken bana sunduğu o yarım, hınzır gülümsemesiyle birlikte utancımdan ne yapacağımı bilemedim.
“Çilek gibi kızardın, küçük kız,” dedi artık çakma olmayan, benim için resmen gerçeğe dönüşen Peter.
Yüzündeki o küçük, alaycı gülümseme tamamen gitmiş; yerine o asil ve güzel yüzünü tamamen aydınlatan, içten, büyükçe bir gülümseme gelmişti. Şu an o kadar karizmatik, o kadar büyüleyici görünüyordu ki, onun bu halini kelimelerle ifade etmek benim için oldukça zordu.
Eğer benim dünyamda, İzmir'de olsaydık, pek çok modellik ve oyunculuk şirketinin bu adamı kapmak için birbirinin gözünü oyarak peşinden koşacağı kesin bir gerçekti. Çok kısa bir süre geçmesine rağmen onunla aramda garip ve güçlü bir bağ kurulduğunu hissediyordum. Tabii ki bu durumun en büyük etkisi, onun çocukluğumdan beri hayalini kurduğum Peter Pan karakterine dış görünüş ve asalet olarak ikiz gibi benzemesiydi.
Daha fazla o büyüleyici yüzüne bakıp utanmamak adına hızla önüme döndüm ve atın yelesini izlemeye başladım. Atlarla ne kadar süredir, hangi patikalardan geçerek dört nala koşturduklarını tam olarak bilmiyordum. Ama kafamı gökyüzüne kaldırıp güneşin tam tepedeki dik oluşuna bakılırsa, zaman çoktan öğleni bulmuştu. Bu da neredeyse dört saattir hiç mola vermeden, delicesine bir hızla yolculuk yaptığımızı açıkça gösteriyordu. Bacaklarım ve tüm vücudum artık tutulmuştu.
“Şey... Peter, ben gerçekten çok yoruldum. Birazcık durup dinlensek, nefes alsak olur mu?” diye sordum arkama doğru, yumuşacık ve rica eden bir ses tonuyla.
“Sen nasıl istersen, prenses,” dedi Peter ikileme düşmeden. Ve sol elini havaya kaldırarak arkadakilere durma işareti verdi. Atın dizginlerini çekerek hızı yavaşlattı. Bunu gören Isac ve Çusan da atlarını yavaşlatarak hemen yanımızda durmuşlardı.
“Ne oldu? Neden durduk durup dururken, lider?” Bu sabırsız soru Isac’tan gelmişti. Yolun ortasında durmamızdan, vakit kaybetmemizden hiç ama hiç hoşnut değil gibiydi. Kaşları çatıktı.
“Biraz durup dinlenelim, bir şeyler yiyip enerji toplayalım. Sonra yolumuza aynı hızla devam ederiz, Isac,” dedi Peter. Atı tamamen durdurduğunda, ilk önce kendisi eyerin üzerinden inanılmaz çevik ve estetik bir hareketle yere indi. Sonra iki koca elini belime yerleştirerek, benim de attan güvenli bir şekilde yere inmeme yardım etti. Ayaklarım yere bastığında uyuşukluktan hafifçe sendeledim.
Isac atının üzerinde huzursuzca kıpırdandı. “Bunun için kesinlikle vaktimiz yok lider! Özellikle Güney Komutanlığı'na varmamıza şurada üç saatten az bir vakit kalmışken durmak delilik.” Artık normal, sakin konuşmayı tamamen bırakmıştı; ses tonundaki bariz öfke ve sabırsızlık buradayım diye bağırıyordu.
“Beş dakika durup dinlenmenin ve nefes almanın kimseye bir zararı dokunmaz, Isac. Sakin ol,” dedi Çusan. O beyaz peleriniyle atından indi ve kendi beyaz atını Peter’in atının yanındaki kalın ağaca bağladı. “Açlıktan ölüyorum resmen. Sen de acıktın mı, prenses?”
Onun bu sorusuna benim yerime, sorunun hemen ardından guruldayarak ormanda yankılanan karnım mükemmel bir güzel cevap vermişti. Utançla yüzümü kapattım.
“Aaa... Sanırım ben de birazcık acıkmışım,” dedim, ellerimi artık susması ve ses çıkarmaması için guruldayan karnıma sertçe bastırırken.
Çusan benim bu düştüğüm sefil ve sevimli halime içtenlikle gülümseyerek, “Şu karşıdaki düz kayanın üzerine otur prenses, ben de heybemden sana yiyecek bir şeyler getireyim,” dedi.
Onun gösterdiği büyük gölge kayanın üzerine yavaşça oturup, ağrıyan ayaklarımı esneterek onu izlemeye başladım. Çusan atının üzerindeki deri heybeyi arkasından alıp yanıma geri döndü. “Bakalım burada şansımıza ne varmış...” diyerek daha çok kendi kendine mırıldanıyor gibiydi. Eline gelen sarılı kumaşla birlikte yüzü gülümsedi ve yanıma, kayanın ucuna oturdu.
“Al, bu taze sandviçi ye. Gerçekten şanslısın, bu sandviçleri yola çıkmadan hemen önce köyümüzdeki en iyi aşçıdan bizzat almıştım.”
Ona bakarak kısaca teşekkür ettim ve verdiği sandviçi sarılı olduğu kâğıttan aceleyle çıkarıp büyük bir iştahla, adeta kıtlıktan çıkmış gibi yemeye başladım. En son dün gece, o tilki lakaplı suikastçı yemeğimi acımasızca tekmelemeden önce ancak birkaç lokma yiyebilmiştim. Ve tüm bu saatler süren kaçış, ormandaki koşuşturmalar beni deli gibi acıktırmıştı.
Etrafı keskin gözleriyle iyice kolaçan edip güvenli olduğundan emin olduktan sonra Peter gelip benim hemen yanıma oturdu; Isac da isteksizce Çusan’ın yanındaki yerini almıştı. Çusan’ın heybeden çıkarıp onlara da uzattığı sandviçleri tam büyük lokmalarla yemeye koyulmuşlardı ki, birden üçü de aynı saniyede, elektrik çarpmış gibi yerlerinden fırladılar.
Ağızlarındaki lokmaları hızla yutup silahlarına davrandılar. Gözlerimi şaşkınlıkla üçünün üzerinde gezdiriyor, çiğnemeyi bırakmış bir halde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ormanda ani bir ölüm sessizliği oluşmuştu.
“Yalnız değiliz,” dedi Peter, sesi bir anda o eski buz gibi askeri lider tonuna bürünmüştü.
“Kanat sesleri... Kanat sesleri çok yakından geliyor,” dedi Isac. Belinde asılı olan o devasa kılıcını büyük bir hışımla çekmiş, savunma pozisyonunda hazırda bekliyordu. “Büyünün o pis kokusunu alıyor musun, Çusan?”
“Evet... Ve kahretsin ki bu çok yoğun bir kara büyü! Kahretsin, tam üzerimize doğru geliyor, çok yakınımızda!” Çusan sağ elini arkasındaki ağacın gövdesine dayayıp gözlerini sıkıca yumarak büyü dalgalarını hissetmeye çalıştı.
İçimi kaplayan büyük bir korku dalgasıyla ben de sandviçi fırlatıp ayağa fırladım. Gelen Karga mıydı? Beni bulmuş muydu? Onun o gölgelerle dolu karanlık eline tekrar düşmeyi asla istemiyordum. Ama daha da önemlisi, benim yüzümden, beni kurtarmaya çalışan bu üç genç elf adamın hayatının tehlikeye girmesini, burada can vermelerini asla istemiyordum.
“Ne oluyor, Peter?” Sesimin korkudan zangır zangır titremesine engel olamamıştım. Korkuyla adımlayıp hemen Peter’in arkasına, güvenli bölgesine sığındım.
Luka, yayına bir ok yerleştirirken hızlıca fısıldadı: “Buraya doğru hızla yaklaşan iki ayrı grup var, prenses. Bir grup kuzey yönünden, ormanın içinden yayan olarak büyük bir hızla geliyor. Diğeri ise tam güneyden, havada Arsiuslarla buraya doğru alçalıyor.”
Herkes ne yapacağını bilemez, köşeye sıkışmış bir haldeydi. Atlarımıza binip kaçmaya çalışsak bile, bu iki ateş arasında bunun hiçbir işe yaramayacağının hepimiz farkındaydık. Çusan’ın bedeni büyünün ağırlığından hafifçe titremeye başlamıştı. Isac hemen onun yanına gidip Çusan’ın elini destek olmak için ağaçtan çekti.
Çusan, “Buradalar,” dedi ve gözlerini dehşetle açtı.
“Selamlar, küçük hanım.”
Bu uğursuz ve tanıdık ses, sağ tarafımızda duran sığ, sık ağaçların arasından yankılanmıştı. Sesin sahibinin tam olarak kim olduğunu çok iyi bildiğim halde, içimden bir yanım hala yanılıyor olmayı, düşündüğüm kişinin çıkmamasını umarak Tanrı'ya dua ediyordum.
"Sana karşı sarayda bir kusurum, bir hatam mı oldu acaba? Neden benden böyle arkana bakmadan kaçtın, prenses?” diye sordu Karga. Ve adamlarıyla birlikte, gölgelerin içinden süzülerek ağaçların arkasından alayla çıktı. Yaklaşık yirmi kadar kişiydiler, sayıca bizden kat kat üstünlerdi ve yine her zamanki gibi baştan aşağı siyahlara bürünmüşlerdi.
“Beni Mortias’a, Güney Komutanlığı'na karşı sadece bir canlı kalkan olarak kullanmak istediğini, niyetinin orada büyük bir katliam yapmak olduğunu çok iyi biliyorum, Karga!” Peter’in geniş omuzlarının arkasından usulca ve cesaretle kafamı çıkardım. Eğer beni korkudan pısacak küçük, aciz bir lokma olarak görüyorsa, hayatının en büyük hatasını yapıyordu. “O nefret dolu sevgilinle birlikte şansınıza küsün tatlım, çünkü ölsem bile, beni parça parça etseniz bile asla sizin o kirli planlarınıza kalkan olmayacağım!”
Bu sert ve kararlı sözlerimle birlikte, Karga’nın alaycı adımları aniden toprağa çivilendi, duraksadı. Aramızdaki bu mesafede maskesinin altındaki gözlerini net olarak göremiyordum ama şu an öfkeden ateş püskürttüklerine adım gibi emindim. Bir süre sessizce kalıp ne ara öğrendiğimi düşündükten sonra, o sinir bozucu sesiyle konuşmaya başladı.
“Anlaşılan dün gece ben planları yaparken çadırımı gizlice dinlemişsin. Göründüğünden, o aptal saray kızlarından çok daha zekisin, Nalin. Ama dürüst olmak gerekirse bu şu an hiçbir şey ifade etmiyor. Ya benimle şimdi kendi rızanla, isteyerek gelirsin ya da seni zorla, kemiklerini kırarak götürürüm. Seçim senin.”
“Orası biraz sıkar seni aşağılık, pis katil!” Benim biricik kahramanım, çakma olmayan gerçek Peter'ım elini belime atarak beni korumacı bir tavırla tekrar kendi arkasına, güvenli gölgesine çekti. Kılıcını Karga'ya doğrulttu.
“Bir Elf için fazla cesursun, çocuk. Git kendi küçük ormanına gir, fleytini, kavalını çalmaya devam et. Bu asil işler senin o küçük boyunu fazlasıyla aşar,” dedi Karga sakince. Öyle itici, öyle küçümseyici bir ses tonu vardı ki, dünyanın en sakin insanını bile saniyeler içinde çileden çıkarmaya yeterdi.
“Gel de bakalım bu Elf’in senin o zavallı canına neler yapabileceğini sana bizzat göstereyim.” Karga, elindeki hançerleri döndürerek ona doğru yürümeye başlayınca Peter de adımlarını öne doğru fırlatarak ilerlemeye başlamıştı. Peter’in benim yüzümden olası bir ölümcül kavgaya girmesini, zarar görmesini kesinlikle istemediğim için hemen gerilerek arkasından yeşil tuniğinin koluna yapıştım ve onu güçlüce kendime doğru çektim. Karga’ya doğru nefretle baktığımda ise, onun o karanlık gözlerinin doğrudan Peter’i sıkıca tutan ellerimde sabitlendiğini gördüm. Maskesinin ardında dişlerini sıktığı belli oluyordu.
“Bir insanın, bir prensesin arkasına saklanacak kadar zarif, korkak bir huylu musun sen, Elf?” Karga alayla laf sokarak resmen dibimize kadar girmişti.
Peter öfkeden delirmek üzereydi, tam kılıcıyla ona hamle yapıp saldıracaktı ki, tam o anda gökyüzünden gelen devasa, kulakları sağır eden birçok kanat sesiyle hepimiz irkilerek başımızı göğe doğru kaldırdık. Devasa, görkemli Arsiuslara binmiş onlarca zırhlı asker, ağaçların tepelerini yararak hızla yere doğru iniş yapıyorlardı. Üzerlerindeki o asil parıltılı üniformalardan ve armalardan onların krallığın resmi ordusu, elit askerleri olduğunu anında anlamıştım.
Hepsi büyük bir gürültüyle yere indikten sonra, gözlerim hemen kalabalığın ortasını taradı ve aradığı o tanıdık yüzü bulmasıyla gözlerim sevinçle ışıldadı. Mortias buradaydı! Beni kurtarmak, o katillerin elinden çekip almak için nihayet gelmişti!
“Leydim!” diye büyük bir endişe ve rahatlamayla bağırarak Arsius'undan indi ve doğrudan bana doğru hızla koşmaya başladı. Ben de arkamda bana şaşkınlık ve merakla bakan iki elf adamı, Isac ve Çusan'ı bırakıp Mortias’a doğru büyük bir hızla koşmaya başladım. Mortias beni gördüğü an devasa kollarıyla belimden yakaladı ve göğsüne bastırarak sıkıca, adeta kemiklerimi kıracak gibi sarıldı. Başını tamamen saçlarımın arasına gömmüş, yaşadığımı kanıtlamak ister gibi derince nefes alıyordu. Bedeni hafifçe titriyordu.
“İyisin... İyisin değil misin, leydim? Sana bir şey yapmadılar ya?”
Ellerimi onun o güçlü belinden yavaşça çektim. Mortias geri çekilerek iki eliyle yüzümü şefkatle avuçladı. Endişeli bakışları bir zarar görüp görmediğimi anlamak için her tarafımı inceliyordu. En son gözleri bacaklarımı bulduğunda, ormandaki çalıların açtığı o kanlı, derin çizikleri ve yaraları görünce çenesi kasıldı, acıyla derince yutkundu.
“İyiyim Mortias, lütfen endişelenme. Peki sen... Sen iyi misin?” diye sordum. Onun beni incelediği gibi ben de onun o yorgun yüzünü büyük bir dikkatle incelemeye başlamıştım. O her zaman kusursuz duran kızıl saçları tamamen dağılmış, birbirine karışmıştı; o parıltılı zümrüt yeşili gözleri ise kan çanağına dönmüştü. Bu durum, ben kaçtığımdan beri onun bir saniye bile uyumadığını, çılgınlar gibi beni aradığını açıkça gösteriyordu.
“Seni buldum ya, nefesimi yeniden geri kazandım ya... Ben çok iyiyim artık leydim.”
Mortias, içinde bulunduğumuz bu ölümcül tehlikenin ortasında bile kurduğu bu asil cümlelerle beni utandırmayı ve yanaklarımı kızartmayı başarmıştı. Hayatımda Mortias’ı göreceğime, onun o korumacı yüzüne bakacağıma bu kadar mutlu olacağımı daha önce rüyamda görsem hayatta inanmazdım.
Mortias’ın o zümrüt gözleri artık benim üzerimde değil, hemen arkamda duran elflere doğru sabitlenmişti. Karşısındaki Karga'ya bakma, onunla muhatap olma zahmetinde bile bulunmayıp doğrudan Elflere büyük bir kuşku ve otoriteyle bakıyordu.
“Bu üç Elf benim arkadaşım, Mortias. Ben kaçıp ormanda kaybolduğumda beni canavardan kurtardılar ve güvenle sana getirmeye çalışıyorlardı. Sonra bu suikastçı bozuntusu grup önümüzü kesti ve çıka geldi,” diyerek kısaca ona durumun özetini geçtim, kafasındaki o sorulardan kurtulmasını sağladım.
Mortias keskin bakışlarını arkamdaki üç Elf dostuma dikerek, “Kimsiniz siz? Bana derhal isimlerinizi söyleyin,” dedi, bir komutana yakışır, emir veren buyurgan bir ses tonuyla.
Peter, yani Luka, Mortias’ın bana bu kadar yakın olmasından, beni sahiplenir gibi tutmasından pek hoşlanmamış gibi huzursuzca duruyordu. Ama yine de asil elf duruşunu bozmadan, mesafeli bir sesle konuşmaya başladı.“Biz bu Demirkıran Ormanı'nın koruyucu Elfleriyiz. Ben orman koruyucularının lideri Peter’im,” dedi ve cümlenin tam sonunda, Mortias'ın görmeyeceğini umarak bana muzipçe göz kırptı. Biliyordum işte! O da bu uydurduğum çocuksu ismi içten içe çok sevmiş ve benimsemişti.
Ancak Peter’in arkamdan bana gizlice göz kırpması, tabii ki de o detayları asla kaçırmayan büyük general Mortias’ın gözünden kaçmamıştı. Kaşlarını hafifçe çatarak, oldukça hoşnutsuz ve soğuk bir sesle konuştu. ”Siz artık gidebilirsiniz elfler. Prensesime yaptığınız, onu koruduğunuz her şey için krallığım adına teşekkür ederim. Gerisini, suikastçılarla olan hesabımızı biz askerlerimizle hallederiz.”
Peter’in kalın kaşları bu dışlayıcı tavırla birlikte anında çatılmıştı. Buradan hemen öylece çekip gitmek istemiyordu, bu duruşundan ve gözlerinden her halinden belliydi. Liderlerinin bu inatçı halini benim gibi hemen fark eden cüsseli Isac, arkadan öne doğru yanaşarak Peter’in kulağına eğildi ve duyulmayacak şekilde bir şeyler fısıldamaya başladı. Bu fısıltının ardından Peter’in geri çekileceğini, risk almayacağını anladım.
“Tekrar görüşmek üzere, küçük prenses."
Peter, bunu söyleyerek önümde abartılı, son derece karizmatik bir reverans yaptı. Ben de sarayda Lamira’nın bana saatlerce bıkmadan öğrettiği o asil saray kurallarına uyarak, ona karşılık hafiften dizlerimi kırarak zarifçe selam verdim.
Peter bana yandan o büyüleyici, karizmatik gülüşünü son kez sunup, arkasını döndü ve atına tek bir hamlede bindi. Diğerlerine yaptığı küçük, sert bir baş hareketiyle birlikte elfler hızla atlarını sürerek ağaçların arasında gözden kayboldular, alandan uzaklaşmaya başladılar. Elflerin gitmesiyle aklıma birden saraydaki yardımcım, dostum Lamira’nın düşmesiyle kalbime tekrar büyük korku tohumları ekilmişti. Onun o baskında hayatta olmasını, iyi olmasını dilemekten başka şu an elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Mortias, elflerin gitmesinin ardından bakışlarını tamamen Karga'ya çevirdi. “Bugün buradan senin ve adamlarının ancak ölüsü çıkacak, Karga,” dedi, sesi adeta buz tutmuş gibiydi.
Karga, maskesinin altından hafifçe kıkırdadı. “Bu tehdit dolu lafı hayatım boyunca ne kadar çok duyduğumu tahmin bile edemezsin, general. Ama gördüğün gibi hala kanlı canlı hayattayım. Ve ben kendim ölmek istemediğim müddetçe, bu dünyada bu durum böyle olmaya devam edecek.” Karga’nın o az önceki sakin, insanı çileden çıkaran sinir bozucu ses tonu tamamen gitmiş; yerine hırıltılı, öfke dolu bir ses gelmişti.
“Her ne kadar burada kalıp senin ve o adamlarının acı dolu çığlıklarla ölüşünü büyük bir zevkle izlemek istesem de, şu an önceliğim prensesimi güvenli bir yere götürmek,” dedi Mortias. Güçlü elini belime atıp beni de kendisi ile birlikte Arsius'una doğru yürütmeye başlattı. Sonra bir anda durup, başını hafifçe omzunun üzerinden Karga'ya doğru çevirdi: “Cehennemde görüşmek üzere, pislik.”
Mortias, buraya gelirken yanında Karga’nın suikastçı adamlarının tam iki katı sayıda, tepeden tırnağa silahlanmış elit askerle gelmişti. Mortias arkasındaki ordusuna dönerek, “Biri bile hayatta kalmayacak! Hepsini şuracıkta gebertin, işlerini bitirin!” diye gürledi. Ve beni kendi görkemli Arsius’unun üzerine dikkatlice bindirdi. Kendisi de hemen arkamdaki yerini aldıktan sonra, peşimizden gelen iki muhafız askerle birlikte gökyüzüne doğru hızla kanat açarak yola çıktık.
Havalanırken bir daha asla arkama dönüp Karga ve adamlarına ne olduğuna, oradaki savaşa bakmadım. O adam tamamen yalancı, manipülatif ve kötü bir katildi. Bana daha önce masum insanlara asla zarar vermediğini söyleyerek beni kandırmıştı. Ama asıl niyeti beni bir kalkan olarak kullanıp yüzlerce masumu öldürmek, sonra da beni harcamaktı. Bu yabancı dünyada edindiğim ilk ve en büyük düşmanım resmi olarak Karga olmuştu.
Arsius havada süzülürken, adrenaline bağlı olarak hissetmediğim o yorgunluk ve acı bir anda üzerime çöktü. Vücudumun her bir yanı, özellikle bacaklarım şiddetli bir şekilde ağrıyordu. Daha fazla gözlerimi açık tutamayarak usulca göz kapaklarımı serbest bıraktım.
Mortias’ın o güven veren, geniş göğsüne başımı yaslayıp rüzgarın uğultusu eşliğinde derin bir uykuya dalmaya çalıştım. Tam uykuya dalıp bilincimi kaybetmeden önce duyduğum son ses, Mortias’ın saçlarımı okşarken çıkardığı o hafifçe, şefkatle gülen rahatlamış sesi oldu.
Yüzüme dokunan ve beni hafifçe sarsan bir elin varlığıyla gözlerimi ağır ağır, büyük bir yükle açtım. “Komutanlığa geldik, leydim. Uyanma vakti,” dedi Mortias. Ben ne olduğunu tam olarak anlamaz bir şekilde, gözlerimi kırpıştırarak yüzüne tamamen uyku sersemliğiyle bakmaya devam ediyordum.
“Geldik mi gerçekten?”
“Evet, nihayet geldik leydim,” dedi Mortias, sesindeki o hafif ve rahatlamış tonla. Ve Arsius’tan aşağıya çevikçe inip, beni de koltuk altlarımdan nazikçe tutup yere indirdi.
Şimdi tam karşımda duran, gökyüzüne doğru uzanan o devasa, aşılmaz surlara ve askeri yapıya büyülenmiş gibi bakıyordum. Burası Güney Komutanlığı'ydı. İçimden bir ses bana şunu fısıldıyordu: Bu kapıdan içeriye giren Nalin ile, günü geldiğinde buradan eğitimini tamamlamış olarak çıkacak olan Nalin tamamen bambaşka iki insan olacaktı.
Buradan çıktığımda artık bu diyardaki hiç kimse, ne Karga ne de bir başkası beni öyle kolayca lokma edilebilecek, aciz bir saray kızı olarak göremeyecekti. Bu, yabancı bir evrende yapayalnız kalan Nalin'in kendi kendine verdiği en büyük ve en kutsal sözdü...
💋💋💋💋💋💋💋💋💋💋💋💋💋
Yeni bölümü nasıl buldunuz bakalimm? 😻
Luka'yı yani Nalinin değimiyle Peter sizce nasıl karakter olacak?
Bölümü beğenmeyi ve yorumlarınızı bırakmayı unutmayın lütfen 🥹 🫶🏻
