17. bölüm · LEYL
Güzellim
“Ne yapmaya çalışıyormuşum ki ben?” diye sordum, çenemi hafifçe yukarı kaldırıp kafamı tam onun yüzünün hizasına getirerek. Bakışlarımı en masum, en savunmasız hale getirip gözlerimi ardı ardına kırpıştırdım.
Karga, bu yapmacık ama fazlasıyla etkili bakışllarıma karşı alaycı bir nefes verdi. “Saf kız ayaklarına yatmaya çalışma güzelim, beni bu dar alanda nasıl tahrik ettiğinin ikimiz de bal gibi farkındayız,” dedi. Gözlerindeki o kehribar parıltılar, aramızdaki sıcaklığın etkisiyle daha da koyulaşırken sesindeki tını tamamen değişmişti.
Bu durum içimdeki kibirli, flörtöz kızı daha da besledi. “Eğer bu kadarcık küçük bir hareketimle bile hemen tahrik oluyorsan, anlaşılan etkilenmesi çok basit erkeklerden birisin,” dedim, sinir bozucu bir şekilde dudaklarımı büzerek. “Doğruyu söylemek gerekirse hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Senin diğer erkeklerden biraz daha farklı, biraz daha iradeli olabileceğini düşünmüştüm.”
Karga, boyun eğmez tavrımla eğlenir gibi başını bana doğru milimlik bir mesafeyle yaklaştırdı. “Basit bir erkek olup olmadığımı kendi gözlerinle görmek için bu gece yatağıma gelmek ister misin prenses? Emin ol, sana basit bir adam olmadığımı çok farklı yollarla kanıtlayabilirim,” dedi. Bakışlarındaki yoğun arzu ve meydan okuma, ses tellerinin titreyen tınısına da oldukça net yansımıştı.
Onun bu cüretkar teklifine karşı hiç geri adım atmadan, parmağımın ucuyla kendi alt dudağımı yavaşça okşadım. “Üzgünüm suikastçı bey, düşmanlarımla yatmıyorum. Ben kuralları ve prensipleri olan bir kadınım,” dedim cilveli bir tınıyla.
Karga, parmağımın hareketini dikkatle izledikten sonra hafifçe güldü. “Ha, yani aramızdaki bu düşmanlık olmasa benimle yatacaksın, öyle mi?” diye sordu.
“Eğer şu yüzündeki lanet maskeyi tamamen çıkarırsan neden olmasın? Oldukça seksi, dikkat çekici bir vücudun var suikastçı bey,” dedim, onun gururunu okşayarak. Belki bu şekilde erkeklik hormonlarının tavan yapmasını sağlayabilir ve o asla vermediği tavizi kopararak maskesini indirmesine sebep olabilirdim. Dünyada her şeyden daha çok merak ettiğim şey, artık bu adamın gri çeliğin ardındaki gerçek yüzünü görmekti.
Karga, beklentimi anında boşa çıkaracak şekilde başını iki yana salladı. “O zaman şansına küs küçük hanım, çünkü benimle hiçbir zaman yatamayacaksın. Ben bu maskeyi senin önünde hiçbir zaman çıkarmayacağım. Ve ayrıca, bana şöyle sevimli sevimli bakıp beni ayartmaya çalışmayı da derhal bırak,” dedi. Sonlara doğru sesi neredeyse güler gibi çıkmıştı.
Bu adamdan kolayca bir şey elde edemeyeceğimi ve sırrını çözemeyeceğimi anlayınca oflayarak, “Aman, iyi be! Ne halin varsa gör,” dedim. Ona adeta yapışmış olan bedenimi büyük bir hızla geriye çektim. Veroni ve o asalak sürtük çetesi çoktan koridorun sonundaki kapılardan geçip gittikleri için, daracık duvar girintisinden nihayet kendimi dışarıya attım. Geniş ve ferah koridora adım attığımda, yukarıya toplanmış olan mavi elbisemin eteğini hızlıca aşağıya doğru çekiştirerek düzelttim.
Karga da duvarın arasından peşimden çıktı. Büyük ellerini kuzgun karası saçlarının arasına sokup hafifçe dağıttı. Karşıma dikilerek beni baştan aşağıya süzdü. “Seni ilk ve son kez uyaracağım küçük hanım. Beni bir daha sakın böyle tahrik etmeye kalkışma. Yoksa seni elimden o çok güvendiğin Mortias bile alamaz. Kendini yatağımdan günlerce çıkamayacak halde bulursun,” dedi, son derece ciddi ve karanlık bir ses tonuyla.
Kendi kendime söylenerek, “Ağzında koca bir çelik maske varken o işi nasıl düzgün yapabiliyorsun ki böyle böbürlenebiliyorsun?” diye fısıldadım.
Karga’nın beni duymadığını sanmıştım ama saniyeler içinde adeta bir gölge gibi dibime kadar girmesiyle fena halde yanıldığımı anladım. Sözlerimi tamamen işitmişti. “Bunu bizzat odama gelip pratikte öğrenmeye ne dersin?” diye fısıldadı kulağımın dibinden.
Bana meydan okumasına karşılık ben de ona doğru cesur bir adım attım. İşaret parmağımı kaldırıp onun sert ve kaslı göğsüne sertçe bastırdım. “Beni böyle boş laflarla meraklandırıp ayartmaktan vazgeç suikastçı bey. Çünkü az önce de belirttiğim gibi, ben düşmanlarımla asla sevişmem,” dedim kararlı bir sesle.
Karga’nın gözlerinde, maskesinin ardından bile hissedilen “Öyle mi dersin, göreceğiz bakalım” der gibi alaycı bir bakış belirdi. Ve beni arkasında bırakarak büyük adımlarla koridorda ilerlemeye başladı. “Hadi artık şu boş midelerimizi doyuralım.”
Aç olduğumu kanıtlamak istercesine tam o an tekrar büyük bir gürültüyle guruldayan midemin sesine teslim olarak, çaresizce onun peşine takıldım. Sessiz adımlarla labirenti andıran yolları geçtikten sonra, nihayet yemekhanenin devasa, çift kanatlı ahşap kapısının önüne gelebildik.
Karga, kapıyı büyük bir ustalıkla, menteşelerinden tek bir gıcırtı bile çıkmayacak şekilde yavaşça araladı. Kapıyı eliyle sabitleyip ilk önce benim geçmemi bekledi. Ben içeriye süzüldükten sonra, kapıyı arkamızdan aynı büyük sessizlikle kapattı. Devasa yemek salonu, gecenin bu saatinde loş meşale ışıkları altında son derece ürkütücü ve büyük görünüyordu.
“Mutfak şu tarafta,” diye fısıldadı Karga, eliyle ilerideki kemerli geçidi işaret ederek.
Yüzlerce öğrencinin gündüzleri doldurduğu o büyük, uzun ahşap yemek masalarının arasından adeta birer hayalet gibi süzülmeye başladık. Karga önde, ben hemen onun arkasında, her an yakalanma korkusuyla diken üzerinde ilerliyorduk. Gecenin bu saatinde buralarda devriye gezen nöbetçi bir peri ya da görevliyle karşılaşmak tam bir felaket olurdu.
Yemek dağıtılan tezgahların arkasına geçip mutfağın o ağır, demir kapısına ulaştık. Karga içeriye girmeden önce kafasını yavaşça aralıktan uzatıp içeriyi kontrol etti. Kimsenin olmadığına tamamen emin olduktan sonra arkasına dönüp, “İçerisi temiz, hadi gir,” dedi.
Birlikte mutfağa adım attık. İçerideki kiler olduğunu düşündüğümüz ahşap kapıya doğru yönelecektik ki, tam o esnada mutfağın diğer ucundaki bulaşık hane kısmından ani bir tıkırtı yükseldi. Adım sesleri buraya doğru yaklaşıyordu.
Karga saniyeler içinde beni kolumdan yakaladığı gibi en yakındaki devasa, bakır tencerelerin asılı olduğu mutfak tezgahının altına doğru çekti. İkimiz de aceleyle tezgahın altındaki dar boşluğa sığındık. Tozlu mermer zemine dizlerimin üzerine çökerek, nefesimi tamamen tuttum.
Çok geçmeden, mutfağın loş ışığında parıldayan kanatlarıyla yaşlıca bir hizmetli peri içeriye girdi. Elindeki boş tepsiyi tezgahın üzerine sertçe bırakırken kendi kendine söyleniyordu. “Bu meleklerin arkasını toplamaktan gına geldi artık! Yılardır aynılar, her gece aynı tantana,” diye homurdandı.
Yaşlı peri, tam bizim saklandığımız tezgahın önünde durup üzerindeki baharat kavanozlarını düzeltmeye başladı. Onun narin ama yıpranmış ayakları hemen gözümün önündeydi. Eğer eğilip tezgahın altına bakacak olursa, Porsian prensesi ile krallıkların aranan en tehlikeli suikastçısını yan yana, bir toz yığınının içinde yakalayacaktı. Bu düşünce, kalbimin adeta göğüs kafesimi delip dışarı çıkacak gibi atmasına neden oldu.
Karga, bu gergin anlarda bile son derece sakin kalmayı başarabiliyordu. Sırtını arkadaki tahta bölmeye yaslamış, bir eliyle benim belimi sıkıca tutarak beni kendisine sabitlemişti. Diğer eliyle de ağzımı hafifçe kapatarak ani bir çığlık atmamı ya da nefes sesimin dışarıya sızmasını engelliyordu. Gözlerimiz karanlıkta birbirine kenetlenmişti. Yoğun bakan kehribar gözleri, dışarıdaki tehlikeye rağmen içimde yine o tanıdık, tehlikeli kıvılcımları uyandırmaya yetmişti.
Neyse ki yaşlı peri, kavanozları hızlıca yerleştirip homurdanarak mutfağın arka kapısından dışarıya çıktı. Onun gidişiyle birlikte derin bir nefes aldım. Karga elini ağzımdan çekti ama belimdeki o sıkı kavrayışını hemen gevşetmedi.
“Gitti mi?” diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
“Gitti,” dedi Karga, gözlerini benden ayırmadan. “Ama hâlâ güvende değiliz. Hemen kilerden birkaç şey kapıp buradan uzaklaşmamız gerekiyor.”
Tezgahın altından emekleyerek üstümüzün başımızın tozunu silkeleyerek çıktık. Kiler kapısına ulaştığımızda, içerideki raflarda duran taze ekmekleri, peynir kalıplarını ve kırmızı elma sepetlerini görünce gözlerim parladı. Karga hemen pelerindeki gizli ceplerinden birine birkaç parça ekmek ve peynir sıkıştırırken, ben de kucağıma iki büyük elma aldım.
“Şimdi ne yapacağız?” diye fısıldadım Karga’ya, sesimi sadece onun duyabileceği bir tona ayarlayarak.
“Tabii ki de bunları yiyeceğiz ama ilk önce bu yerden çıkmamız lazım,” dedi Karga. Kiler kapısına doğru sesiz adımlarla ilerledi. Sessizce dışarıyı kolaçan ettikten sonra geriye döndü, “Beni takip et,” diyerek eliyle gelmem için işaret verdi.
Sessizce mutfak ve devasa yemekhane bölümünden geçerek kendimizi dışarıya atmayı başardık. Ve yürümeye başladık.
“Benim odama gidip bunları orada rahatça yiyebiliriz,” dedim, kucağımdaki elmaları daha sıkı kavrayarak.
“Tamam, senin dediğin gibi olsun, gidelim,” dedi Karga, adımlarını benim odama giden yola doğru çevirerek.
Tam kendi yatakhanemin olduğu koridora doğru yönelecektim ki, karşıdaki büyük kemerin altından birkaç nöbetçi askerin aniden çıkması planlarımızı altüst etti. Karga saniyeler içinde refleksle elimi kavrayıp beni geriye doğru çekti. Ani sarsıntıyla kucağımdaki elmalardan biri neredeyse yere düşüp ses çıkaracaktı ama son anda büyük bir çeviklikle ikisini de sol kolumun altına sıkıştırmayı başardım.
“Anlaşılan bu gece benim odamda yiyeceğiz küçük hanım,” dedi Karga. Elimi bir an bile bırakmayarak beni tamamen aksi istikametteki karanlık bir koridora doğru çekmeye başladı.
Akademinin geniş avlusunu çevreleyen, gecenin karanlığıyla ürpertici görünen birkaç kat mermer merdivenden hızla yukarıya tırmandık. Sonunda suikastçıların kaldığı gizemli koridora varmıştık. Bunu hem duvarlarda asılı duran büyük, asil amblemden hem de Karga’nın beni buraya kendinden emin adımlarla sürüklemesinden çok net anlamıştım.
Siyah kadife zemin üzerine ince gümüş ipliklerle işlenmiş bu amblem, birbirini çaprazlayan iki ince hançerin etrafını saran dikenli bir gülü tam merkezine alıyordu. Gülün tam kalbinde, her şeyi gören tek bir gümüş göz motifi yer alırken, çevresini saran sivri dikenler sessizliği ve acımasızlığı simgeliyordu. Hançerlerin kabzaları, gölgelerin habercisi olan kuzgun tüylerini andıracak şekilde ince ince oyulmuştu. Amblemin tamamı mat, pürüzsüz gümüş bir çerçeveyle çevrelenmişti. İlk bakışta son derece zarif görünse de, taşıdığı her ince çizgi ölümcül bir disiplini ve gölgelerde sessizce çalışan suikastçıların liderlerine olan sarsılmaz sadakatini yansıtıyordu. Bu sembol, kesinlikle akademide bu zamana kadar gördüğüm tüm semboller arasında en çok beğendiğim tasarım olmuştu.
Suikastçıların koridoru, diğer bölümlerin aksine tamamen zifiri karanlığa ve mezar sessizliğine teslim olmuştu. Duvarlarda tek bir meşale bile yanmıyor, loş ışık sadece yüksek pencerelerden içeri sızan cılız ay ışığından sağlanıyordu. Yerlerdeki koyu renkli, kalın halılar en ufak bir ayak sesini bile yutacak şekilde tasarlanmıştı. Duvarlar koyu füme taşlarla örülmüştü ve her kapının üzerinde sadece gümüş oda numaraları parıldıyordu. Burası sanki yaşayanların değil, sadece gölgelerin nefes aldığı tekinsiz bir geçit gibiydi.
Koridorun en sonundaki heybetli, çift kilitli siyah ahşap kapının önüne geldiğimizde Karga cebinden çıkardığı ince anahtarla kapıyı sessizce açtı. Beni de hızlıca kendiyle birlikte içeriye sokup kapıyı arkamızdan anında kilitledi. Anlaşılan burası onun yatak odasıydı.
İçerideki her şey, her bir eşya tamamen siyahın ve koyu tonların asaletine bürünmüştü. Odanın kalın kadife perdeleri pencerelerin önünü tamamen kapatacak şekilde sonuna kadar örtülüydü, içeriye girmemizler şamdanlar kendiliğinden yandı, odanın ihtişamı loş ışık altında yavaşça gözlerimin önüne serilmeye başladı.
Burası benim kaldığım odadan kat ve kat daha büyük, son derece geniş bir alandı. Klasik bir öğrenci yatakhanesinden ziyade, başlı başına bağımsız, lüks bir daire gibi tasarlanmıştı. Odanın tavanı yüksek siyah ahşap kirişlerle desteklenmişti. Orta yerde duran devasa yatak, koyu saten nevresimlerle kaplıydı ve hemen yanında silahların olduğu zarif cam vitrinler yer alıyordu. Yerdeki pelüş siyah halı ayaklarımın altında kaybolurken, odanın diğer köşesinde devasa bir kütüphane ve önünde deri kaplama rahat koltuklar duruyordu.
Gözlerimi bu muhteşem odadan alamayarak adımlarken, odanın arka tarafına doğru açılan geniş kemerli geçide doğru ilerledim. İşte tam o an gördüğüm şeyle birlikte şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak gibi oldum. Devasa odanın içinde, kendine ait son derece modern görünümlü, Amerikan mutfağı tarzında tasarlanmış küçük ama harika bir mutfağı bile vardı. Siyah mermer tezgahı, raflardaki bakır bardakları ve küçük ocağı görünce şok içinde kalakaldım, gözlerim şaşkınlıkla tamamen açıldı.
Karga’ya doğru hızla dönüp elimle arkamdaki modern tezgâhı işaret ettim. “Madem kendine ait böyle bir mutfağın vardı, ne diye yemekhanede birer hırsız gibi risk aldık ki?” diye çıkıştım, şaşkınlığımı gizleme gereği duymadan.
Karga, bu ani tepkime karşılık son derece rahat bir tavırla omuz silkti. “Aşağıda risk alıp heyecan yaşamasaydık, yediğimiz bu yemeğin hiçbir eğlencesi kalmazdı ki güzelim,” dedi. Rahat adımlarla mutfak alanına girdi, elinde ve ceplerinde taşıdığı ne varsa hepsini pürüzsüz mermer tezgâhın üzerine tek tek bıraktı.
Karga'nın hemen peşinden gidip kucağımdaki elmaları sertçe tezgâhın üzerine bırakırken içimdeki öfkeyle söylenmeye devam ediyordum. “Neredeyse o yaşlı periye yakalanacaktık, bunun farkında mısın sen?” dedim, sesimi hafifçe yükselterek.
Karga, pelerinini üzerinden çıkarıp sandalyenin arkasına asarken, “Ama sonuç olarak yakalanmadık, önemli olan da bu,” dedi. Kilerden aşırdığı taze beyaz peyniri, dolaptan çıkardığı porselen tabağa büyük bir bıçak yardımıyla tabağa dilimlemeye başladı.
Ben de bu adamla laf dalaşına girip tartışmanın, akıntıya karşı boşa kürek çekmekten daha zor olduğunu çok iyi bildiğim için sessiz kalmayı seçtim. Yan taraftaki lavaboda kırmızı elmaları güzelce yıkayıp, Karga'nın yaptığı gibi temiz bir tabağın içine ince dilimler halinde doğramaya başladım.
“Hangi içkiyi içmek istersiniz küçük hanım? Versos senin için uygun mu?” diye sordu, dilimlediği taze ekmekleri de özenle tabağa yerleştirirken.
Bahsettiği içeceğin tam olarak ne olduğunu, nasıl bir tada sahip olduğunu kesinlikle bilmiyordum. Yine de bu akademideki gerginliği, üzerimdeki o ağır stresi biraz olsun dağıtacak güçlü bir içki olmasına içten içe umut ederek, “Olur, fark etmez,” dedim. Gerçekten de uzun zamandır hiç sarhoş olmamıştım. Bu gece, Veroni ve çetesinin o iğrenç konuşmalarından sonra üzerime çöken o kapkara bulutları içki sayesinde kafamdan atmayı diliyordum.
Karga arkamızdaki çift kapaklı ahşap dolabı açtı, içinden büyüleyici mavi bir sıvı ile dolu olan cam bir sürahi çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Ardından sadece tek bir tane kristal kadeh çıkarıp sürahinin hemen yanına koydu. Karga'nın tek bir kadeh çıkarmasıyla birlikte kaşlarımı anında çattım.
“Yerin üzerinde oturup yesek senin için bir sorun olur mu?” diye sordum, sesime kasti bir sevecenlik katarak.
Karga, “Tabii küçük hanım,” deyip hazırladığı tabakları eline aldı, yatağının önünde uzanan geniş alana doğru yürüdü. Ben de geriye kalan sürahiyi ve kadehi masadan devralıp Karga'nın peşinden ilerledim. İkimiz de yatağın hemen önündeki o yumuşak, simsiyah pelüş halının üzerine karşılıklı olacak şekilde bağdaş kurarak oturduk.
Karga, sürahideki mavi renkli Versos içkisini kristal kadehe doldurup tam önüme koyduğunda kaşlarımı tekrar memnuniyetsizlikle çattım. “Ne yani, sen içmiyor musun yoksa?” diye sordum, gözlerimi Karga'nın gıcık olduğum maskesine dikerek.
Karga, her zamanki mesafeli tavrıyla, “Cevabını bildiğin soruları bana sorma küçük hanım,” dedi. Ekmek ve peynir dolu tabakları da tam önüme doğru yaklaştırdı.
İçimde kabaran o inatçı prenses damarıyla, “Eğer şu saçma, maskeyi yüzünden çıkarıp benimle birlikte bu yemeği paylaşmayacaksan, o zaman ben de tek bir lokma bile yemeyeceğim,” dedim. Elimin tersiyle tabağı sertçe Karga'ya doğru ittim.
Karga, bu çocuksu inadıma karşı derin bir nefes verdi. “Aç olduğunu ikimiz de biliyoruz, bu yüzden gereksiz yere inat etmeyi bırak da ye şu yemekleri,” dedi. Öfkelendiğini belli eden bir hareketle tabağı tekrar bana doğru ittirdi.
“Sen beni bir suikastçının odasında, bana verdiği her şeyi gözü kapalı yiyecek kadar aptal, saf bir kadın mı sanıyorsun? İçine beni bayıltacak ya da öldürecek bir zehir koymadığını nereden bileceğim?” dedim. Bu sefer ben de fena halde öfkelenerek tabağı tekrar Karga'nın tarafına doğru sürükledim.
Karga, bıkkınlıkla derin bir nefes daha koyuverdi. “İstesem bile bu maskeyi yüzümden çıkaramam ki güzelim,” dedi. Ancak bu cümleyi söylerken Karga'nı sesi adeta bir fısıltı gibi, çok kısık çıkmıştı.
Benim dikkatli bakışlarımdan ve anında havaya kalkan çatık kaşlarımdan bu fısıltıyı net bir şekilde duyduğumu anladı. Maskesinin altından son derece net bir şekilde işitilen, uzun, okkalı bir küfür savurdu.
“Neden bu maskeyi yüzünden çıkaramayacakmışsın ki?” diye sordum, aramızdaki bu gizemin perdesini aralamak isteyerek.
“Cevabını sana vermeyeceğim şeyler sorma bana küçük hanım,” dedi Karga. Büyük ellerini kuzgun karası saçlarının arasına sokarak sinirle dağıttı, ardından sırtını arkasındaki büyük yatağın bazasına yasladı.
Bundan sonra Karga'ya ne kadar baskı yaparsam yapayım, soracağım hiçbir soruya mantıklı bir cevap vermeyeceğini bildiğim için sustum. Karga'nın da en az benim kadar aç olduğunu çok iyi biliyordum, bu yüzden Karga'nın maskesi yüzünden aç kalışını izlerken karşısında iştahla yemek yemek hiç içimden gelmiyordu. Normalde acımasız bir suikastçıya asla acımamam, Karga için üzülmemem gerekiyordu ama ne yapabilirdim ki, içimdeki o merhametli kalbim bazen sözümü hiç dinlemiyordu.
Tam ben bu karmaşık düşüncelerin derinliklerine dalmışken, Karga’nın erkeksi sesi beni kendime getirdi. “Beni ya da maskemi düşünmeyi tamamen bırak da yemeğini ye. Sen odana gittikten sonra ben bir şeyler yiyeceğim zaten. Biraz daha beklesem açlıktan ölmeyeceğim, merak etme. Beni o narin kızıl kafayla karıştırma sakın” dedi.
Karga her fırsatta, Mortias'ı küçümseyecek bir şey illa ki buluyordu. Benim hala tabaklara karşı isteksiz durduğumu, elimin hiçbir şeye gitmediğini görünce bu defa yaslandığı yerden hızla doğruldu. İnce uzun parmaklarının arasına küçük bir parça taze peynir alıp doğrudan dudaklarıma doğru uzattı.
Anlamaz gözlerle, şaşkınlıkla Karga'ya bakarak, “Ne yapıyorsun böyle?” diye sordum.
Karga, bakışlarını gözlerime mühürleyerek, “Nazlı ve inatçı bir prensesi kendi ellerimle besliyorum,” dedi. Gözlerindeki o her zamanki dondurucu, mesafeli soğukluk tamamen gitmişti. Yerine içimi sıcacık eden, ruhumu eriten yumuşak bakışları gelmişti.
Karga'nın kehribar gözlerini izlemeye öyle bir dalmıştım ki, sanki büyülenmiş gibi ağzımı usulca açtım. Karga'nın bana kendi elleriyle peyniri yedirmesine sessizce izin vermiştim.
Peyniri bana yedirip elini yavaşça geri çektiğinde, maskesinin altından boğuk bir sesle, “İşte böyle güzelim,” dedi.
İçimde bir yerlerde havai fişekler patladı sanki. Karga bugün bana ne kadar da çok güzelim demişti böyle. Bu adam beni gerçekten, içten içe güzel mi buluyordu?
“Cevaplarını zaten bildiğin soruları kendine sorma Nalin,” dedi iç sesim, az önce Karga’nın bana kurduğu o cümleye atıfta bulunarak.
Evet, kesinlikle çok güzel bir kadındım, bunun her zaman farkındaydım. Daha önce kalede ya da ondan önce Türkiye'de ki hayatımda birçok erkekten de bu tarz iltifatları defalarca işitmiştim. Fakat hayatımda ilk kez Karga bana bu kelimeyi söyleyince, kalbimin tam ortasında nasıl oluştuğunu bilmediğim o hoş kıpırtı çok tatlıydı. Bu his, yanaklarımın anında alev alarak kızarmasına fazlasıyla yetmişti.
Ben Karga’nın bana o derin, güçlü sesiyle güzelim demesinin büyüsüyle içten içe erirken, bana uzattığı ekmek diliminden de usul usul küçük ısırıklar alıyordum. Bilmiyorum, belki de saatlerdir hiçbir şey yemediğim için çok aç olduğumdandı. Ya da çok küçük bir ihtimal, Karga’nın beni kendi elleriyle beslemesinden dolayıydı. Bu peynir ve ekmeğin tadı, hayatım boyunca yediğim en lezzetli yemeklerden bile çok daha güzel geliyordu bana. Karanlık odanın içindeki bu tehlikeli yakınlık, ruhuma fısıldayan en tatlı zehir gibiydi.
Karga bana ekmeği yedirdikten sonra elimdeki kristal kadehi yavaşça alıp dudaklarıma doğru uzattı. Sanki bu bana yemek yedirme işi, beni böyle ince ince beslemek kendisinin de fena halde hoşuna gitmiş gibiydi. Bu gizli gerçeği, maskesinin üzerinden bile seçilen, gözlerine yerleşen o sıra dışı merhamet duygusundan çok net anlıyordum. Şu an belki de azılı katilimin elinden zehir dolu bir şerbet içiyordum ama bu durum zerre kadar umurumda bile değildi. İçimde uyanan bu tuhaf, koruyucu duyguyu fazlasıyla sevmiştim. Dudaklarıma değdirdiği kadehi parmaklarımla kavrayıp dibinde tek bir yudum bile kalmayacak şekilde tek nefeste başıma diktim.
Ah, buna gerçekten, tüm bedenimle fena halde ihtiyacım vardı. Bu içki, boğazı yakan, insanı öksürten cinsten sert bir şey kesinlikle değildi. Aksine içimi son derece yumuşaktı, damağımda kadifemsi bir his bırakıyordu. Anlaşılan içinde taze yaban mersini özleri vardı, zaten bu meyve içkiye o büyüleyici laciverte çalan mavi rengini vermiş olmalıydı. “Biraz daha alabilir miyim?” deyip boş kadehi Karga’ya doğru beklentiyle uzattım.
Karga, kadehi elimden alırken, “Alabilirsin küçük hanım ama biraz yavaş olmanı öneririm. Bu içkinin alkol seviyesi tahmin ettiğinden çok daha yüksek, seni her an fena halde çarpıp sarhoş edebilir,” dedi. Sözleri her ne kadar beni koruyor, uyarıyor gibi görünse de içimden bir ses Karga’nın beni sarhoş görmeyi deliler gibi umduğunu fısıldıyordu. Eğer içten içe böyle bir niyet taşımıyor olsaydı, kadehi ağzına kadar tıka basa mavi içkiyle doldurup bana doğru uzatmazdı.
“Merak etme, ben öyle iki kadehle kolayca sarhoş olacak kadınlardan değilim suikastçı bey,” dedim ve Karga'ya hafifçe göz kırpıp kadehi tek bir dikişte tekrar bitirdim. Kadehi boşaltıp yeniden ona doğru uzattığımda, maskesinin altından hırıltılı bir ses çıkardı. “Sen nasıl istersen, öyle olsun,” dedi ve kadehi üçüncü kez mavi sıvıyla doldurdu.
Bu sefer kadehimden acele etmeden, daha küçük bir yudum alıp ağzıma taze bir peynir dilimi attım. Karga, elindeki tabağı yan tarafa bırakarak tekrar arkasındaki yatağın bazasına sırtını yasladı, sessizce her bir hareketimi izlemeye koyuldu. Zihnimde hissettiğim o tatlı hafiflikle birlikte, hafiften çakırkeyif olmaya başladığımı derinden anlamıştım. Odada oluşan bu koyu sessizlik, aramızdaki o tehlikeli çekimi daha fazla artırdığı için konuşma ihtiyacı hissettim. Aklıma gelen ilk soruyu dilimin ucuna getirdim. “Yarın ilk hangi dersin var suikastçı b-beyciğim?” dedim. Sonda yer alan kelimede hafifçe kekelemem, zihnimin kontrolünü kaybetmeye, resmen sarhoş olmaya başladığımı bana haykırıyordu. Çünkü ben ne zaman alkolü fazla kaçırsam, kelimeleri hep böyle birbirine dolayarak ve kekeleyerek konuşurdum.
Karga bir süre derin derin düşündükten sonra, “Dans dersi olması gerekiyordu sanırım,” dedi. Sesi, dünyada en çok tiksindiği, nefret ettiği şeyden bahsediyormuş gibi fena halde mesafeli ve pürüzlü çıkmıştı.
Sarhoş halimle bile bu durumun getirdiği büyük saçmalığı fark edip keyifle güldüm. İşaret parmağımı tam karşımda duran adamın burnuna doğru uzattım. “Olum, sen nasıl bir suikastçısın lan? Dansçı bir suikastçı mı olurmuş hiç bu dünyada? Yoksa aslında d-dansçısın da bizi mi k-kekliyon he?” dedim. Alkol kanımda delice dolanırken, an itibariyle karşımda artık bir değil, tam iki tane Karga duruyordu. Yan yana duran iki yakışıklı, heybetli suikastçım vardı artık. Sahi, ben tam olarak neredeydim, cennete falan mı düşmüştüm?
Karşımdaki Karga silüetlerinden sol tarafta duran olanı, havada sallanan parmağımı büyük eliyle sıkıca tuttu. “Orada değilim, tam olarak buradayım,” dedi ve parmağımı tutup beni yavaşça kendine doğru çekti. Kehribar gözlerini gözlerimin içerisine en derin şekilde dikerek, “Fena halde sarhoşsun,” dedi.
“Yoo, ne münasebet-t, s-sarhoş felan değilim ben,” dedim. Son kelimeler iradem dışında ağzımdan yuvarlanarak, peltek bir şekilde çıkmıştı.
Karga, parmaklarımın arasındaki o sıkı tutuşunu hiç bozmadan, keyifli bir ses tonuyla konuştu. “Sarhoşsun sen, hem de fazlasıyla sarhoş. Kekelemeden kelimeleri bile düzgünce bir araya getirip söyleyemiyorsun,” dedi, benimle bariz bir şekilde eğlenerek.
“S-sa-ahoş değil-lim,” dedim, bakışlarımı onun maskeli yüzünde sabit tutmaya büyük bir çabayla zorlayarak. Ya da cidden sarhoş mu olmuştum acaba ben? Ey yüce tanrılar, beni bu acımasız suikastçının önünde bu denli çaresizce sarhoş olacak kadar aptal bir kul olarak mı yaratmak zorundaydınız?
……………..
(Karganın ağazından)
Karşımdaki bu sarhoş genç hanımı izlemekten oldukça zevk alıyordum. Bunu fark etmek her ne kadar kendi kendime sinirlenmeme neden olsa da gözlerimi onun üzerinden çekemiyordum, onu izlemekten kendimi bir türlü alamıyordum. Sarhoş ben değilim derken sergilediği o inatçı tavır bile o kadar sevimliydi ki maskenin içerisinden ona içtenlikle gülümsemeden duramıyordum. Şimdi sanki az önce odada duran o seksi, hayır, oldukça dehşet verici derecede seksi olan kadın gitmiş, yerine gül yanaklı, küçük, sevimli bir kız çocuğu gelmişti. Prensesin bu haline bakarken zihnimden tam olarak bu düşünceler geçiyordu. Çok güzel ama güzel olduğu kadar da fena halde tatlı bir kadındı bu prenses.
“Sarhoşsun işte, daha fazla inat etme güzelim,” dedim ona, sesimdeki sertliği korumaya çalışarak.
Bir süre iri yeşil gözlerini sertçe kırpıştırdı, ne dediğimi anlamaya çalışır gibi başını hafifçe yukarıya kaldırdı. “A-asıl sen i-inat-t etme sah-hoş d-” sözünü tam olarak tamamlayamadan dengesini kaybetti ve aniden kucağıma doğru düştü.
İki narin eli omuzlarımda yerini alırken, başı da sert göğsüme yaslanmıştı. Bedeninin ağırlığıyla birlikte birden delice hızlanan kalp atışlarım beni oldukça dumura uğratmıştı. Hangi ara bu küçük hanımdan, bu baş belası prensesten bu kadar fena etkilendiğimi anlayamaz olmuştum. Acilen kafamı toplamam ve mantığımı devreye sokmam gerekiyordu. Karşımdaki bu kadın düşmanımın, yakında ellerimle canını alacağım acımasız kadının kızıydı. Gerçi kızı olup olmadığıyla ilgili zihnimde hala büyük soru işaretleri vardı, tam emin değildim. Kızı olmasa bile kraliçeyle aynı tarafta saf tutması, benim düşmanım sayılması için fazlasıyla yeterli bir sebepti.
Ben kafamdaki bu tehlikeli düşüncelere derinlemesine dalmışken, Nalin ani bir hareketle göğsümden doğruldu. İki uzun bacağını belime sıkıca sararak tamamen kucağıma oturdu. Şu an içinde bulunduğumuz bu pozisyon, aramızdaki tüm sınırları yerle bir edecek kadar tehlikeliydi. Vücudumun her bir zerresine acil durum uyarısı verecek kadar büyük bir yangını tetikliyordu.
“N-ne yapıyorsun sen?” dedim, bu sefer onun bu cüretkar hamlesi yüzünden kekeleyen taraf ben olmuştum. Boğazımdaki o ani kuruluğu gidermek ister gibi derince yutkundum.
“Burası d-daha rahat,” dedi Nalin, sesindeki pelteklikle birlikte iyice kucağıma kurulup yerleşerek.
Bu kadın tam olarak ne yapıyordu böyle, beni çıldırtmaya mı çalışıyordu? Karşımda, kucağımda ne kadar seksi ve davetkar durduğunun zerre kadar farkında mıydı acaba? Uzun, dalgalı siyah saçlarını tek bir hamleyle sağ omzunda toplamıştı. Üzerindeki mavi elbisesinin omuzları bu karmaşada iyice aşağıya düşmüş, dolgun memeleri gözlerimin önüne serilerek iyice görünür hale gelmişti. Bacaklarını iki yanıma sıkıca sardığı için elbisesinin kumaşı yukarılara toplanmıştı. Sütun gibi pürüzsüz olan bacakları tamamen çıplak bir şekilde gözlerimin önünde duruyordu.
Fakat onda en nefes kesici, en aklımı başımdan alan şey kesinlikle dolgun dudaklarıydı. Ağzı hafif bir şekilde aralanmış, yeşil gözleri alkolün etkisiyle baygın bir şekilde doğrudan bana bakıyordu. Teninin tenime değdiği her saniye kasıklarımın arasında aletimin sertleşmeye başladığını fena halde hissettim.
Bugün bu küçük hanım beni sınırları zorlayacak şekilde, fena halde tahrik etmişti. Eğer bu durum birkaç dakika daha böyle devam ederse irademi tamamen kaybedecektim. Şu sikik demir maskeyi yüzümden söküp atacak, prensesin o davetkar, ıslak dudaklarına delice yapışacaktım. Tabi eğer karşımda bu halde, tamamen savunmasız ve sarhoş olmasaydı. Şu an beni durduran, demir maskeden daha çok, bu dehşet güzellikteki kadının alkolün etkisiyle kendinde olmamasıydı.
“Ah, alt-tımda bana bir şey batıyor,” dedi Nalin, acı çeker gibi bir ses çıkararak. Tam o esnada kendini daha fazla aletime doğru sürterek yerinde hafifçe oynadı.
Sertliğimi tamamen hissettiğinde içimdeki tüm kontrol mekanizmaları sarsıldı. Siktir, bu durum daha fazla böyle devam edemezdi, sınırı çoktan aşmıştık. Hemen Nalin’i ince belinden sıkıca tuttum, sert bir hamleyle kucağımdan kaldırıp halının üzerindeki eski yerine sertçe oturttum.
Ciğerlerime derin, kesik nefesler çekerek iki elimi birden kuzgun karası saçlarıma daldırdım. Sakinleşmem, damarlarımda akan bu azgın kanı yavaşlatmam gerekiyordu. “Keşke sarhoş olmasaydın be güzelim,” diye geçirdim içimden istemsizce, ona karşı duyduğum o yoğun arzuyla kavrularak.
Nalin, kucağımdan indirilişinin şaşkınlığıyla iki küçük eliyle gözlerini hafifçe okşadı, ardından bakışlarını tekrar bana doğru çevirdi. “Gerçekten d-dans edebiliyor musun peki? Han-ngi dansları biliyorsun?” diye sordu merakla. İri yeşil gözlerini ardı ardına kırpıştırarak bana bakıyordu.
Kelime aralarındaki belirgin kekelemesi yavaş yavaş azalmıştı, bu da zihninin yavaş yavaş kendine gelmeye başladığını net bir şekilde gösteriyordu. Mavi Versos içkisi, insanı çok kısa sürede güçlü derecede sarhoş ederdi ama neyse ki etkisi de bir o kadar kısa sürerdi.
Prensesin sorusuna karşı bir süre derin derin düşündükten sonra pürüzlü sesimle cevap verdim. “Hymenaios, Geranos, Komos gibi dansları gayet iyi biliyorum,” dedim. Aslına bakılırsa dans etmekten nefret ederdim, hatta bu eylem benim için tam anlamıyla bir işkenceydi. Ama biz suikastçıydık, bu yüzden her türlü seçkin ya da tekinsiz ortamda fark edilmeden bulunmamız gerekirdi.
Görevimizi tam olarak nerede, hangi saatte icra edeceğimiz asla belli olmazdı. Bir kraliyet düğününün tam ortasında da birini infaz edebilirdik, çok büyük bir maskeli partide de hedefimizi indirebilirdik. İşte tam olarak bu yüzden, dikkat çekmemek ve kamufle olmak adına her suikastçı çok sıkı bir dans eğitimi alırdı. Ne kadar büyük bir nefret duysam da bu ritmik dansların hepsini mecburen ezbere biliyordum.
Prenses, bu entelektüel dans isimlerini duyunca birden derince öfleyip sıkıntıyla bir nefes koyuverdi. “Püfff, siktir et şimdi bunları s-suikastçı bey! Sen bana halaydan bahset hele, halay çekmeyi bilir misin sen y-yiğidim?” dedi. Bunu söylerken eş zamanlı bir hareketle sağ elini havaya kaldırdı ve omzuma sertçe bir tane geçirdi.
“Halay mı? O da neyin nesi?” diye sordum, kaşlarımı şaşkınlıkla yukarıya doğru kaldırarak. Hayatım boyunca birçok krallık gezmiş, sayısız saray eğlencesine katılmıştım ama bu garip dansı daha önce hiç kimseden duymamıştım.
“Antin kuntin ne kadar tuhaf dans varsa hepsini biliyorsun ama halayı bilmiyorsun yani, öyle mi?” diye sordu Nalin. Şu anki yüz ifadesi o kadar çok şapşik, o kadar tatlı görünüyordu ki iki elimle al yanaklarını tutup delice sıkmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Halayı bilmem mi gerekiyordu?” diye sordum, içimde uyanan bu yeni dansın gizemini iyice merak ederek.
“Bak yiğidom, iyi d-dinle beni. Matematik seni A noktasından B noktasına g-götürür; halay is-se her yere götürür,” dedi, kendinden emin bir tınıyla. Birden iki elini de geniş omuzlarıma sertçe bastırarak halının üzerinden ayağa kalktı. Sonra küçük elini bana doğru uzatıp tepeden bana bakarak konuştu. “Kalk hadi! Sana gerçek bir halay nasıl çekilirmiş şimdi bizzat öğreteceğim,” dedi. Bu bahsi açtığımızdan beri prensesin baygın yeşil gözlerine inanılmaz bir canlılık, neşeli bir parıltı gelmişti.
Yerimden milim bile kıpırdamadığımı görünce hafifçe aşağıya doğru eğildi, büyük elimi avucunun içine aldı ve kalkmam için beni tüm gücüyle yukarıya doğru çekiştirmeye başladı. “Kalksana ya, hadi!” diye mızmızlanmasına ve bu inatçı çocuksu hallerine daha fazla dayanamadım.
“Tamam, tamam, çekiştirmeyi bırak artık. Seninle şu bahsettiğin halayı çekeceğim,” dedim ve o yumuşak halının üzerinden cüsseli bedenimi yukarıya doğru kaldırdım.
Prenses bu cevabımla birlikte yüzünde kocaman bir tebessümle gülümsedi. “Bana hemen bir bez ver,” dedi sabırsızca.
“Onu ne yapacaksın küçük hanım?” diye sordum, bu bez parçasının dansla olan ilişkisini kafamda bir türlü kuramayarak.
“Off, çok soru soruyorsun suikastçı bey! Bezi ver bana, o zaman ne yapacağımı kendi gözlerinle görür anlarsın,” dedi, tek elini beline koyarak.
Mutfağa geri adımlayıp tezgâhın altındaki derin çekmeceden temiz, simsiyah bir bez parçası aldım ve yanına döndüm. “Bu işini görür mü?” diye sordum, bezi tek elimle havaya kaldırarak.
Prenses yine neşeyle kıkırdayarak, “Bu bez tam anlamıyla mükemmel,” dedi. Küçük bir hamleyle zıplayarak elimdeki bezi hızla çekip aldı.
“Şimdi benim nasıl dans ettiğimi, adımlarımı iyice izle, sonra bunu birlikte, yan yana yapacağız,” dedi. Derince bir nefes alıp sağ eliyle siyah bezi havaya kaldırdı, ardından bezi hızlı bir şekilde havada ritmikçe sallamaya başladı. Sonra ise üç adım ileri, bir adım geri şeklinde yürümeye başladı; omuzlarını da tüm vücuduyla mükemmel bir senkronizasyon içerisinde aşağı yukarı oynatıyordu. Halay denilen bu dans dışarıdan bakılınca biraz, nasıl desem, fazlasıyla garipti ama prenses bu hareketleri yaparken oldukça eğleniyor gibi görünüyordu. Bunda hala kanında dolanan Versos içkisinin verdiği o çakırkeyifliğin de etkisi büyüktü tabii ki.
Nefes nefese kaldığı bir anda adımlarını durdurdu. “Hadi gel, elimi tut,” dedi ve sol elini uzatarak beni kendi yanına doğru çekti. “Serçe parmağını benimkinin içerisine geçir,” diye emir verdi. Dediğini ikiletmeden yaptım, narin serçe parmağını benim kaba parmağımın içerisine geçirdim. Küçük parmağı benimkinin içerisinde resmen yok olmuş, küçücük kalmıştı. Bir insanın serçe parmağının bile bu denli tatlı, bu denli davetkar olması nasıl mümkün olabilirdi?
“Şimdi tam olarak benim gibi adımlarını at ve kolunun kontrolünü tamamen bana bırak suikastçı bey,” dedi prenses ve adımlarını tekrar atmaya başladı.
İlk başta birkaç kez adımlarım birbirine dolandı, tökezledim ama birkaç saniye içinde onun adımlarını ve omuzlarını senkronize bir şekilde oynatış ritmini tamamen çözmüştüm. Prenses önde ben arkada, ritmik adımlarla ilerleyerek dans ettiğimiz için geniş odanın içinde daireler çizerek dolaşıyorduk.
Bu garip halay dansı, bizim gizli ritüellerde yaptığımız antik Geranos dansımıza biraz benziyordu, bu yüzden dansın mantığını hemen kapmıştım. Artık büyük yatağımın etrafında prenses ile tamamen uyumlu, senkronize hareketler sergiliyordum. Başımı çevirip prensese tekrar baktığımda, ortamda hiçbir müzik aleti, hiçbir ritim sesi yokken bile nasıl bu kadar ahenkli dans edebildiğine içten içe fena halde şaşırdım. Yüzündeki içten, samimi gülümsemeye bakılınca gerçekten dans etmeyi tüm ruhuyla sevdiği anında anlaşılıyordu.
Onu hayatımda ilk kez yine böyle dans ederken görmüştüm. O gün, şehirdeki büyük ışık festivalinde yolsuzluk yapan, halkı sömüren zengin bir adamın infazı için gizli bir göreve gitmiştim. Fakat dans meydanının tam ortasında gördüğüm o büyüleyici güzellikteki kız, adımlarımın anında yere çakılmasına neden olmuştu. Bir anlığına oraya neden geldiğimi, asıl görevimin ne olduğunu ve hatta kim olduğumu bile tamamen unutup gölgelerin arasında gizlenerek onun bir kuğu gibi pistte süzülüşünü izlemiştim. Mortias iti onun hemen yanında belirene dek, tüm tehlikeleri göze alıp yanına gitmeyi ve onunla tanışmayı bile aklımdan geçirmiştim.
“Hey, bana dikkatini vermiyorsun şu an!” dedi prenses, serçe parmağıyla benim parmağımı sertçe sıkarak beni zihnimdeki anılardan kopardı. O Mortias itinin pis ismi aklıma geldiğinde dans etmeyi, adımları falan tamamen bırakmıştım. Nalin bir yandan bana kaşlarını çatarak bakarken bir yandan da adımlarını atmaya, dans etmeye inatla devam ediyormuş gibi yapıyordu. Ta ki kendi elbisesinin eteklerine takılıp dengesini kaybedene ve ikimizi birden büyük yatağımın üzerine fırlatana kadar.
Yatağın üzerine onun gövdesinin tam üzerine doğru düşmüştüm, bu yüzden o şimdi tamamen altımda uzanmış bir vaziyette yatıyordu. Cüssemle onu tamamen ezmemek adına iki elimi de hızlıca yatağın şiltesine bastırıp hafifçe yukarıya doğru doğruldum. Altımda yatan, masum bakışlı prensesle göz göze geldim. Canı hiç acımamış olmalıydı ki yüzünde muzip bir gülümsemeyle doğrudan bana bakıyordu. Birden iki narin eliyle tuniğimin yakalarından sıkıca tuttu. “Çok romantik bir düşüş oldu değil mi?” diye sordu, yeşil zümrüt gibi parıldayan gözlerini ardı ardına kırpıştırarak.
Ona mantıklı bir cevap verebilecek bir durumda kesinlikle değildim çünkü lanet kalbim yine kendi ritmini tamamen unutmuş gibi göğüs kafesimi delercesine atıyordu. Birden beni yakamdan daha sert, daha güçlü bir şekilde aşağıya doğru çekti. Bu ani hamleyle ellerim yatağın üzerinden kaydı ve dudakları yüzümdeki o soğuk demir maskeyle sertçe buluştu. Gözlerim şaşkınlıkla tamamen açılarak ona baktım. Eğer şu an ağzımda evliyatını siktiğim bu lanet maske olmasaydı, dudaklarım onun o sıcak, ıslak dudaklarıyla birleşmiş olacaktı.
Kendimi hafifçe geriye doğru çektim, yüzlerimizin arasında sadece birkaç santimlik dar bir mesafe kalacak şekilde durdum. Şu an onun bir sonraki hamlesini, gerçek tepkisini fena halde merak ediyordum. Ama o hiç beklemediğim, beni tamamen savunmasız bırakan cüretkar bir şey yaptı. İki uzun bacağını benim bacaklarımın arasına doladı, kalçalarımızı birbirine iyice kenetledi. Beni tekrar yakamdan kavrayıp kendine doğru çekti ve gözlerini usulca kapatarak maskemin üzerine küçük, yakıcı bir buse kondurdu. Bununla da yetinmedi; kondurduğu o küçük buseler yavaşça maskemin üzerinden yukarıya doğru kayıyor, maskenin kapatmadığı yüzümün geri kalan ten kısmına doğru ilerliyordu. Bunu yaparken de iki elini kuzgun karası saçlarımın arasına derinlemesine daldırmış, nazikçe, parmak uçlarıyla saçlarımı okşuyordu.
Siktir, bu küçücük, masum görünen temas bile kasıklarımın arasındaki aletimin saniyeler içinde çelik gibi sertleşmesine fazlasıyla yetmişti. Dudakları sağ yanağımdaki maske sınırından yukarıya tırmandı, açıkta kalan sıcak tenimi büyük bir şehvetle öptü. Bu kadın beni o kadar çok mahvetmiş, irademi o kadar sarsmıştı ki bir anlığına maskemi tamamen çıkarıp kendi gerçek benliğime dönmeyi, onunla burada çılgınlar gibi sevişmeyi bile deliler gibi istedim.
Tabi bu istek, iki elini kulağımın arkasına getirip yüzümdeki maskeyi tırnaklarıyla zorlayarak çıkarmaya çalışmasına kadar sürdü. Her ne kadar bu maskeyi asla çıkaramayacağını çok iyi bilsem de onun bu boş çabasıyla uğraşmasına ve tenimde gezinmesine izin verdim; çünkü beni öpmeye devam etmesini içten içe deliler gibi istiyordum. Bu maske yüzüme çok güçlü bir kadim büyüyle mühürlenmişti, yani o ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ben kendim istemediğim sürece bu maskeyi yüzümden söküp atamazdı. Bu maske benim en büyük lanetimdi.
Maskeyi yerinden oynatamayacağını nihayet anlayınca, ellerini usulca maskemden çekip sırtıma doğru indirdi. Beni öpmeyi artık tamamen bırakacağını düşünüyordum ama o tam tersi bir hamleyle kendi vücudunu bana daha çok bastırdı. Göğüslerimin üzerindeki baskısı, vücudunun benden çok daha fazlasını, daha derin bir teması istediğini resmen bana haykırıyordu. Gerçi benim de ondan kalır bir yanım kesinlikle yoktu, şehvetten gözüm dönmek üzereydi. Sırtımda arsızca gezinen elleri yakamda tekrar durdu; bu defa tuniğimin üzerindeki küçük düğmelere gitti ve parmaklarıyla hepsini tek tek, aceleyle açmaya başladı. Başını yavaşça boyun girintime doğru getirdi; boynumu ilk önce sakin, yavaş buselerle, hemen ardından ise daha hızlı ve yüksek bir şehvetle öpmeye başladı. Öptükten hemen sonra dişlerinin arasına alıp hafifçe ısırıyor, ısırdığı o hassas yeri daha sonra diliyle hafifçe yalıyordu.
Siktir, bu kız bir erkeği, nasıl tahrik edeceğini gerçekten fena halde çok iyi biliyordu. Boynumu öpüp delice yalamaya devam ederken bir yandan da tuniğimin kalan tüm düğmelerini tamamen çözmüştü. Küçük, sıcak elleri göğüs kaslarımın üzerinde arsızca, sahiplenici bir tavırla geziniyordu. “Ah,” dedim, içimden yükselen o boğuk iniltiyi daha fazla bastıramayarak. “Dilin gerçekten çok iyi güzelim,” dedim, sesimdeki o yoğun arzuyu gizleme gereği duymadan.
Elimi hızla kaldırıp çenesini sıkıca tuttum ve başını yukarıya doğru kaldırdım. Baş parmağımı onun o dolgun, ıslak alt dudağının üzerine yerleştirip usulca okşamaya başladım. Gözlerindeki o baygın, dumanlı bakışlardan onun da benimle aynı derecede, hatta belki benden daha fazla tahrik olduğunu net bir şekilde görüyordum.
Dolgun dudaklarını parmağımın baskısıyla benim için hafifçe aralayınca, parmağımı daha rahat bir şekilde dudaklarının arasında gezdirdim. Ama o birden beklemediğim bir hamleyle baş parmağımı tamamen ağzının içine aldı ve delice emmeye başladı. Sıcak diliyle parmağımın her bir tarafına sertçe sürtünüyor, ardından büyük bir istekle emiyordu. Lanet olsun, kasıklarımın arasındaki aletim pantolonumun kumaşını resmen parçalayıp dışarıya çıkmak üzereydi, zonkluyordu.
Parmağımı ıslak ağzından sertçe çıkardım. “Dilimin başka nerelerde çok daha iyi olduğunu kendi gözlerinle görmek ister misin?” diye sordu, fena halde flörtöz, davetkar bir ses tonuyla. Ellerini anında pantolonumun kemerine doğru indirdi ve kemerimi hızla açmaya başladı. Bir yandan da diğer eliyle pantolunumun üzerinden aletimi okşuyordu.
Siktir, evet, onun o sıcak dilini sikimin etrafında nasıl gezdireceğini, nasıl delice yalayacağını görmeyi, sikimi ıslak ağzıyla nasıl emdiğini izlemeyi dünyadaki her şeyden çok istiyordum. Tam onun ellerinin pantolonumu tamamen aşağıya indirmesine izin verecekken, kendi ellerimle de onun o pürüzsüz vücudunu keşfe çıkmak üzereyken zihnime sert bir tokat gibi çarpan gerçekle kendimi hemen geri çektim. Hızla yatakta doğruldum, aramızdaki o sıcak teması bıçak gibi kestim. Bunu kesinlikle yapamazdım, onunla bu şekilde sevişemezdim. O şu an alkolün etkisi altındaydı, sarhoştu ve en önemlisi de ben onun can düşmanıydım. Şimdi anlık arzularının esiri olup yarın uyandığında pişman olacağı, üzüleceği bir şeyi ona yaşatmak istemiyordum.
“Bu da neydi şimdi böyle?” dedi Nalin, şaşkınlık ve hayal kırıklığı karışımı bir ifadeyle. O da benim gibi yatağın üzerinde hızla doğruldu, üstü başı dağılmış bir halde bana baktı.
“Sarhoşun. Bu yüzden şu an tam olarak neyi isteyip istemediğinden kendin bile emin değilsin,” dedim, sesimdeki o titremeyi, az önceki şehvetin izlerini sabit tutmaya büyük bir çabayla zorlayarak.
“Sarhoş falan değilim ben, gayet aklım başımda ve tam olarak ne istediğimi çok iyi biliyorum,” dedi, cilveli ve flörtöz bir ses tonuyla. Küçük ellerini tekrar benim çıplak, kaslı göğsüme doğru yerleştirdi.
“Prensip sahibi bir kadın olduğunu zannediyordum.” Dedim, bana aşağıda söylediği laflara atıfta bulunarak. Bir süre yüzünde anlamaz bir ifade vardı. Sonra aklına koridorda söylediği şeyler gelmiş olmalıydı gözleri açıldı.
“Prensiplerimi bir kere mahsus askıya alabilirim.” dedi
“Benimle burada sevişmek isterken bile asıl amacın yüzümdeki bu maskeyi bir şekilde çıkarıp arkasındaki kim olduğumu öğrenmek, bunu biliyorum. O yüzden güzelim, benimle gizli bir amaç uğruna, bir oyun için sevişmene asla izin vermeyeceğim,” dedim. Göğsümdeki ellerini nazikçe ama kararlı bir şekilde uzaklaştırarak yataktan tamamen kalktım.
Bunu söylememle birlikte yeşil gözlerindeki o cüretkar parıltı anında söndü. Bakışlarında artık gizli niyetinin yakalanmış olmasının verdiği o büyük utancı ve şaşkınlığı taşıyordu. “Her neyse, ben gidip duş alacağım. Sen de artık yatağa geç ve uyu, bu saatten sonra tek başına koridorlarda odana gitmen senin adına fazlasıyla tehlikeli olur. Dolabımdan istediğin herhangi bir şeyi alıp üzerine giyebilirsin,” dedim. Büyük ahşap dolabıma doğru hızlı adımlarla yürüyüp içinden temiz bir keten pantolon aldım ve banyoya girdim.
Geniş küvetin musluğunu sonuna kadar açıp sıcak suyun dolmasını beklerken, üzerimdeki tüm kirli, düğmeleri açılmış giysilerden tek tek kurtuldum. Tam o sırada gözüm banyodaki büyük aynaya takıldı. Aynadaki yansımama bakınca duraksadım; prenses boynuma oldukça seksi ve kalıcı armağanlar bırakmıştı.
Şimdi sadece küçük, pembe olan o kızarık izler, yarın sabah büyük ihtimalle fena halde belirgin, mor öpücük izlerine dönecekti. Sırtımı ve göğsümü ise o uzun, güzel tırnaklarıyla derinlemesine çizmişti, tenimde kırmızı şeritler uzanıyordu. Aynadaki bu şehvet dolu izlere bakarken, içeriye tekrar girip yatakta yarım bıraktığımız işi tamamen bitirmemek için kendimi fena halde zor tutuyordum, iradem sallanıyordu.
Bu yüzden irademi korumak için yüzümdeki çelik maskeyi hızlıca çıkardım; gerçek, vicuduma yeniden kavuşunca sıcak suyla dolan büyük, geniş küvetimin içine kendimi bıraktım. İçeride, yatakta beni bekleyen tehlikeli bir güzelliğe sahip olan kadını zihnimden tamamen söküp atmaya çalışarak duşumu almaya koyuldum.
🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥
Canlarimmmmm yazarınızın sizde küçük bir ricası var 👉🏻👈🏻🥹
Kitabımı beğenip kaydetmeyi ve çevrenizde kitabımı önerir misiniz? Desteğinize çok ihtiyacım var 🤧🎀
Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi okumak için sabırsızlanıyorum karga nasıldı sizce bu bölüm? 😉
