12. bölüm · LEYL

Kale

Hima 𓂀🪽

Traya’nın kanat sesleriyle düştüğüm düşünce havuzundan irkilerek kendime geldim. Uyku sersemliği yüzünden hâlâ Mortias’a tutunuyor, etrafı net bir şekilde seçemiyordum. Kendimi toparlamak adına birkaç adım ondan uzaklaştım ve karşımda yükselen devasa kaleye tekrardan baktım.

Uçurumun tam kenarında, tamamen ham taştan inşa edilmiş bir kaleydi burası. Kraliçenin sarayı kadar ihtişamlı, şatafatlı ya da göz alıcı değildi asla. Aksine, sert hatları ve heybetli duruşuyla bir savaş kalesi olduğu her halinden, her taşından belli oluyordu.

Arkamı döndüğüm an ise içimde bir şeylerin kökünden kopup yerinden söküldüğünü hissettim. Sanki dünya, o ana kadar bildiğim tüm kurallarıyla birlikte un ufak olmuştu.

"Bu da ne böyle be!" diye fısıldadım, ama sesim heyecandan ve korkudan boğazımda düğümlendi.

Karşımda yükselen şey bir dağ değildi ya da en azından bir dağın olması gerektiği gibi durmuyordu. Devasa kaya parçaları, sanki toprağın bağrından vahşice koparılmış gibi gökyüzünde, yerçekimine meydan okuyarak asılı duruyordu. Üzerleri yemyeşil, gür ağaçlarla kaplıydı; kayaların bağrından süzülen ince ince şelaleler boşluğa doğru dökülüyor ama yere ulaşamadan sonsuz bir sis denizinin içinde kayboluyordu. Gökyüzüyle yeryüzü yer değiştirmiş gibiydi; yukarı baktıkça insanın içine aşağı düşüyormuş gibi dehşet verici bir his doluyordu.

Gözlerimi yavaşça Mortias’a çevirdiğimde nefesim tamamen kesildi. "Bu... Bu mümkün değil," dedim neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle.

Karşımda, havada asılı duran devasa kaya parçalarından birinin üzerinde yükselen, mimarisi alışılmışın dışında, değişik bir yapı vardı. Ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım. Diğer bazı kaya parçalarının üzerinde de yapıların yükseldiği belli oluyordu ama bulunduğumuz mesafeden onların ne olduğunu seçmem imkânsızdı. Sanki bir masalın sayfaları arasına düşmüştük ya da birinin rüyasına izinsizce girmiştik. İşin garibi, bu tekinsiz ama büyüleyici hissi çok sevmiştim.

İkimiz de uçurumun tam kenarında duruyorduk. Ayağımın altındaki taşlar, sanki bir milim bile ileri gitsem beni boşluğa bırakacakmış gibi çatırdıyordu. İçimdeki korku ve merak birbirine karışmış, zihnimi bulandırmıştı. Bir adım attım. Sonra, kalbimin gümbürtüsünü dinleyerek bir adım daha...

Aşağı baktığımda midem altüst oldu. Altımızda uzanan şey sert bir zemin değil, dipsiz bir sonsuzluktu. Sisler, bulutlar ve beyazlığın arasında kaybolup giden sayısız yüzen ada vardı. İşte o an acı gerçeği fark ettim. Üzerinde durduğumuz bu devasa kale de tıpkı diğerleri gibi havada asılı duruyordu!

"Biz nasıl olur da düşmüyoruz?" diye sordum şaşkınlıkla. Sesim titriyordu ama gözlerimi akılalmaz manzaradan koparamıyordum.

Uzaklarda, bulutların arasında kanatlarını açmış devasa yaratıklar süzülüyordu. Kartala benziyorlardı ama onlardan çok daha büyük, çok daha ürkütücüydüler. Kesinlikle Arsius değillerdi. Çünkü ölümcül görünen gagaları ve pençeleri vardı. Sert rüzgâr saçlarımı yüzüme doğru savururken kalbim göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi atıyordu. Bu yer, taş ve topraktan ibaret değildi, yaşayan bir organizma gibi hissettiriyordu. Nefes alıyor, bizi izliyor ve sessizce bekliyordu.

Mortias bir adım öne çıktı. Yüzünde tuhaf, tarifi zor bir ifade vardı. Sanki burayı çok iyi biliyormuş, sanki bu sonsuz gökyüzü ve taşlar tamamen ona aitmiş gibi bir aşinalıkla bakıyordu etrafa.

"Güney Komutanlığı’nın merkezi, Caeloria Kalesi’ne hoş geldin leydim," dedi yavaşça. Bana doğru döndüğünde yüzündeki garip ifade anında kayboldu. Gözleri, kendi ışığını yeniden bulmuş gibi eski sıcaklığıyla parıldıyordu artık.

Mortias, daha fazla şaşkınlıkla etrafı izlememe izin vermeyerek elini nazikçe belime yerleştirdi ve beni yönlendirerek yürümemi sağladı. "Hadi leydim, içeriye geçelim. Komutan Zikas ve Lamira seni bekliyorlar."

"Lamira nasıl, iyi mi?" diye sordum endişeli bir sesle. Yaşadığımız o kadar şeyden sonra onu gerçekten arkadaşım olarak görmeye başlamıştım. Yeniden güvenebileceğim bir arkadaşa sahip olmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki. Tam bir dost bulmuşken, onu da bu şekilde erkenden kaybedemezdim.

"O iyi leydim. İçeride seni bekliyor."

Kalenin devasa çelik kapıları ağır, paslı bir iniltiyle ardına kadar açıldığında içeriye doğru ilk adımımı attım. Çıkan ses, yüksek taş duvarlara çarpıp koridorlarda yankılanırken sanki bu kale bizim gelişimizi çok önceden haber almış gibi ürpertici bir hava yarattı. İçeri girer girmez adımlarım kendiliğinden durdu. Gözlerim hızla etrafı taramaya başladı.

Burası geniş bir avluydu ama sıradan bir askeri alandan çok uzaktı. Yüksek taş duvarlar gökyüzünü neredeyse tamamen yutmuştu; gri, kasvetli bulutlar ise sanki aşağı inip bu alanın üzerine bir karabasan gibi çökmüştü. Hava inanılmaz ağırdı. Nemli taş ve metal kokusu ciğerlerime dolarken, içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk kıpırdandı.

Avlunun sağında ve solunda nizami bir şekilde dizilmiş tahta mankenler vardı. Üzerleri sayısız kılıç ve darbe iziyle parçalanmış, deforme olmuştu. Kimi başsız kalmış, kimi gövdesinden derin darbelerle yarılmıştı. Sanki burada yapılan her antrenman, basit bir pratikten ziyade gerçek bir savaşa dönüşüyordu.

Birkaç metre ileride iki asker kılıçlarını büyük bir hırsla birbirine geçiriyor, metalin sert ve keskin çınlaması sessizliği paramparça ediyordu. Ama bu ses bile garip bir şekilde basıktı; sanki bu kale, duvarların arasındaki sesleri bile içine çekip yutuyordu. Üst gövdeleri çıplak olan iki genç adamın kasları terden ışıl ışıl parlıyordu. Ay, eğer her gün böyle bir manzara göreceksem, ben burada bir ömür geçirmeye dünden razıyım! Ağzımın suyunun akmaması ve kendimi ele vermemek için hızla gözlerimi onlardan kaçırdım.

Birkaç adım daha attım. Gözlerim yerde, özel bölmelere düzenli bir şekilde yerleştirilmiş kılıçlara takıldı. Parlak çelikleri, avlunun loş ışığında bile tehditkâr bir asaletle parıldıyordu. Yanlarındaki ahşap masalarda ise yan yana dizilmiş hançerler ve kısa kılıçlar duruyordu. Her biri ustalıkla, sanki her an savaşa çıkılacakmış gibi titizlikle yerleştirilmişti. Burası bir eğitim alanıydı, evet ama aynı zamanda ölümcül bir sınav yeri olduğunu da gizlemiyordu.

Başımı hafifçe kaldırıp duvar boyunca uzanan karanlık, kemerli geçitlere baktım. Oradan birileri tarafından izleniyormuş hissi tüm bedenimi ürpertti. Sanki o koyu gölgelerin içinde gizlenen biri vardı. Ya da birileri...

"Burası..." diye mırıldandım kendi kendime. Ama cümlemi tamamlayamadım. Çünkü tam o anda, kılıçların kulak tırmalayan sesi bıçak gibi kesildi. Avludaki herkes büyük bir disiplinle aynı anda tek bir yöne doğru döndü. Ben de hiç beklemeden, insanların pürdikkat baktığı noktaya çevirdim bakışlarımı.

Komutan Zikas ve yanındaki adamları, karanlık kemerli bir geçitten çıkıp ağır adımlarla bize doğru gelmeye başladılar. Komutan sol kolundan ciddi bir darbe almış olmalıydı ki kolu kalın sargılarla sıkıca sarılmıştı. Yanındaki askerlerden sadece Freya isimli kadını tanıyordum. Aslında tam tanımak da denemezdi, sadece Mortias’tan ismini duymuştum. Kadının yüzündeki hafif çizikler dışında görünürde başka bir yarası yok gibiydi. Diğer kalan üç asker ise savaştan hiç yara almadan sıyrılmış gibi dimdik duruyorlardı.

"Prensesim," dedi Zikas. Yanındaki adamlarıyla birlikte aynı anda ellerini yumruk yapıp sol göğüslerinin üzerine vurarak saygıyla eğildiler. Başımı hafifçe öne eğerek onların bu resmi selamını kabul ettim.

Zikas, gözlerini saniyeler sonra yerden kaldırıp doğrudan bana baktı. "Size olanların, uğradığınız saldırının tüm sorumlusu benim. Cezamı çekmeye hazırım, prenses!" dedi ve ani bir hareketle kınından çıkardığı parlak kılıcını iki eliyle kabzasından tutarak bana doğru uzattı.

Ne yani, onu öldürmemi mi istiyordu? İki dizini de sertçe taş zemine vurup başını tamamen öne eğmişti.

"Delirdin mi sen? Bu da ne anlama geliyor şimdi!" Sesim, içimdeki panik yüzünden gereğinden fazla hiddetli ve yüksek çıkmıştı. Çünkü birini öldürme, canını alma düşüncesine bile katlanamıyordum. Ben dünyadayken yolda yürürken bir böceği yanlışlıkla ezsem günlerce vicdan azabı duyan, ağlayan bir kadındım! Üstelik bu komutan benim gerçek bir prenses olmadığımı, başka bir dünyadan geldiğimi gayet iyi biliyordu. Buna rağmen karşımda böyle sadakat ritüelleri yapması beni dehşete düşürmüştü.

"Sizi koruyamadım. Benim beceriksizliğimin ve dikkatsizliğimin yüzünden siz ve askerlerimiz ağır zararlar gördünüz. Bunun cezasını ancak canımla ödeyebilirim."

Onun bu sözlerine en az benim kadar öfkelenen ve gerilen biri daha vardı. Freya. Gözlerini komutana dikmiş, öfkeyle yumruklarını sıkıyordu. Zikas'ı yerde, bu aciz halde görmeye dayanamıyormuş gibi bir acı okunuyordu yüzünden.

"Senin beceriksizliğin yüzünden değil, tamamen kendi dikkatsizliğim ve beceriksizliğim yüzünden Arsius’tan aşağı düştüm ben!" Derin bir nefes vererek komutanın elleri arasında duran ağır kılıcı hızla çekip aldım.

Bunu gören Freya’nın gözleri dehşetle açıldı ve eli refleks olarak anında kendi kılıcının kabzasına gitti. Komutanına yapacağım en ufak ölümcül hamlede üzerime fırlayacak gibi tetikte bekliyordu. Anlaşılan Komutan Zikas, onun için sadece bir komutan değil, çok önemli biriydi. Freya'yı ve etraftaki askerleri şaşırtarak kılıcı büyük bir hızla avlunun boş köşesine doğru fırlattım. Kılıç taşa çarpıp çınlayarak uzağa düştü.

"Hiçbir ceza almayacaksın komutan!" dedim net bir ses tonuyla.

"Ama bu toprakların güvenliği benden sorumluyken, dünyanın en azılı katilleri tarafından suikasta uğradınız. Onların bizim topraklarımızda bu kadar rahat ve pervasızca dolaşabilmeleri benim suçum, prenses."

Artık bu suçluluk psikolojisinden ve resmiyetten iyice sıkılmıştım. Zaten günlerdir ölümle burun burunaydım, oldukça yorgundum ve üstüm başım pislik içindeydi. Bir an önce bana verecekleri odaya gidip temizlenmek, sıcak bir banyo yapıp dinlenmek istiyordum.

"İlla bir ceza verilecekse bunu ben değil, Başgeneral Mortias verecek." Yönümü hemen yanımda sessizce duran Mortias’a döndüm ve parmağımla yerdeki komutanı işaret ederek, "Onun cezasını sen belirleyeceksin ama bu cezanın içinde kesinlikle ölüm olmayacak, anlaşıldı mı?" dedim.

Mortias, bu emrivaki ve otoriter tavrımı garip bir şekilde sevmiş olacak ki dudaklarının kenarı yarım ağızla yukarı kıvrıldı. "Sen nasıl istersen, leydim," dedi pürüzsüz bir sesle. Ardından sıcak bakışları anında buz kesti ve yerden ağır adımlarla kalkan komutana döndü. "Cenazeleri ailelerine gönderdin mi?" diye sordu, sesi avluda yankılanan bir kırbaç gibi sertti.

"Evet, efendim. Hepsi uğurlandı."

"Cehennem suikastçılarından canlı yakalanan oldu mu?" diye sordu Mortias, otoriter ve tavizsiz ses tonundan ödün vermeyerek.

"Bir kişiyi sağ yakalamayı başarmıştık. Ama elimize geçtiği, onu bağladığımız an gizlediği bıçakla boynunu keserek intihar etti," dedi Komutan Zikas ve fırlattığım kılıcını gidip yerden alarak sessizce kınına geri soktu.

"Peki, suikastçının kimliğini tespit edebildiniz mi?"

"Evet, efendim. Kuzey krallıklarından olan Karsus Krallığı’nın vatandaşı. Babası, Kral Melek Renses’in başdanışmanıymış."

Duyduklarıyla birlikte Mortias’ın yüzünü koyu bir huzursuzluk ve öfke kapladı.

"Suikastçının kafasını hemen bir kutuya koyup Kral Renses’e gönderin! Topraklarımızdan bu kadar rahat suikastçı çıkmaya devam ederse, kraliçenin onlara savaş açması yakındır." Elini zaten dağınık olan siyah saçlarının arasına sokup sinirle karıştırdı, saçlarının daha da dağılmasına neden oldu. "Askerler savaşa her an hazır olsunlar. Tüm gözcü birliklerini derhal iki katına çıkar! Sınırlardaki denetim en üst düzeye getirilsin. Uçan kuş bile aranmadan, sorgulanmadan bu topraklara adım atmayacak, anladın mı!"

Mortias öfkeden deliye dönmüş bir şekilde işaret parmağını komutana doğru sallıyordu. Eğer öfke bu dünyada etten ve kemikten bir vücuda bürünmüş olsaydı, bu kesinlikle Mortias’tan başkası olamazdı.

"Tüm halklara ve loncalara Karganın başına koyulan ödülün iki katına çıkarıldığını ilan et. Her yere yeni aranıyor broşürleri asılsın. Şimdi git ve o Karga itini bana ölü ya da diri getir! Cezanı sen o adamı bulup geldikten sonra konuşacağız, Komutan Zikas."

"Emredersiniz efendim!"

Mortias’ın kesin baş hareketiyle komutan selam verip hızla yanımızdan ayrıldı. Kraliçenin sarayındayken aralarındaki konuşmalardan ikisinin çok yakın arkadaş olduğunu sanıyordum. Ancak belli ki askeri disiplin söz konusu olduğunda tamamen yanılmıştım. Komutanın gidişiyle birlikte avluda bekleyen diğer askerler de selam verip dağıldılar. Bunu fırsat bilerek hemen Mortias’ın yanına sokuldum. Dibine girmemle birlikte yüzündeki o korkunç öfkenin yavaşça dağılıp yerini yumuşak bir ifadeye bırakması bir oldu.

"Siz ikiniz çok yakın arkadaşsınız diye sanıyordum?" Soru soran sesimi oldukça nazik ve sakin tutmaya çalışmıştım. Çünkü Mortias’ı bir daha öyle gözü dönmüş bir öfkeyle görmek istediğimden pek emin değildim.

"Öyleyiz, yakınız."

"Az önce hiç öyle gözükmüyordu ama. Resmen adamı ezdin geçtin."

"Çünkü az önce onun karşısında arkadaşı değil, uyması gereken kuralları hatırlatan Başgenerali olmam gerekiyordu. Onunla çocukluktan beri arkadaş olmamız, benim onun komutanı olduğum gerçeğini ve sorumluluklarımı değiştirmiyor leydim." Mortias bir adım gerileyerek üzerimdeki tozlu kıyafetleri ve yorgun yüzümü tekrardan süzdü. "Hadi, seni odana götüreyim leydim. Dinlenmeye ve yaralarının sarılmasına ihtiyacın var," dedi ve kalenin iç kısımlarına doğru tekrardan yürümeye başladık.

Kalenin içi, dışarısı kadar kasvetli ve karanlık bir havaya sahipti. Duvarlara asılmış devasa meşaleler olmasaydı, içerisi büyük ihtimalle zifiri karanlığın kollarına teslim olurdu.

Koridorlar tıklım tıklım asker doluydu. Her köşeden, her odadan bir asker çıkıyor, bizi gördükleri an durup büyük bir saygıyla selam veriyorlardı. Mortias onlara dalgın ve düşünceli bir şekilde başıyla karşılık veriyordu. Bense yanlarından geçerken dik dik bakmak dışında bir şey yapamıyordum. Aklımda düğüm olmuş bazı sorular vardı ve Mortias’ın bu dalgın halini fırsat bilerek ondan cevaplar koparabilirdim.

"Mortias, bu Karganın ve şu Cehennem Suikastçıları denilen adamların tam olarak olayı ne?" diye sordum, koridorda onunla aynı hizada yürümeye çalışarak.

"Genel olarak hangi amaca hizmet ettiklerini, neden birleştiklerini tam olarak biz de çözebilmiş değiliz leydim."

"Ah Mortias, bilmem farkında mısın ama bu suikastçılar beni kaçırdı!" Mortias’ın güçlü kolunu aniden tutarak hızlıca onun önüne geçtim ve durmasını sağladım. "Belli ki bu, onlarla son karşılaşmam ya da son savaşım olmayacak. O yüzden bana daha fazla detay vermek zorundasın. Neyle, nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumu bilmek benim en doğal hakkım!"

Mortias gözlerimin içine çöken o sarsılmaz kararlılığı görmüş olacak ki derin bir nefes vererek başparmağı ve işaret parmağıyla burun kemiğini sıktı.

"Tamam, sana bilmen gereken her şeyi anlatacağım leydim. Ama burada olmaz. Şimdi sırası değil. Şimdi senin dinlenmen, temizlenmen ve şu küçük yaralarının bakılması gerekiyor. Seni söz, sonra her şeyi rahatça, baş başa konuşabileceğimiz bir yere götüreceğim. Sen de bana bu iki günde o herifin yanında başına neler geldiğini anlatacaksın. Anlaştık mı?"

Mortias büyük ellerini yavaşça omuzlarıma yerleştirmiş ve hafifçe üzerime doğru eğilmişti. Dışarıdan bakıldığında yanlış anlaşılmaya oldukça müsait, fazlasıyla yakın bir pozisyonda duruyorduk.

"Tamam ama bana her şeyi eksiksiz anlatacağına dair söz ver," dedim ve çocukça bir refleksle sertçe serçe parmağımı ona doğru uzattım.

Mortias uzattığım serçe parmağıma önce oldukça anlamsız, şaşkın bakışlar attı. Ardından bizim dünyadaki o eski alışkanlığı, ne yapması gerektiğini hatırlamış olacak ki bakışları anında yumuşadı. Yüzüne kondurduğu içten, sahici bir gülümsemeyle kendi serçe parmağını parmağıma dolayarak bana sertçe parmak sözü verdi.

"Söz veriyorum leydim," dedi. Sesi az önceki kasvetten sıyrılmış, artık oldukça keyifli çıkıyordu.

"Ah, ayrıca sen de kesinlikle dinlenmelisin. Gözlerin resmen 'uyku istiyorum' diye bar bar bağırıyor." Sözlerimle birlikte omuzlarımdaki ellerini yavaşça indirmesini sağladım ve koridorda yeniden yürümeye başladım.

"Demek leydim beni düşünüyor, beni önemsiyor..." dedi Mortias arkamdan yetişip, hafif flörtöz ve muzip bir ses tonuyla.

"Tabii ki de önemsiyorum. Benim yüzümden günlerdir yollardasın, bu kadar yoruldun."

"Ah, beni önemsediğini duymak gerçekten şaşırtıcı. Sonuçta senin için bir Peter Pan değilim..." Mortias duraksadı ve muzip ifadesi yerini hafif bir siteme bıraktı. "Söylesene leydim, Orman Koruyucuları lideri Luka’ya neden o çocuksu isimle, 'Peter' diye seslendin?"

Mortias’ın sesinden buram buram akan, saklamaya gerek bile duymadığı o kıskançlığı hissetmemek imkânsızdı.

Sorusunu bilerek görmezden gelerek, benim asıl takıldığım mantık hatasını sordum: "Dur bir dakika! Eğer sen gerçekten Luka’nın kim olduğunu ve adını zaten biliyorsan, o ormandaki alanda neden onun ismini özellikle sordun?"

"Ben bu topraklarda yaşayan her önemli kişiyi, özellikle de soyu kurumuş, yıkılmış bir Elf krallığının son prensini tabii ki de çok iyi bilirim leydim. Ama o alanda bunu bildiğimi belli etmiş olsaydım, Luka ve adamları bunu nereden bildiğimi sorgulamaya, benden şüphelenmeye başlarlar ve işler sarpa sarardı." Oldukça rahat, stratejik bir tavırla konuşmuştu.

"Peki, sen Peter Pan’ı nereden biliyorsun?" Şaşkınlığım sesimin tonuna da yansımıştı. Benim dünyama ait bir çizgi film karakterini nasıl bilebilirdi ki?

"Ah leydim... İki yıldır aslında hayatının her anında gizlice var olduğumu ne kadar çabuk unutuyorsun." Mortias tekrar tam yanımda yürümeye başladı ve yüzünde utangaç bir gülümsemeyle dudağının kenarını hafifçe okşadı. Yeşil gözleriyle çaktırmadan bana baktığını sanıyorsa kesinlikle yanılıyordu. Her mimiğini hayranlıkla izliyordum.

"Sürekli o elfe benzeyen yeşil kıyafetli çocuğun resmi olan eşyalar, tişörtler aldığında hep arkandaydım. Denizin kenarında çimlere oturup o küçük bilgisayarında o çocuğun masalını izlediğinde, ben de bir ağacın gölgesinde durmuş, büyülenmiş gibi seni izliyordum. Senin bu kadar hayranlık duyduğun, sevdiğin kişinin kim olduğunu öğrenmek için büyük bir kıskançlıkla onu her yerde arattım."

"Sonra?" dedim merakla.

"Sonra ise onun sadece çocukların sevdiği, uçabilen bir masal kahramanı olduğunu öğrendim. Ve senin de sürekli elinden düşürmediğin o küçük, parlak aletten kendime satın aldım. Gerçekten muhteşem bir şey. Küçük bir sihir kutusu gibi."

"Ah, sen telefondan bahsediyorsun! Kendine bizim dünyadan bir telefon mu satın aldın yani?" dedim, şaşkın bakışlarımı tamamen onun yakışıklı yüzüne sabitleyerek.

"Evet, evet, te-telefon... İşte o dediğin sihirli aletten kendime aldım. Dükkândaki satıcı adam da tam olarak böyle söylemişti." Mortias oldukça heyecanlı bir şekilde elleriyle telefonun şeklini çizerek anlatıyordu. Anlaşılan teknolojiden fena halde etkilenmişti. Elleriyle heyecanla bir şeyler tarif etmeye çalışması onu o kadar tatlı ve sevimli gösteriyordu ki, kızarmış yanaklarını iki elimle tutup sıkmamak için kendimi zor zapt ediyordum.

Ama şimdi derinlemesine düşününce onun adına üzülmeden de edemedim. İki yıl boyunca hiç bilmediği, yabancısı olduğu koca bir dünyada yapayalnız, bir gölge gibi kalmıştı. Onu bu hayatta benden daha iyi anlayabilecek kimse olamazdı. Ama ben yine de ondan daha şanslı durumdaydım. Çünkü benim çevremde bana bu dünyayı, buranın kurallarını anlatan, gösteren Lamira gibi insanlar vardı. Mortias’ın ise koca dünyada sığınabileceği hiç kimsesi yoktu.

"Söylesene Mortias iki yıl boyunca benim dünyama ayak uydurmayı nasıl başardın? Tek başına, kimsesiz oldukça zorlanmış olmalısın." Sesim, içimdeki empati yüzünden beklediğimden çok daha hüzünlü ve kırık çıkmıştı. Gözlerim yavaştan dolmaya başlamıştı bile.

Ben her zaman empati duygusu gereğinden fazla güçlü olan bir insan olmuştum. Ve şimdi Mortias’ın o devasa şehirlerde, arabaların, binaların arasında tek başına şaşkınca kalakaldığını düşündükçe ağlama isteğim dalga dalga büyüyordu.

"Yalnız değildim ki... Yanımda, her anımda hep sen vardın leydim ." Mortias, gözlerime yerleşen o koyu hüznü anında yok etmek ister gibi derin bir şefkatle bakıyordu bana. Sesi hiç olmadığı kadar sıcak, kadife gibi ve samimiydi.

"Doğrusu, evet, ilk geldiğim zamanlarda şaşırdığım, anlam veremediğim birçok şey oldu. Siz dünyalıların her şeyi büyük bir sihirle yaptığınızı sanmıştım ilk başta. Ama sonra gördüm ki o devasa aletler sihirle değil, insan aklının sınırları içerisinde var edilmişti. Siz buna teknoloji diyorsunuz. Bunu tamamen idrak ettiğimde yaşadığım o şaşkınlığı ve insanoğluna karşı duyduğum hayranlığı kelimelere dökmem imkânsız, leydim." Mortias’ın şimdi bahsederken bile gözlerinden ne kadar büyülendiği netçe okunuyordu.

"Ayrıca küçük bir yanlış anlaşılmayı da hemen düzeltelim." diyerek hafifçe gülümsedi. "Ben iki yıl boyunca aralıksız olarak sadece senin dünyanda, düşündüğün gibi kalmadım. Burada, Porsian’da da bitmek bilmeyen askeri görevlerim ve sorumluluklarım vardı. O yüzden sadece ara sıra, fırsat buldukça senin boyutuna geliyordum. Günün bitip sen güvenle evine döndüğünde, ben de kendi boyutuma dönüyordum. Hem boyut değiştirmek hem de insan formuna bürünmek gücümü büyük ölçüde tüketiyordu. Bu yüzden yanına tekrar gelebilmek için en az bir hafta boyunca burada büyü enerjisi biriktirmem gerekiyordu. Yani düşündüğün gibi sapık gibi her saniye peşinde dolanmıyordum."

Mortias, beyaz dişleri hafifçe görünecek şekilde içtenlikle gülümsedi.

"Sandığım kadar büyük bir çaresizlik içinde zorlanmadığını öğrendiğime gerçekten çok sevindim." Onun adına içten bir rahatlama hissetmiştim. Yüzüme yerleştirdiğim en samimi gülümsemeyle ona bu hislerimi aktarmayı umdum.

"Leydim sen beni kalabalıkların arasında hiç görmesen, fark etmesen de ben seni her halinle, her duygunla uzaktan izliyordum. Sadece senin orada, sağlıklı ve iyi olduğunu görmek bile içimde tarif edilemez bir huzur, silinmez bir iz bırakıyordu. Sen uzaktan bile benim karanlık kalbimi aydınlatan tek ışıksın... Ve ben, o ışığın gölgesinde bile ömür boyu yaşamayı sevecek kadar körü körüne sana aittim."

Mortias’ın dudaklarından dökülen bu devasa itirafla birlikte olduğum yerde adeta dona kaldım. Atacağım adım havada asılı kaldı. "Yani anlayacağın leydim, senin yanında geçirdiğim o iki yıl, bana tanrıların bahşettiği en büyük lütuftu."

Birden ne yaptığımı bilmez bir halde Mortias’ın sıcak elini iki elimle kavrayıp tam karşısına geçtim. Birkaç damla gözyaşı yanağımdan aşağı süzülürken, hangi ara ağlamaya başladığımı bile fark etmemiştim. Sözleri o kadar saf, o kadar güzel ve ağırdı ki kalbimin en derin, en dokunulmamış köşelerine ulaşıp orayı titretmişti.

Mortias gözyaşlarımı görünce anında kalın kaşlarını çattı. Elini elimden nazikçe çekip büyük avucunu yüzüme, yanağıma yerleştirdi. Yanağımdan süzülen yaşları tüy kadar hafif, incitmekten korkan dokunuşlarla sildi.

"Neden ağlıyorsun leydim? İstemeden, farkında olmadan seni kıracak ya da üzecek bir şey mi söyledim yoksa?" Bakışları o an o kadar masum, o kadar çaresizdi ki... Sanki karşımda bir kadının neden ağladığını anlamaya çalışan, suçluluk psikolojisine girmiş küçük bir oğlan çocuğu duruyordu.

"Hangi ara bana bu kadar körkütük âşık oldun be adam!" Sesimin sitemli ve sarsılmış çıkmasına engel olamamıştım. Çünkü onun bana beslediği bu devasa, uğruna boyutlar açtığı duyguların karşılığı şu an bende yoktu. Bilmiyorum, belki gelecekte ben de onu aynı tutkuyla sevebilirdim ama şu an ne ona ne de bir başkasına karşı içimde böyle bir aşk beslemiyordum. Bu ağırlık beni eziyordu.

"Leydim, inan bana sana tam olarak hangi gün, hangi saniyede bu kadar âşık olduğumu ben de bilmiyorum. Ama kesin olarak bildiğim tek bir şey varsa, o da şudur" dedi ve benim elimi tutup sertçe kendi sol göğsünün, kalbinin üzerine bastırdı. Ona dokunmamla birlikte avcumun altındaki kalbin gerçekten de ritmini tamamen kaybetmiş gibi, göğüs kafesini kıracak kadar hızlı ve güçlü attığını hissettim. "İşte bu... Seni gördüğüm, seni izlediğim her an kalbime olan şey tam olarak bu."

Mortias bana iyice yaklaşmıştı. İki eliyle, kalbinin üzerine koyduğu elimi sıkıca ama canımı yakmadan okşuyordu. Bana bakarken gözlerinin yeşilinde kaybolduğunu, tamamen dalıp gittiğini görebiliyordum. Ve yavaşça yüzüme doğru eğilmeye başladı.

Dudağımla dudaklarının arasında artık bir nefeslik bile mesafe kalmamıştı. Sıcak nefesi tenimi yakarken, son saniyede ne yaptığımızı, nerede olduğumuzu fark edip büyük bir panikle geriye doğru kaçtım. Ey sözde yüce tanrılar aşkına! Az önce resmen Mortias’la öpüşmek üzereydim! Bir saniye bile geç hareket etseydim dudaklarımız birbirine mühürlenecekti.

Mortias’a baktığımda, yüzüne çöken o derin üzüntü ve hayal kırıklığıyla omuzlarını çaresizce düşürdüğünü gördüm. Benden böyle bir kaçış hamlesi beklemiyormuş gibi incinmiş görünüyordu.

"Ben... Özür dilerim Mortias. Henüz senin bu büyük duygularına layıkıyla karşılık verecek hislerim yokken seni öpemem. Bu sana karşı büyük bir haksızlık ve bencillik olurdu," dedim toparlanmaya çalışarak.

"Asıl özür dilemesi gereken kişi benim, leydim. Bana henüz karşılık verecek duygularının olmadığını bildiğim halde bencilce davranıp seni öpmek istedim," dedi ve derin bir nefes alıp o kasvetli havayı dağıtmak ister gibi hafifçe gülümsedi.

"Ama biliyorum, bir gün gelecek ve sen de beni, şu an seni öpmek istediğim gibi büyük bir tutkuyla öpmek isteyeceksin. İşte o gün geldiğinde, hiçbir şey söylemene gerek kalmadan doğrudan dudaklarıma yapışabilirsin. O lanet tanrılara sırf o günün daha çabuk gelmesi için her gün diz çöküp yalvarmaya hazırım."

Mortias’ın gergin ve utanç verici ortamı dağıtmaya çalıştığı bariz belliydi. O da en az benim kadar utanmıştı; ikimizin yanaklarının da şu an aynı derecede kıpkırmızı olduğuna kalıbımı basabilirdim.

Üstelik koridordan sürekli geçip duran, meraklı gözlerle bize bakan askerler yüzünden utancım katlanmıştı. Çünkü bu yakınlaşma anına şahit olanlar vardı ve emindim ki çoktan hakkımızda dedikodu kazanını kaynatmaya başlamışlardı.

"Hadi, daha fazla buralarda oyalanıp dedikoduculara malzeme vermeyelim ve odana gidelim artık leydim," dedi Mortias ve önüme geçerek yürümeye devam etti.

Kalenin içini sarıp sarmalayan, devasa çift taraflı taş merdivenin sağ kanadından yukarıya doğru basamakları tırmanmaya başladık. Duvarlarda, kraliçenin o süslü sarayındaki gibi asilzadelerin portreleri yerine, bu krallığın geçmişte verdiği büyük savaşları, zaferleri anlatan kanlı ve görkemli tasvirler vardı.

Bu sefer girdiğimiz üst kat koridorunda, karşıdaki bir odadan hızlıca çıkan kadın bir asker dışında kimsecikler yoktu. Bir koridordan daha keskin bir dönüş yaptıktan sonra Mortias nihayet büyük, oymalı bir ahşap kapının önünde durdu ve kapıyı açıp geçmem için eliyle işaret etti.

İçerisi, dışarıdaki o sert ve kasvetli savaş kalesinden hiç beklenmeyecek derecede şık, ferah ve konforlu tasarlanmıştı. Beyaz ve soft pembe tonlarının hâkim olduğu, ortada duran genişçe, rahat bir yatak gözüme çarptı.

Yatağın sağ tarafında, duvar boyunca uzanan yine aynı soft tonlarda büyük bir giysi dolabı yer alıyordu. Ve onun hemen yanında, banyoya açıldığını tahmin ettiğim küçük bir kapı daha vardı. Kapısı yarı açık olan avluya/balkona göz gezdirdiğimde, oranın taş bir çıkıntıdan ibaret küçük bir alan olduğunu gördüm; ama yine de gökyüzünde asılı duran o muazzam kaya parçalarını ve şelaleleri oradan rahatça, keyifle izleyebilirdim. Genel olarak az eşyalı, göz yormayan ama son derece asil ve şık bir odayı bana tahsis etmişlerdi.

"Seninle ilgilenmeleri, üstünü başını ayarlamaları için Lamira’yı ve birkaç hizmetliyi birazdan buraya göndereceğim. Şimdi izninizle leydim," dedi Mortias. Bana o kendine has, asil askeri selamını verdikten sonra kapıyı kapatıp odadan çıktı.

Yorgunluktan bitap düşmüş bir halde kendimi yumuşacık yatağın üzerine bıraktım. Bir süre öylece uzanıp tavanı izledikten sonra kapının ritmik bir şekilde çalınmasıyla yerimden doğruldum.

"Girebilirsiniz!" diye seslendim.

Kapı açıldı; Lamira ve arkasındaki birkaç hizmetli ellerinde havlular ve kıyafetlerle içeriye doluştular. Lamira, arkasındaki hizmetlilerin resmiyetinden ötürü bana alttan alttan, kaçamak bakışlar atmaya çalışıyor ama kafasını kaldırıp rahatça konuşamıyordu.

"Lamira hariç hepiniz lütfen dışarı çıkın," dedim hizmetlilere dönerek, nazik ama emir veren bir sesle. Hizmetlilerin saygıyla eğilip odayı tamamen terk etmesiyle birlikte, Lamira’nın çığlık atarak boynuma atlaması saniyeler sürdü.

"Senin için ne kadar çok endişelendiğimi, ne korkular atlattığımı tahmin bile edemezsin!" dedi hıçkırır gibi bir sesle. Ardından benden hızla uzaklaşarak ellerimi tuttu, sağlam olup olmadığımı görmek için her yerime pürdikkat baktı. "Sen benim gözlerimin önünde, o metrelerce yükseklikten gökyüzünden yere düştün! Nasıl olur da hâlâ tek bir kemiğin bile kırılmadan hayattasın?"

Ne kadar büyük bir şok ve şaşkınlık içinde olduğu her halinden, titreyen ellerinden belli oluyordu. Sanırım kaleye benim canlı bir bedenle, sapasağlam dönebilmeme ihtimal dahi vermiyordu.

"Beni Karga kurtardı. Tam yere çakılmama, parçalanmama birkaç santim kalmıştı ki Karga beni güçlü bir büyüyle havada yakaladı," dedim, yumuşacık olan yatağımın üzerine kendimi yeniden bırakıp otururken.

"Ne?! Ne yani, seni bu Cehennem Suikastçılarının acımasız lideri olan o kural tanımaz Karga mı kurtardı?!" Lamira resmen konuşmuyor, şaşkınlıktan avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Su yeşili olan uzun saçlarını heyecanla omzundan geriye doğru atarken yatağın önünde volta atmaya başladı. "Şaka yapıyorsun değil mi? Porsian’da Karganın o karanlık, kanlı şöhretini bilmeyen tek bir canlı bile yoktur! O adam kraliçeden ve Porsian hanedanından ölesiye, deliler gibi nefret ederken. Karşısına çıkan Porsian prensesini nasıl olur da oracıkta öldürmez, aksine hayatını kurtarır?"

Lamira daha çok şok içinde kendi kendine mantıklı bir açıklama aramaya çalışıyor gibiydi. Karganın beni kurtarmış olması fikri, onun dünyasında inanılması imkânsız, saçma bir mucize gibi duruyordu. Eh, haksız da sayılmazdı; ilk başta ben de beni neden kurtardığına, neden yaşattığına anlam verememiş, inanamamıştım.

"Ay bir sakin ol, derin nefes al! Adam beni babasının hayrına ya da bana acıdığı için kurtarmadı herhalde," dedim tırnaklarımla gergince oynayarak.

"Beni Mortias’a ve krallığa karşı bir koz olarak kullanıp, işi bittiğinde de işkenceyle öldürecekti. Tamamen siyasi bir hamle yani. Bu yüzden beni iyileştirip yaşattı. Ben de onun o tekinsiz ininde bulduğum ilk fırsatta arkama bile bakmadan oradan kaçtım."

"Oha! Karganın elinden, onun o ölümcül sığınağından canlı kurtulmayı başarabilen ilk insan olarak bence doğrudan dünya tarihine falan geçmen lazım!" dedi Lamira büyük bir hayranlıkla. Heyecanla gelip yatağın üzerine, tam yanıma oturdu. "Daha önce onun ağına düşüp de elinden sağ çıkabilen, tek bir uzvunu bile kaybetmeden kaçabilen hiç kimse olmamıştı!"

Lamira, sesindeki o gizleyemediği hayranlık ve şaşkınlıkla gözlerini kocaman açmış, ağzı hayretle aralanmıştı. Şu anki haliyle o kadar tatlı, o kadar güzel ve bez bebek gibi sevimli görünüyordu ki, onun bu saf halini anlatmaya kelimelerim kesinlikle yetersiz kalırdı.

"Ah, öyle mi? Aslında benim için bu oldukça kolay oldu. Sabaha karşı tuvalete gittiğimde tesadüfen konuşmalarını duydum. Sonra ise hiç düşünmeden ormanın içinde deliler gibi koşmaya başladım. Hatta az kalsın vahşi bir hayvana bile yem olacaktım ama tam zamanında kahramanım yetişerek beni o canavarın elinden kurtardı," dedim. İki elimi dramatik bir şekilde kalbime yerleştirerek kendimi yatağa, geriye doğru bıraktım.

"Efendi Mortias’tan mı bahsediyorsun?" diye sordu Lamira. Gözleri merakla parıldıyor, cevap vermem için durmadan kolumu çekiştirip duruyordu.

"Hayır, o değil. Beni kurtaran, Demirkıran Ormanı’nın gizemli koruyucu elfi Peter Pan," dedim. Son kısmı özellikle abartılı bir tonlamayla söylemiş, kollarımı iki yana açarak hayali bir masal dünyasını tarif etmiştim.

"Ah, demek bir orman elfi ile tanıştın! Üstelik o bir koruyucu elf. Oldukça yakışıklı, erkeksi ve vahşi bir cazibesi var, değil mi?" Lamira da şimdi tıpkı benim gibi hülyalı bir ruh haline bürünmüştü. Kollarını iki yanına açıp kendini sırtüstü yatağa, yanıma bıraktı.

"Onlar hakkında ne biliyorsun? Bana hemen anlat," dedim, merakla kendimi yan çevirip tamamen Lamira’ya doğru dönerek.

"Onlar hakkında bildiklerim aslında biraz sınırlı. Çünkü koca Elarion Orman Elf Krallığı yıkıldığından beri ormanlara küçük kabileler halinde yayıldılar. Ve kendilerini her anlamda, tamamen insanlardan soyutladılar. Gerçi sadece insanlara karşı değil, bu diyardaki diğer tüm türlere karşı da acımasız bir duvar ördüler. Sınırlarının geçilmesinden asla ama asla hoşlanmazlar. Oldukça savaşçı bir halktır; kadınları da erkekleri gibi ölümcül ve güçlüdür. Büyü yetenekleri de genelde hep doğayla, elementlerle alakalı olur. Ve adamları gerçekten inanılmaz bir erkeksi çekiciliğe sahiptirler. Anlayacağın, buz elfleriyle tamamen zıt kutuptalar," dedi ve dirseğinin üzerinde doğrularak bana baktı.

Buz elfleri mi? Bu da neydi şimdi? Bu diyarda başka bir elf türü daha mı vardı yani?

"Buz elflerini de anlatsana biraz," dedim, sanki öylesine, sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi bir tavır takınarak.

Lamira tavanı izleyerek bir süre düşündükten sonra heyecanla konuşmaya başladı.

"Onlar tam anlamıyla elit sınıf, yani asiller. Orman elfleriyle her konuda taban tabana zıtlar. Zaten birbirlerinden haz ettikleri de pek söylenemez. Faelwyn Krallıkları haritanın en kuzeyinde bulunuyor. Kuzeyin o amansız soğuğu karakterlerine mi işlenmiş bilinmez ama oldukça mesafeli, kibirli ve soğuk bir halktır." Dedi ve hafifçe öksürükten sonra devam etti.

"Orman elfleri her ne kadar ham savaşa, saf bilek gücüne önem veriyorsa, buz elfleri ise tam tersi sanata, estetiğe ve müziğe değer verir. Hatta kılıç kullanmayı bile ölümcül bir sanat olarak görürler. Birbirleriyle kılıçla mücadele eden iki buz elfini görürsen, savaştıklarını değil de büyüleyici bir dans ettiklerini bile düşünebilirsin. Ama onların en kötü yanı, diğer tüm türleri kendilerinden aşağı görmeleri ve bu dünyadaki herkesin sadece onlara hizmet etmek için var olduğuna inanmalarıdır."

Lamira lafını bitirir bitirmez aniden yataktan fırladı.

"Aman, bu kadar çene çalmak yeter! Doğruca duşa gidiyorsun. Bunu yüzüne karşı söylemek istemezdim ama kokun yüzünden resmen bayılmak üzereyim leydim! İğrenç bir haldesin," dedi ve beni arkasında bırakarak direkt geniş banyoya yöneldi.

Birkaç dakika banyoda suyu ayarlamakla oyalandıktan sonra büyük gardırobuma doğru ilerledi. İçinden titizlikle seçtiği kıyafetleri banyoya bıraktıktan sonra tekrardan yatağın ayakucunda durdu. Bense günlerin yorgunluğuyla yatakta iyice mayışmış bir haldeydim.

"Hadi, doğruca duşa! Duştan çıktıktan sonra banyoya bıraktığım o ince içliği giy sadece. Çünkü birazdan şifacılar gelip senin yaralarına bakacak," dedi ve ellerimden tutarak zorla beni sırtımdan banyoya doğru itekledi.

Banyoya girdiğimde, odada sadece ikimiz olduğumuz için kapıyı kilitleme ihtiyacı duymayarak hemen üzerimdeki o mahvolmuş, yırtık pırtık elbisemden kurtuldum. Kendimi mis gibi amber kokan sıcak suyun kollarına bıraktım. Tam mayışmış bir şekilde rahatlayıp gözlerimi kapatıyordum ki, burnuma dolan o yoğun amber kokusuyla birlikte o lanet adam tekrardan zihnime düştü. Karga da tam olarak böyle kokuyordu...

Onun gözlerinin önünde tuniğini burnuma çekip kokladığım ve kendimden geçtiğim o an gelince utançtan kıpkırmızı oldum. Etkilendin etkilenmesine de, neden bunu seni kaçıran ve öldürmek isteyen adama belli ediyorsun ki seni aptal kız! İç sesim, her zaman olduğu gibi yine haklı ve acımasızdı.

Tüm keyfim kaçtığı için daha fazla suyun altında durmayıp hemen kendimi yıkayıp çıktım. Vücudumdan damlayan suları büyük havluyla kuruladıktan sonra, Lamira’nın getirmiş olduğu o "içliğe" baktım. Bu basit bir içlikten ziyade, oldukça seksi, iddialı bir gecelikti! Hemen iç çamaşırlarımı giyip, kan kırmızısı kadife geceliği de üzerime geçirerek banyodan çıktım.

Küçük el havlumla ıslak saçlarımı kurulayarak odaya adım attığım sırada duyduğum keskin cam kırılma sesiyle irkilerek başımı kaldırdım. Mortias, elinde tuttuğu bardağı yere düşürmüş, camlar etrafa saçılmıştı.

Ona doğru birkaç adım yaklaşıp yerde duran kırık parçaları kastederek, "Sen iyi misin? Bir yerine bir şey oldu mu?" diye sordum endişeyle.

Mortias, bir süre ağzı hafifçe açık kalmış bir şekilde beni baştan aşağı süzdü. Gördüğü şey her neyse, dikkatini o kadar dağıtmıştı ki derince yutkunduğunu gördüm.

"S-sen çok güzelsin leydim..." Sesi, odanın içinde adeta bir fısıltı gibi yankılanmıştı. Hemen ardından sertçe başını iki yana sallayarak büyülenmiş gibi bakmayı bıraktı ve bakışlarını kaçırıp başka bir yere doğru döndü.

Gerçekten onun dikkatini bu derece altüst edecek kadar güzel mi görünüyordum? Merakıma yenik düşerek yatağımın hemen yanında duran büyük boy aynasının karşısına geçtim ve kendimi incelemeye başladım.

Üzerimdeki geceliğin gerçekten derin, cesur bir göğüs dekoltesi vardı. Korse takmadığım için dolgun göğüslerimin hatları ve meme uçlarım kumaşın altından bariz bir şekilde belli oluyordu. Geceliğin kalıbı vücudumu sımsıkı sardığı için kalçalarımı ve belimi çok güzel ortaya çıkarmıştı. Kum saati şeklindeki vücudum bu kırmızı kadifenin içinde tamamen gözler önündeydi.

Mortias’ın sessizce arkama geçmesiyle, aynanın yansımasından gözlerimizi birleştirdim. O da aynı yoğunlukla aynadan beni izliyordu. Onun bu yakan bakışları eşliğinde, sırtıma dökülen uzun siyah saçlarımı yavaşça toplayıp sağ omzumun üstüne doğru attım. Geceliğin arkasının tamamen derin bir sırt dekoltesine sahip olduğunu biliyordum. Saçlarımı önüme çekmemle birlikte Mortias’ın gözleri açılan beyaz tenime, direkt sırtıma kaydı.

Aynadan onun gözlerine baktığımda, içindeki o yoğun savaşı görebiliyordum; elbisemin ince askılarını oracıkta koparıp beni yatağa atıp atmama konusunda fena halde kararsız kalmış gibiydi. Bilerek, tamamen dürtüsel bir şekilde onun sınırlarıyla uğraşmak, onu kışkırtmak istiyordum; çünkü benim rızam olmadan bana dokunup dokunmayacağını, o asil iradesini ne kadar koruyabileceğini feci halde merak ediyordum.

Ona doğru yavaşça döndüm. Tam ona yaklaşmak için cesur bir adım atacaktım ki, Mortias ani bir hareketle beni birden kucağına alıverdi! Şaşkınlıkla ellerim havada kalmış, kalbim teklemişti. Mortias ise yüzündeki o çapkın ve muzaffer gülümsemeyle doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.

"Sen... Sen n-ne yapıyorsun?" Kekelememe engel olamamıştım. Planım güya onu heyecanlandırmak ve köşeye sıkıştırmaktı, ama ava giderken avlanmıştım, şu an onun yerine ben heyecanlanmıştım.

"Bir adım daha atsaydın, yerdeki keskin cam parçalarından biri ayağına batacaktı leydim," dedi, sesindeki o flörtöz tınıyı gizlemeyerek.

Kafamı eğip bahsettiği cam parçalarına bakmaya çalışırken, Mortias birden belimi daha sert kavrayıp beni göğsüne iyice yapıştırdı. Aramızdaki mesafe tamamen kapanmıştı.

Tam ona beni derhal yere indirmesini söyleyecekken odanın kapısı aniden, pat diye açıldı! Mortias, içeri girenlerin beni bu halde görmesine milisaniyelik bir süre bile izin vermeyerek, kapısını açık bıraktığım banyoya doğru koşar adımlarla daldı. Ve ayağıyla banyo kapısını arkamızdan sertçe çarparak kapattı. Sırtını kapıya yaslamış, beni hâlâ kucağında tutuyordu. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu.

"Bu da neydi şimdi böyle? Neden gizli aşıklar gibi alelacele banyoya saklanıyoruz ki?" dedim, Mortias’ın bana odaklanmış yüzünü elimle hafifçe yan tarafa doğru çevirmeye çalışarak.

"Dışarıdaki o adamların seni bu halde görmelerine izin vereceğimi düşünmedin herhalde leydim," dedi. Sesinde ki kıskançlık bariz bir şekilde belliydi.

"Bırak beni artık," dedim ve Mortias’ın kucağından inmek için gergince çırpınmaya başladım. Beni daha fazla kollarında tutarak zorlamak istemeyen Mortias, beni yavaşça yere bıraktı. Aynadaki yansımama bakıp, "Ne varmış ki benim halimde!" diye çıkıştım az önce dediği şeyi kastederek.

Mortias cevap vermek yerine beni aniden belimden tuttu, kendine doğru sertçe çekip banyo kapısıyla kendi gövdesi arasında sımsıkı sıkıştırdı. Bir eliyle iki elimi bileklerimden kavrayıp başımın üzerinde sabitlemişti; diğer eli ise bel boşluğumda yavaşça, tenimi yakarak geziniyordu.

"Üzerindeki bu gecelikle... Oldukça seksi ve davetkar görünüyorsun leydim. Ve bu diyarda kadınlar sadece kocalarının karşısına böyle çıkarlar. O yüzden üzgünüm ama dışarıdaki o insanların seni bu halde görmesine izin veremem, bu güzellikten onları mahrum etmek zorundayım," dedi. Bir bacağını bacaklarımın arasına sokup üzerime doğru iyice eğildi.

Aramızdaki o tehlikeli pozisyon yüzünden, pantolonunun altından sertleşen organını bariz bir şekilde hissettim. Bu his, boğazımın kurumasına ve derince yutkunmama neden oldu. Bunu anında fark eden Mortias’ın bakışları bir ton daha karardı ve dudaklarıma doğru milim milim yaklaştı.

Tam kendimi onun o kaçınılmaz öpücüğüne hazırlamış, gözlerimi kapatmıştım ki, yaslandığımız banyo kapısı dışarıdan hafifçe çalındı.

"Prensesim, hazırsanız eğer şifacılar sizi tedavi etmek için bekliyorlar." Lamira’nın sesi, içeride ne haltlar karıştırdığımızı çok iyi biliyormuş gibi son derece eğlenen, muzip bir tonla çıkmıştı.

Onun bölmesiyle birlikte içeride oluşan o yoğun, büyülü hava bir anda dağıldı ve ben hızla kendime geldim. Başımı kaldırıp Mortias’ına baktığımda, onda hiçbir şeyin değişmediğini gördüm. Büyük bir açlıkla hâlâ kalp şeklindeki dudaklarıma bakıyordu. Tam beni öpecekken hızla başımı çevirdim ve öpücüğü boşa çıktı. Mortias bu reddedişime hafifçe, burukça gülerek çevirdiğim yanağıma küçük bir öpücük kondurdu.

Mortias’a karşı içimdeki duygular hâlâ değişmemişti; evet, ondan deli gibi etkileniyordum ama bu aşk değildi. Kendimi artık kesinlikle kontrol altına almak zorundaydım.

Bunu Mortias’ın iyiliği için yapmalıydım, çünkü ona boş yere umut verip canını yakmak istemiyordum. Boğazımı temizleyip ellerimi onun gevşeyen tutuşundan kurtardım ve kapıdan uzaklaştım.

"Beni burada bekle leydim," dedi Mortias ve banyodan çıkıp odaya geçti. Hâlâ üzerimde bıraktığı o yoğun çekimin etkisinden kurtulamadığım için cevap vermek yerine sadece başımı sallamakla yetindim.

Birkaç dakika sonra Mortias içeriye, elinde beyaz renkli, oldukça kapalı ve kalın kumaştan bir gecelikle geri geldi.

"Bunu giyer misin leydim?" diye sordu, sesi yumuşacıktı.

Yaslandığım duvardan ayrılıp Mortias’ın elindeki geceliği sertçe aldım. Mortias sözünü dinleyip onu giyeceğimi düşündüğü için rahat bir nefes vermişti; ama ben onun hiç beklemediği bir şeyi yaptım ve geceliği etek kısmından tutarak büyük bir hırsla ikiye yırttım! Kumaşın yırtılma sesi banyoda yankılandı.

"Sakın bir daha kocammışsın gibi giyeceğim şeye, hayatıma karışma Mortias! Biz evli değiliz ve senin benim üzerimde hiçbir söz hakkın yok. Bunu ne kadar çabuk anlar ve kabullenirsen ikimiz için de o kadar iyi olur," dedim.

Mortias’ın yüzünün anında düşmesini, gözlerinin kırgınlıkla ve acıyla dolmasını izlemek benim de içimi sızlatmıştı. Ama bunu aslında onun iyiliği, aramıza net sınırlar koymak için yaptığımı anlamak zorundaydı. Onu elimle hafifçe kenara iterek banyodan dışarıya çıktım.

Ancak odadan adımımı atar atmaz ayağımı yerdeki taşa çivileyen, nutkumun tutulmasına neden olan tuhaf bir görüntüyle karşı karşıya kaldım. Karşımdaki adamın beyaz tuniğinin altında uzanan ayakları... İnsan ayağı değildi; resmen yünlerle kaplı bir keçi ayağıydı! Vücudunun üst kısmı ise tamamen normal bir insanı andırıyordu; tabii siyah saçlarının arasından şakaklarına doğru kıvrılan o sivri boynuzları saymazsak. Onun hemen yanında duran diğer adam da tıpkı onun gibi görünüyordu. Her bakımdan, her çizgileriyle aynıydılar; büyük ihtimalle ikiz olmalıydılar.

Onlara o kadar odaklanmış, şaşkınlıkla kalakalmıştım ki, banyodan peşimden çıkan Mortias’ın yanıma gelip elini sırtıma dokundurmasıyla ancak kendime gelebildim.

Mortias karşımızdaki manzarayı görünce ağız dolusu sessiz bir küfür savurdu. "Üzgünüm leydim. Seni onlara karşı önceden uyarmayı tamamen unuttum," dedi ve önüme geçerek yaratıklara attığım o patlak gözlü, şaşkın bakışlarımı gövdesiyle kesti.

"Bunlar Faun türüne ait şifacılar. Bu dünyada görebileceğin en alıngan, en gururlu varlıklardır leydim. Eğer onlara böyle bir canavara bakıyormuş gibi şaşkınca bakmaya devam edersen onları gücendirirsin. Ve bir Faun gücenirse, dünyanın sahibi bile olsan, kafalarına kılıç dayayıp onları ölümle tehdit etsen de bir daha dönüp yüzüne bakmazlar, seni tedavi etmezler. Tedavi etmektense ölümü seve seve kabul ederler," dedi ve ses tonunu biraz daha yükselterek benden birkaç adım uzaklaştı. "Zaten bilindiği üzere, tüm diyarlardaki en yetenekli, en mucizevi şifacılar hep Faunlar arasından çıkar."

Mortias’ın son kısmı neden adeta bağırarak, odada yankılanacak şekilde söylediğini anında kavramıştım. Onları överek, gururlarını okşuyor ve bana gücenip gitmelerini engellemeye çalışıyordu.

Başımı hızlıca iki yana sallayıp odağımı toplamaya zorladım kendimi. Anlaşılan bu diyarda daha göreceğim bir sürü böyle garip, fantastik tür vardı; o yüzden artık her şeye böyle çocuk gibi şaşırmayı kesmeliydim.

Çünkü bu hareketlerim aşırı derecede şüphe çekiyordu. Ayrıca aklıma takılan bir şey daha vardı. Mortias beni gerçekten bu keçi bacaklı adamlardan mı kıskanmıştı yani? Bu düşünce içimi garip yaptı.

Daha fazla ayakta dikilip dikkat çekmemek için yatağa geçip uzandım. Keçi adamlardan biri ağır adımlarla öne çıktı.

"Nerelerinizden yaralandınız, prensesim?" diye sordu, sesi oldukça çatallı ve tuhaf bir tınıya sahiptir. Biraz daha uzun konuşsa acaba araya 'mee'leme sesleri karışır mı diye düşünmeden edemedim.

"Özellikle bacaklarımda çok fazla çalı ve diken çiziği var. Onun dışında kollarımda da birkaç küçük sıyrık var, önemli bir şeyim yok," dedim.

Benim konuşmamla birlikte diğer keçi adam da başını salladı ve yanında getirdiği eski, deri heybeden koyu renkli bir kavanoz çıkardı.

"Bunuuu sürünceee hiçbir şeyinizzz kalmayacak prensesss," dedi. Bu keçi adamın konuşması diğerine göre çok daha bozuk ve kötüydü; kelimelerin son harflerini abartılı bir şekilde uzatarak çıkarıyordu. Ama yiğidi öldür hakkını yeme, çocukların yüzü gerçekten çok yakışıklıydı. Tabii keçiler ilgi alanıma girmediği için bu yakışıklılık benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu.

Ona başımla onay verdikten sonra yatağa yaklaşıp o yoğun kokulu kremi bacaklarımdaki çiziklerin üzerine incelikle sürdüler. Krem tenime değer değmez buz gibi bir ferahlık yayıldı. Aralarında düzgün konuşan Faun öne çıkıp kavanozu Lamira’ya uzattı.

"Prensesimize bu kremi yarın sabah ve akşam olmak üzere düzenli sürün. Sürdükten sonra bacakların mutlaka hava aldığından emin olun. Bu kremin tam etki göstermesi için açık havayla temas etmesi gerekiyor. Hadi, gidip odadaki tüm camları açın," dedi komut verir gibi. Lamira hemen kremi alıp pencerelere doğru koştu ve büyük camları ardına kadar açmaya başladı.

"İzninizle lordum. İzninizle prensesim," dedi konuşan Faun ve yanına kardeşini de alarak odadan sessizce çıktı. Lamira pencereleri tamamen açtıktan sonra merhemi makyaj masamın üzerine bıraktı.

"Lamira, bize biraz müsaade eder misin?" dedim ve onu da nazik bir dille odadan kovdum.

Yatağımda doğrularak sırtımı dikleştirdim ve gözlerimi odanın köşesinde sessizce bekleyen Mortias’a diktim.

"Hatırlıyorsan aşağıda konuşurken seninle baş başa konuşacağımıza dair söz vermiştin," dedim hesap sorar gibi.

Mortias hiçbir şey söylemeden direkt kıyafet dolabıma doğru gitti. İçini bir süre dikkatlice karıştırdıkla sonra aradığı şeyi bulmuş olmalı ki elinde beyaz, kalın bir kumaşla bana doğru döndü.

"Bu pelerini üzerine geçir leydim. Hem seninle kimsenin bizi rahatsız edemeyeceği bir yerde rahatça konuşmak, hem de bacaklarının hava almasını sağlamak için seni özel bir yere götüreceğim," dedi ve yataktan kalkmam için büyük elini bana doğru uzattı.

Nazikçe onun elini tuttum ve yataktan destek alarak kalktım. Bana uzattığı beyaz renkteki geniş pelerini de üzerime geçirip önünü bağladım.

"Tamam, hadi gidelim," diyerek ana kapıya doğru yönelmiştim ki Mortias kolumu hafifçe tutarak beni durdurdu.

"Oradan, koridordan gitmiyoruz leydim." Elimi bırakmadan beni bacaklarımdaki kreme dikkat ederek küçük terasa, balkona doğru yönlendirdi. "Şimdi göreceğin şey bu diyarda gayet normal bir durum ve bu benim gerçek benliğim. O yüzden sakın korkma, olur mu leydim?"

Mortias birden önümde sol dizinin üzerine çökerek yere kapandı. Sağ elinin içinde aniden patlayan, kor gibi yanan bir ateş kümesini görünce korkuyla hemen birkaç adım geriledim. Mortias ağzının içinden antik bir dilde bir şeyler geveledikten sonra elindeki o devasa ateşi sertçe kendi göğsüne vurdu! Şaşkınlık ve korkudan arkamda duran taş tırabzanlara tutunmuştum; yoksa dizlerimin bağı çözülecek ve çoktan yere kapaklanacaktım.

Ama beni asıl şoke eden, dehşete düşüren şey o ateş değil; Mortias’ın çıplak sırtının iki yanından kemik sesleriyle birlikte vahşice çıkan, devasa yarasa kanatlarına benzeyen kanatlardı!

Koyu, kan kırmızısı rengindeki o devasa iki kanat havayı döverek iki yana açılınca Mortias da yavaşça ayağa kalktı. Ama o artık bildiğim Mortias değildi, tamamen değişmişti. Gözlerindeki o sıcak zümrüt yeşili gitmiş, yerini kor gibi yanan parlak bir kırmızıya bırakmıştı.

"Ne oldu lan sana?!" resmen dehşet içinde ona doğru bağırarak çemkirmiştim. Bu manzara karşısında haklıydım da.

"Sana gerçek benliğimi, soyumu gösteriyorum leydim. Beni cehennemin bir meleği gibi düşünebilirsin; o yüzden kanatlarım kuş tüyleriyle değil, bir yarasa kanadı gibi zarlarla kaplı," dedi. Mortias’ın üzerinde ince damarların ve zarların belli olduğu o ürkütücü kanatlarından gözlerimi zorla da olsa çekip, bana bakan yakut kırmızısı gözlerine çevirdim. "Bana yaklaş leydim, seni gideceğimiz yere ben uçurarak götüreceğim," dedi ve dibime kadar sokuldu.

"Neden aşağıdan bir Arsius alıp onunla gitmiyoruz ki?" diye sordum masumca, havada o kanatlarla uçma fikrinden tırsarak.

"Çünkü bacaklarında şu an taze krem var; bir Arsius’un sert tüylerine sürtünmek senin tenin için hiç iyi olmaz. Hadi leydim, ayaklarımın üstüne bas. Eminim bu yolculuktan oldukça zevk alacaksın."

Mortias’ın güçlü ellerini sıkıca tuttum ve iki ayağının üzerine çıktım. O da pelerinin büyük başlığını kafama iyice geçirerek beni rüzgardan korudu. "Gidiyoruz leydim," dedi ve iki kolunu da belime sıkıca sarıp bana muzipçe göz kırptı. Yine ve yine beni utandırmayı, kalbimi hızlandırmayı başarmıştı beyefendi.

Mortias’ın o devasa kızıl kanatlarını güçlüce iki yana çırpmasıyla birlikte terastan fırlayıp hızla gökyüzüne doğru yükseldik. Havada asılı duran o devasa kaya parçaları, üzerlerindeki şelaleler ve yıldızların ışığıyla sanki gökyüzüne asılmış devasa kandiller gibi büyüleyici gözüküyordu.

Sonunda içimdeki yüksek çevre korkusuna karşı gelip başımı eğerek aşağıya baktım; ama aşağıdaki yoğun sis bulutu yüzünden bazı yüzen kayalar dışında hiçbir şey göremedim. Yeryüzünden kilometrelerce yüksekte olmalıydık.

Mortias’a baktığımda ise onun arkasına yaslanmış, sadece gideceğimiz rotaya odaklandığını gördüm; ara sıra sert esen rüzgar yüzünden belimi tutan elini daha da sıkılaştırıyordu. Birkaç dakika havada süzüldükten sonra kaleden iyice uzaklaşmıştık. Sonunda büyük, ıssız bir kaya parçasının üzerine yumuşakça süzüldük.

"İşte geldik leydim," dedi Mortias ve beni yavaşça ayaklarının üzerinden yere indirdi.

Yere adım atar atmaz merakıma yenik düşerek hemen Mortias’ın arkasına geçtim ve sırtındaki o devasa yapılara bakmaya başladım. Kanatlar arkasındaki siyah askeri tuniği tamamen parçalayarak dışarı çıkmıştı. Gerçekten de bildiğimiz kuş ya da melek kanatları gibi yumuşak tüyleri yoktu; ince zar yapılıydılar ama şeffaf da değillerdi, sert bir deriyi andırıyorlardı. Mortias onu istediğim kadar incelememe, hatta parmak uçlarımla o ürkütücü kanatlarına dokunmama tek bir kelime bile etmeden sessizce bekledi.

Sonunda Mortias’ın kanatlarından ayrılıp geldiğimiz bu gizli yere baktım. Üzerinde durduğumuz küçük kaya parçasının her tarafında doğal, küçük su gölcükleri vardı ve etraf yemyeşil bitkilerle kaplıydı.

Gökyüzüne, bulutlara çok yakın olduğumuz için koca ay ve parıldayan yıldızlar buradan bakıldığında nefes kesici, devasa görünüyorlardı. Ve gökyüzünün tüm o parlak yansımaları, içinde küçük renkli balıkların yüzdüğü bu berrak gölcüklerin üzerine düşüyordu. Bu da etrafta masalsı ve büyüleyici bir atmosfer yaratıyordu.

"Gel, buraya otur leydim," dedi Mortias. Doğal bir gölcüğün önüne çökmüştü ve eliyle yanındaki boş yeri işaret ediyordu. Gidip gösterdiği yere, hemen yanına oturdum ve pelerin altından bacaklarımı göle doğru uzattım.

"Şimdi söyle bakalım leydim. O gün Arsius'tan düştün ve sonrasında nasıl sağ kurtuldun?" diye sordu, çatık kaşlarının altındaki yakut gözlerini bana dikerek.

"Yere çakılmama, sadece birkaç saniye kala Karga beni bir büyüyle havada yakaladı," dedim dürüstçe.

"Sonra ne oldu peki? Sana bir şey yaptı mı?" diye sordu, sesini ne kadar sakin tutmaya çalışsa da içindeki kor gibi yanan öfkeyi hissedebiliyordum.

"Sonra beni büyüsüyle karanlık bir mağaraya götürdü. Orada birkaç saat kaldıktan sonra beni ormanın içindeki gizli bir kamp alanına nakletti. Orada şans eseri, çadırın arkasındayken Karga’nın sevgilisi ya da yardımcısı olan o kadınla konuşmalarına şahit oldum. Beni sana ve krallığa karşı bir kalkan, bir koz olarak kullanıp Caeloria Kalesi’ne saldırmayı planlıyorlardı. İşleri bittiğinde de beni acımasızca öldüreceklerdi. Bunları duyar duymaz arkama bakmadan ormanın derinliklerine doğru kaçtım. Orada vahşi bir hayvan tam üzerime atlayıp beni parçalayacakken Luka gelip beni kurtardı. Gerisini zaten biliyorsun," dedim. Bir yandan konuşuyor, bir yandan da yerde bulduğum küçük taş parçalarını gölcüğün durgun suyuna fırlatıp dalgalanmalar yaratıyordum.

"Demek Karga bu yüzden en başından beri peşimizdeydi... Puşt herifin tek planı seni kaçırıp beni köşeye sıkıştırmakmış," dedi. Karga’nın adını her geçirdiğimde Mortias’ın yüzündeki o kırmızı gözlerin parıltısı ve öfkesi daha da katlanıyordu.

"Hayır, aslında onun dediğine göre benim de o gün Arsius’un üzerinde, orada olmam +onlar için de büyük bir sürpriz olmuş," dedim masumca. Ama lafımı bitirir bitirmez fark ettiklerimle derince yutkundum. Gerçekten bir katilin bu basit yalanına inanmış mıydım yani?

"Karga tam olarak böyle bir şerefsiz işte leydim. O tatlı, manipülatif diliyle şeytanı bile parmağında oynatır."

"Her neyse, ben sana başıma gelen her şeyi eksiksiz anlattım. Şimdi söz verdiğin gibi sıra sende; bana bu suikastçı bozuntuları ve Karga hakkında bilmem gereken her şeyi anlatacaksın," dedim gözlerimi ona dikerek.

Mortias derin bir nefes aldı, gökyüzüne baktı ve o büyük bombayı patlattı.

"Ben Cehennem Suikastçıları denilen çetenin kurucusu üç üyeden biriyim leydim."

"Ne?! Nasıl?! Şaka yapıyorsun değil mi?" diye sordum şok içinde. Birden kafamı tamamen ona doğru çevirmiştim.

"Bundan tam iki yüz yıl önce, o grubu ben, Karga ve Jusra adında bir dostumuz birlikte kurmuştuk. Bu sadece üçümüze ait, adaleti arayan küçük bir gruptu en başta. İlk zamanlar kesinlikle suikastlar, kiralık katillikler yapmıyorduk. Krallıktaki kötü, yozlaşmış adamlara şantajlar yaparak halk için istediklerimizi yaptırıyorduk. Kendimizce illegal bir adalet sağlamaya çalışıyorduk anlayacağın. Sonra ise... Çok kötü bir olay yaşandı ve Jusra öldü. Onun o korkunç ölümünden Karga beni sorumlu tuttu. Bu trajediden sonra da zaten aramızdaki tüm bağlar koptu ve düşman olduk."

Mortias’ın gözlerine çöken yoğun keder ve pişmanlık, aslında bu durumdan ötürü ruhunun hâlâ ne kadar yandığını gösteriyordu.

"Dur bir dakika. Yani sen Karga’nın maskesinin altındaki gerçek yüzünü gördün mü?" diye sordum, içimdeki büyük merakı ve heyecanı saklamayarak. Mortias, bunca büyük olayın içinde takıldığım şeyin bu olmasına hem çok şaşırmış hem de biraz olsun burukça gülümsemişti.

"Hayır, inan bana ben de görmedim leydim. O yanımızdayken, en yakın olduğumuz zamanlarda bile bir kez olsun o maskesini yüzünden çıkarmadı. Ne zaman maskesini çıkarmasını, yüzünü göstermesini söylesek bizi sertçe reddederdi. Ona o lanet maskeyi neden taktığını sorduğumuzda ise hiçbir zaman cevap vermezdi." Bu durum belli ki iki yüz yıldır onun da kafasını feci halde karıştırıyordu.

"Sen az önce 'biz grubu iki yüz yıl önce kurduk' mu dedin, yoksa ben mi yanlış duydum?" diye sordum şaşkınlıkla.

"Evet leydim, tam iki yüz yıl önce kurduk."

"O zaman sen şimdi tam olarak kaç yaşındasın? Ve bunca zamandır hâlâ nasıl böyle genç ve sapasağlam hayattasın?" diye sordum, mantığım sınırları zorlarken.

"Ben tam olarak üç yüz elli yaşındayım leydim. Bak, bu diyarda büyülü saf ruhların ve yüksek büyücülerin yaşı biyolojik olarak bir süre sonra olduğu yerde sabit kalmaya başlar. Ben içimdeki bu ateş büyüsünü tamamen aktif edip zirveye ulaştığım yaşta, vücudum yaşlanmayı tamamen durdurdu. Bu, kendi öz büyüsüne sahip olan, onu kontrol edebilen herkes için geçerli olan bir durumdur." Mortias kafamın içinde dönen o deli soruları anlıyormuş gibi içten, sıcacık bir gülümsemeyle baktı bana.

"Anladım İlginçmiş. Her neyse, bana o grubun nasıl bu hale geldiğini anlatmaya devam et," dedim pelerinime biraz daha sarılarak.

"Jusra öldükten ve ben gruptan ayrıldıktan sonra, Karga küçük adalet grubunu tek başına devasa, acımasız bir kiralık suikastçı loncasına çevirdi. Gruba krallığa karşı içinde büyük intikam arayışı, nefreti olan öksüzleri, suçluları aldı ve hepsini körü körüne sadece kendisine sadık olacak birer ölüm makinesi olarak yetiştirdi. Hepsi kimliği gizli, gölgelerde saklanan acımasız katillere dönüştüler. Ama Karga’nın ana saldırma, yok etme alanı her zaman Porsian Krallığı oldu. Nedenini bunca yıldır hâlâ öğrenemediğim derin bir sebepten ötürü, Karga ölesiye Kraliçe’den nefret ediyor," dedi sıkkın ve çaresiz bir sesle.

"Benim de Kraliçe’nin yanında Başgeneral olarak yer almamla birlikte, onun büyük nefretinin baş hedeflerinden biri de doğal olarak ben oldum. Neyse aslında dünya genelinde Cehennem Suikastçıları pek fazla bilinmez, gölgelerdedirler. Sadece yaptıkları kanlı saldırılardan ötürü Porsian’da çok meşhurlar. Diğer krallıklar ise onları Kraliçe’ye, yani bize karşı el altından bir silah olarak kullandıkları için, o topraklarda gizli birer kahraman olarak görülüyorlar. Ve devletlerin en üst düzey yöneticileri hariç, alt tabaka onları yenilmez kahramanlar olarak bilir."

"Peki..." dedim, sesimi biraz daha alçaltarak. "O bahsettiğin Jusra tam olarak nasıl öldü?" O kadının ya da adamın kim olduğunu, Mortias için ne ifade ettiğini düşünmeden edemiyordum.

"O... Benim ellerimden çıkan ateşin içinde, alevlerimde yanarak can verdi leydim." Mortias’ın sesi iyice kısılmış, adeta yok olmuştu. Gözlerindeki parlak kırmızı ışık sönmüş, ruhuna koca bir gece çökmüş gibiydi. Her halinden, her nefesinden bu kaza yüzünden yüzyıllardır içten içe pişmanlıkla yanıp kavrulduğunu çok net anlıyordum.

"Bunun tamamen korkunç bir kaza olduğuna eminim Mortias. Hadi, gidelim artık. İkimizin de sıcak yataklarımıza gidip uyumaya ihtiyacı var," dedim ve konuyu kapatmak adına direkt ayağa kalktım. Biraz daha uyumasam yorgunluktan şuracıkta düşüp bayılmam an meselesiydi ve Mortias da en az benim kadar bitkin görünüyordu.

"Tamam leydim, nasıl istersen," diyerek o da ağır adımlarla ayağa kalktı.

Beni tekrar kucağına alıp odamın terasına doğru kanat çırparak uçarken, bu sefer etrafımdaki o büyüleyici manzaraya hiç dikkat edememiştim; zihnim Karga ve Mortias’ın geçmişiyle tamamen meşguldü. Mortias beni odamın terasından içeriye, güvenli limanıma bıraktıktan sonra yüzüme bakıp içtenlikle iyi geceler diledi ve kanatlarını çırparak gözden kayboldu.

Üzerimdeki pelerini hızla çıkarıp kendimi direkt yatağa atıp uykunun o tatlı, huzurlu kollarına sarılmak üzereydim ki... Açık olan büyük camdan içeriye doğru sessizce, bir gölge gibi süzülen Karga’yı görmemle birlikte nefesim kesildi, nutkum tamamen tutuldu!
Karga... Buradaydı.

🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥
Yeni bölümü nasıl buldunuz sevgili okuyucularımmmm 😏
Mortias bu bölüm biraz şey değil miydi ( taş) ❤️🔥
Yorumlarını okumak için sabırsızlanıyorummm