9. bölüm · Lena:Parçalanmış Yazgı(2. Kitap)

Bölüm 8;Gölge ve çelik.

Azra Yapıcı

Tapınağın kapısından çıktığımda, "Ruh Yutan" denizi artık beni yutmak isteyen bir canavar değil, ayağımın altına serilmiş uysal bir halı gibiydi. Attığım her adımda deniz suları katılaşıyor, kristalleşmiş bir karanlığa dönüşerek bana yol veriyordu. Arkamda Kael’in sessizliği, yanımda ise maskeli yabancının ağır adımları vardı.

Kıyıya ulaştığımızda bizi bekleyen manzara, bıraktığımızdan çok farklıydı. Gümüş Ormanlar’ın sınırında, Yedi Diyar’ın birleşik ordularına ait sancaklar dalgalanıyordu. Işık Muhafızları ve Kraliyet Şövalyeleri, Kayıp Ada’dan yükselen o devasa enerji patlamasını görmüş olmalıydılar.

Binlerce meşale, geceyi zoraki bir aydınlığa boğuyordu.

"Geldiler," dedi maskeli adam, sesinde tuhaf bir memnuniyet vardı. "Senin uyanışını kutlamak için değil, seni henüz doğmadan boğmak için buradalar."

"Onlara bir şans vereceğim," dedim. Sesim, rüzgarın uğultusunu bastırarak kıyıdaki her askerin kulağına bir fısıltı gibi ulaştı. "Diz çökenler yaşayacak. Karşı duranlar ise gölgemin bir parçası olacak."

Kael yanıma geldi, elini omzuma koymak istedi ama elimden sızan o soğuk dumanı görünce tereddütle geri çekti. "Lena, bu bir katliam olur. Onlar sadece korkuyorlar. Onlara kim olduğunu hatırlat, neye dönüştüğünü değil!"

Onun bu bitmek bilmeyen umuduna bakıp acıyla gülümsedim. "Benim kim olduğum, neye dönüştüğümle belirlendi Kael."

Orduların ön saflarından bir atlı ileri çıktı. Altın zırhı meşale ışığında parlayan Başkomutan Alaric’ti bu. Kael’in eski akıl hocası, krallığın en sadık kılıcı.

"Kızıl Kraliçe’nin soyundan gelen Lena!" diye gürledi Alaric. "O karanlığı serbest bırakma! Eğer bir adım daha atarsan, seni bu dünyanın selameti için yok etmek zorunda kalacağız!"

Cevap vermedim. Sadece sağ elimi yavaşça havaya kaldırdım. Avucumun içinden çıkan simsiyah bir şimşek gökyüzüne fırladı ve bulutları bir kuyu gibi deldi. O an, denizden yükselen o iskelet süvariler ve gölge yaratıklar arkamda belirmeye başladı. Sayıları, karşıdaki ordudan çok daha fazlaydı.

"Saldırın!" diye bağırdı Alaric, sesinde ilk kez saf bir dehşet vardı.

Binlerce ok havaya kalktı. Ama oklar bana ulaşamadan havada asılı kaldılar. Zamanın akışı benim için yavaşlamıştı. Okların her birini zihnimin ucuyla tuttum ve onları tersine çevirdim.

"Dur!" diye haykırdı Kael ve önüme atıldı. "Bunu yaparsan geri dönüşü yok!"

Tam o sırada maskeli yabancı, Kael’i sertçe geriye savurdu. "Bırak görevini yapsın çocuk! Bu onun kaderi!"

Elimi indirdiğim an, binlerce ok kendi sahiplerine doğru birer ölüm habercisi gibi fırladı. Çığlıklar, Gümüş Ormanlar’ın derinliklerine kadar yankılandı. Ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Ne pişmanlık, ne öfke... Sadece uçsuz bucaksız bir boşluk.

Savaşın ortasına doğru yürümeye başladım. Kılıçlar bana değmiyor, zırhlar önümde kağıt gibi parçalanıyordu. Alaric’in önüne geldiğimde, o koca komutan dizlerinin üzerine çökmüştü. Gözlerime baktı ve titreyen bir sesle sordu:
"Sen... Sen neydin?"

Eğildim ve kulağına fısıldadım:
"Ben, sizin karanlığa terk ettiğiniz o kız çocuğuyum."

Elimi kalbinin üzerine koydum. Karanlık enerjim vücuduna sızarken, Alaric’in gözlerindeki ışık yavaşça söndü. Ancak o öldüğünde, arkamda bir hıçkırık duydum.

Kael, dizlerinin üzerine çökmüş, elinde tuttuğu küçük bir kolyeye bakıyordu. Bu, Gümüş Ormanlar’da ona verdiğim, üzerinde ailemin amblemi olan o basit kolyeydi.

"Lena..." dedi Kael, başını kaldırarak. Gözleri yaş içindeydi. "Sen onu öldürdün. O, senin babanın en yakın dostuydu. Sen... Sen artık sadece karanlık değilsin. Sen bir canavarsın."

Bu kelime kalbimin en derinindeki o son kaleyi de yıktı. Canavar. Belki de öyleydim.
Maskeli yabancı yanıma gelip elini omzuma koydu. "Harika gidiyorsun. Şimdi, başkente yürüme vakti.
Taht seni bekliyor."
🩸👑