Lal kitap kapağı

2. bölüm / 2

Mahpare

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: Mahpare

İryuşa, Sultan Cihangir’in gözden kaybolduğu koridora bir süre daha baktı. Padişahın ona söylediği sözler zihninde dönüp duruyordu: Gördüğünü ya da duyduğunu önce görevli kalfana söyle.
Hızır Ağa’nın uyarısı da aynı şeyi söylüyordu. Ama ikisinin sesinde aynı şey yoktu. Hızır Ağa korkuyordu. Cihangir ise bir şeylerin açığa çıkmasını istiyor gibiydi.
Koğuşa girdiğinde Elif yatağının kenarında oturuyordu. İryuşa’nın yüzünü görünce ayağa kalktı.
“Ne oldu? Hızır Ağa sana kızdı mı?”
“Hayır.”
“Peki o kâğıt?”
“Yanında götürdü.”
Elif rahatlayacak gibi oldu ama İryuşa’nın gerginliğini fark edince sustu.
“Padişahla karşılaştım,” dedi İryuşa. “Kaybolan ağayı aratıyormuş.”
Elif’in yüzü bir anda ciddileşti.
“Bunu kimseye anlatma.”
“Biliyorum.”
“Gerçekten İryuşa. Burada duyduğun her şey bir başkasının kulağına da gider.”
İryuşa bileğindeki ince ipe dokundu. “Belki de birilerinin kulağına gitmesi gerekiyordur.”
Elif cevap vermedi. O sırada Ferude Hatun kapıda belirdi ve ikisini de avluya çağırdı. Günlük işler başlamıştı; sarayın büyük meselesi, hizmet bölümlerindeki sıradanlığı hiç bozmadan kendi yolunda ilerliyordu.
Öğleye doğru İryuşa’ya Valide Sultan’ın dairesine götürülecek işlemeli örtüler verildi. Ferude Hatun, bu kez yanına Elif’i de kattı.
“Örtüleri bırakıp hemen dönün. Koridorlarda oyalanmak yok.”
İki kız, örtüleri kollarında taşıyarak Valide Sultan’ın dairesine giden yola koyuldu. Kapıda görevli kadınlardan biri onları içeri aldı. Dairenin içinde hafif bir gül suyu kokusu vardı. Pencereden vuran güneş, duvardaki çinilerin üzerinde ince bir ışık çizgisi bırakıyordu.
Valide Sultan sedirin yanında oturmuş, önündeki kâğıtlara bakıyordu. Hüma Sultan da karşısında ayakta duruyordu. İryuşa onları görünce gözlerini yere indirdi.
“Örtüleri şuraya bırakın,” dedi Valide Sultan.
Kızlar denileni yaptı. Tam geri çekileceklerken Hüma Sultan’ın sesi duyuldu.
“Bu kız, geçen gün avluda adını söylediğim yeni cariye değil mi?”
İryuşa, başını eğerek cevap verdi:
“Evet, sultanım.”
“Adın İryuşa.”
“Evet, sultanım.”
Hüma Sultan’ın yüzündeki merak, az önce Nergis Hatun’un bakışındaki keskinlikten farklıydı. İryuşa’yı inceliyor ama ona bir kusur bulmaya çalışmıyordu.
“İşini düzgün yapıyor mu?” diye sordu Valide Sultan’a.
“Ferude Hatun’dan memnunum diye bir haber almadım,” dedi Valide Sultan. “Bu şimdilik iyiye işaret.”
Hüma Sultan’ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Valide Sultan da bakışlarını İryuşa’ya çevirdi.
“Dün seni Hünkâr’ın yanında görmüşler.”
İryuşa’nın parmakları örtünün kenarına sıkıca kapandı.
“Bana bir şey sordu, validem. Ben de cevap verdim.”
“Ne sordu?”
“Yeni olduğumu. Bir şey görürsem görevli kalfama söylememi.”
Valide Sultan, Hüma Sultan’a kısa bir bakış attı. Hüma’nın yüzündeki gülümseme silinmişti.
“Demek Hünkâr bu işi kendi eline aldı,” dedi Hüma Sultan.
“Alması gereken de bu,” diye karşılık verdi Valide Sultan. “Bir ağa kaybolmuş. Sarayın kapısında yaşanan bir şey, sarayın sahibinden saklanamaz.”
İryuşa, sözlerin arasında açıkça söylenmeyen bir şey bulunduğunu sezdi. Valide Sultan, onun yanında daha fazlasını konuşmak istemiyor olabilirdi.
“Sen şimdilik işine dön,” dedi Valide Sultan. “Fakat biri sana o geceyi sorarsa yalnızca gördüğünü anlat. Korktuğun için eksiltme, merak ettiğin için de üzerine bir şey ekleme.”
“Başüstüne, validem.”
İryuşa ve Elif kapıya yönelmişti ki Valide Sultan yeniden seslendi.
“İryuşa.”
Genç kız durdu.
“Annen bu adı sana kendi mi verdi?”
İryuşa’nın boğazı düğümlendi. Annesinin sesi bir an kulaklarında çınladı. İryuşa, ne olursa olsun adını unutma.
“Evet, validem. Annem verdi.”
Valide Sultan’ın bakışları yumuşadı.
“Öyleyse onu içinde sakla. Bir isim, insanın elinden alınsa bile hatırası alınmaz.”
İryuşa başını eğdi. Bu söz, ona o güne kadar sarayda duyduğu hiçbir şeye benzemiyordu.
Avluya döndüklerinde Hüma Sultan da kısa süre sonra dışarı çıktı. Nergis Hatun, taş çeşmenin yanında bekliyordu. Yanında iki hizmetçisi vardı.
“Valide Sultan’ın yeni kızlarla ilgilenmeye başladığını görüyorum,” dedi Nergis. Sesi yumuşak, sözleri iğneliydi. “Bu kadar kısa zamanda birinin gözüne girmek kolay iş.”
Hüma Sultan, yanında duran Nurane Hatun’a işlemeli bohçayı uzatıp beklemesini işaret etti.
“Birinin gözüne girmek için uğraşmıyorum, Nergis Hatun. Kızın adı soruldu, cevap verdi. Hepsi bu.”
“Ben yalnızca sarayın huzurunu düşünüyorum.”
“Ne güzel. Ben de öyle.”
Nergis’in bakışları İryuşa’ya kaydı. Elif, omzunu hafifçe İryuşa’ya yaklaştırdı.
“Bu kız, kayıp ağa meselesine yakın duruyor,” dedi Nergis. “Yeni gelenlerin bu kadar erken sarayın meselelerine karışması doğru mu?”
İryuşa’nın kalbi hızlandı. Hüma Sultan’ın yüzü ise soğudu.
“Bir kızın tesadüfen duyduğu sözler, onu bir meselenin parçası yapmaz.”
“Tesadüflerin sarayda ne kadar sık yaşandığını ikimiz de biliriz.”
“Öyleyse kimin tesadüfleri yönettiğini de bilirsin.”
Bir an sessizlik oldu. Nergis’in tebessümü bu kez gözlerine ulaşmadı.
“Dikkat et Hüma Sultan. Bazen birini korumaya çalışırken ona daha çok zarar verirsin.”
“Bunu bana değil, kendine söyle.”
Nergis Hatun hizmetçileriyle birlikte avludan ayrıldı. Hüma Sultan, İryuşa’ya döndüğünde sertliği azalmıştı.
“Sen de dikkatli ol,” dedi. “Sana gösterilen her yakınlık iyilik değildir. Sana gösterilen her soğukluk da düşmanlık demek değildir.”
İryuşa, Hüma Sultan’ın sözünü düşündü.
“Bunu nasıl anlayacağım, sultanım?”
Hüma’nın yüzünde yorgun bir ifade belirdi.
“Zamanla. Bir de insanların sana ne söylediklerine değil, senin yanında ne yaptıklarına bak.”
Sonra Nurane Hatun’un peşinden yürüdü. İryuşa, Hüma Sultan’ın da sarayda birilerinden sakındığı şeyler bulunduğunu ilk kez o an anladı.
Akşamüstü Hızır Ağa, İryuşa’yı mutfağın arka kapısında buldu.
“Benimle gel.”
Elif telaşla İryuşa’ya baktı.
“Yine mi?”
“Yalnızca kısa bir iş,” dedi Hızır Ağa. “Ferude Hatun’dan izin aldım.”
Onu sarayın hizmetlilerinin kullandığı küçük bir avluya götürdü. Avluda yaşlı bir hekim ile iki ağa bekliyordu. Yerde eski bir çuval duruyordu. Hızır Ağa çuvalı açınca içinden kan lekeli, yırtılmış bir nöbetçi kaftanı çıktı.
İryuşa’nın yüzü soldu. Koku, kâbusunda duyduğu kokuyla aynıydı.
“Bu kaftan kaybolan ağaya mı ait?” diye sordu.
Hızır Ağa başını salladı.
“Adı Rüstem’di. Dış kapı nöbetindeydi. İki gece önce saraydan çıkması gereken bir araba kapıdan geçirilmiş. Rüstem, arabanın içinde birinin bulunduğunu fark etmiş ve kapıyı açmayı reddetmiş.”
“Sonra kaybolmuş mu?”
“Kan izleri nöbet odasına kadar uzanıyor. Ardından iz kesiliyor.”
Yaşlı hekim kaftanın yırtık yerini gösterdi. Dikişlerin arasında ince, gümüş renkli bir tel takılı kalmıştı.
“Bu, saray arabalarının tekerleklerini bağlamakta kullanılan telden değil,” dedi hekim. “Bir sandığın kilidinden kopmuş olabilir.”
Hızır Ağa, İryuşa’ya baktı.
“Senin duyduğun metal sesi, belki de buydu.”
İryuşa’nın zihninde o geceki tıkırtı canlandı.
“Arabanın içinde kim vardı?”
“Bilmiyoruz,” dedi Hızır Ağa. “Ama arabanın izi eski erzak yoluna kadar sürmüş. Yol, sarayın dışındaki terk edilmiş bir bağ evine çıkıyor.”
“Rüstem’i oraya mı götürdüler?”
“Bunu henüz bilmiyoruz. Fakat sabah o bağ evinde bir adam bulundu. Yaşıyordu. Üzerinde saray hizmetkârlarının kullandığı kıyafet vardı. Konuşabilecek hâlde değilmiş; hekimler onu tedavi ediyor.”
İryuşa, düğümlenen parmaklarını açmaya çalıştı. Kayıp ağa bulunmuştu—ya da en azından ondan geriye bir iz vardı. Ama olay, yalnızca bir nöbetçinin ortadan kaybolması değildi. Sarayın içinden birileri, gece vakti gizlice bir arabayı dışarı çıkarmıştı.
“Cihangir Han bunu biliyor mu?”
“Biliyor. Bu yüzden işi kapatmaya çalışanların artık vakti dar.”
Hızır Ağa, kaftanı yeniden örttü.
“Valide Sultan’a giden yolun neden kesilmek istendiğini anlıyor musun?”
İryuşa başını salladı.
“İçeriden biri karışmış olabilir.”
“Evet. Ve o kişi, Rüstem’in yaşamasından korkuyor.”
Ertesi sabah İryuşa, Valide Sultan’ın dairesine bu kez Ferude Hatun’la birlikte çağrıldı. Dairenin içinde Sultan Cihangir de vardı. Önündeki masada açılmış bir kâğıt duruyordu. Valide Sultan, Cihangir’in karşısına oturmuştu; Hüma Sultan ise pencerenin yanında ayakta bekliyordu.
“Rüstem uyandı mı?” diye sordu Valide Sultan.
“Henüz tam konuşamıyor,” dedi Cihangir. “Ama hekim, birkaç güne kendine geleceğini söylüyor.”
“Arabadaki kişi?”
Cihangir’in yüzü karardı.
“Bir sandık. İçinde saraydan alınmış mühürler ve kapı kayıtları bulundu. Rüstem aracı durdurunca onu susturmuşlar. Mühürleri dışarı çıkarmaya çalışan kişinin kim olduğunu bulacağız.”
“Ve bu yüzden kaybolan ağanın meselesini benden saklamaya çalıştılar,” dedi Valide Sultan. “Kayıtlar bana ulaşırsa kimin hangi kapıyı açtırdığını öğrenebileceğim.”
Cihangir başını salladı. “Kayıtları alan kişi, kapı görevlilerinin isimlerini de biliyormuş.”
İryuşa, Ferude Hatun’un yanında sessizce duruyordu. Cihangir onu fark edince yüzündeki sertlik azaldı.
“Sen o gece bir şey daha duymuş olabilirsin,” dedi. “Metal sesi dışında.”
İryuşa düşündü. Rüyasından uyanırken duyduğu sesler zihninde birbirine karışıyordu.
“Koşan kişinin ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu. Ama sonra bir kez daha tıkırtı geldi. Sanki biri kapıyı kapatmadan önce anahtarı düşürmüş gibi.”
Cihangir, masadaki kâğıda baktı.
“Rüstem’in odasında bir anahtar bulunamadı.”
Valide Sultan’ın bakışları İryuşa’ya döndü.
“Bunu neden daha önce söylemedin?”
“Hatırlayamamıştım, validem. Sesleri birbirinden ayırmak zordu.”
Cihangir masanın üzerindeki haritayı ona doğru çevirdi.
“Eski erzak yolunda, bağ evine yakın bir kapı var. Bu kapının anahtarı yalnızca saray ağalarında bulunur. Eğer kayıp anahtar oraya aitse biri Rüstem’i oradan geçirmiş olabilir.”
“Artık bir yönümüz var,” dedi Valide Sultan. “Bu anahtar bulunacak. Rüstem kendine geldiğinde de kimsenin onu susturmasına izin vermeyeceksiniz.”
Cihangir ayağa kalktı. İryuşa’nın yanından geçerken adımlarını yavaşlattı.
“Dikkatli dinlemişsin.”
İryuşa gözlerini kaldırdı.
“Hatırlamak istemediğim şeyleri de hatırlıyorum, hünkârım.”
Cihangir’in yüzünde kısa, hüzünlü bir ifade belirdi.
“Bazen insanı koruyan da budur.”
İryuşa, onun da bir şeyleri unutmaya çalıştığını düşündü. Belki o da kendi kayıplarının izlerini hâlâ taşıyordu.
Cihangir çıktıktan sonra Valide Sultan İryuşa’ya işaret etti.
“Buraya gel.”
İryuşa yaklaştı. Valide Sultan onun bileğindeki ipi fark etti.
“Bu ip annenden mi kaldı?”
“Evet, validem. Giderken elime bağlamıştı.”
Valide Sultan ipin düğümüne dokunmadı; yalnızca baktı.
“Bazen bir ad, bir ipten daha sağlam bağlar insanı geçmişine.”
İryuşa’nın gözleri doldu. Bunu saklamak için başını eğdi.
“İryuşa adını sana annen vermiş,” dedi Valide Sultan. “O adı unutmanı istemem. Fakat sarayda sana seslenirken bu adın yanında yeni bir isim de kullanacağız.”
İryuşa başını kaldırdı. Hüma Sultan da dikkatle onları izliyordu.
Valide Sultan bir an düşündü. Sonra yumuşak ama kararlı bir sesle konuştu:
“Mahpare. Yüzü ay parçası gibi aydınlık olan demek. Sana bu adı ben veriyorum. İryuşa, annenin sana verdiği isim olarak sende kalsın. Mahpare ise saraydaki yeni yolunun adı olsun.”
İryuşa’nın dudakları aralandı ama hemen cevap veremedi. Ona daha önce kimse yeni bir adın ardında böyle bir şefkat olabileceğini söylememişti. Yeni adı, geçmişini silmek için değil; yanında taşıması için verilmişti.
“Teşekkür ederim, validem,” diyebildi sonunda.
Valide Sultan elini uzattı. İryuşa tereddütle yaklaştı. Valide Sultan, onun bileğindeki ince ipe nazikçe dokunup elini çekti.
“Şimdi git, Mahpare Hatun. Ferude Hatun seni bekliyor.”
Genç kız, yeni adını içinden bir kez tekrarladı. Mahpare. İçinde annesinin sesini taşıyan İryuşa’ya eklenen bir isimdi bu; onun yerini alan değil.
Hüma Sultan kapıdan çıkarken yanına yaklaştı.
“Güzel bir isim,” dedi. “Sana yakıştı.”
“Teşekkür ederim, Hüma Sultan.”
“Valide Sultan’ın sana güvenmesi güzel. Sen de bu güveni boşa çıkarma.”
“Çıkarmam, sultanım.”
Hüma Sultan gülümsedi. Mahpare de ilk kez ona karşılık verdi.
Birkaç gün sonra Rüstem kendine geldi. Cihangir’in emriyle, konuşacak gücü yerine gelene kadar odasında yalnızca hekim ve Valide Sultan’ın güvendiği görevliler bulundu.
Mahpare Hatun, o gün Valide Sultan’ın dairesine su götürüyordu. Kapının önünde beklerken içeriden Rüstem’in kısık sesi geldi.
“Arabadaki sandığı Nergis Hatun’un adamları taşıyordu,” diyordu. “Ama emir ondan gelmedi. Mührü gösteren kişi, Hızır Ağa’nın mührünün aynısını taşıyordu.”
Mahpare’nin elindeki tas hafifçe titredi.
“Gerçek mühür müydü?” diye sordu Cihangir.
“Hayır, hünkârım. Bunu şimdi anlıyorum. Üzerinde küçük bir çizik vardı. Kopyaydı.”
Cihangir’in sesi sertleşti.
“Kopyayı kim yaptırdı?”
“Bilmiyorum. Fakat Hızır Ağa’nın mührünü görmüş biriydi. Sarayda dolaşan biri olmalı.”
Mahpare kapının dışından dinlediğini fark edince geri çekildi. O sırada Hüma Sultan koridorun öbür ucunda belirdi. Mahpare’nin yüzündeki korkuyu görür görmez yanına geldi.
“Ne oldu?”
Mahpare, duyduklarını kısaca anlattı. Hüma Sultan’ın yüzü gerildi.
“Bunu Valide Sultan’a söylemeliyiz.”
“Ya o kişi bizim konuştuğumuzu öğrenirse?”
“Öğrenmeden önce davranmamız gerekir.”
Tam o sırada kapı açıldı. Cihangir dışarı çıktı. Mahpare ile Hüma Sultan’ı görünce durdu.
“Bir şey mi duydunuz?”
Mahpare doğruyu söylemek için ağzını açtı ama Hüma Sultan ondan önce konuştu.
“Mahpare Hatun, Rüstem’in sözlerini duydu. Kopya mühürden bahsetti.”
Cihangir’in yüzü bir an sertleşti, ardından Mahpare’ye baktı.
“Bana anlat.”
Mahpare duyduklarını tekrar etti. Cihangir, Hüma Sultan’a dönerek:
“Valide Sultan’a haber ver. Mühürlerin saklandığı odayı hemen kontrol ettireceğim,” dedi.
Hüma Sultan başını sallayıp uzaklaştı. Cihangir ise Mahpare’yle birlikte koridorda yürümeye başladı.
“Bunu ilk duyduğunda korktun mu?” diye sordu.
“Evet.”
“Şimdi?”
“Şimdi, korkunca da ne duyduğumu unutmamam gerektiğini biliyorum.”
Cihangir kısa bir gülümsemeyle ona baktı.
“İyi öğreniyorsun.”
Mahpare, onun yanında yürürken ilk kez saray koridorlarının yalnızca geçilmesi gereken soğuk yollar olmadığını hissetti. Cihangir ona yukarıdan bakmıyor, konuşurken sözünü kesmiyor, duyduklarını önemseyerek dinliyordu. Aralarındaki mesafe hâlâ büyüktü; biri padişah, diğeri saraya yeni gelmiş genç bir cariyeydi. Yine de aralarında, korkuyla başlayan karşılaşmayı aşan küçük bir güven filizleniyordu.
Mühür odasına vardıklarında kapı açıktı. İçerideki kutular karıştırılmış, birkaç kayıt defteri alınmıştı. Cihangir nöbetçilere kapıların kapatılmasını emretti.
Kutuların arasında Mahpare, yerde parlayan küçük bir nesne gördü. Eğilip aldı: gümüş bir anahtardı. Sapında ince bir çizik vardı.
“Bu mu aradığımız?” diye sordu.
Cihangir anahtarı eline aldı. Çiziği görünce bakışları değişti.
“Eski erzak yolunun kapısına ait.”
Valide Sultan ile Hüma Sultan biraz sonra odaya geldiler. Valide Sultan anahtarı görünce Cihangir’e baktı.
“Artık saklanacak bir yerleri kalmadı.”
Cihangir anahtarı avucunda kapattı.
“Bağ evine bu gece gidiyoruz.”
Valide Sultan’ın bakışları Mahpare’ye döndü.
“Sen bizimle gelmeyeceksin. Bu iş artık ağaların ve görevlilerin işi.”
Mahpare başını eğdi. İtiraz etmeyecekti. Fakat Cihangir kapıya yönelirken durdu.
“Mahpare Hatun’un duyduğu ilk ses, bizi Rüstem’in izine götürdü. Anahtarı bulan da o oldu. Onu dışarı çıkarmayacağız ama bildiklerini unutmayacağız.”
Valide Sultan, Cihangir’in sözünü dikkatle dinledi. Sonra Mahpare’ye döndü.
“Bundan sonra ne duyarsan önce bana ya da Ferude Hatun’a söyleyeceksin. Tek başına peşine düşmeyeceksin. Bunu kabul ediyor musun?”
“Ediyorum, validem.”
“Güzel. Çünkü seni korumak, seni susturmak demek değildir.”
Mahpare’nin göğsünde bir şey gevşedi. Valide Sultan’ın yanında kendini ilk kez bir yük ya da şüpheli gibi değil, dinlenen biri gibi hissetti.
O gece saray kapıları erkenden kapatıldı. Cihangir, Hızır Ağa ve güvenilir ağalar bağ evine doğru yola çıktı. Mahpare koğuşun penceresinden avludaki hareketliliği izledi. Elif yanında durmuştu.
“Sence Rüstem’in söyledikleri doğru mu?” diye sordu Elif.
“Bilmiyorum. Ama artık bir anahtarları, bir de izleri var.”
“Ya işin ucunda Nergis Hatun varsa?”
Mahpare hemen cevap vermedi.
“Belki onun adamlarından biri. Belki de biri onun adını kullanıyor. Henüz bilmiyoruz.”
“Sen eskiden bu kadar dikkatli konuşmazdın.”
Mahpare, bileğindeki ipe dokundu.
“Ben de eskiden bir sarayda yaşamıyordum.”
Elif gülümsedi ve onun elini tuttu. “İryuşa olsan da Mahpare olsan da, ben seni tanıyorum.”
Mahpare’nin gözleri doldu ama bu kez yüzünü çevirmedi.
Sabaha karşı avluda ayak sesleri duyuldu. Cihangir geri dönmüştü. Elbisesinin eteğinde çamur, yüzünde yorgunluk vardı. Mahpare koridordan onu gördü. Cihangir de onu fark edip durdu.
“Bağ evinde ne buldunuz?” diye sordu Mahpare.
“Rüstem’in kaçırıldığı araba. Bir de sahte mühürleri yapan ustanın adı.”
“Kimmiş?”
“Henüz yakalanmadı. Ama iz bizi sarayın dışına götürdü. Onu bulduğumuzda bu işi kimin başlattığını da öğreneceğiz.”
“Demek mesele bitmedi.”
“Hayır,” dedi Cihangir. “Ama artık karanlıkta yürümüyoruz.”
Mahpare onun yorgun yüzüne baktı. Bu sözlerde hem güven hem de yaklaşan tehlikenin haberi vardı.
Cihangir yoluna devam etti. Mahpare arkasından baktı. Kayıp ağanın sırrı çözülmeye başlamıştı: Rüstem, sahte bir mühürle saraydan çıkarılan gizli kayıtları görmüş; bu yüzden susturulmak istenmişti. Fakat o mührü kimin yaptırdığı ve hangi kayıtların dışarı çıkarılmak istendiği hâlâ bilinmiyordu.
Sarayın içinde birileri, Cihangir’in hükmünü kendi çıkarı için kullanıyor; Valide Sultan’ın gözünden saklanan yollar açıyordu.
Mahpare artık yalnızca bu sırrın kıyısında duran yeni bir kız değildi. Duydukları, onu sarayın kaderine doğru çekiyordu. Yine de en sağlam dayanağı, annesinin bağladığı ip ve Valide Sultan’ın verdiği addı.
İryuşa, geçmişini unutmadan yaşayacaktı.
Mahpare ise saraydaki yolunu kendi adımlarıyla bulacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…