Lal kitap kapağı

1. bölüm / 2

''Kayıp''

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: ''Kayıp''

İryuşa gözlerini açtığında gün henüz yeni doğuyordu. Dün gece annesi, babası ve kardeşiyle kahkahalar attıkları evden şimdi çok, çok uzaktaydı. Gözlerini yarım yamalak aralarken, kahkahaların ardından gelen kâbus bir şimşek gibi zihninde çaktı. Kâbusun kokusu hâlâ burnundaydı. Evet, bu koku kan kokusu kadar keskindi.
Kendini bir sarayın girişinde buldu. Etrafı kızlarla ve ağalarla çevriliydi.
“Haydi! Gün doğunca saraya gireceksiniz!” diye bağırdı ağalardan biri.
İryuşa, ağanın yüzüne uzun uzun baktı.
“Ne sarayı?” diye fısıldadı.
Yanındaki genç kız da aynı alçak sesle karşılık verdi:
“Burası Sultan Cihangir’in sarayı. Daha önce duymuştum ama hiç görmemiştim.”
Ağalar kızları teker teker ayağa kaldırıp içeri götürmeye başladı. Taşlıkta sıraya dizildiler. İryuşa başını kaldırıp yukarı baktığında, yeşil elbisesiyle göz kamaştıran bir hatunla göz göze geldi. Hemen başını yeniden eğdi.
Yukarıda duran Hüma Hatun, yardımcısı Nurane Hatun’a döndü.
“Bunlar yeni mi geldi? Ne lüzumu vardı, anlamıyorum,” dedi.
Ardından arkasını dönüp Valide Sultan’ın dairesine gitti.
Baş kalfa Ferude Hatun ile Hızır Ağa, kızları teker teker sıraya alıyordu. Hızır Ağa, İryuşa’ya bakıp şöyle dedi:
“Allah güzelliğinizin yanında bahtınızı da açmış kızlar. Haydi, sen de geç şöyle.”
Ferude Hatun kızlara dönerek uyardı:
“Önce yıkanıp paklanacaksınız. Sonra sarayda nerelere girip nerelere giremeyeceğinizi öğreneceksiniz. Eğitim alacak, saray adabını öğreneceksiniz. Saygısızlık edenin gözünün yaşına bakmam!”
Ardından kızları teker teker hamama götürdü.
Bu sırada Hüma Hatun, Valide Sultan’ın yanındaydı. Düşüncelere dalmıştı.
“Neyin var, Hüma?” diye sordu Valide Sultan.
“Yeni gelen kızları gördüm, validem.”
“Derdin anlaşıldı. Kaideleri biliyorsun, Hüma.”
“Elbette.”
“Nergis’le yaşananlardan sonra çok dikkatli olmalısın. Ben olmasam şimdi Eski Saray’a sürgün edilmiştin.”
Hüma Hatun başını öne eğdi.
“Haklısınız, validem. Merak etmeyin, sizi üzecek hiçbir şey yapmam.”
Hünkârın baş kadını uzun zamandır Hüma Hatun’du. Nergis Hatun’la arasındaki amansız mücadele ise bir süredir sessizliğe gömülmüştü. Yeni cariyelerin gelişi, Hüma Hatun’u yeniden tedirgin etmişti.
Hamamdan çıktıklarında kızların saçları hâlâ ıslaktı. Ferude Hatun onları uzun bir koridordan geçirip genişçe bir odaya götürdü. Odanın iki yanında sedirler, ortasında da birkaç sandık vardı. Pencereler yüksek ve dardı; dışarıdan yalnızca sabahın solgun ışığı vuruyordu.
“Burası sizin koğuşunuz,” dedi Ferude Hatun. “Eşyalarınızı sandıklara yerleştirin. Birazdan size sarayın kurallarını anlatacağım. Burada izinsiz dolaşmak, yüksek sesle konuşmak, verilen işi aksatmak yok. Anlaşıldı mı?”
Kızlar hep bir ağızdan, “Anlaşıldı,” diye cevap verdi.
İryuşa’nın sesi diğerlerinin arasında kayboldu. Etrafına bakındı; kimse ona Valide Sultan’dan, yeni bir addan ya da özel bir görevden söz etmemişti. Şimdilik o da diğer kızlar gibi, sarayın ne istediğini anlamaya çalışan yabancı biriydi.
Ferude Hatun kızları ikişerli olarak sandıkların yanına gönderdi. İryuşa, sabah konuştuğu genç kızla aynı sandığın önünde durdu.
“Ben Elif,” dedi kız, bu kez daha rahat bir sesle. “Sen İryuşa’ydın, değil mi?”
İryuşa başını salladı. “Evet. Bizi buraya neden getirdiler, biliyor musun?”
Elif çevresine göz gezdirip sesini alçalttı.
“Bildiğim kadarıyla hizmet ve terbiye için. Önce eğitim alacağız. Sonra kimimiz mutfakta, kimimiz çamaşırhanede, kimimiz de başka işlerde görevlendirilecek.”
“Peki ya ailelerimiz?”
Elif’in yüzündeki ifade değişti. Cevap vermeden önce bir süre sustu.
“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Belki bir gün haber alırız.”
İryuşa, bileğindeki ince ipe dokundu. Annesinin vedalaşırken eline bağladığı bu ip dışında yanında hiçbir şey kalmamıştı. Onu gören olursa çıkarmasını isteyeceklerinden korkuyordu.
Ferude Hatun yeniden konuşmaya başladı. Sarayda kime nasıl hitap edeceklerini, hangi kapılardan geçebileceklerini, hangi bölümlere yaklaşmalarının yasak olduğunu tek tek anlattı. İryuşa dikkatle dinlemeye çalıştı, fakat duyduğu her kural yeni bir kapıyı yüzüne kapatıyormuş gibi geliyordu.
Dersin ardından kızlara mutfaktan ekmek ve çorba getirildi. İryuşa birkaç lokma aldı; boğazından zor geçti. Gece boyunca gördüğü kâbus ve burnuna yerleşen o keskin koku hâlâ aklındaydı. Ne zaman gözlerini kapatsa, kahkahaların yerini alan karanlığı görüyordu.
Öğleden sonra Ferude Hatun onları sarayın hizmet bölümlerinden birine götürdü. Kızlar, yaşlarına ve becerilerine göre ayrılacak; ilk günlerde kendilerine verilen işleri yapacaklardı. İryuşa’ya çamaşırhanede yardım etmesi söylendi.
Saatler boyunca ağır kumaşları taşıdı, leğenlere su doldurdu. Ellerinin içi kızardı ama sesini çıkarmadı. Bir ara, koridorun öte yanından iki kadın geçti. Biri yeşil elbisesiyle sabah gördüğü kadındı. Yanındaki kadınla konuşurken İryuşa’ya kısa bir bakış attı, sonra yoluna devam etti.
“Kimdi o?” diye sordu İryuşa, kadınlar uzaklaşınca.
Elif, hemen etrafına bakındı.
“Hüma Hatun. Şehzade Selim’in annesi.”
İryuşa başını eğip işine döndü. Saraydaki insanların adlarını öğrenmesi gerekiyordu; ama kimin kim olduğunu bilmek, burayı daha az yabancı kılmıyordu.
Akşam olunca kızlar koğuşlarına döndü. Yorgunluktan konuşacak hâlleri kalmamıştı. İryuşa, yatağına uzanırken bileğindeki ipe yeniden dokundu. Dışarıda sarayın kapıları kapanıyor, koridorlarda nöbetçilerin ayak sesleri yankılanıyordu.
O gece kâbusu yine gördü.
Kahkahalar… karanlık… ve kan kadar keskin o koku.
İryuşa irkilerek uyandığında koğuş sessizdi. Yanındaki Elif derin uykudaydı. Genç kız, titreyen elleriyle ağzını kapatıp sessizce doğruldu. Pencerenin dar aralığından içeri ay ışığı düşüyordu.
Sarayın içinde bir yerde, bir kapı yavaşça kapandı.
İryuşa nefesini tuttu. Sonra kendine bunun yalnızca bir ses olduğunu söyledi ve yeniden yatağına uzandı. Yarın, burada geçireceği ilk tam gün olacaktı.
Ertesi sabah İryuşa, koğuşta çalan küçük çanın sesiyle uyandı. Kızlar birer birer doğrulup yataklarını toplamaya başladı. Elif, uykulu gözlerle ona baktı.
“Çabuk ol. Ferude Hatun geç kalanları sevmez.”
İryuşa aceleyle örtüsünü düzeltti. Bileğindeki ipi kolunun altına saklayıp diğer kızların peşinden koridora çıktı.
Kahvaltıdan sonra Ferude Hatun onları avluya topladı. Her birine gün boyunca yapacağı işi söyledi. İryuşa ile Elif’e çamaşırhanede yardımcı olmaları emredildi. Önceki günün yorgunluğu hâlâ üzerindeydi ama bunu belli etmemeye çalıştı.
Çamaşırhanede kazanlar çoktan kaynamaya başlamıştı. İryuşa, ağır bir sepeti taşırken ayağı takıldı. Sepetteki temiz çarşaflar taş zemine saçıldı.
“Dikkat etsene!” diye çıkıştı görevli kadın. “Bunlar daha yeni yıkandı.”
İryuşa hemen eğilip çarşafları topladı. Özür diledi ama kadın söylenmeye devam etti. Elif de yardımına koştu. Birlikte son çarşafı sepete koyduklarında kapının önünde Hızır Ağa belirdi.
“Ferude Hatun, yeni kızların başında seni istiyor,” dedi görevli kadına. Ardından İryuşa’ya dönüp ekledi: “Sen de bitirince koğuşa geç. Bugün sarayın içinde tek başına dolaşmak yok.”
Hızır Ağa uzaklaşınca Elif, İryuşa’ya doğru eğildi.
“Buralarda her şey gözlenir,” diye fısıldadı. “Bir yere gideceksen mutlaka izin almalısın.”
“Peki gece duyduğum sesler?” dedi İryuşa. “Burada biri kapıyı kapatmıştı.”
Elif’in yüzü ciddileşti.
“Gece sarayın içinde dolaşan çok olur. Ama duyduğun her şeyi sormak iyi fikir değildir.”
İryuşa cevap veremeden kapı yeniden açıldı. Bu kez içeri yaşlı bir kalfa girdi. Elindeki örtülü tepsiyi görevli kadına uzattı.
“Bunları Valide Sultan’ın dairesine götürmemiz gerekiyor,” dedi. “Ferude Hatun bir kızın da yardım etmesini istedi.”
Kadın, İryuşa’yı işaret etti.
“Sen gideceksin. Tepsiyi dikkatli taşı, gözünü de önünden ayırma.”
İryuşa tepsiyi iki eliyle kavradı. Elif ona endişeyle baktı, ama bir şey söylemedi.
Yaşlı kalfanın arkasından koridora çıktı. Sarayın bu bölümü daha sessizdi. Duvarlarda işlemeli örtüler, yüksek pencerelerin önünde ağır perdeler vardı. İryuşa başını öne eğerek yürümeye çalıştı; yine de çevresine bakmaktan kendini alamıyordu.
Bir kapının önünden geçerken içeriden yükselen sesleri duydu.
“Bu mesele kapandı sanıyordum,” dedi bir kadın.
Ardından başka bir ses karşılık verdi:
“Bazı meseleler kapanmaz, yalnızca bir süre sessiz kalır.”
Yaşlı kalfa adımlarını hızlandırdı. İryuşa da peşinden gitti. Kimin konuştuğunu görememişti; ama seslerden birini tanıdığını düşündü. Belki de sabah avluda gördüğü Hüma Hatun’undu.
Valide Sultan’ın dairesine vardıklarında tepsiyi bir görevliye teslim ettiler. İryuşa başını kaldırmadan geri dönmek üzereyken, koridorun sonunda iki hizmetçinin telaşla konuştuğunu fark etti.
“Yine kaybolmuş,” dedi biri.
“Kim?”
“Dün gece kapı nöbetinde olan genç ağa.”
İryuşa’nın parmakları tepsinin kenarında gerildi. Gece duyduğu kapı sesi aklına geldi.
Yaşlı kalfa onu kolundan hafifçe çekti.
“Burada oyalanma,” dedi. “İşimiz bitti.”
İryuşa arkasına son bir kez baktı. Hizmetçiler konuşmayı kesip birbirinden ayrılmıştı. Saray, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi sessizliğine dönmüştü.
Koğuşa varınca Elif onu bekliyordu.
“Ne oldu? Bir şey mi gördün?”
“Bilmiyorum,” dedi İryuşa. “Bir ağa kaybolmuş. Dün gece de bir kapı sesi duydum.”
Elif’in yüzündeki renk çekildi.
“Bu konuyu kimseye anlatma,” diye fısıldadı. “Özellikle de Hüma Hatun’un yanında.”
İryuşa, onun neden Hüma Hatun’u söylediğini soracaktı ki koridordan Ferude Hatun’un sesi duyuldu:
“İryuşa! Benimle gel.”
Ferude Hatun’un yüzü her zamankinden daha sertti. İryuşa, bileğindeki ipi yine kolunun altına sakladı ve onun peşinden yürüdü. Sarayın içinde, kimsenin açıklamadığı bir şey olmuştu. Ve İryuşa, daha ikinci gününde, istemeden de olsa bu sırrın kıyısına yaklaşmıştı.
Ferude Hatun, İryuşa’yı koğuştan çıkarıp dar bir koridora götürdü. Bir süre hiç konuşmadı. Sonunda küçük bir odanın kapısını açtı. İçeride yalnızca bir masa, iki minder ve kapalı bir sandık vardı.
“Kapıyı ört,” dedi.
İryuşa denileni yaptı. Ferude Hatun’un yüzündeki ifade, onu azarlayacağını düşündürüyordu.
“Valide Sultan’ın dairesine giderken ne duydun?”
İryuşa sustu. Elif’in uyarısı aklına geldi.
“Hiçbir şey, hatun.”
Ferude Hatun gözlerini kıstı.
“Yalan söylemeyi burada öğrenme. Sarayda duyduğun her sözü başkasına taşırsan kendini de başkalarını da tehlikeye atarsın. Bir hizmetçinin kaybolduğunu duymuşsun. Doğru mu?”
İryuşa başını salladı.
“Dün gece de bir ses duydum,” dedi. “Ama kimseyi görmedim.”
“Ne sesi?”
“Bir kapı kapandı. Sonra ayak sesleri duydum.”
Ferude Hatun bir an sustu. Sandığın üzerine oturup ellerini dizlerinde birleştirdi.
“Burada geceleri nöbetçiler dolaşır. Kapılar açılır, kapanır. Her sesin ardında bir sır ararsan başına iş açarsın.”
“Peki kaybolan ağa?”
“Onu bulmak görevlilerin işi. Senin değil.”
İryuşa, Ferude Hatun’un sözlerinin arkasında başka bir şey sakladığını düşündü; ama üstelemedi.
“Şimdi koğuşa dön. Bu konuşmayı kimseye anlatma.”
İryuşa kapıya yöneldi.
“Bir şey daha,” dedi Ferude Hatun. “Bileğindeki ipi saklamayı bırak. Burada kimse senden onu almayacak. Ama iş yaparken takılmasın, dikkat et.”
İryuşa şaşkınlıkla bileğine baktı. İpin kolunun altından göründüğünü fark etmemişti.
“Başüstüne, hatun.”
Koğuşa döndüğünde Elif hemen yanına geldi.
“Ne sordu?”
“Kaybolan ağayı. Duyduklarımı kimseye anlatmamamı söyledi.”
Elif’in omuzları gevşedi, ama yüzündeki kaygı geçmedi.
“Belki de en iyisi budur.”
O akşam kızlar yemeklerini sessizce yedi. Koğuşa döndüklerinde Ferude Hatun, ertesi gün başlayacak dersleri haber verdi: okumayı bilenler yazı çalışacak, bilmeyenler temel harfleri öğrenecekti. Ardından saray adabı ve hizmet kuralları öğretilecekti.
“Burada herkesin bir vazifesi var,” dedi. “Vazifesini öğrenen rahat eder. Öğrenmeyen ise kendine dert açar.”
Gece ilerledikçe koğuş sessizleşti. İryuşa uyumaya çalıştı, fakat kaybolan ağayı düşünmeden edemedi. Acaba dün gece duyduğu ayak sesleri ona mı aitti? Bunu kimseye soramazdı.
Tam gözleri kapanırken dışarıdan üç hafif tıkırtı duyuldu.
İryuşa doğruldu. Elif uyuyordu. Tıkırtı tekrarlandı; bu kez daha uzaktan gelmişti. Kapıya doğru baktı. Eşiğin altından ince bir kâğıt parçası içeri süzülüyordu.
Yavaşça yataktan kalktı, kâğıdı aldı. Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Gece duyduğun sesi unutma.”
İryuşa’nın avuçları terledi. Kâğıdı buruşturup sakladı. Kapıyı araladığında koridor bomboştu. Yalnızca uzakta bir nöbetçinin ayak sesleri yankılanıyordu.
Sabah olunca bunu Ferude Hatun’a anlatıp anlatmamayı düşündü. Fakat kâğıdı cebinde hissettikçe, artık bu meselenin yalnızca kaybolan ağayla ilgili olmadığını anladı.
Sabah ders için koğuştan çıktıklarında koridor alışılmadık biçimde hareketliydi. Hizmetçiler telaşla bir yerlere gidip geliyor, kalfalar kızları duvar kenarına çekip geçiş yolunu açıyordu.
“Başınızı eğin,” diye uyardı Ferude Hatun. “Şah Sultan geliyor.”
İryuşa diğer kızlarla birlikte kenara çekildi. Koridorun ucunda Valide Sultan göründü. Yanında Esma Sultan ve birkaç hizmetkâr vardı. Valide Sultan ağır adımlarla ilerlerken kızlara şöyle bir baktı; bakışları İryuşa’nın üzerinde durmadı. Esma Sultan ise merakla yeni gelenleri süzdü.
“Bunlar saraya yeni alınan kızlar mı?” diye sordu.
“Evet, sultanım,” dedi Ferude Hatun.
“Umarım kuralları çabuk öğrenirler. Sarayda dikkatsizlik herkese yük olur.”
Valide Sultan cevap vermeden yürümeyi sürdürdü. Esma Sultan da peşinden gitti. Onlar uzaklaşınca kızlar yeniden hareket etti.
Ders odasında Ferude Hatun, kızlara sarayın kadınlarını ve hanedan üyelerini tanıttı. Valide Sultan’ın saray düzeninden sorumlu olduğunu, Esma Sultan’ın onun kızı olduğunu anlattı. Hüma Hatun’un Şehzade Selim’in annesi olduğunu, Nergis Hatun’un da haremde nüfuz sahibi kadınlardan biri sayıldığını söyledi.
“Bu isimleri duyduğunuzda nasıl davranacağınızı bileceksiniz,” diye ekledi. “Kimseye izinsiz yaklaşmayacak, konuşmalarına kulak misafiri olmaya çalışmayacaksınız.”
İryuşa cebindeki kâğıdı düşündü. “Gece duyduğun sesi unutma.” Bunu yazan kişi kimdi? Kaybolan ağa mı, yoksa sarayda olan biteni bilen başka biri mi?
Ders bitince kızlara avluda iş verildi. İryuşa, Elif’le birlikte işlemeli örtüleri katlayıp sandıklara yerleştiriyordu. Avlunun öte yanında Nergis Hatun, iki hizmetçisiyle yürüyordu. Geçerken Hüma Hatun’la karşılaştı. İkisinin de yüzünde nazik bir gülümseme vardı, ama sözleri soğuktu.
“Yeni kızlar gelince sarayın düzeni değişiyor,” dedi Nergis Hatun.
“Düzen, onu korumayı bilenlerin elinde değişmez,” diye karşılık verdi Hüma Hatun.
Nergis Hatun’un gülümsemesi kayboldu.
“Umarım öyledir.”
Hüma Hatun başını hafifçe eğip yoluna devam etti. Nergis Hatun ise avludaki kızlara baktı. Bakışları İryuşa’da kısa bir an durdu.
“Senin adın ne?” diye sordu.
“İryuşa, hatun.”
“Burada adını da, yerini de zamanla öğrenirsin,” dedi Nergis Hatun. Sonra hizmetçileriyle uzaklaştı.
Elif, Nergis Hatun gözden kaybolunca İryuşa’ya yaklaştı.
“Onunla konuşurken dikkatli ol. Haremde herkesin bir dostu, bir de hesabı vardır.”
“Peki Hüma Hatun?”
Elif omuz silkti.
“Onun da.”
Akşamüstü Ferude Hatun, İryuşa’yı mutfağa gönderdi. Dönüşte koridorun köşesinde Hızır Ağa’yı gördü. Yanında daha önce hiç görmediği yaşlı bir hadım ağa vardı. Hızır Ağa alçak sesle konuşuyordu.
“Genç ağadan hâlâ haber yok mu?”
Yaşlı ağa başını iki yana salladı.
“Arama sürüyor. Fakat bu işin Valide Sultan’a ulaşmasını istemiyorlar.”
İryuşa adımlarını yavaşlatınca Hızır Ağa onu fark etti.
“Sen! Ne dinliyorsun orada?”
“Hiçbir şey, ağa. Mutfaktan dönüyordum.”
“Öyleyse yürü.”
İryuşa başını eğip geçti. Duydukları, kaybolan ağanın gerçekten önemli bir meseleye karıştığını düşündürüyordu. Üstelik Valide Sultan’ın haberdar olmasının istenmemesi, işi daha da gizemli hâle getiriyordu.
Koğuşa vardığında cebindeki kâğıdı çıkardı. Elif yazıyı görünce korkuyla çevresine baktı.
“Bunu kim verdi sana?”
“Bilmiyorum. Gece kapının altından geldi.”
Elif kâğıdı elinden alıp buruşturdu.
“Bunu saklamak tehlikeli. Ferude Hatun’a söylemelisin.”
İryuşa kâğıdı geri aldı.
“Ya yazan kişi bizi izliyorsa?”
Elif cevap veremedi. Tam o sırada koridordan bir ses yükseldi:
“Bütün kızlar avluya! Valide Sultan sizi görmek istiyor.”
İryuşa’nın kalbi hızlandı. Ferude Hatun onları avluya dizdi. Biraz sonra Valide Sultan, Esma Sultan ve Hüma Hatun birlikte göründüler. Nergis Hatun da avlunun diğer ucunda duruyordu. Hızır Ağa, biraz gerilerinde bekliyordu.
Valide Sultan yeni kızlara kısa bir konuşma yaptı. Sarayda görevlerini öğrenmeleri, kurallara uymaları ve birbirlerine destek olmaları gerektiğini söyledi. Sonra Ferude Hatun’dan kızların isimlerini ve nereden geldiklerini bildiren listeyi istedi.
İsimler birer birer okundu. Sıra İryuşa’ya geldiğinde Ferude Hatun, “İryuşa, Anadolu’dan,” dedi.
Valide Sultan başını kaldırıp ona baktı.
“İryuşa,” diye tekrarladı. “Bu adı kim vermiş?”
“Annem, sultanım.”
Valide Sultan bir süre sessiz kaldı. Sonra listeyi Ferude Hatun’a geri verdi.
“Şimdilik herkes kendi vazifesine dönsün.”
İryuşa rahat bir nefes aldı. Henüz kimse onu seçmemiş, ona yeni bir ad vermemişti. Fakat Valide Sultan’ın bakışı bir an daha üzerinde kalmıştı.
Avludan ayrılırken Hızır Ağa yanından geçip belli belirsiz fısıldadı:
“Gece gördüğün kâğıdı saklama, kızım. Sarayda bazı sırlar sahibinden önce başkasını yakar.”
Hızır Ağa’nın sözleri İryuşa’nın içine taş gibi oturdu. Arkasını dönüp ona bakmak istedi ama ağa çoktan kalabalığın arasına karışmıştı.
Koğuşa vardıklarında Elif, İryuşa’nın yüzündeki endişeyi fark etti.
“Ne söyledi sana?”
İryuşa bir an sustu. Sonra cebindeki kâğıdı çıkarıp Elif’e uzattı.
“Bunu saklamamamı söyledi.”
Elif kâğıdı açtı, buruşturulmuş köşelerini düzeltti. Yazıyı yeniden okuyunca yüzü bembeyaz kesildi.
“Bunu Ferude Hatun’a vermeliyiz.”
“Ya yazan kişi gerçekten bizi izliyorsa?”
“İryuşa, bu sarayda tek başına hareket etmek daha tehlikeli.”
Elif kâğıdı alıp kapıya yöneldi. Tam o sırada koridordan Ferude Hatun’un ayak sesleri duyuldu. Elif kâğıdı hemen İryuşa’nın avucuna sıkıştırdı.
Ferude Hatun içeri girdiğinde ikisi de susmuştu.
“Yarın sabah erkenden görev başında olacaksınız,” dedi. “Şimdi dinlenin.”
Bakışları İryuşa’nın kapalı yumruğunda bir an durdu. Bir şey sormadı; yalnızca kapıya yönelip çıktı.
İryuşa, kâğıdı yatağının altındaki ince döşeğin arasına sakladı. O gece uykuya dalması uzun sürdü. Sarayın her çıtırtısında gözlerini açıyor, koridordan gelen her ayak sesini dinliyordu.
Sabaha karşı uzaktan bir kapı gıcırtısı duyuldu. Ardından koşar adım uzaklaşan biri oldu. Elif de uyanmıştı. İkisi karanlıkta birbirine baktı ama konuşmadı.
Gün ağarırken koğuşun kapısı açıldı. Hızır Ağa içeri girdi. Yüzü her zamankinden daha ciddiydi.
“Ferude Hatun sizi istiyor,” dedi.
İryuşa yataktan kalktı. Döşeğin altındaki kâğıdın orada olduğundan emin olmak için elini uzattı. Kâğıt yoktu.
Elif’in yüzü gerildi.
İryuşa yatağın altını yeniden yokladı. Sonra odanın köşesine, sandıkların arasına baktı. Hiçbir şey bulamadı.
“Bir şey mi kaybettin?” diye sordu Hızır Ağa.
İryuşa başını kaldırdı. Ağanın bakışları sakindi; fakat sağ elindeki parmakların arasında buruşturulmuş bir kâğıdın köşesi görünüyordu.
İryuşa’nın boğazı kurudu.
“Hayır, ağa,” dedi.
Hızır Ağa elini kapattı.
“Öyleyse benimle gel.”
İryuşa, Elif’e kısa bir bakış attı. Sonra Hızır Ağa’nın peşinden koridora çıktı. Sarayın duvarları sabah ışığında bile karanlık görünüyordu.
Ve İryuşa ilk kez, burada duyduğu sırların onu yalnızca korkutmayacağını; belki de geri dönüşü olmayan bir yola sürükleyeceğini anladı.
Hızır Ağa önde, İryuşa birkaç adım geride yürüyordu. Koridorun sonunda hizmetlilerin pek kullanmadığı dar bir geçide saptılar. İryuşa, elindeki kâğıdı düşündü. Ağa onu bulmuş muydu? Yoksa başka bir şey mi biliyordu?
Hızır Ağa küçük bir odanın önünde durup kapıyı açtı.
“İçeri gir.”
Oda boştu; yalnızca duvar dibinde bir sandık ve üstünde sönmüş bir kandil vardı. Hızır Ağa kapıyı kapattı. Elindeki buruşturulmuş kâğıdı masaya bıraktı.
“Bunu yatağının altında buldum.”
İryuşa’nın yüzü kızardı.
“Ben saklamadım, ağa. Yalnızca kimin yazdığını anlamaya çalışıyordum.”
“Bunu yazanın kim olduğunu bilmek seni korumaz. Ama kimlerin bu nottan haberdar olduğunu bilmek önemli.” Hızır Ağa gözlerini ona dikti. “Dün gece bir ses duydun. Ne duydun?”
“Bir kapı kapandı. Sonra ayak sesleri geldi.”
“Başka?”
İryuşa düşündü. O gece kâbusundan uyanmıştı; korkuyla dinlerken uzaktan metalik bir tıkırtı da duymuştu.
“Bir şey yere düştü gibi geldi. Sonra biri koştu.”
Hızır Ağa’nın yüzü gerildi. Kâğıdı açıp yazıya baktı.
“Bunu kimseye söyledin mi?”
“Elif’e.”
“Başka?”
“Hayır.”
Hızır Ağa bir süre sessiz kaldı. Sonra kâğıdı yeniden katladı.
“Bundan sonra gece tek başına dolaşmayacaksın. Sana sorulan sorulara da yalnızca gördüğünü söyleyeceksin. Duyduklarını kendin yorumlama.”
“Kaybolan ağa ne gördü?”
Hızır Ağa’nın bakışları sertleşti.
“Bu, senin bilmen gereken bir şey değil.”
“Öyleyse neden beni buraya getirdiniz?”
Ağa cevap vermeden kapıya yöneldi. Tam çıkacakken koridorun öte ucundan ayak sesleri duyuldu. Hızır Ağa kapıyı aralayıp baktı, sonra hemen geri çekildi.
“Burada bekle,” diye fısıldadı.
İryuşa, kapı aralığından saray görevlilerinin geçişini izledi. Aralarında Sultan Cihangir Han da vardı. Yanında iki ağa bulunuyordu. Padişah yürürken bir görevliye dönüp sordu:
“Dün gece dış kapıda nöbet tutanların hepsi bulundu mu?”
“Bir kişi hâlâ kayıp, hünkârım.”
“Kimse bu aramayı durdurmasın. Valide Sultan’a da haber verilecek.”
Hızır Ağa kapıyı sessizce kapattı. İryuşa onun yüzündeki endişeyi fark etti.
“Padişah bu işi araştırıyor,” dedi İryuşa.
“Evet.”
“Demek saklanacak bir şey var.”
“Her duyduğun şeyin peşine düşme, kızım. Sarayda bazı kapılar açıldığında, insan bir daha dışarı çıkamaz.”
Hızır Ağa, kâğıdı cebine koydu ve kapıyı açtı. İryuşa’yı koğuşa geri götürürken ikisi de konuşmadı.
Koridorun köşesine geldiklerinde padişah karşı yönden yaklaştı. Hızır Ağa hemen kenara çekilip başını eğdi. İryuşa da onu taklit etti. Ancak Cihangir Han’ın adımları tam yanlarından geçerken durdu.
“Sen yeni gelen kızlardan mısın?” diye sordu.
İryuşa başını kaldırdı. Bakışları padişahınkiyle buluştu. Bu kez gözlerini hemen kaçırmadı.
“Evet, hünkârım. Adım İryuşa.”
Cihangir Han kısa bir an sustu. Yüzünde merakla ölçüp biçen bir ifade vardı.
“Burada gördüğün ya da duyduğun bir şey olursa, önce görevli kalfana söylersin. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı, hünkârım.”
Padişah başını hafifçe sallayıp yoluna devam etti. İryuşa, arkasından bakmamak için kendini tuttu.
Hızır Ağa onu koğuşun kapısına kadar götürdü.
“Bugün olanları Elif’e bile anlatma,” dedi. “Şimdilik.”
İryuşa içeri girdiğinde Elif hemen yanına geldi.
“Ne oldu?”
İryuşa, padişahla göz göze geldiği anı düşündü. Sonra Hızır Ağa’nın uyarısını hatırlayıp yalnızca başını iki yana salladı.
“Bir şey yok.”
Ama artık emindi: Sarayda kaybolan ağanın sırrı, düşündüğünden çok daha büyüktü.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…