1. bölüm / 5
Kuzey'in Lâl'iHATIRLADIM
Bölümler 5Şu an: HATIRLADIM
- 1 HATIRLADIM1.861 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 TESADÜF DEĞİL1.335 kelime
- 3 KÜÇÜK BİR HEYECAN1.905 kelime
- 4 AKLIN KIYISINDA2.284 kelime
- 5 AKLIN KIYISINDA2.645 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
# BÖLÜM 1
Kuzey erden
İnsanları hatırlamak konusunda iyi olduğumu söylerlerdi.
Yüzleri, sesleri, konuşurken yaptıkları küçük hataları... Birinin kendisini olduğundan farklı göstermeye çalıştığını anlamak için uzun uzun dinlememe gerek kalmazdı. İnsanların çoğu, farkında olmadan kendileri hakkında yeterince şey anlatırdı zaten.
Benim işim de söylenenlerden çok, söylenmeyenleri fark etmekti.
Belki bu yüzden insanlarla arama mesafe koymakta hiç zorlanmadım. Birini tanımak için ona yakın olmanın gerekmediğine inanırdım. Hatta bazen uzakta durduğunda daha fazlasını görebilirdin.
Beni yakından tanıyan iki kişi vardı ki bu konuda benimle aynı fikirde değillerdi.
Demir Sancak ve Aras Tümer.
Demir, insanların söylemediklerini anlamak yerine onları konuşturmayı tercih ederdi. Bir ortamda sessizlik varsa bozmak için, biri sinirlenmişse daha da sinirlendirmek için mutlaka bir şey bulurdu. Üstelik bütün bunları yaparken kendisini son derece masum gösterebilirdi.
Aras ise onun tam tersiydi. Gereksiz yere konuşmaz, bir şey söyleyecekse de çoğunlukla söylenmesi gereken en can sıkıcı şeyi seçerdi.
İkisiyle de uzun zamandır arkadaştım.
Demir'in hayatı fazla ciddiye almaması, Aras'ınsa hiçbir şeyi göründüğü kadar basit kabul etmemesi zaman zaman yorucu oluyordu. Yine de yanlarında kendimi açıklamak zorunda hissetmezdim.
Beni olduğum gibi tanıyorlardı.
En azından öyle düşünüyorlardı.
O gece, üniversitenin düzenlediği davette yine yan yanaydık.
İstanbul'da bir sonbahar akşamıydı.
Davet için seçilen mekân, şehrin kalabalığından uzakmış gibi görünse de dışarıdaki trafiğin uğultusu tamamen kaybolmuyordu. Yüksek tavanlı salonun ortasında asılı avizeler, altın renkli ışıklarını mermer zemine düşürüyor; fonda çalan müzik, birbirine karışan konuşmaların arasında kayboluyordu.
Salon, kendisini önemli hissetmek isteyen insanlarla doluydu.
Birbirlerinin isimlerini biliyor ama birbirlerini tanımıyormuş gibi davrananlar, her cümlenin içine başarılarını sıkıştıranlar, karşılarındaki insanı dinlemekten çok kendilerini anlatmakla ilgilenenler...
Böyle ortamları sevdiğim söylenemezdi.
Yine de oradaydım.
Uluslararası ilişkiler bölümünün son sınıfındaydım. Üniversite hayatımın bitmesine çok az kalmıştı. Önümde tamamlanması gereken son sınavlar ve sonrasında başlayacak başka bir hayat vardı.
En azından herkesin benden beklediği buydu.
Benim beklentilerimse biraz farklıydı.
Bir şeyin sona ermesini beklemekten hoşlanmazdım. Bir sonraki adımı düşünür, önümdeki seçenekleri değerlendirir ve kararımı verirdim. Beklemek, başkalarının kararlarına bağlı kalmak demekti.
Buna alışkın değildim.
- Şu yüzünü biraz düzeltir misin?
Demir'in sesini duyunca başımı ona çevirdim.
- Nasıl bir sorun varmış yüzümde?
- İnsanlar seninle konuşmaya korkuyor. Birazdan davet değil, sorgu odası sanacaklar burayı.
Aras, elindeki bardağı dudaklarına götürürken araya girdi.
- Bence gayet iyi. Gereksiz konuşmaları azaltıyor.
Demir ona döndü.
- Sen de yardımcı olmasan şaşardım zaten.
- Rica ederim.
İkisine de baktım.
- İşiniz bittiyse gidebilirsiniz.
Demir sırıttı.
- Bak, işte bundan bahsediyorum. İnsan bir akşamlığına bile olsa seninle aynı ortamda bulununca hayatını sorgulamaya başlıyor.
- Senin hayatını sorgulaman için benim burada bulunmama gerek yok.
Aras başını hafifçe eğerek gülüşünü sakladı.
Demir ise elini göğsüne götürdü.
- Kırıldım.
- Geçer.
- Arkadaşlık dediğin böyle bir şey olmamalı, Kuzey.
- O zaman yanlış arkadaş seçmişsin.
Demir güldü.
Onu tanıyordum. Birazdan başka bir konu bulacak, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yanıma dönecekti.
Ben de elimdeki içecekten bir yudum alıp salonu izlemeye devam ettim.
Sonra gözüm salonun diğer ucuna takıldı.
Ve Demir'in birkaç saniye önce yüzüm hakkında yaptığı yorumun aslında o kadar da haksız olmadığını düşündüm.
Çünkü ilk kez o akşam, bakışlarımı birinden ayırmak istemiyordum.
---
Kalabalığın arasında, birkaç arkadaşının yanında duran genç bir kadın vardı.
Gece mavisi bir elbise giymişti. Saten kumaş, ışık vurdukça rengini değiştiriyor; bazen neredeyse siyaha, bazen de derin bir maviye dönüşüyordu. Koyu kahverengi saçları omuzlarına değiyordu.
Konuşurken bir elini hafifçe kaldırdı. Yanındaki kadın bir şey söylediğinde başını geriye atarak güldü.
Öyle bir gülüştü ki yanındaki diğer kadın da kendisini tutamayıp ona katıldı.
Bir an baktım.
Sonra önüme döndüm.
Demir bir şey anlatıyordu. Konuşmanın sonuna yetişebildim, başımı salladım. Aras'ın eklediği kısa bir cümleye karşılık verdim.
Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu.
Fakat birkaç dakika sonra gözlerim yeniden aynı kadını aradı.
Bu kez kendime bunun nedenini sordum.
Güzel olduğu için mi?
Elbette güzeldi. Bunu fark etmek için özel bir çaba gerekmiyordu. Salonda güzel kadınlar vardı. Özenle hazırlanmış, dikkat çekici elbiseler giymiş, bakışlarıyla kendilerini fark ettirmeye çalışan kadınlar...
Onların hiçbirine ikinci kez bakma ihtiyacı duymamıştım.
Bu kadınınsa kimsenin dikkatini çekmeye çalışmadığı hâlde dikkatimi çekmesi tuhafıma gitmişti.
Birileriyle konuşurken çevresini kontrol etmiyordu. İnsanların kendisi hakkında ne düşündüğünü merak ediyor gibi görünmüyordu. Arkadaşlarından biri bir şey söylediğinde yüzünü buruşturuyor, ardından kahkahasını tutamıyordu.
Kendini rahat hissediyordu.
Belki de mesele buydu.
İnsanların çoğu, bulundukları yere ait olduklarını kanıtlamaya çalışırdı. Oysa bu kadın, orada bulunmak için kimseden izin alması gerekmiyormuş gibi davranıyordu.
Bakışlarımı yeniden çevirecektim ki başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Birkaç saniye boyunca ikimiz de başka tarafa bakmadık.
Beni fark etmişti.
Bundan emin oldum.
Yüzünde belirgin bir şaşkınlık yoktu. Bakışlarını kaçırmak için acele etmediği gibi bana gülümsediğini de söyleyemezdim. Sadece baktı. Sanki karşısındaki adamın kim olduğunu anlamaya çalışıyor, ardından bunun üzerinde fazla durmaya gerek görmüyordu.
Sonra arkadaşına döndü.
Ben ise birkaç saniye daha aynı noktaya bakmaya devam ettim.
- İlginç.
Demir'in sesini duyunca gözlerimi ondan ayırdım.
- Ne?
- Bunu bana mı soruyorsun?
- Başka kime soracağım?
Demir başıyla salonun diğer ucunu işaret etti.
- Birkaç dakikadır aynı yere bakıyorsun.
- Salonda olduğumu fark ettim, Demir. Gözlerimi kapatıp oturmamı mı bekliyordun?
- Hayır. Sadece neye baktığını merak ettim.
Aras da bakışlarını çevirdi.
- Mavi elbiseli kadın mı?
İkisine de döndüm.
- İkiniz de başka bir işle ilgilenebilirsiniz.
Demir'in yüzündeki sırıtış genişledi.
- Demek doğru yere bakmışız.
- Demir.
- Tamam, sustum.
Sustuğu süre yaklaşık üç saniye sürdü.
- Tanıyor musun?
- Hayır.
- Tanışmak ister misin?
Bu kez cevap vermedim.
Çünkü sorunun kendisinden çok, Demir'in cevabı zaten bildiğinden emin olan tavrı sinirimi bozmuştu.
Aras bardağını masaya bıraktı.
- İstese şimdiye kadar gitmişti.
Demir başını salladı.
- Ben de onu söylüyorum.
- Siz ikinizin gerçekten yapacak başka işi yok mu?
- Var, dedi Demir. Ama senin ne yapacağını izlemek daha eğlenceli.
Ona son bir kez baktım.
Ardından yeniden salonun diğer ucuna döndüm.
Genç kadın hâlâ arkadaşlarıyla konuşuyordu.
Ve ben, Demir'e haklı olduğunu söylemektense gidip kendim öğrenmenin daha kolay olacağına karar verdim.
---
Yanlarına gitmeden önce birkaç dakika bekledim.
Bunun için kendime özel bir neden bulmadım. Kadının arkadaşlarıyla yaptığı konuşmanın bitmesini beklemek, hepsi bu.
En azından kendime söylediğim buydu.
Sonunda kalabalığın arasından geçerek yanlarına gittim.
Genç kadın, yanındaki arkadaşıyla konuşuyordu. Karşılarında durduğumda başını kaldırdı.
Bana baktı.
Yakından bakıldığında yüzündeki ifadenin ne kadar değişken olduğunu fark ettim. Birkaç saniye önce gülerken şimdi beni dikkatle inceliyordu.
Söyleyeceğim cümleyi önceden hazırlamamıştım.
Buna ihtiyacım yoktu.
- Daha önce karşılaştık mı?
Soru üzerine kısa bir an düşündü.
- Sanmıyorum.
Cevabı beklediğimden daha rahattı.
Çoğu insan böyle bir soruya gülümseyerek karşılık verir, konuşmanın devam etmesi için bana bir fırsat sunardı. O ise beni gerçekten hatırlamaya çalışmış ve bulduğu cevapla yetinmişti.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
- Hatırlardım.
Bunu söylerken sesimdeki kendinden emin tonu gizlemeye çalışmadım.
Bana baktı. Kaşlarını hafifçe kaldırdığında yüzündeki ifade değişti. Söylediğim şeyi ne kadar ciddiye aldığımı anlamaya çalışıyor gibiydi.
- Kendinize güveniyorsunuz.
- Biraz.
Cevabım üzerine gülümsedi.
Fakat bu, beni onayladığını gösteren bir gülümseme değildi. Daha çok, karşısındaki adamın kendisi hakkında ne düşündüğünü merak eden birinin gülümsemesiydi.
Ardından sordu:
- Peki, bu özgüveniniz her zaman işe yarıyor mu?
İşte o an, konuşmanın düşündüğümden daha ilginç olabileceğini fark ettim.
Soruyu sorarken sesini yükseltmemişti. Beni küçümsemeye çalışmıyordu. Söylediği şeyin karşılığını bekliyor, bunu yaparken de kendinden emin görünüyordu.
Bir an düşündüm.
- Bu akşam işe yarayıp yaramadığını öğrenmiş olurum.
Gülümsedi.
Bu kez ben de gülümsememi gizlemeye çalışmadım.
Adını hâlâ bilmiyordum. Ne okuduğunu, nereli olduğunu, buraya kiminle geldiğini de.
Ama konuşmayı sürdürmek istiyordum.
Tam o sırada yanındaki kadın, genç kadına seslendi.
- Lâl, geliyor musun? Ece bizi bekliyor.
Lâl.
İsim, zihnimde kısa bir an yer etti.
Lâl başını arkadaşına çevirdi.
- Geliyorum, İdil.
Sonra yeniden bana döndü.
İsimleri öğrenmek gibi bir niyetim yoktu ama birkaç saniyelik konuşma, bilmediğim iki şeyi daha açıklamıştı. Genç kadının adı Lâl'di ve yanındaki kişi ona İdil diye hitap ediyordu.
Öteki arkadaşlarının adı da Ece olmalıydı.
Bunları düşünürken Lâl yeniden konuştu.
- Arkadaşlarım bekliyor.
Gitmek istediğini anlamıştım.
İçimde konuşmanın burada bitmesine karşı koyan bir his oluştu desem yalan olur. Fakat bunu belli etmek için bir neden göremedim.
- Sizi tanımak güzeldi, dedim.
Lâl, başını hafifçe yana eğdi.
- Buna tanışmak denir mi, emin değilim.
Haklıydı.
Adını yeni öğrenmiştim. Onun dışında hiçbir şey bilmiyordum.
Yine de bu kez cevabımı düşünmek zorunda kalmadım.
- O hâlde bir dahaki sefere gerçekten tanışırız.
Birkaç saniye boyunca yüzüme baktı.
Ne düşündüğünü anlayamadım.
Belki de anlamaya çalışmamın kendisi gereksizdi. Sonuçta beni tanımıyordu. Ben de onu tanımıyordum. Birbirimize dair bildiğimiz tek şey, birkaç dakikalık bir konuşmadan ibaretti.
- Belki.
Tek kelime.
Ne bir söz verdi ne de ihtimali tamamen ortadan kaldırdı.
Ardından arkasını dönerek arkadaşlarının yanına gitti.
Onu durdurmadım.
Adını zaten öğrenmiştim.
---
Lâl, arkadaşlarının yanına döndüğünde İdil'in yüzündeki ifadeyi görmek için onun ne düşündüğünü bilmeye gerek yoktu.
İdil bir şey sordu. Lâl başını hafifçe sallayarak cevap verdi. Yanlarına katılan diğer genç kadın da konuşmaya dahil oldu.
Ece olduğunu tahmin ettiğim kadın, kısa bir süre bana baktıktan sonra yeniden arkadaşlarına döndü.
Lâl bir şey anlatırken İdil'in gülmeye başladığını gördüm.
Ardından Lâl de güldü.
Bir süre onları izledim.
Bunu yapmamam gerektiğini düşündüğüm için değil, kendimi başka bir şeye yönlendirmem gerektiğini fark ettiğim için bakışlarımı çevirdim.
Yanıma döndüğümde Demir'in yüzünde beklediğim ifade vardı.
- Eee?
- Ne?
- Adını öğrendin mi bari?
Aras, Demir'in yanından geçerken araya girdi.
- Öğrenmiş olmalı. Aksi hâlde konuşmayı daha uzun sürdürürdü.
- İkiniz de fazla konuşuyorsunuz.
Demir güldü.
- Sen de fazla kısa cevap veriyorsun. Birbirimizi dengeliyoruz işte.
Aras, bakışlarını bana çevirdi.
- Yeniden karşılaşmayı düşünüyor musun?
Sorusunda alay yoktu.
Beni gerçekten merak ediyordu.
Bir an cevap vermedim.
Sonra omuz silktim.
- İstanbul küçük bir yer değil. Yeniden karşılaşırsak karşılaşırız.
Demir başını salladı.
- Tabii. Tamamen tesadüf.
Ona baktım.
- Bir şey mi söyledin?
- Hayır. Ben sadece bu geceyi çok verimli geçirdiğimi düşünüyorum.
Aras, Demir'in koluna hafifçe vurdu.
- Bırak artık adamı.
- Ben bir şey yapmıyorum ki.
İkisi yeniden kendi aralarında konuşmaya başladı.
Ben de sohbetlerine katıldım. Bir süre sonra davetin geri kalanına odaklandım. İnsanlarla konuştum, sorulara cevap verdim ve akşamı tamamladım.
Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde başımı kaldırdığımda Lâl'i yeniden gördüm.
Arkadaşlarının arasındaydı. Bir şey anlatıyordu. Sonra, sanki bir şey hissetmiş gibi başını çevirdi.
Bakışlarımız yeniden kesişti.
Bu defa ikimiz de birbirimizi fark ettiğimizi biliyorduk.
Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi mi, yoksa ben mi öyle düşündüm, emin olamadım.
Sonra yeniden arkadaşlarına döndü.
Ben de önüme baktım.
O an için yapabileceğim başka bir şey yoktu.
---
Gecenin ilerleyen saatlerinde davetten ayrıldım.
İstanbul'un havası serindi. Kapıdan çıktığımda içerideki müzik ve kalabalık arkamda kaldı. Şoförüm arabayı girişe yanaştırmıştı. Ceketimin düğmesini açarak arka koltuğa geçtim.
Telefonumda birkaç bildirim vardı.
Birine cevap verdim, diğerini daha sonra ilgilenmek üzere bıraktım. Şehir, camın diğer tarafında ışıklar ve gölgeler hâlinde akıp gidiyordu.
Normalde böyle akşamlardan geriye pek bir şey kalmazdı.
Karşılaştığım insanları hatırlardım elbette. Kimin ne söylediğini, hangi konuda konuştuğumuzu, kimin benden ne istediğini...
Fakat bunların hiçbiri eve döndüğümde zihnimi meşgul etmezdi.
Bu kez farklı olan, hatırladığım bir yüzün yanında ona ait çok az bilgi bulunmasıydı.
Adını biliyordum.
Lâl.
Ne okuduğunu bilmiyordum. Nereli olduğunu bilmiyordum. Davete kimlerle geldiğini de bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, birkaç dakika konuştuğumuz ve onun beklediğimden farklı biri olduğuydu.
Bunun üzerinde düşünmem gerekmiyordu.
Telefonumu cebime koydum ve başımı koltuğa yasladım.
Bir süre sonra kendime, bu karşılaşmanın bir daha yaşanmayabileceğini söyledim.
İstanbul büyük bir şehirdi. Üniversitede binlerce öğrenci vardı. Aynı davete katılmış olmamız, yeniden karşılaşacağımız anlamına gelmiyordu.
Bunu biliyordum.
Yine de aklımdan geçen son şey, ona bir dahaki sefere ne söyleyeceğim oldu.
Kendi kendime güldüm.
Onun adını biliyordum artık.
Lâl.
Bölüm etkileşimi
