5. bölüm / 5
Kuzey'in Lâl'iAKLIN KIYISINDA
Bölümler 5Şu an: AKLIN KIYISINDA
- 1 HATIRLADIM1.861 kelime
- 2 TESADÜF DEĞİL1.335 kelime
- 3 KÜÇÜK BİR HEYECAN1.905 kelime
- 4 AKLIN KIYISINDA2.284 kelime
- 5 AKLIN KIYISINDA2.645 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bu gece İdil'de kız partimiz vardı.
Aslında parti dediğim, İdil'in salonuna yayılmış üç kız, sehpanın üstünde bir sürü abur cubur ve bir türlü karar veremediğimiz filmden ibaretti.
Ece, elindeki cips paketini göğsüne bastırmış, kumandayı İdil'den kaçırmaya çalışıyordu.
"Ya biriniz de benim seçtiğim filmi izleyin! Her seferinde sizin istediğiniz oluyor."
İdil kaşlarını kaldırdı.
"Geçen sefer senin seçtiğin filmi izledik. Kızın sevgilisi üçüncü dakikada başka birine âşık oldu, onuncu dakikada da herkes birbirine düşman kesildi."
"Eee, hayatın gerçekleri bunlar."
"Ece, senin hayatın fazla karışık. Bizi de kendinle birlikte batırma."
Kahkahamı tutamadım. Ece bana dönüp yastığı fırlattı.
"Sen gülme Lâl! Senin aşk hayatın zaten yok."
"Benim huzurum var canım."
"Tabii," dedi İdil, gözlerini kısarak. "Huzurunun adı da Kuzey Erden değilse tabii."
Elimdeki cipsi ağzıma götürürken duraksadım.
"Ne alaka şimdi?"
İdil'in yüzüne yerleşen sırıtış, başıma geleceklerin habercisiydi.
"Hiç. Ben sadece bir isim söyledim. Niye hemen savunmaya geçtin?"
"Savunmaya geçmedim."
Ece yavaşça doğrulup ikimizin arasında bakışlarını gezdirdi.
"Bir dakika... Kuzey Erden mi?"
"Evet, Ece. Kuzey Erden. Hani şu iki kelimeyi bir araya getirmek için önce insanın nüfus müdürlüğünden izin alması gereken çocuk."
Ece kahkahayı bastı.
"Allah'ım, bu çocuğa laf sokmak için bile ne kadar uğraşıyorsun."
"Çünkü malzeme veriyor."
İdil telefonunu eline aldı.
"Peki, madem bu kadar malzeme var, bir bakalım şu meşhur Kuzey Erden nasıl biriymiş."
"İdil, sakın..."
Geç kalmıştım.
Telefonunu çoktan bana çevirmişti.
"Soyadı Erden'di, değil mi?"
Bir an sustum.
Sonra telefonun ekranına bakmamaya çalışarak omuz silktim.
"Ben nereden bileyim?"
Ece, İdil'in yanına sokuldu.
"Lâl, sen şu an Kuzey'in soyadını benden daha iyi biliyorsun. Yalan söylerken bari gözlerimizin içine bak."
"İkiniz de çok boşsunuz."
İdil, arama sonuçlarından onun profilini bulduğunda telefonunu ikimizin arasına yerleştirdi. Üçümüz birden ekrana eğildik.
İlk fotoğrafta Kuzey, birkaç arkadaşıyla birlikteydi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Öyle herkese dağıttığı türden bir gülümseme değil; sanki fotoğraf çekilmesi için özellikle ikna edilmişti.
Ece başını yana eğdi.
"Allah Allah..."
"Ne oldu?" diye sordum.
"Çocuk yakışıklıymış."
"E, gözlerin çalışıyor demek."
İdil hemen bana döndü.
"Sen bunu nereden biliyorsun?"
"Fotoğrafa bakıyorum, İdil. Görme yetimi yeni kazanmadım."
Ece kıkırdadı.
"Tamam, tamam. Peki, başka fotoğraflarına bakalım mı?"
"Bana ne, bakın."
İkisi aynı anda sırıttı.
İdil birkaç fotoğraf aşağı indi. Birinde Kuzey arkadaşlarıyla oturuyordu, diğerinde deniz kenarındaydı. Sonraki fotoğrafta ise spor salonundaydı; üzerinde tişört yoktu, yüzündeki o ciddi ifade de yerli yerindeydi.
Ece'nin ağzı açık kaldı.
"Hayır, bir dakika. Bu çocuk niye her fotoğrafta başka bir insan gibi?"
İdil telefonu biraz daha yaklaştırdı.
"Bence asıl soru şu: Bu kadar ciddi birinin böyle bir fotoğrafı neden var?"
"Belki spor salonuna gittiğini kanıtlamak istemiştir," dedim.
Ece bana döndü.
"Lâl, sen fotoğrafa bakarken adamın halkla ilişkiler danışmanlığını mı yapıyorsun?"
"Biriniz de susmayı denesin."
İdil, gülmemek için dudağını ısırdı.
"Yalnız, hakkını yemeyelim. Çok iyiymiş."
Bu kez cevap vermedim.
Çünkü fotoğrafa yeniden bakmıştım.
Kuzey'in yüzündeki o kendinden emin ifade, insanı hem sinir eden hem de gözünü kaçırmasını zorlaştıran cinstendi. Onunla ilgili bildiğim şeyler hâlâ çok azdı. Bazen ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. Bazen de tek bir cümlesi, günün geri kalanında aklımın bir köşesinde kalıyordu.
Bu durum hoşuma mı gidiyordu, yoksa yalnızca merak mı ediyordum, henüz bilmiyordum.
Ece dirseğiyle koluma dokundu.
"Sen bayağı daldın."
"Fotoğrafa bakıyorum."
"Biz de ona bakıyoruz. Ama biz üç dakikadır aynı fotoğrafa bakıp adamın karakter analizini çıkarmıyoruz."
İdil başını salladı.
"Bence Lâl'in bir şeyi var."
"Benim hiçbir şeyim yok."
"Peki," dedi İdil. "O zaman şu soruya cevap ver: Kuzey yarın sana buluşalım dese gider misin?"
Cevap vermem birkaç saniye sürdü.
O birkaç saniye ikisinin de gözünden kaçmadı.
Ece yavaşça gülümsedi.
"Gider."
"Ben öyle bir şey demedim!"
"Demene gerek kalmadı," dedi İdil. "Yüzün söyledi."
Gözlerimi devirdim ama gülümsememi engelleyemedim.
"Belki giderdim."
İkisi de sustu.
Bu kez alay etmek için değil, devamını bekledikleri için.
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
"Yani... Onu tanımak isterdim. Herkesle aynı olmadığını düşünüyorum. Ama bu, ondan hoşlandığım anlamına gelmiyor."
Ece başını salladı.
"Tabii. Sen yalnızca adamı tanımak istiyorsun. Fotoğraflarına bakıyorsun. Ne düşündüğünü merak ediyorsun. Başka hiçbir şey yok."
"Ece!"
"Ne var? Ben bir şey demedim ki."
İdil gülerek başını omzuma yasladı.
"Lâl, bak. Senden hemen âşık olmanı beklemiyoruz. Ama çocuk ilgini çekmiş. Bunu kabul etmek dünyanın sonu değil."
Telefonu yeniden elime aldım. Profiline bir kez daha baktım.
"İlgimi çekmiş olabilir," dedim sonunda. "Ama daha onu doğru düzgün tanımıyorum."
İdil'in sesi bu kez yumuşadı.
"Zaten mesele o. Tanımak istiyorsun."
Bir şey söylemedim.
Çünkü haklıydı.
Kuzey'in bende ne uyandırdığını henüz adlandıramıyordum. Onunla konuşurken neden bazen söyleyeceğim kelimeleri seçtiğimi, bazen de sırf tepkisini görmek için onu kızdırmak istediğimi bilmiyordum.
Ama bir şeyi biliyordum.
Onu yeniden görmek istiyordum.
Tam telefonu masaya bırakacakken parmağım ekrana dokundu.
Kalp simgesi kırmızıya döndü.
Bir saniye.
İki saniye.
"LÂL!"
Ece'nin çığlığıyla irkildim.
"Ne yaptın sen?" diye bağırdı İdil.
"Ben bir şey yapmadım!"
Telefonu kendime çektim. Fotoğrafı beğenmiştim.
Hem de Kuzey Erden'in tişörtsüz fotoğrafını.
"Allah kahretsin!"
Beğeniyi hemen geri aldım.
Ece gülmekten koltuğa yığıldı.
"Bunu görmüş olabilir! Ya telefon elindeyse?"
"Ece, sus!"
İdil gözlerinin kenarındaki yaşları silerek konuştu.
"Yarın üniversiteye gittiğinde yüzüne bakabilecek misin bari?"
Telefonu ters çevirip sehpanın üzerine bıraktım.
"İkiniz de bu gece burada yaşananları unutacaksınız."
"Tabii," dedi Ece. "Biz zaten hiçbir şey görmedik. Sen de Kuzey Erden'in fotoğrafını yanlışlıkla beğenmedin."
"Ece!"
Kahkahaları salonu doldururken ben de gülmeye başladım.
Ama telefonumun ekranı her aydınlandığında gözüm istemsizce ona kayıyordu.
Bildirim gitmiş miydi?
Kuzey görmüş müydü?
Ve en kötüsü...
Ya gördüyse, yarın karşılaştığımızda bunu yüzüme vurursa?
Başımı yastığa gömdüm.
Galiba yarın, düşündüğümden biraz daha zor geçecekti.
### Kuzey'in gözünden
Telefonum masanın üzerinde titrediğinde önümdeki dosyayı okuyordum.
Normalde bildirimlere bakmak gibi bir alışkanlığım yoktu. Hele ders çalışırken... Telefonun ekranını bile ters çevirirdim. Fakat o gece gelen bildirimin üzerinde gördüğüm isim, gözlerimi satırlardan ayırmama yetti.
**Lâl Vardar, fotoğrafını beğendi.**
Bir süre ekrana baktım.
Sonra istemsizce gülümsedim.
Lâl Vardar.
İsmini içimden tekrar etmek bile yüzümdeki ifadeyi değiştirmeye yetiyordu. Üniversitede karşılaştığım onca insanın arasında, birkaç konuşmayla aklımda bu kadar yer edinen başka biri olmamıştı.
Bildirime dokunup fotoğrafı açtım.
Beğeni yoktu.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Birkaç saniye önce gelen bildirim hâlâ aklımdaydı. Demek ki beğenmiş, ardından da vazgeçmişti.
Telefonu elime alıp arkasına yaslandım.
"Ne yaptın sen, Lâl?"
Sesli söylemişim gibi kendi kendime güldüm.
Belki yanlışlıkla dokunmuştu. Belki fotoğrafı incelerken parmağı kaymıştı. Belki de gerçekten beğenmiş, sonra yakalandığını düşünüp geri çekmişti.
Son ihtimal hoşuma gitmişti.
Fazlasıyla.
Telefonu masaya bırakırken yüzümdeki gülümsemeyi silemedim.
Kapı açıldı. Aras elinde iki kahveyle içeri girdi. Beni görünce durdu.
"Hayırdır?"
"Ne?"
"Suratında bir ifade var."
"Nasıl bir ifade?"
Kahvelerden birini masama bıraktı.
"Bilmiyorum. Normalde insanın yanına yaklaşınca hava sıcaklığı düşer. Şimdi sanki kalorifer yanıyor."
Gözlerimi devirdim.
"Saçmalama."
Aras karşımdaki koltuğa oturdu.
"Bir şey mi oldu?"
"Hayır."
"Birisi mi yazdı?"
"Aras."
"Tamam, sustum."
İki saniye geçmeden yeniden konuştu.
"Demir'e söyleyeyim mi? O da bu tarihî ana şahit olsun."
Elimdeki kalemi ona doğru uzattım.
"Bir kelime daha edersen kahveni kafandan aşağı dökerim."
Aras kahvesini kendine çekti.
"İşte benim tanıdığım Kuzey. Demek ki sorun yok."
Gülmemek için yüzümü dosyaya çevirdim. Aras'ın yanımda olması bazen sinir bozucuydu ama arkadaşlığının en sevdiğim tarafı da buydu. Ne kadar susarsam susayım, yüzümdeki en küçük değişikliği yakalardı.
Neyse ki bu kez daha fazla üstelemedi.
---
### Ertesi sabah
Üniversiteye normalden biraz erken geldim.
Havanın soğuğu yüzüme çarparken ellerimi montumun ceplerine sokup fakülte binasına doğru yürüdüm. Kampüs her zamanki gibiydi. Bir köşede sınava yetişmeye çalışan öğrenciler, diğer tarafta kahvesini dökmeden yürümeye çalışanlar...
Aras'ın anlattığına göre Demir yine derse geç kalmıştı. Bu, onun için neredeyse günlük bir başarıydı.
"Şu adamın bir gün zamanında geldiğini görürsem mezuniyetimi ikinci kez kutlayacağım," dedim.
Aras yanımda yürürken güldü.
"Bence sen mezun olana kadar bekleme. Demir'in zamanında gelmesi için başka bir mucize lazım."
"Sen de geç kalıyorsun."
"Benim geç kalmamın sebepleri var."
"Demir'in de vardır. Mesela yatağıyla arasında duygusal bir bağ olabilir."
Aras kahkahayı bastı.
Kampüsün merdivenlerine yaklaşırken kalabalığın arasında onu gördüm.
Lâl.
İdil'le yan yana yürüyordu. Elinde kahvesi, omzunda çantası vardı. Bir şey anlatırken başını geriye atıp gülüyordu. Dün gece telefonumun ekranında beliren isim, şimdi birkaç metre önümdeydi.
Gözlerim istemsizce ona takıldı.
Aras bakışlarımı takip etti.
Tam Aras bişey diyecekken Lâl bizi fark etti. İdil'e bir şey söyleyip yanından ayrıldı ve doğrudan bize doğru yürüdü.
İnsanların çoğu yanıma gelirken önce bir duraksardı. Lâl'de o tereddütten eser yoktu.
"Günaydın," dedi.
"Günaydın."
Bana döndüğünde bakışlarımız buluştu.
"Senin dersin var mı?" diye sordu.
"Bir saat sonra."
"Benim de boşluğum var. Kahve içmeye gidiyorum. Gelmek ister misin?"
Soru o kadar doğal çıkmıştı ki bir an cevap vermeden ona baktım.
Dün gece fotoğrafımı beğenip geri çeken kız, şimdi karşıma geçmiş beni kahve içmeye davet ediyordu.
İçimden gülmek geldi.
"Olur," dedim. "Nereye gidiyoruz?"
"Bunu da ben mi düşüneceğim?"
"Davet eden sensin."
"Ne kadar zor bir adamsın."
"Daha yeni fark ettiysen üzüldüm."
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Gel de kahve içene kadar ne kadar zor olduğunu anlayayım."
Aras arkamızdan seslendi.
"Ben de geleyim mi?"
Arkama hiç dönemden cevap verdim
"Sen Demir'i bul. İkiniz birlikte kaybolun."
Aras'ın kahkahası arkamızdan yükselirken Lâl'le birlikte yürümeye başladık.
Bir şey dikkatimi çekmişti.
Dün geceki bildirimden hiç bahsetmemişti.
Ben de bahsetmeyecektim.
Şimdilik.
---
Kampüsün içindeki küçük kafeye girdik. Lâl pencere kenarındaki masalardan birini seçti. Siparişleri verdikten sonra karşılıklı oturduk.
Bir süre etraftaki kalabalığı izledik.
Sonra Lâl kahvesinden bir yudum aldı
Bişeyler anlattı ben ise anlattığı şeyden ziyade hep onu görmek istediğimi farkına vardım
Kahvelerimizin yarısı bittiğinde konu mezuniyete geldi.
Lâl bardağını masaya bırakıp
Mezuniyet balon ne zaman" diye sordu
"Bilmem pek öyle şeyleri takip etmem"
"O zaman katılmayı da düşünmüyorsunudur"
"Beni çok iyi tanıyorsun lâl"
Lâl ise gülümsedi
"Peki mezun olduktan sonra İstanbul'da mı kalacaksın"
İşte bilmediğim başka bir soru
İstanbul'da kurduğum bir düzen vardı ama insanın önünde duran her yol, gitmesi gereken yol değildi. Bazen insan, kendisinden beklenenlerle kendi istedikleri arasında kalıyordu.
Lâl bunu sormadı. Belki yüzümden anlamıştı, belki de cevap vermek istemediğimi fark etmişti.
Onun yerine başka bir şey sordu.
"Karadeniz'i özlüyor musun?"
Bu soruyla başımı kaldırdım.
"Özlüyorum."
"Ne kadar?"
Bir an düşündüm.
"Bazen burada yürürken bile orayı düşünüyorum. Yağmurun sesini, sabah erkenden duyulan sesleri... Dağların arasından görünen denizi. İnsan alıştığını sandığı şeyleri uzaktayken daha iyi anlıyor."
Lâl'in yüzündeki ifade değişti.
"Ben hiç öyle bir yere ait olmadım," dedi sessizce.
Cümlesi kısa olmasına rağmen içimde bir yere dokundu.
"Ait olmak için doğduğun yerin olması gerekmiyor," dedim. "Bazen insan kendine bir yer bulur."
Gözlerini benden ayırmadı.
"Ya kendine bir yer bulamazsa?"
Bu sorunun cevabını biliyormuş gibi davranmak istemedim.
"Aramayı bırakmamalı."
Lâl bir süre sessiz kaldı. Sonra dudaklarının kenarında yine o tanıdık gülümseme belirdi.
"Sen bazen beklediğimden daha mantıklı konuşuyorsun."
"Beklentilerini yükseltme."
"Merak etme. Arada bir böyle konuşman yeterli."
Güldüm.
"Seninle konuşmak kolay değil."
"Bunu daha önce de söyledin."
"Çünkü hâlâ doğru."
"Belki de sorun sende."
"Belki."
Bu kez ikimiz de güldük.
Lâl'e bakarken bir şeyi fark ettim: Onunla ilgili merak ettiğim şeyler yalnızca nerede büyüdüğü, ne okumak istediği ya da neden böyle davrandığı değildi.
Bir gün üzgün olduğunda nasıl sustuğunu da merak ediyordum.
Bir şeye gerçekten sevindiğinde nasıl güldüğünü...
Kendini güvende hissettiğinde nasıl biri olduğunu...
Bu düşünceler beni olduğum yerde durdurdu.
Birini tanımak istemekle birini hayatına almak istemek arasında fark vardı.
Ben henüz ikincisi hakkında düşünmek için erkendi diye kendimi ikna etmeye çalışıyordum.
---
Kafeden çıktığımızda ders saatine daha vardı.
Lâl, binanın arkasındaki ağaçlı yola doğru yürüdü.
"Şuradan geçelim. Kalabalık daha az."
Yanına geçtim.
Hava serindi ama güneş ağaçların arasından kendini gösteriyordu. Bir süre yan yana yürüdük. Konuşmadığımız anlar da olmuştu; garip bir şekilde bu sessizlik beni rahatsız etmiyordu.
Lâl birden bana döndü.
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Bugün soru sorma kotanı doldurmadın mı?"
"Hayır. Daha çok vaktim var."
"Peki, sor."
Birkaç adım daha attıktan sonra konuştu.
"Sen herkese böyle misin?"
"Nasıl?"
"Mesafeli. Sanki biri sana yaklaşırsa hemen bir duvar örüyormuşsun gibi."
Bir an sustum.
Çoğu insan bunu yüzüme söylemezdi.
"Belki de herkesin o kadar yaklaşmasını istemiyorumdur."
"Peki, yaklaşmak isteyen biri olursa?"
Bakışlarımı ona çevirdim.
Lâl gözlerini kaçırmadı.
"Ne yapacağına bağlı."
"Güzel cevap. Hem kapıyı açık bırakıyor hem de sorumluluk almıyorsun."
"Her şeyi bu kadar mı analiz ediyorsun?"
"Hayır. Bazen yalnızca insanları anlamaya çalışıyorum."
"Beni de mi?"
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Bu soruyu şakayla geçiştirebilirdim.
Ama istemedim.
"Evet," dedim. "Seni de."
Gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
"Peki, ne kadar anladın?"
"Henüz karar vermedim."
"Yani sınavdayım."
"Şimdilik."
"Umarım not veren taraf ben olurum."
"Senin bana kaç vereceğini tahmin edebiliyorum."
"Öyle mi? Kaç?"
"Düşük."
Lâl güldü.
"Bak, kendini tanıyorsun."
Bir süre sonra yürüdüğümüz yolun kenarındaki taş basamaklarda durduk. Lâl oturdu, ben de yanına geçtim. Aramızda çok az mesafe vardı.
Bir şey anlatırken bana döndü. Ben de aynı anda ona baktım.
Bir an ikimiz de sustuk.
Gözleri yüzümde gezindi. Sonra yeniden gözlerime döndü.
"Bir şey diyeceğim," dedi.
"Söyle."
"Senin yanında insanın aklındaki her şeyin cevabını hemen alamayacağını bilmesi gerekiyor."
"Bu şikâyet mi?"
"Henüz karar vermedim."
Gülümsedim.
"Sen de her sorunun cevabını hemen vermiyorsun."
"Benimkiler daha güzel saklanıyor."
"Bundan emin değilim."
Lâl hafifçe bana doğru döndü.
"Belki de yeterince dikkatli bakmıyorsundur."
Bu kez verecek bir cevabım yoktu.
Çünkü dikkatli bakıyordum.
Hem de gereğinden fazla.
Bakışlarım yüzünde durdu. Lâl geri çekilmedi. Aramızdaki mesafe azaldığında bile gözlerini benden ayırmadı.
Kalbimin hızlandığını kabul etmek istemedim.
Biraz daha yaklaşsam ne olacağını düşündüm.
O da bunu düşünüyormuş gibi gözlerini dudaklarıma indirdi, sonra yeniden gözlerime baktı.
Elimi kaldırıp yüzüne dokunmak istedim ama hareket etmedim.
Her şeyin bu kadar hızlı ilerlemesini istemiyordum.
Lâl hafifçe gülümsedi.
"Ne oldu, Kuzey? Söyleyecek sözün mü kalmadı?"
Sesi o kadar yakından geliyordu ki gülümsememek için kendimi zor tuttum.
"Her zaman söyleyecek bir şey bulmak zorunda değilim."
"Buna alışık değilsin galiba."
"Senin yanında alışmam gereken çok şey var."
Lâl'in bakışları yumuşadı.
Tam o anda arkamızdan bir ses yükseldi.
"Yok artık!"
İkimiz de başımızı çevirdik.
Aras birkaç metre ötede durmuş, yüzünde kocaman bir sırıtışla bize bakıyordu. Yanında Demir vardı. Demir'in bakışları ikimizin arasında gidip geldi.
"Biz yanlış bir zamanda mı geldik?" diye sordu.
"Evet," dedim.
Lâl aynı anda konuştu.
"Hayır."
Aras'ın sırıtışı daha da büyüdü.
"Harika. Demek ki doğru zamanda gelmişiz."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Demir yanımıza yaklaşırken başını salladı.
"Ben size bir şey söyleyeyim mi? Aras'ı bulmak için beş dakikadır dolaşıyorum. Meğer çocuk başkasının özel hayatını izlemekle meşgulmüş."
"Özel hayat falan yok," dedim.
Lâl ayağa kalktı.
"Kesinlikle yok."
Aras ellerini iki yana açtı.
"Biz bir şey demedik ki!"
"Demenize gerek kalmadan yüzünüz söylüyor," dedi Lâl.
Bunu söylerken bana baktı.
Gözlerinde hâlâ o küçük gülümseme vardı.
Ve ben, o gülümsemeyi bir daha görmek isteyeceğimi biliyordum.
---
### O gece
Eve döndüğümde günün yorgunluğu üzerime çökmüştü. Telefonumu şarja taktım, üstümü değiştirip yatağa oturdum.
Ekranda bir bildirim belirdi.
**Lâl :** Bugün arkadaşlarınla pek anlaşamıyoruz galiba.
Mesaja bakıp gülümsedim.
**Kuzey:** Ben onlarla gayet iyi anlaşıyorum.
**Lâl:** Öyle mi? Az önce seni kurtarmaya gelmiş gibiydiler.
**Kuzey:** Beni kurtarmaya ihtiyaç yoktu.
**Lâl:** Tabii. Sen zaten her durumun üstesinden gelirsin.
**Kuzey:** Her durumun değil.
Bir süre yazıyor göründü, sonra kayboldu.
Ardından yeni bir mesaj geldi.
**Lâl:** Mesela?
Telefonu elimde çevirdim.
Bu soruya vereceğim cevabı dikkatle seçmek istedim. Ona bugün ne düşündüğümü anlatamazdım. En azından şimdilik.
**Kuzey:** Senin ne düşündüğünü anlamak gibi.
Cevabı hemen geldi.
**Lâl:** Belki de anlamanı istemiyorumdur. 😌
Gülümsemem büyüdü.
**Kuzey:** O zaman neden bu kadar çok soru soruyorsun?
**Lâl:** Çünkü merak ediyorum.
Parmaklarım ekranın üzerinde durdu.
Dün gece de merak etmişti. Bugün de. Ama ben onun merak ettiği tek kişinin kendim olduğundan emin değildim.
Yine de sormak istedim.
**Kuzey:** Neyi merak ediyorsun?
Bu kez cevabı biraz gecikti.
**Lâl:** Seni. Ama hemen havaya girme.
İstemeden güldüm.
**Kuzey:** Geç kaldın.
**Lâl:** İnanılmazsın gerçekten.
**Kuzey:** Bunu iltifat olarak kabul ediyorum.
**Lâl:** Nasıl istersen.
Bir süre daha konuştuk. Derslerden, kampüste yaşadığımız saçma olaylardan, Demir'in yine geç kalmasından... Lâl bir ara bana, Aras'ın neden her şeyi şakaya vurduğunu sordu. Ben de arkadaşlarımın yanında kendimi anlatmak zorunda kalmadan anlaşılabildiğimi söyledim.
O da bazen insanın yanında susabileceği birilerinin olmasının, konuşabileceği birilerinin olmasından daha kıymetli olduğunu yazdı.
O cümleyi birkaç kez okudum.
Lâl'in bazı sözleri, kendisi farkında olmadan insanın içinde bir yere dokunuyordu.
Gece ilerlediğinde son mesajı o gönderdi.
**Lâl:** İyi geceler, Kuzey. Yarın görüşürüz. Belki yine sorular sorarım.
**Kuzey:** İyi geceler, Lâl. Hazırlıklı gelirim.
**Lâl:** Hiç sanmıyorum. 😏
Telefonu bıraktım.
Dün gece adını bir bildirimde görmüştüm.
Bugün sesini duymuş, onunla saatlerce konuşmuş, gülüşünü izlemiştim.
Bunların hiçbiri tek başına büyük bir anlam taşımayabilirdi.
Ama bir insanın gününün sonunda aklında kalan son kişi olması...
İşte o, görmezden gelmesi biraz daha zor bir şeydi.
Ve ben ilk kez, Lâl Vardar'ı yeniden görmek için ertesi günü bekliyordum.
Bölüm etkileşimi
