4. bölüm / 5
Kuzey'in Lâl'iAKLIN KIYISINDA
Bölümler 5Şu an: AKLIN KIYISINDA
- 1 HATIRLADIM1.861 kelime
- 2 TESADÜF DEĞİL1.335 kelime
- 3 KÜÇÜK BİR HEYECAN1.905 kelime
- 4 AKLIN KIYISINDA2.284 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 AKLIN KIYISINDA2.645 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
# Lâl
Sabah alarmım çaldığında çoktan uyanmıştım. Telefonun ekranına uzanıp alarmı kapattım, ardından yatağımdan kalkarak perdeleri açtım. Hava açıktı. Pencerenin önünde birkaç saniye durup dışarıya baktıktan sonra hazırlanmak için dolabıma yöneldim.
Bugün de yapılacak işlerim, yetişmem gereken derslerim vardı. Çantamı hazırlayıp eksik bir şey kalmadığından emin oldum. Kahvaltımı yaptıktan sonra kahvemi alıp yurttan çıktım.
Kampüse vardığımda telefonum titredi.
**İdil:** Kız neredesin sen?
**Ben:** Bahçeye geldim. Sen?
**İdil:** Ece'yi bekliyorum. Yine hazırlanırken dünyayı kurtarıyor herhalde.
**Ben:** Daha gelmeden arkasından konuşmaya başladın. 😂
**İdil:** Gelince yüzüne de söylerim, hiç merak etme.
Mesajı okuyunca güldüm. İdil'i tanıyordum; Ece geldiğinde ona aynı şeyleri söyleyecek, ardından hiçbir şey olmamış gibi koluna girip yürümeye başlayacaktı.
Bahçedeki banklardan birine oturup kahvemden bir yudum aldım. Birkaç dakika sonra İdil uzaktan göründü. Beni fark edince elini kaldırıp yanıma geldi.
“Günaydın, hanımefendi.”
“Günaydın. Ece nerede?”
“Geliyormuş. Mesaj attı.”
“Senin mesajından sonra mı?”
İdil bana dönüp gözlerini kıstı.
“Bak, sabah sabah kavga çıkarmayalım.”
Gülerek yanımda oturmasını bekledim. Çantasını bankın üzerine bırakıp kahveme uzandı.
“Bir yudum alabilir miyim?”
“Al.”
Kahvemi eline alırken yüzüme baktı.
“Bu arada…”
“Hayır.”
“Daha bir şey söylemedim!”
“Söyleyeceğin şeyi tahmin edebiliyorum.”
İdil'in yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı.
“Dün Kuzey'le ne konuştunuz?”
İç çekerek ona döndüm.
“İdil, senin başka işin gücün yok mu?”
“Var. Ama bu daha ilginç.”
“Biraz da kendi hayatınla ilgilensen?”
“Ben kendi hayatımla ilgileniyorum zaten. Şu an da arkadaşımın hayatıyla ilgileniyorum.”
“Benim hayatımda anlatılacak bir şey yok.”
“Peki, o zaman neden hemen savunmaya geçtin?”
Cevap vermek yerine kahvemi elinden aldım.
Tam o sırada Ece bahçenin girişinden göründü. Bizi fark edince adımlarını hızlandırdı, yanımıza geldiği gibi çantasını banka bıraktı.
“Size bir şey söyleyeyim mi? Sabah sabah sizinle buluşmak için verdiğim mücadeleyi kimse bilmiyor.”
İdil hemen atıldı.
“Seninle buluşmak için mi? Biz burada seni bekliyoruz.”
“İşte tam olarak bundan bahsediyorum. Biraz anlayış.”
“Bir dahaki sefere seni görüntülü arayıp hazırlanmanı izleyeceğiz,” dedim.
Ece bana döndü.
“Sen de mi başladın?”
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
“İkiniz bir araya gelince insanın başına gelenler…”
Üçümüz de gülmeye başladık. Ece saçlarını düzelttikten sonra yanıma oturdu, çantasından telefonunu çıkardı.
“Bu arada, öğlen beraber yiyoruz. Başka plan yapmayın.”
İdil bana anlamlı bir bakış attı.
“Zaten öyle düşünüyorduk.”
Ece bakışını ikimizin arasında gezdirdi.
“Ne oluyor? Ben yine bir şey mi kaçırdım?”
“Hiçbir şey,” dedim hemen.
İdil'in gülümsemesi genişledi ama bu kez bir şey söylemedi. Neyse ki ders saatimiz yaklaşıyordu. Ayağa kalkıp çantalarımızı aldık.
Ece kendi fakültesine doğru yürürken bize döndü.
“Öğlen kaybolmak yok. İkinizi de bulurum.”
“Tamam anne!” diye seslendi İdil.
Ece arkasını dönmeden elini salladı.
“Akıllı olun!”
İdil başını iki yana salladı.
“Sen benim annem misin ya? Sürekli bizi kontrol ediyorsun!”
Ece durup arkasına döndü.
“Ay, sanki siz de beni kontrol etmiyorsunuz!”
“Ben mi?” dedi İdil, kendini savunmaya geçerek.
“Evet, sen!”
Ben gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Ece ikimize bakıp kahkaha attı.
“Zaten hepimiz birbirimizin annesi gibi davranmıyor muyuz? Birimiz bir şey yapmasa diğerimiz hemen peşine düşüyor.”
“Doğru ama ben sizin kadar dırdırcı değilim,” dedi İdil.
“İdil, geçen gün Ece'nin nerede olduğunu öğrenmek için üç kişiye mesaj attın,” dedim.
İdil anında bana döndü.
“O farklı bir konuydu!”
Ece kahkaha atıp İdil'in koluna girdi.
“Tabii canım, hepimiz çok masumuz zaten.”
Onların atışmasını izlerken ben de gülmeye başladım. Bazen birbirimize kızıyor, bazen birbirimizi gereğinden fazla merak ediyor, bazen de en ufak şeyden tartışma çıkarıyorduk. Ama günün sonunda birbirimizin yanında olacağımızı biliyorduk.
Ece kendi fakültesine doğru yürürken bize el salladı. İdil de başka bir binaya yöneldi. Ben kendi dersliğime doğru ilerledim.
---
Ders başladığında defterimi açıp anlatılanları not etmeye başladım. Konuyu takip ediyordum; hocanın verdiği örnekler ilgimi çekmişti. Kalemim sayfanın üzerinde ilerlerken aklım da anlatılanları takip ediyordu.
Ta ki dün Kuzey'le kütüphanede konuştuklarımız aklıma gelene kadar.
*Senin için geldim.*
Kalemim bir an durdu.
Ardından gitmeden önce söyledikleri geldi aklıma.
*Benim bugün dersim yoktu zaten. Bu saate kadar senin için bekledim.*
Dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi.
Dün o sözleri duyduğumda ne diyeceğimi bilememiştim. Belki de hiç beklemediğim için böyle etkilenmiştim. Kuzey'in kütüphaneye yalnızca ders çalışmak için gelmediğini, beni görmek için geldiğini söylemesi… Üstelik kendi dersi olmadığı hâlde benim dersimin bitmesini beklemesi…
Bunları düşününce içimde tarif etmekte zorlandığım küçük bir heyecan oluşuyordu.
Gerçekten benim için mi gelmişti?
Söylediklerini yanlış anlamak istemiyordum. Belki de her şey tam olarak söylediği gibiydi. Belki de ben, uzun zamandır ilk kez birinin benim için zaman ayırdığını düşünmenin verdiği mutluluğa alışmaya çalışıyordum.
Başımı hafifçe eğip defterime baktım.
Kendimi toparlayarak notlarımı yazmaya devam ettim. Dersin ortasında aklımın başka yerlere kayması işime gelmezdi. Önümde bitirmem gereken konular vardı.
Yine de arada bir, farkında olmadan, aynı cümleleri hatırlıyordum.
*Senin için geldim.*
*Bu saate kadar senin için bekledim.*
İkisi de birbirinden farklı değildi aslında. İkisi de aynı şeyi söylüyordu: Kuzey, beni görmek için zaman ayırmıştı.
Ve ben bunu düşünmekten hoşlanıyordum.
Ders bittiğinde eşyalarımı toparlayarak dışarı çıktım. Telefonumu kontrol ettiğimde İdil'den iki mesaj gördüm.
**İdil:** Çıktın mı?
**İdil:** Ece açlıktan bizi yiyecekmiş, acil gel. 😂
**Ben:** Geliyorum, iki dakika.
**İdil:** İki dakika senin mi, gerçek iki dakika mı? 😂
**Ben:** İdil, yürüyorum zaten.
**İdil:** Tamam tamam, kızma. Yemekhanede buluşuyoruz.
Telefonu çantama koyup yemekhaneye doğru ilerledim.
---
Yemekhaneye vardığımda İdil ve Ece'yi girişe yakın bir yerde beklerken gördüm. Ece beni görür görmez kollarını iki yana açtı.
“Sonunda!”
“Daha kaç dakika oldu?”
“Bana göre çok uzun.”
İdil araya girdi.
“Bütün yol boyunca aynı şeyi söyledi. Bir ara seni arayıp nerede olduğunu sormaya kalktı.”
“Abartma,” dedi Ece. “Sadece bir kere düşündüm.”
“Üç kere söyledin.”
Tepsilerimizi alıp yemeklerimizi seçtikten sonra boş bir masa aramaya başladık. Yemekhane her zamanki gibi kalabalıktı. Birkaç masanın etrafında dolaştık ama ya sandalyeler doluydu ya da oturanlar eşyalarını koymuştu.
Ece derin bir nefes verdi.
“Her gün aynı şey. İnsanlar yemek yemeye değil, masa kapmaya geliyor sanki.”
“Şuraya bakalım,” dedi İdil.
Onun gösterdiği tarafa döndüğümüzde Kuzey’in oturduğu masayı gördüm. Masada birkaç boş sandalye vardı. Yanındaki gençlerden biri bizi fark edip başını kaldırdı.
İdil hafifçe yaklaşıp sordu:
“Merhaba, boş sandalyeler var. Oturabilir miyiz?”
Gençlerden biri hiç tereddüt etmeden sandalyesini kenara çekti.
“Tabii, buyurun.”
“Teşekkür ederiz.”
Önce İdil, ardından Ece masaya oturdu. Ben de boş sandalyeye yöneldim.
Kuzey’le yeniden göz göze geldik. Bu kez gülümsemesi biraz daha belirgindi. Ben de ona küçük bir gülümsemeyle karşılık verip sandalyeme oturdum.
Tepsimi masaya bıraktım.
“Afiyet olsun.”
Masadakiler sırayla karşılık verdi.
“Afiyet olsun.”
“Size de.”
“Teşekkürler.”
Kısa bir sessizlik oldu. Kimse birbirini tanımadığı için konuşmanın nereden başlayacağını kestiremiyordu. İdil durumu fark etmiş olacak ki gülümseyerek söze girdi.
“Bu arada, biz birbirimizi tanımıyoruz. Ben İdil.”
Yanındaki genç adam hemen karşılık verdi.
“Aras.”
Ardından diğer genç başını hafifçe kaldırdı.
“Demir.”
İdil gülümsedi.
“Memnun oldum.”
Ece de kendini tanıttı.
“Ben de Ece.”
Aras başıyla selam verdi.
“Ben Lâl.”
Aras’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Önce bana, sonra yanındaki Kuzey’e baktı. Sanki duyduğu ismi zihninde bir yere oturtmaya çalışıyordu.
Sonra gözlerini biraz büyüterek öne doğru eğildi.
“Bir dakika! Kuzey Erden’in bahsettiği Lâl bu mu?”
Elimdeki çatalı tabağımın kenarına bıraktım.
Kuzey’in yüzündeki ifade değişti. Aras’a döndü; bakışlarında hafif bir uyarı vardı.
“Aras…”
Aras, Kuzey’in uyarısını anlamış gibi görünse de merakını bastıramıyordu.
“Ne var? Sadece soruyorum.”
Demir gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. İdil’le Ece ise önce Aras’a, ardından bana baktı.
Benimse aklım tek bir cümlede takılı kalmıştı.
*Kuzey Erden’in bahsettiği Lâl.*
Kuzey benden bahsetmişti.
Hem de arkadaşlarına.
Ama ne anlatmıştı?
Beni ne zamandır tanıyorlardı? Hakkımda ne biliyorlardı? Daha önemlisi, Kuzey beni nasıl anlatmıştı?
Soruların hepsi bir anda zihnime doldu. Yüzümdeki ifadeyi kontrol etmeye çalışırken Kuzey’in bana baktığını fark ettim. Bakışlarında açıklama yapma isteğiyle karışık, belli belirsiz bir mahcubiyet vardı.
“Tamam, yeter. Hadi yemeğinizi yiyin,” dedi sonunda.
Sesi sert değildi. Daha çok, arkadaşlarının kendisini zor durumda bırakmasına alışmış birinin sabırsızlığı vardı üzerinde.
Aras ellerini kaldırdı.
“Peki, sustum.”
Demir alaycı bir ifadeyle ona baktı.
“Senin susman bu kadar kolay mıydı?”
“Bak, seninle uğraşmayacağım.”
“Zaten uğraşsan da kazanamazsın.”
Ece hafifçe güldü. İdil de gülümseyerek çatalını eline aldı.
Kuzey başını iki yana salladı.
“İkiniz de bir öğle yemeğini normal geçiremiyorsunuz.”
“Biz ortamı neşelendiriyoruz,” dedi Aras.
“Sen kendi adına konuş,” diye karşılık verdi Demir.
Konuşma yeniden arkadaşça bir atışmaya dönünce masadaki gerginlik de dağıldı. Hepimiz yemeklerimize yöneldik.
Birkaç dakika boyunca yalnızca çatal bıçak sesleri ve arada bir duyulan kısa cümleler vardı. Ben ise aklımdaki soruları susturmaya çalışıyordum.
Kuzey benden bahsetmişti.
Bunu düşünmek bile beklemediğim kadar tuhaf hissettiriyordu. Onun hakkında henüz çok az şey biliyordum. Fakat o, benim adımı arkadaşlarının yanında anmıştı.
Nedenini merak ediyordum.
Tam o sırada Ece, az önceki konuşmayı hatırlamış gibi başını kaldırdı.
“Bu arada, biz geldiğimizde bir sınavdan bahsediyordunuz. Ne oldu o sınav? Kimin sınavıydı?”
Demir iç çekti.
“Benim sınavımdı.”
Aras hemen araya girdi.
“Biz de kendisine sınavdan önce çalışmanın faydalı olduğunu anlatıyorduk.”
Demir ona döndü.
“Sen bana çalışmayı mı anlatıyordun? Dün gece çalışacağım diye oturup iki saat boyunca oyun oynayan sen değil miydin?”
“Benim hafızam kuvvetli. Bir kez okuyunca anlıyorum.”
“Peki, sınavdan kaç aldın?”
Aras bir an sustu.
İdil kahkaha attı.
“Demek ki o kadar da kuvvetli değilmiş.”
“Konuyu değiştirmeye çalışıyorsunuz,” dedi Aras, ciddi görünmeye uğraşarak.
Kuzey yemeğinden bir lokma aldı.
“Demir’in sınavı kötü geçmiş.”
Demir ona döndü.
“Sen de mi başladın?”
“Gerçeği söylüyorum.”
“Biriniz bile destek çıkmıyor.”
Aras omzuna dokundu.
“Biz seni seviyoruz. Ama notlarını değil.”
Ece, Demir’e dönerek sordu:
“Peki, hangi bölümde okuyorsun?”
“Hukuk,” dedi Demir.
“Zor bir bölüm mü?” diye sordu Ece.
Demir hafifçe iç çekti.
“Bazen. Özellikle sınav dönemlerinde insanın bütün hayatı kanun maddelerinden ibaretmiş gibi hissediyorsun.”
Bu kez hepimiz güldük.
Kuzey’in arkadaşlarının yanında böyle rahat davranması hoşuma gitmişti. Dışarıdan bakıldığında mesafeli ve kolay kolay yaklaşılmayan biri gibi görünüyordu. Oysa burada arkadaşlarının şakalarına karşılık veriyor, bazen yalnızca bakışıyla bile onları susturabiliyordu.
Aralarındaki bağ belliydi. Birbirlerini kızdırıyor ama kimse gerçekten alınmıyordu.
Sohbet üniversiteye, derslere ve yaklaşan sınavlara kaydı. İdil kendi derslerinden bahsetti, Ece de hocasının verdiği ödevden yakındı. Aras her konuya mutlaka bir yorum ekliyor, Demir de onun söylediklerini düzeltmeye çalışıyordu.
Bir süre sonra Ece, Kuzey’e döndü.
“Bu arada, sen hiç memleketinden bahsettin mi?”
Kuzey çatalını bıraktı.
“Pek değil.”
“Nerelisin?”
“Trabzon.”
Bunu söylerken sesi sakindi. Sanki bu, hakkında bilinmesi gereken sıradan bir bilgiydi.
“Trabzon mu?” diye sordu İdil. “Hiç gitmedim ama çok merak ediyorum.”
“Görmeye değer yerleri var,” dedi Kuzey. “Özellikle insanı kalabalıktan uzaklaştıran yerleri.”
“Şimdi daha da merak ettim,” dedi Ece. “Deniz mi, yaylalar mı?”
Kuzey hafifçe gülümsedi.
“İkisi de. Ama ben daha çok dağ tarafını severim.”
Onu dinlerken zihnimde yeşil yamaçlar, sislerin arasında kaybolan yollar ve Karadeniz’in değişken havası canlandı. Kuzey’in bu yerlerle bir bağı olduğunu düşünmek, onu gözümde biraz daha farklı bir yere koymuştu.
“Uzun zamandır gitmedin,” dedi Demir.
Kuzey’in yüzündeki gülümseme hafifçe silindi.
“Evet, bu aralar gitmem gerek.”
Demir bir an ona baktı. Ardından sanki söyleyeceği başka bir şey varmış gibi dudaklarını araladı ama vazgeçti.
“Ne zamandır erteliyorsun?” diye sordu yalnızca.
“Bir süredir.”
Kuzey’in cevabı kısaydı. Demir de bunu anlamış olacak ki konuyu uzatmadı. Aralarındaki bu kısa konuşma dikkatimi çekmişti ama nedenini soracak kadar yakın değildim. Üstelik Kuzey’in yüzündeki ifade, bu konunun masada daha fazla konuşulmasını istemediğini düşündürüyordu.
İdil ise sessizliği hemen fark edip araya girdi.
“Peki, bir gün Trabzon’a gitmeye karar verirsen bizi de götürür müsün?”
Demir kaşlarını kaldırdı.
“Daha Trabzon’a gitmeden gezi planı mı yapıyorsun?”
“Ne var? İnsan hayal kuramaz mı?”
“Kurabilir. Ama Kuzey’in seni götüreceğini kim söyledi?”
İdil ona döndü.
“Sen neden bu kadar karışıyorsun?”
“Ben yalnızca gerçekleri hatırlatıyorum.”
“Gerçekleri kimse senden öğrenmek zorunda değil.”
Aras başını iki yana salladı.
“Bence siz ikiniz aynı masada fazla uzun kalmamalısınız.”
Ece gülerek başını salladı.
“Buna kesinlikle katılıyorum.”
Kuzey ise yalnızca hafifçe gülümsedi. Arkadaşlarının bu hâline alışkın olduğu belliydi.
Sohbet bir süre daha devam etti. Yemeğimizi bitirirken İdil, ders programından bahsetmeye başladı. Ece de öğleden sonra yapması gereken ödevleri hatırlattı. Ben saatime baktığımda derse yetişmek için fazla vaktimin kalmadığını fark ettim.
“Benim birazdan dersim var,” dedim, tepsimi toparlarken.
Kuzey başını kaldırdı.
“Hangi binada?”
“Şu tarafta.”
Elimle gideceğim yönü gösterdim.
“Tamam,” dedi. “Öylesine sordum.”
Sesi sıradandı ama gözlerini benden ayırmadan konuşmuştu. Ona kısa bir gülümsemeyle karşılık verdim.
“Görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz, Lâl.”
Adımı söylerken sesinin aldığı o küçük yumuşaklık, nedense günün geri kalanında da aklımda kalacakmış gibi hissettirdi.
İdil ve Ece'yle birlikte masadan ayrıldık. Birkaç adım uzaklaşmıştık ki İdil hemen bana döndü.
“Şimdi konuşabilir miyiz?”
“Ne hakkında?”
İdil bana öyle bir baktı ki soruyu sormamın bile gereksiz olduğunu düşündüm.
“Kuzey hakkında, tabii ki!”
“İdil…”
“Ne İdil'i? Kızım, çocuk dün senin için beklemiş. Bugün de arkadaşlarına senden bahsetmiş. Üstüne bir de hangi binada dersin olduğunu soruyor.”
“Belki yalnızca merak etmiştir.”
“Tabii. Dünya üzerindeki bütün insanlar birbirlerini bu kadar merak ediyor zaten.”
Ece gülümseyerek araya girdi.
“İdil, biraz sakin ol. Bunların hepsi bir şey ifade edebilir ama hemen bir anlam yüklemek zorunda değiliz.”
İdil dudaklarını büzdü.
“Ben sadece gördüklerimi söylüyorum.”
“Gördüklerinle kesin bir sonuca varmak farklı şeyler,” dedi Ece. Ardından bana döndü. “Ama Kuzey'le konuşmaktan hoşlanıyorsan bunda yanlış bir şey yok. Daha şimdiden ne olduğunu tanımlamak zorunda değilsin.”
Ece'nin söyledikleri içimi rahatlattı. Çünkü ben de tam olarak ne hissettiğimi bilmiyordum.
Kuzey'le konuşmak hoşuma gidiyordu. Yanında kendimi rahat hissediyordum. Bazen sessiz kaldığında bile o sessizliğin içinde rahatsız edici bir şey bulmuyordum.
Ama bunların ne anlama geldiğini bilmiyordum.
Belki de bilmek için henüz erkendi.
“Ben zaten bir şey söylemedim,” dedim.
İdil hemen koluma girdi.
“Şimdilik.”
“İdil!”
Kahkaha atarak benden uzaklaştı.
“Tamam, tamam. Bir şey demiyorum.”
Ece başını iki yana sallayarak gülümsedi.
“Siz ikiniz bir gün beni gerçekten delirteceksiniz.”
“Sen de bizi çok seviyorsun ama,” dedi İdil.
“Ne yazık ki.”
Üçümüz de güldük.
Dersliğe doğru yürürken aklım yeniden yemekhanedeki konuşmaya kaydı.
*Kuzey Erden’in bahsettiği Lâl.*
Bunu duyduğumdan beri merakım dinmemişti. Kuzey benden arkadaşlarına söz etmişti. Ama ne söylemişti? Beni nasıl anlatmıştı? Sadece adımı mı anmıştı, yoksa benimle ilgili başka şeyler de mi paylaşmıştı?
Bunları ona sormak istiyordum.
Yine de sorup sormamak arasında kaldım. Belki bir gün kendiliğinden anlatırdı. Belki de bu, şimdilik yalnızca onunla arkadaşları arasında kalması gereken bir şeydi.
Dersliğe girdiğimizde bu düşünceleri bir kenara bırakmaya çalıştım. Önümde uzun bir öğleden sonra vardı. Defterimi açtım, kalemimi elime aldım ve hocanın gelmesini bekledim.
Yine de kapı açıldığında başımı kaldırmaktan kendimi alamadım.
Gelen Kuzey değildi.
Kendi kendime gülümsedim.
Demek ki insanın aklına birini düşürmesi için onun yanında olması gerekmiyordu.
Bölüm etkileşimi
