5. bölüm / 5
Kuzey YıldızıKarmaşa
Bölümler 5Şu an: Karmaşa
- 1 Giriş;2021 Kasım521 kelime
- 2 Günümüzden;2025 Ocak477 kelime
- 3 Umut353 kelime
- 4 Yara sözü3.850 kelime
- 5 Karmaşa12.989 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arabanın kapısı kapandığında içimdeki her şey bastırılmış gibi hissettim. Cam buğulanmıştı. Ağlamaktan gözlerim yanıyor, boğazım düğüm düğüm oluyordu. Erel yanımda sessizdi. Kelepçeli elleri dizlerinde, kafasını cama yaslamış dışarı bakıyordu. O normalmiş gibi davranıyordu, ama ben... parçalanıyordum.
“Sessiz kal. Konuşma,” dedi Erel bir süre sonra. Sesi yumuşaktı ama ciddiydi. “Ne kadar az konuşursan, o kadar az bırakırsın kendini.”
“Benim kimliğim yok,” dedim kısık sesle. “Adımı bile yazamam hiçbir yere. Beni bırakmazlar.”
O anda başını çevirdi, göz göze geldik. Gözlerinde alışılmış alay yoktu bu kez. Gerçek bir endişe vardı.
“Biri gelip seni alır.”
“Gelirse,” dedim. Sesi çıkmayan bir dua gibiydi bu. “Ama karakolda olduğumu duyarsa, belki... belki tamamen biterim.”
Polis aracının radyosunda bir cızırtı yükseldi. Sonra bir ses: “Bölge 4 civarında çıkan kavgada iki genç gözaltına alındı. Kız çocuğu belgesiz.”
Erel gözlerini kapadı, başını geriye yasladı. “Belgesiz,” diye mırıldandı. “Kulağa sanki hiç var olmamışsın gibi geliyor, değil mi?”
İçimden tekrar ağlamak geldi ama durdum. Kendimi toparladım. Ağlasam da değişmeyecek bir şeydi bu artık.
Karakola vardığımızda ışıklar gözümü aldı. Beton zemine ilk adımımı attığımda midem yine bulandı. Burası... soğuktu. Hem kelime anlamıyla hem ruhuyla. İçeride birkaç görevli vardı. Bizi sorgu odasına götürdüler. Ellerim hâlâ titriyordu.
Kapı kapandıktan sonra Erel bana döndü.
“Bak,” dedi. “İfadeverirkenn herşeyi anlat. Daha çok belaya girmeni istemem.”
“Senin yüzünden zaten buradayım,” dedim gözlerimi kısıp.
“Biliyorum,” dedi sadece. “Ama en azından birimizin dışarı çıkması gerek. O da sen olmalısın.”
Karakolun içi sessizdi. Zaman ağır akıyordu sanki. Sorgu odasındaki küçük saat tik tak ederken, ben yere bakıyordum. Erel bir sandalyeye oturmuş, ayaklarını uzatmıştı. Kelepçelerini çıkarmamışlardı ama hiç umursamıyor gibiydi.
Kapı açıldı. İçeri orta yaşlı bir polis girdi. Elindeki dosyayı masaya bıraktı. Gözlüğünü düzeltti, bana baktı. Sonra Erel’e.
“Sen bekle. Küçük hanımla önce konuşacağım.”
Erel ayağa kalkar gibi oldu. “O yalnız kalmak istemez,” dedi. Gülümsemesi hâlâ oradaydı ama bu kez biraz kırık.
“Bu bir sorgu değil,” dedi polis memuru. “Sadece birkaç soru. Hadi.”
Erel, bana bir bakış attı. “Korkma,” dedi.
Ben başımı salladım, o dışarı çıktı.
Polis sandalyeyi çekti, karşıma oturdu. Yüzü yumuşaktı. “Adın nedir?”
Bir an duraksadım. Bu çok kolay bir soru gibi görünüyordu ama cevabı taş gibi boğazıma oturmuştu. “İlay,” dedim sonunda. “İlay Yalın.”
“Soyadın doğru mu?”
“Evet…” dedim ama sesim duyulmayacak kadar kısıktı. “Kimliğim yok. Kimsesizim.”
O anda adamın yüz ifadesi değişti. Anlamıştı her şeyi. “Peki. Şu gece olanları anlat bana. Sakince. Kimse seni suçlamıyor. Sadece gerçeği bilmek istiyoruz.”
Ben baştan sona anlattım. Midemin bulandığını, hava almak istediğimi, sonra Erel’i gördüğümü, adamların onu kovaladığını, nasıl saklandığını… Sonra bana gelip teşekkür ettiğini. Kulübeye gelişimizi. Adamların saldırısını. Yumrukları. Çığlıkları. Her şeyi.
Adam başını sallıyordu. Bir şeyler not alıyordu. Göz ucuyla beni süzüyordu. Sonra kâğıdı bıraktı.
“Tamam. Anladım,” dedi. “Seninle işimiz bitti, İlay. Ama bir sorun var.”
Kalbim hızlandı. “Ne?”
“Kalacak bir yerin yoksa, seni geçici olarak bir çocuk barınma merkezine yerleştirmemiz gerek.”
Barınma merkezi.
Kulağa... hapis gibi geldi. Beton duvarlar. Soğuk yataklar. Yabancı çocuklar. Yabancı yüzler. Ve Yiğit’in olmadığı bir yer.
“Hayır,” dedim hemen. “Gidecek yerim var. Dönerim. Yemin ederim. Sadece bırakın…”
Adam bana uzun uzun baktı. Bir an sustu. Sonra ceketini çıkardı, bana uzattı. “Birazdan karar verilecek. Ama lütfen sakin kal. Her şey yoluna girecek.”
O anda kapı tekrar açıldı. Bu kez başka bir polis girdi, elinde bir form vardı. “Erel için geçici gözaltı talebi çıktı. Hakkında başka kayıtlar varmış. Küçük kızın dosyası temiz.”
Ben yerimden kalktım, ileri atıldım. “Ama o sadece kendini savundu. Kötü biri değil!”
Erel içeri alındı tekrar. Gözleri bana çevrildi. Yüzü yorgundu ama bir şey saklıyordu. Sessizce, belli belirsiz gülümsedi.
“İyi misin?” dedi bana.
“Ben çıkıyorum galiba,” dedim.
“Güzel,” dedi. “En azından biri kurtuldu.”
Polisler onu götürmek için yaklaştı. Ben dayanamayıp ileri atıldım.
“Elinizi çekin! O sadece açtı, tamam mı? Aç!”
Kimse bir şey demedi. Erel kafasını çevirdi. “Sus artık,” dedi, yumuşak bir tonla. “Daha fazla karışma. Hadi git.”
Ve onu götürdüler.
Ben orada kalakaldım. Elimde hâlâ o yabancı ceketi tutarken, ayaklarım betona yapışmış gibiydi.Bir çocuk yaşamaya çalıştığı için hapise mi giriyordu? Yanlıştı, ama onun suçu kimsesiz olmaktı. Aniden öne atıldım. Korktugumdan sesim yüksek cıkmadı.”Bir çocuğu içeri mi tıkacaksınız? İçerde mi büyüyecek o!”Son cümlemi söylerken sesim yüksek çıkmıştı. Polis hafifçe arkasını döndü ve bana baktı.”Kötü olan her zaman kötüdür.”
“Kötü insan yok! Kötü yola düşen, iyi insanları düşün.”Polis yüzüme daha fazla bakmadan uzaklaştı.
Bir çocuk,” dedim, sesim kısık. Sonra biraz daha yüksek: “Bir çocuk aç kaldığı için mi hapse girer?”
Kimse cevap vermedi.
Gözlerim doldu. Ayakta durmak zorlaştı. Kalbim gürültüyle atıyor ama etraf sessizdi. Sonra o cümle döküldü dudaklarımdan, sanki içimde yıllardır bekliyormuş:
“Birini kötü yapan şey, sadece yaptığı şey mi? Yoksa kimse ona yardım etmediği için mi böyle oldu?”
Polislerden biri durdu. Geriye dönüp bana baktı. Yüzü sertti. Ama gözlerinde bir kıpırtı vardı. “Kötü olan, kötüdür,” dedi. “Sebep ne olursa olsun.”
Ben bir adım attım ileri. Ceketi yere düşürdüm.
“O zaman siz hiç sokakta üşümediniz,” dedim. “Hiç aç kalmadınız. Hiç, ‘Biri beni fark etsin’ diye beklemediniz. O çocuk sadece yaşamak istedi. Bunu suç sayıyorsanız,hepimiz suçluyuz.”
Erel dönüp bana baktı.Sessizce başını iki yana salladı. “Yeter,” dedi. “Söylemem, dur artık.”Hala adımı bilerek yanlış söylüyordu. Ama o kadar doluydum ki takılmadım bile. Erel’in arkasından koştum. Kapıya vardıklarında biri kolumu tuttu ama silkindim. Gözyaşlarım artık sessizce akmıyor, çığlık çığlığa içimden dışarı taşıyordu.
“Yapmayın!” dedim. “Ne olur yapmayın! O çocuk değil mi? Bir çocuk o!”
Polislerden biri durdu. Gençti. Gözleri tereddütle doluydu. Yanındakine fısıldadı, sonra cebinden telsizini çıkardı. Konuşmalarını duyamadım ama gözleri ara sıra bana kayıyordu. Erel hâlâ sessizdi. Kolları yanında, başı hafif eğikti. Suçlu gibi değil, sanki her şeyden yorulmuş gibiydi.
“Yetimhane,” dedi sonunda biri. “İkisi de küçük. Dosyaları geçici kapatalım. Savcıyla görüşülür. En azından geceyi orada geçirsinler.”
Donup kaldım. Ne dediklerini anlayamamış gibi bakıyordum. Sonra biri bana döndü:
“Seni de alıyoruz. Ailenden kimse çıkmadı. Bu gece ikiniz de yetimhanedesiniz.”
“Hayır,” dedim. Geriye doğru bir adım attım. “İstemiyorum benim zaten evim var!”
Polis gözlerini kıstı. “Neresi?” dedi. “Nerede kalıyorsun?”Başımı kaldırdım. Hemen konuştum.”Yiğit, ben Yiğit ile kalıyorum onunla beraber evimiz var. Hatta o şimdi belki beni arıyordur.”
Polis kaşlarını kaldırdı. Diğerine kısa bir bakış attı. “Yiğit mi?” dedi. “Kim bu Yiğit?”
Kalbim yerimden fırlayacak gibiydi. Ağzımdan hemen çıkıvermişti o isim. Oysa biliyordum, Yiğit’in adı bir dosyada geçerse, başı belaya girebilirdi. Ama başka çarem yoktu. Başımı dik tuttum.
“Benim... ağabeyim gibi,” dedim. “Beraber yaşıyoruz. O beni koruyor. Evimiz var, tamam mı? O benim ailem.”
Polis, yanında duran memura döndü. “Adını geçir,” dedi. “Yiğit. Sokakta kalan çocuklardan biri olabilir. Kontrol ettirin.”
“Hayır!” dedim panikle. “Adını vermek istememiştim, lütfen. O kötü biri değil. Sadece bana yardım etti.”
Polis derin bir iç çekti. “Bak kızım,” dedi. “Bu Yiğit kim olursa olsun, şu anda yanında değil. Resmi bir kaydı yoksa, seni onun yanına veremeyiz. Kurallar böyle. Üzgünüm.”
“Hayır, bekleyin,” dedim. “Ben onsuz hiçbir yere gitmem! O gelir birazdan. Kesin gelir! Arıyordur beni. O beni hep bulur!”
“Artık gece oldu,” dedi diğeri. “Sokağa geri dönemezsin. Seni orada bırakmamı mı istiyorsun?”
“Evet! Bırakmanızı istiyorum!”Erel bana baktı bu kez, sesi çok hafifti:
“Hadi. Bu sadece geçici.”
“Sen bilmiyorsun,” dedim. “Onu da alırlar. Eğer gidersem, onu da alırlar. O yetimhanelerden nefret eder. Boğulur orada!”
Polislerin yüzleri bir anlığına sertleşti. Artık sabırları tükenmiş gibiydi. Biri cebinden telsizi çıkarıp düğmesine bastı, diğeriyse başını hafifçe iki yana salladı.
“Yeter artık,” dedi. Sesi yorgun ama netti. “Savcıyla konuştuk. Durum belli. Bu gece değil sadece—kalıcı olarak yerleştirileceksin.”
Gözlerim kocaman açıldı. Kalbim bir anda boğazıma tırmandı. “ Hayır! Sadece gece demiştiniz.” dedim. Artık bir geceye de razıydım.
“Plan değişti,” dedi diğeri, yüzü ifadesiz. “Durumunuz tehlikeli. Sokağa geri dönemeyeceğiniz karar altına alındı. Bundan sonra yasal olarak yetimhane sorumlu.”
Erel’in gözleri yerdeydi. Sanki her şeyin çoktan olacağını biliyordu. Ama benim için dünya yerinden kaymıştı. Kalıcıydı artık. Geri dönüş yoktu.
“Yapamazsınız!” diye bağırdım. “Yiğit beni arayacak! Söz verdim ona! Onun yanına döneceğim diye söz vermiştim. Yemek götürecektim ona.”
“Onun ne olduğu belli değil,” dedi polis. “Kimsesiz biri daha. Sabıkası olabilir. Bilmiyoruz. Sen artık onunla olamazsın.”
Bağırmaya başladım. Gözyaşlarım artık kontrolsüz akıyordu.
“Onun sabıkası varsa bu dünyaya ait! Aç kalmanın, sevilmemenin sabıkası!”
Polislerden biri kollarımdan tuttu. Direndim. Tekmeledim. Yalvardım.
“ Lütfen bir gece daha verin bana. Onu bulayım, vedalaşayım. Başıma kötü bir şey geldi diye düşünmesin.”
Ama kimse duymadı artık. Karar verilmişti. Kapılar kapalıydı. Geriye dönmek yoktu.
Erel yanıma yaklaştı, elleri ceplerinde, sessiz.
“Ait değiliz,” diye fısıldadım. “Burası bizim yerimiz değil. Biz kimsenin istemediği çocuklarız. Şimdi de bizi saklıyorlar. Görmesinler diye.”
Polis arkamdan itti. “Yeterince konuştuk. Arabaya.”
Ayaklarım titriyordu. Gözlerim sokağın derinliklerine kaydı. Belki bir yerlerde Yiğit hâlâ beni arıyordu. Belki o an kafasını çevirse görecekti beni. Ama ben artık ona ulaşamayacaktım.
Kapı kapandı.
Ve o gece... çocukluğumun son parçası da sokakta kaldı.
O an anladım: belki de ev dediğim şey, duvarlar değilmiş. Yanımda olan bir insanmış.
Yiğit tam üç saattir İlay’ı durmadan arıyordu. Her sokak köşesine, her terkedilmiş binaya, çöp bidonlarının arkasına bile baktı. Ayakları uyuşmuştu ama durmadı. İlay’ın yokluğu, ciğerine işleyen bir soğuk gibiydi. Onun yokluğunu iliklerine kadar hissediyordu.
Sokağın birinde durdu. Gözleri geceye alışmıştı ama kalbi hâlâ karanlıktaydı. Başını gökyüzüne kaldırdı. Yıldızlar vardı… ama onun yıldızı eksikti.”Neden gittin. Çok mu bunalttım seni?”
Dizlerinin bağı çözüldü. Duvarın dibine çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı. İçindeki öfke, pişmanlıkla birbirine karışmıştı.
“Ben… ben koruyacaktım seni,” dedi dişlerinin arasından. “Sadece bir saat kestirdim, sadece bir saat! Uyandım ve sen yoksun!”
Yumruğunu yere vurdu. Tozlar havalandı. İçindeki yangını söndürmeye yetmedi o hareket.
“Sana bir daha yalnız kalmayacaksın dedim... ben yemin ettim sana. Neredeye gittin ben uyurken? Kim aldı seni benden?”
Kafasını duvara yasladı. Karanlık göz kapaklarının arkasından bile içeri sızıyordu.
“Ya biri sana zarar verdiyse? Ya seni sokakta yakalayıp bir arabaya attılarsa? Ya o pis adamlardan biri—”
Sesi titredi. Kalbinin derinliklerinde bir şey çatladı sanki.
“Küçücüksün sen...” dedi boğuk bir sesle. “Uyumamalıydım. Ben o gece ayakta kalmalıydım. Uyuyamamalıydım. Seni gözümün önünden ayırmamalıydım.”
Kaldırım taşlarının üstüne eğildi. Gözlerinden yaşlar döküldü sessizce. Hiç böyle ağlamamıştı. O sokakların sert çocuğu, yüzü her daim soğuk olan Yiğit… ilk kez içinden kopup gelen bir çığlığa teslim olmuştu.
“Bir daha gülmezsen, bir daha bana bakmazsan, seni bir daha bulamazsam, ben ne yapacağım, İlay?”
Karanlık sokaklar sessizdi. Cevap vermiyordu.
Ama Yiğit o gece karar verdi.
Bu şehirde gökyüzü ne kadar karanlık olursa olsun,
O, kendi yıldızını bulmadan durmayacaktı. Ayağa kalktı. Güneş yeni yeni doğuyordu. İlay’ı bunca zaman yoktu. İlay’ı düşünmeden onu aramak istedi. Çünkü düşünmeye devam ederse kalbi acırdı. Güneş yeni yeni doğuyordu; sokaklar hâlâ uykudaydı. Yiğit içinse zaman durmuştu. İlay yoktu. Ve İlay olmadan hiçbir şeyin anlamı yoktu.
İki gün…
Tam iki gün boyunca aradı.
Yüzlerce kişiye sordu. Eski evsizlerin mekânlarına gitti. Polislerin dolandığı sokakları ezberledi. Bir iz aradı. Bir gölge,bir ses,bir umut…
Ama hiçbir şey yoktu.
Hiç kimse görmemişti İlay’ı.
Sanki yer yarılmıştı da içine düşmüştü.
İkinci günün akşamıydı. Yorgunluktan dizleri titriyordu. Gözüne uyku girmemişti. Açlıktan midesi yanıyordu ama umurunda değildi. Onun yeri İlay’ın yanındaydı. Neresi olursa olsun.
Bir ara duvar dibinde oturmuşken, yanına tanıdık bir çocuk yaklaştı. İnce, sokaklara alışık, kurnaz bakışlı bir çocuk. Erel’in bir arkadaşıydı belki de. Çocuk bir süre Yiğit’e baktı, sonra yere oturdu onun yanına.
“İlay’ı mı arıyorsun?” dedi usulca.
Yiğit’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Başını hızla çevirdi.
“Ne dedin?”
“İlay’ı iki polisle görmüşler. Bir çocukla birlikte götürmüşler. Karakola yakın bir sokakta. Sonra... duydum ki yetimhaneye vermişler.”
Yiğit’in boğazı kurudu.
Yutkundu.
Bir kelime söylemeye çalıştı ama sesi çıkmadı önce.
“Yetimhane mi?” diye fısıldadı sonunda. “Hangisi?”
Çocuk omzunu silkti. “Tam yerini bilmiyorum ama... büyük olan şu binaymış. O uzun gri duvarlı yer. Hani tel örgülü. Orada tutuyorlarmış.”
Yiğit bir an durdu. Kalbinin içinden bir acı geçti. Boğazı düğümlendi.
Yetimhane...
Demek gerçekten almışlardı.
Demek onun adı artık kayıtlıydı bir yerde.
Demek artık duvarların ardındaydı.
Ama Yiğit orada durmadı.
Ayağa kalktı. Yumruklarını sıktı.
“Bulacağım onu,” dedi. “Duvarları geçerim. Kapıları varsa kırarım!”
Ama İlay yalnız kalmayacak.”
Yiğit yürürken kalbinde bir korku vardı. O yetimhanelerden hep korkmuştu. Oradan nefret etmişti. Hiç sevmez. Yiğit yürürken kalbinde bir korku vardı. O yetimhanelerden hep korkmuştu. Oradan nefret etmişti. Hiç sevmezdi. Ama bu nefret boşuna değildi.
Çünkü orayı biliyordu.
Çünkü o da bir zamanlar o duvarların arkasında kalmıştı.
Küçüktü. Henüz dokuz yaşındaydı oraya ilk götürüldüğünde. “Sıcacık bir yer olacak” demişlerdi. “Yemek var, yatak var.” Ama kimse yalnızlıkla dolu o soğuk yatakları söylememişti. Kimse geceleri duyulan bağırışları, dayak seslerini, kapalı kapılar ardındaki fısıltıları anlatmamıştı.
Yiğit, orada insanın nasıl yavaş yavaş yok olduğunu öğrenmişti.
Sıcak yemek bile yutulmazdı, boğazında düğüm olurdu bazen.
Gece, karanlıkta ağlayan çocukların seslerini dinlerdi. Ama kimse yaklaşmazdı birbirine.
Çünkü orada dostluk bile yasaktı.
Bir keresinde sadece battaniyesini paylaşmak istemişti bir çocukla.
Sabah, o çocuk yoktu.
Yiğit o gün öğrenmişti: yetimhanede iyilik ceza getirirdi.
Şimdi, yıllar sonra o duvarlara geri yürüyordu.
Adımları hızlandıkça nefesi daraldı.
Kalbinde sadece İlay’ın yüzü vardı, ama zihninde eski geceler yankılanıyordu.
Karanlık koridorlar.
Yasak bakışlar.
Ve o sonsuz yalnızlık.
“Ben oradan kaçarak kurtuldum,” diye geçirdi içinden. “Ve şimdi, geri dönüyorum.”
Kendi isteğiyle, sadece bir kişi için.
İlay.
O duvarların arkasında İlay vardı.
Onu yalnız bırakamazdı.
Bırakmayacaktı.
Gri binanın köşesi göründüğünde ayakları duraksadı.
Teller, kameralar, ağır bir kapı.
Aynı soğukluk.
Aynı sessizlik.
Ama Yiğit derin bir nefes aldı. Yumruklarını sıktı.
“Korksam da gireceğim,” dedi içinden. “Çünkü orada yıldızım var!”
Ve sonra, o eski kâbuslarına rağmen, Yiğit başını dik tutarak duvarlara doğru yürüdü.
Verdikleri o eski giysileri giymeye çalışıyordum. Nefret ederek ve tiksenerek. İki gündür buradaydım. Ve herkese inat doğru düzgün insan olmamıştım. O giysiler… Benim üzerimde bir etiket gibiydi. Onları giydiğimde, içimde bir şeyler kırılıyordu. Hatta cildim bile o kumaşları hissetmekten rahatsız oluyordu. İnsanın onlara alışması nasıl bir şeydi? Bunu düşünmeye bile cesaret edemedim.
İki gündür buradaydım. İki gün boyunca tek bir kelime bile etmedim. Kimseyle konuşmadım. Diğer çocuklar bana baksa da, gözlerimi kaçırıp başka yere bakmayı tercih ettim. Çünkü onlar gibi olmak istemiyordum. Onlar buraya ait, ben ise sadece bir yabancıydım.
Geceleri… geceyi hiç sevmedim. Çünkü her gece bir şey daha kayboluyordu içimde. Ne zaman gözlerimi kapatsam, o eski, korkutucu sokaklar gözümde canlanıyordu. Yiğit’i düşünmek, onu hayal etmek bile içimi parçalıyordu. Ne olurdu, bir şekilde çıkıp gidebilsem, kaçabilsem buradan.
Ama kaçmak kolay mıydı? Diğer çocuklar gibi sürekli gözaltında olmak, denetlenmek, her adımda birileri tarafından izlenmek… Burası bir hapis gibiydi. Gece boyunca sessizce ağladım. Gözlerim şişti, ama kimse fark etmedi. Burada kimse kimseyi fark etmezdi zaten. Hepimiz birbirimiz için bir gölgeydik.
Ağlamak bile bir anlam ifade etmiyordu. Burada kimse beni dinlemezdi.Yiğit olsa bana sarılırdı. Ama yine de bir gün bu duvarların arkasından çıkacaktım. Yiğit’i bir daha göremezdim. O bana buradan nefret ettigini anlatmıştı. Ona sormuştum; Neden çocuklara bakan yere gitmiyoruz. Bana kötü olduğunu anlatmıştı. Haklıydı. Burası gerçekten kötüydü.
Kapıyı açmak için kapı koluna uzandım. Yemekhane saatiydi. Diğer çocuklar önden gitmişti. Hızla yürüdüm, ama her adımda içimdeki hislerden bir parça daha kayboluyordu. Birkaç saat önce yaşadığım bu duvarların içindeki korkularımı unutmaya çalışıyordum, ama her geçen dakika, bu duvarlar bana daha çok sahip oluyordu.
Yemekhaneye vardığımda, hemen köşede birini fark ettim. Erel…İkimiz onun kötü seçimi yüzünden buradaydık. Yaşamak için hırsızlığı seçmişti. Ben ve Yiğit kendimiz çalışarak yaşamaya çalışıyorduk. Çünkü insanlar affetmeyi sevmezler.
Bir kere yanlış yapmışsan, her zaman kötü biri oluyorsun. Erel de o kuralın kurbanıydı. Ama buradaydık, hepimiz buradaydık, geçmişimizin yükleriyle, hatalarımızla ve kayıplarımızla.
Erel, bir süreliğine gözlerimi yakaladı. Gözlerinde o alışık olduğum hırs ve kaybolmuşluk vardı.Onu suçlayamazdım. Karşısına oturdum. İçim yanmasına rağmen güldüm.
“Alıştın mı buraya?” diye sordum, ama sesim, gülüşümü destekleyecek kadar neşeli değildi.
Erel, önce başını iki yana salladı, sonra biraz duraksadı. Gözleri hafifçe parladı, sanki gülümsemek için bir bahaneye ihtiyacı vardı. Ardından, kollarını hafifçe kaldırıp şımarık bir şekilde gülümsedi. “Alıştım diyemem,” dedi, gözleri parlayarak. “Ama buradaki yemekler, gerçekten çok kötü.Özellikle bu sabah yediğimiz şey... neydi o? Ah, evet, bir çeşit ekmekle kaynaşmış, kim bilir neyin yediği, bozulmuş gibi bir şeydi. Neredeyse 'gıda' dediğimiz şeyin tanımını bile sorguladım.”
Ben de kendimi zorlayarak gülümsedim, ama o kadar komik bir şekilde sunuyordu ki, kahkaha atmamak imkansızdı. Erel'in hallerine gülerken, biraz olsun içimdeki karanlık da hafifledi. Bu yerin soğukluğuna rağmen, Erel’in o kadar çılgınca tavırları, buradaki ortamı bir şekilde değiştiriyordu. Belki de komik olmak, gerçekten hayatta kalmanın başka bir yolu olmalıydı.
“Buna ‘ekmek’ diyorlar ha?” diye sordum, gözlerim büyüyerek.
“Evet, sanırım bu... fosilleşmiş bir umut kırıntısı,” dedi. İkimiz de kahkahaya boğulduk. Bir an için her şey daha hafifti. Karanlık duvarlar, griliğin üzerine çöken soğuk… hepsi bir anlığına uzaklaştı. Tam o anda yemekhanenin kapısı sertçe açıldı. Ayakkabı sesi yankılandı salonda. Başımı çevirdim.Gözlerim kocaman açılmıştı.
Kalbim duracak sandım.
“Hayır…” dedim kendi kendime.
Gözlerime inanamıyordum.
Yiğit’ti.
O kadar gerçekti ki… Sanki günler sonra değil de, bir rüyanın içinden yürüyüp gelmişti. Üzerindeki mont yoktu.Gözlerinin altı morarmış gibiydi ama oradaydı. Karşımdaydı.
Yiğit’in gözleri bana kilitlendi. Hiçbir şey demedi.
Ve ben… duramadım.
Koşmaya başladım.
Ayak seslerim yemekhaneyi yankılandırırken, o hâlâ orada, olduğu yerde duruyordu. Sonunda önüme çıktığında, hiç düşünmeden kollarına atıldım.
Sımsıkı sarıldım ona. Tüm öfkem, korkum, yalnızlığım bir anda eridi.
O da sarıldı bana. Sertti, güçlüydü. Ama titriyordu.
“Buldum seni,” dedi kısık bir sesle. “Seni buldum, İlay.”
Başımı omzuna yasladım.
“Gelmeyeceğini sanmıştım,” dedim fısıltıyla.
“Ben seni bırakır mıyım hiç?” diye mırıldandı. “Buralardan da alacağım seni. Söz.”
O an dünya durmuş gibiydi. Yemekhanedeki tüm sesler uzaklaştı, duvarlar görünmez oldu. Sadece Yiğit’in kalp atışlarını duyuyordum. Geriye çekildim. Yiğit’in gözlerinde bir fırtına kopuyordu. Onu tanıyorsam… şimdi beni yerle bir edecekti. Dudakları titredi, nefesi hızlıydı. O an dayanamadım kendimi geri attım ve koşmaya başladım.
Ayak seslerim koridorda yankılandı.
Ama o… arkamdan geldi.
Adımlarını duydum. Yaklaşıyordu.
Bir anda bileğimden tuttu ve beni sertçe geri çekti.
“Nereye kaçıyorsun sen ha?” dedi, sesi neredeyse dişlerinin arasından sızıyordu.
“Yemin ederim hava almak için çıkmıştım.”diye bağırdım. “Dur artık! Yemin ederim, dağ ayısısın!”
Yiğit’in gözleri öfkeyle kıvılcımlandı. “Dağ ayısı mı?” diye bagırdı.Yüksek sesi yüzünden yüzümü buruşturdum. “Sen hâlâ şaka mı yapıyorsun? İki gündür seni aramadım mı sanıyorsun! Gece gece ortadan kaybol, sonra gel burada bana hava almak için çıktım de!”
Kolumu daha da sıkıca tuttu. Nefes nefeseydi.
“Dur!” dedim. “Bıraksana. Herkes bakıyor!”
“Bırak baksınlar!” diye bağırdı.
Ardından aniden beni çekiştirerek koridorun sonundaki boş sınıfa doğru sürüklemeye başladı. Ayaklarım sendeledi.
“Yiğit ne yapıyorsun?!”
Ama beni duymuyordu. Kulağı sadece kendi öfkesine açıktı.
Boş sınıfın kapısını tekmeyle açtı. İçeri itti beni. Ardından kapıyı kapatıp arkamdan geldi.
Küçük sınıfın içi sessizdi, karanlıktı. Toz kokuyordu.
“Senin yüzünden deliriyordum ben,” dedi, sesi düşmüştü ama daha korkunçtu.
“Başına bir şey geldi sandım… ya biri sana dokunduysa, ya biri seni aldıysa diye! Bu korkuyla yaşanır mı?”
Geri geri yürüdüm. Kalbim deli gibi atıyordu.
“Ben özür dilerim,” dedim titrek bir sesle. “Ama Yiğit… burası yetimhane, hapishane değil.”Sanki sabah ona hak veren ben değilmişim gibi konuşuyordum.
Bir adım daha attı.
Duvara yaslandım. Ellerini omuzlarımın iki yanına koydu. Gözleri gözlerime kilitlendi.
“Benim için her yer hapishane sen yoksan!” dedi.
Yiğit’in nefesi yüzüme çarpıyordu. Sıcağı, öfkesi kadar yakıcıydı. Gözlerini kaçırmadı. Titreyen ellerim yanımda sıkılıydı ama o hâlâ bana, duvara sıkışmış bir hayalet gibi dikiliyordu.
“Beni ne hale soktuğunu görüyor musun?” diye kısık bir sesle sordu. “İki gündür sokak sokak seni aradım. Uyumadım, yemek yemedim. Sen burada elin itiyle gülüyormuşsun!”
Sesi çatladı. Dişlerini sıktı.
“Ben senin başına bir şey geldi sandım! Belki de… bir daha asla göremeyeceğim sandım. Bu… bu nasıl bir his biliyor musun?”
Yumruğunu duvara vurdu, tam başımın yanına. Duvar sarsıldı.
Sıçradım ama o hâlâ oradaydı. Ellerini indirmedi.
“Bir daha izinsiz bir yere gidersen, bir daha iz bırakmadan kaybolursan…”
Gözleri kıpkırmızıydı.
“Kimse beni tutamaz İlay. O zaman gerçekten delirdiğimi görürsün.”
Boğazımda düğümlenen kelimeler vardı ama hiçbirini çıkaramadım.
O hâlâ bana bakıyordu.
Sanki söylemek istediği daha çok şey vardı ama kelimeler boğazında boğuluyordu.
“Aptal kim dedi sana yemek yeme diye. Kim dedi sana uyuma diye. Aramasaydın o zaman!”
Yiğit’in yüzü bir anlığına dondu. Sözlerim, beklemediği bir yerden vurmuş gibiydi. Gözlerindeki öfke bir anlığına yerini kırılmış bir sessizliğe bıraktı. Ama sonra kaşlarını çattı, çenesini sıktı.
“Ben nasıl aramam seni?” dedi, sesi çatlak ve öfkeli. “Sen benim tekimsin, anlıyor musun? Tek kişi. Sokaklar karanlık olabilir, dünya çürümüş olabilir ama sen bu sokakları aydınlatan yıldızsımsın..”
Bir adım geri attı, ellerini saçlarına götürdü, parmaklarını saçlarının arasından geçirdi.
“Ben seni orada bulduğum günü hatırlıyorum. O binanın önünde… titriyordun. Küçücüktün. Sanki görünmez olmak istiyorsun gibi. Ama ben seni gördüm. Ve o günden beri kendime bir söz verdim: Bu kızı kimse incitemeyecek!”
Başını önüme eğdi, bakışları yere sabitlendi.
“Ben... ben seni kaybetmeye tahammül edemem. Edemem işte! Çünkü sen yoksan, bu sokakların anlamı yok.”
O an ben de dayanamayıp dizlerimin bağı çözüldü.
“Yiğit…” dedim, fısıltı gibi.
Ama o hâlâ gözlerime bakmıyordu.
“Beni affet,” dedi sonunda. “Ama seni bulduğumda bir itin yanında güldüğünü görmek… beni delirtti. Ben o iki günü cehennem gibi yaşadım. Senin gülmen bile canımı acıttı.” Aha! Açığını yakalamıştım. Şimdi ben ona karşılık verebilirdim.”Demek gülmem sana acı veriyor.. Öyle mi?”Yapay aglamaklı bir sesle fısıldadım.
Yiğit başını hafifçe kaldırdı. O tanıdık, delici bakışlarını üzerime dikti ama bu sefer bir parça pişmanlık da vardı içinde. Dudakları seyirdi, ama cevap veremedi. Sessizlik… kısa sürdü.
“Demek gülmem sana acı veriyor, ha?” dedim yine, sesimi biraz daha tiyatral bir acıyla süsleyerek.
“Demek ki ben ağladığım da mutlu oluyorsun. Harika! O zaman ne duruyorsun Yiğit? Vur hadi! Belki ağlarsam sen de biraz huzur bulursun!”
Yiğit gözlerini kıstı. “İlay… dalga geçme,” dedi, sesi hâlâ öfkeyle karışık ama yorgundu artık.
Özür dilerim, paşam! Ama başka türlü susmazsın sen. Dudaklarımı büküp, abartılı bir şekilde başımı yana eğdim.
“Yani ben iki gün boyunca ağlayıp duvarlara mı bakmalıydım? Hiçbir şeye dokunmadan, gülmeden, biriyle iki laf etmeden seni mi beklemeliydim? Böyle mi acı çekilir Yiğit?” Zaten öyle yapmıştım.. Sensiz duvarları izledim.
Yiğit başını geriye attı, derin bir nefes aldı.
“Hayır… öyle demek istemedim.”
“Ne demek istedin peki? Onu da sen anlat! Çünkü senin dışında kimse hata yapamaz bu hayatta, değil mi?”
Gözlerini kaçırdı. Ama geri adım atmadı.
“Sadece… korktum,” dedi, bu kez neredeyse fısıltıyla. “Çünkü sen yoksan ben ne yapacağımı bilmiyorum, İlay. Kimse bana böyle şeyler öğretmedi. Sevince ne yapılır, kıskanınca nasıl susulur... bilmiyorum.”
Bir süre ikimiz de sustuk.Beni mi kıskanıyordu? Sevdiğini biliyorum bende onu seviyorum. Ama kıskanmak mı? Bunu duyduğumda kalbim bir anlığına durdu sanki.
Yüzüne baktım. Kaçırdığı gözleri hâlâ yerdeydi ama parmakları titriyordu.
Beni gerçekten kıskanmıştı…
Yiğit kıskanmıştı, oha.
“Yiğit,” dedim, sesim yumuşak ama içinde bir fırtına vardı. “Sen beni kıskandın mı gerçekten?”
O an başını kaldırdı, bakışları gözlerime değdi. Cevap vermedi ama yüzü her şeyi söylüyordu.
Kendine kızmış, bana kızmış, dünyaya küsmüş gibiydi. Ama evet… kıskanmıştı.
Bir adım attım ona doğru.
“Biliyor musun,” dedim, neredeyse gülümseyerek, “ben de kıskanıyorum seni bazen.”
Kaşları çatıldı, şaşkınlıkla baktı.
“Evet, çünkü sen güçlü durabiliyorsun. Kimseden korkmuyorsun. Ben bazen arkamda seni hissetmeden nefes bile alamıyorum. Ama sen... sen hep dik duruyorsun. O yüzden kıskanıyorum. Ama bu... bu seni daha az sevdiğim anlamına gelmiyor.”
Aramızdaki mesafe neredeyse yoktu artık.
Yiğit’in dudakları aralandı ama yine sustu. Sanki bir şey söylemeye çalışıyor ama kalbinden geçen diline ulaşamıyordu. Yiğit’in gözleri, her zamanki sert bakışlarının aksine, bu kez yumuşamıştı. O kadar yakındık ki, onun nefesini hissedebiliyordum. Tam o an, parmaklarının bana değeceği, o anın başlı başına bir dünya olacağına inanmışken, bir ses yankılandı odada.
Kapı sertçe açıldı ve Erel içeri daldı. Gözleri parlaktı, adeta neşesinden kıpır kıpırdı.
"Yeter artık, kızma ona, abisi!" dedi, gülerek ama hala ciddi bir tavırla.
Yiğit, bir an için irkilmişti. Gözleri Erel’e döndü, ama o anda bakışlarının içinde hiddet ve şaşkınlık karıştı. Dudaklarını araladı, fakat ne söyleyeceğini bilemeden sessiz kaldı. Bir an için her şey durdu, sadece Erel'in sesi ve odadaki o garip gerginlik vardı.Yiğit başını çevirdi.”Kim bu it?”dediginde sertce onu dürttüm. Yiğit durmadı. Yiğit’in gözleri kıpkırmızıydı, öfke doluydu. Erel’in önünde dururken bir adım daha atıp, Erel’i iyice köşeye sıkıştırdı. O kadar sinirliydi ki, sesi neredeyse duyulmaz hale geliyordu.
Erel hiç korkmadan, aksine bir adım daha ileriye gitmek için cesaret buldu. “O benim yüzümden burada artık ona kızma.”diye bağırdı.
Yiğit’in gözleri Erel’in üzerine odaklanmıştı. Öfkesinin göğsünde patlamak üzere olduğunu hissedebiliyordu. Ama Erel, Yiğit’in bütün sert bakışlarına rağmen hiç geri adım atmadı. Tam tersine, ona biraz daha yaklaştı ve derin bir nefes alarak yüksek sesle konuştu.”Ben birini soymuştum. Kaçıyordum,İlay’ı da işin içine karıştırdım. Polisler geldi. İkimizi de götürdüler. Şimdi de buradayız.”
Yiğit’in gözleri öfke dolu, Erel’in üzerine odaklanmıştı. Ellerini sıkıca kavradı, vücudu gergindi. Erel’in her kelimesi, Yiğit’in içinde patlamak üzere olan öfke balonunu daha da büyütüyordu. Ve o an Yiğit, o öfkeyle hareket etti.
“İt!” diye bağırdı Yiğit, sesi titreyerek, ama o kadar güçlüydü ki, odada yankılandı. “Senin yüzünden İlay’ı iki gündür görmüyorum!”
Erel’in gözlerinde bir korku belirdi, ama cesaretini kaybetmedi. Geri adım atmadı. Ama Yiğit hızla ona yaklaştı, vücudunun her parçası öfke dolu ve bir an için Erel’i duvara iterek ona saldırdı.
Erel, kendini savunmaya çalışırken Yiğit onu iyice sıkıştırmıştı. O an, ne olduğunu anlamadan, sadece Yiğit’in öfkesini gördüm. Kalbim çırpınarak atıyordu. Hızla Yiğit’in yanına koştum, “Yapma, Yiğit, ayı dur!” diye bağırdım.
Ama Yiğit, bir an için beni bile görmeden, öfkesinin içinde kaybolmuş gibiydi. O an hissettiğim, bir çığlık gibi yankılandı içimde. Hangi tarafı savunmam gerektiğini bilemeden, korkuyla adımlarımı hızlandırdım. Yiğit’i durdurmaya çalıştım.Tam Yiğit, Erel’e dalacakken ben araya atıldım. Cidden atladım yani, resmen bir çizgi film karakteri gibi kollarımı iki yana açtım.
“Yapma! Ayı dur!” dedim.
Yiğit’in kaşı seğirdi, o hâlâ öfke modundaydı. Ama ben vazgeçmedim. Ellerimi belime koydum, gözlerimi kısmışım, kendimce otorite kuruyorum.
“Bir de kendine ayı değilim diyorsun. Bu nasıl bir savunma şekli ya?! Allah aşkına, hangi insan önce konuşmadan direkt dalar?” dedim.
Erel köşede sıyrılmış halde nefes nefese duruyordu. Ama hâlâ gülümsemeyi ihmal etmedi. “Valla ne yalan söyleyeyim, böyle koruma başka yerde bulunmaz ha,” dedi.
Yiğit ona döndü, hâlâ dişlerini sıkıyor ama siniri biraz bozulmuş gibi.
“Sen konuşma it!” dedi.
Ben hemen bir adım öne çıktım. “Bak hâlâ ‘it’ diyor! Yiğit!Bu kadar komik tipi başka nerede bulacaksın? Her gün bedava eğlence.”
Erel kaşlarını kaldırıp ciddiyetle başını salladı. “Bak, bak, bak... Hanımefendi anladı beni. Eğlence paketiyim ben, sınırsız espri, yer yer trajedi.”
Yiğit çaresizce yüzünü ellerinin arasına aldı. “Delireceğim,” dedi.
Ben kahkahayı patlattım. “Zaten delisin, o konuda şüphe yok.”
Erel yavaşça Yiğit’e yaklaştı, elini uzattı. “Barışalım mı? Vurma ama. En azından yüzüm kameraya çıkabilir hâlde kalsın.”
Yiğit önce eline, sonra suratına baktı. Sonra, gözlerini devirdi.
“Sanki bir deli yetmez gibi.”dedi bıkkın bir sesle
“Teşekkür ederiz, karşılıklı,” dedik Erel’le aynı anda.”Yeter susun,rica ediyorum.”dedi.Önüme gelmek icin bir adım yaklaştı.”Kendine dikkat ettiğin için teşekkür ederim.Bir daha yanımdan bir adım öteye bile gidemezsin.”
Ben gözlerimi kıstım. “Yasaklar kralı yine iş başında…” dedim mırıldanarak.
Yiğit kaşlarını kaldırdı. “Ne dedin sen?”
Erel hemen araya girdi, elini ağzına götürerek “Yasaklar kralı...”dedi, kahkahasını tutmaya çalışırken.
“Erel...” dedim uyarı dolu bir bakışla.
“Ama bak şimdi, düşün: ‘Yasaklar Kralı ve Eğlence Paketi’—harika bir ikili oluruz. Tişörtlere basarız, dizilere çıkarız…”
“Ve sen kafanda alçıyla yaşarsın,” dedi Yiğit ciddi bir sesle.
Ben araya girdim, “Tamam,yeter. Hepiniz delisiniz. Bu evde bir tek ben normalim.”
Erel hemen atıldı. “Bu cümleyle resmi olarak normal olmadığını ilan ettin, tebrikler.”
Yiğit gözlerini tavana çevirdi. “Ben nereye düştüm böyle?”
“Bizimle sonsuza kadar buradasın,” dedim gülümseyerek.
Erel ellerini havaya kaldırdı. Eksik olan tek şey... akıl sağlığı.”Ters ters ona baktık.Cidden kimin deli olduğunu söylemeye gerek yoktu.
“Sen bir abi için fazla korumacı degil misin ya?”Erel mırıldandı.
Yiğit yüzünü buruşturarak baktı.”Ne abisi ya.”
Erel bir an durdu, sonra gözleri büyüdü. “Nasıl yani? Siz kardeş değil misiniz?”
Ben kahkaha attım. “Hayır Erel.Ne ara bunu düşündün sen?”
“Bilmem,” dedi omuz silkerek, “biri sürekli kızıyor, öbürü inatlaşıyor, kavga gürültü... Yüzde yüz kardeş enerjisi var yani.”
Yiğit başını iki yana salladı. “Ben onun kardeşi olsaydım, kader beni çoktan silerdi.”
“Senin yüzünden zaten hayatım reality şov gibi geçiyor,” dedim kıkırdayarak.
Erel ellerini birleştirdi, sahneye çıkar gibi yaptı. “Ve karşınızda: Aşık mı, Yoksa kardeş mi? Yeni bölüm birazdan başlıyor!”
Yiğit boğazını temizledi. “Sustururum seni.”
Erel hemen arkama geçti ellerini belime koyup saklanmaya çalıştı. “İlay bak, abine sahip çık!”
“Erel elini ordan çek.” Yiğit’in kaşı seğirdi. Gözleri bir anda Erel’in belime koyduğu ele kaydı. Suratındaki ifade resmen "ben şimdi bunu haşlarım" diyordu.
“Erel,” dedi dişlerinin arasından. “Elini... ordan... çek.”
Erel hemen ellerini havaya kaldırdı, bir adım geri attı. “Tamam. Şaka yapıyordum. Aman ne gerginsiniz abi-kardeş!”
“Erel!” dedim sertçe. “Kardeş değiliz!”
“O daha kötü!” dedi Yiğit, gözlerini Erel’e dikip. “Hiçbir bağınız yoksa neden dokunuyorsun?”
Erel gözlerini devirerek mırıldandı. “Kıskanıyor musun sen?”
Yiğit bir adım attı, ama tam o anda kapıdan yüksek topuk sesleri duyuldu.
“Ne oluyor burada?!”
Orta yaşlı yüzünden hep öfke olan bir kadın.Bu buranın müdürüydü. İlk geldiğimde aglamama bile kızmıştı.Rahatsız bir şekilde bakışlarımı yere indirdim.
Hepimizin omuzları istemsizce gerildi. Erel, sanki bir suçüstü yakalanmış çocuk gibi sırtını düzleştirdi, ağzının kenarında hala yarım kalmış bir gülümseme vardı.
“Konuşmayacak mısınız?!” dedi kadın, gözleri bir birimizi tararken.
Yiğit hafifçe geriye çekildi ama bakışları hâlâ Erel’deydi.
“Hiçbir şey olmadı,” dedim hemen, başımı eğerek. “Sadece... gürültü yapmış olabiliriz biraz.”
Müdür gözlerini kıstı. “Biraz mı? Üç blok ötedeki yaşlı teyze camdan sarkıp ne oluyor diye baktı. Siz burada kavga mı ediyorsunuz?”
Erel başını iki yana sallayarak öne çıktı. “Hayır, hayır. Kavga değil. Dramatik gelişmeler diyelim.”
Müdür Erel’in sacmalıgına göz devirdi.İşaret parmagını Yiğit’e uzattı.”Sen kimsin. Kayıtsız bir cocugun ne işi var burada.”
Yiğit’in çenesi hafifçe gerildi. Her zamanki gibi dik duruyordu ama gözlerindeki huzursuzluk gözümden kaçmadı. Sessiz kaldı, çünkü patlamamak için kendini zor tuttuğunu biliyordum.
Erel hemen araya atladı, klasik ciddiyetsizliğiyle. “Ooo, tanıştırayım efendim, bu da bizim karanlık prens. Aramızda yeni, ama ruhsal olarak hepimizden yaşlı.”
Kadın Erel’e öyle bir baktı ki, Erel bir adım geri çekildi ama yine de sırıtmayı bırakmadı.
Ben hemen Yiğit’in önüne geçtim. “O şey… misafir. Sadece... yardım için geldi.”
Kadın kollarını göğsünde birleştirdi, kaşlarını çattı. “Yardım mı? Yetimhane mi burası yoksa kermes mi belli değil. Kayıtsız çocuklar kafasına göre gelip çıkamaz buraya.”
Yiğit ilk kez konuştu. Sesi soğuk ve nettİ: “Benim olanı almaya geldim.”
O an içimde bir şey yerinden oynadı. Müdür, Yiğit’in sözleriyle irkildi. Kaşlarını daha da çattı, gözleriyle beni süzdü.
“Senin olan mı?” dedi kuşkuyla. “Burası oyuncakçı dükkânı değil, delikanlı. Ne demek senin olan?”
Yiğit hiç çekinmeden bir adım ileri attı. Gözlerini müdürden ayırmadan konuştu. “İlay. O benim.”
Bir saniyeliğine zaman durdu sanki.
Erel “Aha!” diye fısıldadı arkamdan, sonra hızla iki adım geri gitti çünkü Yiğit ona yan bakmıştı bile.
Ben ise öylece kalakalmıştım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Müdür, şaşkınlıkla bana döndü. “Sen bu çocuğu tanıyor musun?”
“Ailem diye bahsettiğim çocuk; Yiğit.” Yiğit bana kocaman sırıtışla baktı. Gözlerinde mutluluk vardı.
Müdür bir süre sessiz kaldı, bakışları Yiğit’le benim aramda gidip geldi. Sanki içinde bir karar savaşı veriyordu ama çoktan sonucu belliydi.
“Pekâlâ,” dedi sonunda burnundan soluyarak. “Ailense… o zaman bu gece burada kalabilir. Ama yarın evraklar tamamlanmazsa, ikinizi de sokakta bulursunuz kendinizi.”
Sonra döndü, topuklarının sesi koridorda yankılanarak uzaklaştı. Kapı kapanır kapanmaz Erel derin bir nefes verdi.
“Of, az kalsın sürgün yiyorduk.”
Ama ben hâlâ donup kalmıştım. Kalbim göğsümde değil de boğazımda atıyordu sanki. “Ailem dediğim çocuk; Yiğit.” Bu cümleyi öylesine söylememiştim. Ama şimdi… gözlerine baktığımda, onun da bunu aynı şekilde hissettiğini gördüm.
Yiğit bana yaklaştı, sanki müdürle girdiği o çatışmanın ağırlığı sırtından kalkmıştı. “Ailem ha?” dedi kısık sesle, o sırıtışı hâlâ yüzündeydi. “Resmiyet kazandım yani?”
Gözlerimi devirdim ama yanağımın kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. “Sadece durumu kurtarmak içindi.”
“Tabii tabii…” dedi eğilip göz hizama gelerek. “Benim olduğun kısmı da tamamen taktikti değil mi?”
“Yiğit!” dedim boğuk bir sesle, elimle onu hafifçe ittim.
“Susmazsan geceleri karanlıktan korktuğun icin uyumadıgını söylerim.”
Yiğit’in gülümsemesi bir anda dondu. “Ne?! Öyle bir şey yok ki!”
“Öyle mi?” dedim, bir adım yaklaşıp başımı yana eğerek. “Her gece sabaha kadar uyanık bekliyorsun. Gözünü bile kırpmıyorsun. Neden acaba?”
“Ben yani, alışkanlık işte. Uyku tutmuyor. Gece uzun,” dedi omuz silkip, burnunun ucunu kaşıyarak. Ama yanakları kızarmıştı, tam anlamıyla suçüstü yakalanmış gibiydi.
Yiğit’in yüzü bir anda kireç gibi oldu. “İlay!” diye fısıldadı ama öyle bir tonda ki, hem tehdit içeriyor hem de “yapma ne olur” yalvarışı vardı.
Ben kollarımı göğsümde birleştirdim, sırıtışımı daha da büyüttüm. “Erel inanma. Vallahi karanlıktan korkuyor. Gece olunca gözlerini tavanın bir noktasına dikip öyle kalıyor. Bazen de battaniyenin altından bana bakıyor, sanıyor ki fark etmiyorum.”
Erel şaşkınlıkla Yiğit’e döndü. “Vay be... Sen mi? Karanlıktan korkuyorsun. Bu büyük bir haber. Bunu tüm koğuşa anlatırım ben!”
Yiğit’in ağzı aralandı ama kelime çıkmadı. Sadece yutkundu, sonra kaşlarını çattı.
“Ben... stratejik gözlem yapıyorum,” dedi ciddi ciddi.
“Tabii,” dedim ben. “Karanlıktan gelen tehlikelere karşı penceresiz duvarı gözetliyorsun”
Erel kıkır kıkır gülmeye başladı. “Bak, Yiğit, eğer korkuyorsan gece elini tutarız, bir şey olmaz.”
Yiğit öne bir adım attı, kaşlarını kaldırdı. “Sadece bir kez, sadece bir kez sabaha kadar uyumadım. O da... o da... belki biraz senin yüzündendi.”
Benim sırıtışım bir anda dondu.
Erel, hemen aramızdan çekildi. “Tamam,ben gidiyorum. Bu sahneye üçüncü kişi olmak istemem.”
Ama ben hâlâ Yiğit’e bakıyordum. “Benim yüzümden mi?”
“Çünkü... başına bir şey gelir diye korktum,” dedi alçak sesle. “Ben karanlıktan korkmuyorum, ama seni kaybetmekten belki biraz.”
Ve işte o an, bütün şakalar sustu.
Ama kalbim, sanki kahkahalar atmaya başladı içimde.
Aniden iceri biri daldı.Uzun boylu,genç bir adam.
Adam birkaç adım attı içeri, ayak sesleri odadaki gerginliği bıçak gibi kesti.
“İlay,” dedi tekrar, sonra gözlerini Yiğit’e çevirdi. “Sen… Yiğit.”
Bakışları bir an Erel’e kaydı. “Ve sen... şu ağzı durmayan olmalısın. Erel.”
Erel hemen arkamdan kafasını uzattı. “Evet, ama hakkımda konuşurken biraz daha şiirsel olursanız sevinirim.”
Adam cevap vermedi. Ciddiyetinden en ufak bir kırılma yoktu.
“Üçünüzü almam söylendi,” dedi. “İsimlerinizle. Yerinizle. Hakkınızda yazanlarla.”
Yiğit bir adım ileri çıktı, sesi sertti. “Nereye?”
Adam gözlerini kısarak cevap verdi:
“Yeni bir yer. Burası size göre değilmiş.”
Ben ağzımı açtım ama sesim çıkmadı.
“Kim gönderdi seni?” diye sordu Yiğit.
Adam, ceketinin cebinden katlı bir kâğıt çıkardı. Üzerinde resmi bir mühür, altında yazılmış bir liste vardı.
“Bu sizin adınız,” dedi ve bana uzattı.
“Resmî koruma talebiyle alınacaksınız. İtiraz hakkınız yok.”
“Başlatma lan hakkından!”Yiğit öfkeyle bagırdı.
Adam, Yiğit’in bağırışına aldırmadan kağıdı bana doğru uzatmaya devam etti. Yüzü taş gibi, sesi ise buz gibiydi.
“Yasal süreç tamamlandı. Siz artık devletin sorumluluğundasınız.”
O an, içimden bir şey çekildi sanki. Sanki içimdeki boşluk daha da derinleşti. Erel arkamdan fısıldadı, sesi her zamanki gibi cıvıltılı değildi bu kez:
“Devletin sorumluluğu… hiç kimsesin artık demenin başka bir yolu.”
Yiğit’in yumrukları sıkılıydı. Parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Bir adım daha attı adama doğru, ama ben kolunu tuttum. Göz göze geldik. Sadece başımı iki yana salladım.
“Lütfen…” dedim fısıltıyla. “Zarar görme.”
Adam hafifçe başını yana eğdi. “Ben sadece uygulayıcıyım. Üstümdeki imzayı atan biri var. Bir adam. Adını söylemediler ama... sanırım sizi tanıyormuş.”
O an, Yiğit’in yüzü değişti. Kaşları çatıldı, gözleri küçüldü. “Adam mı?”
Adam başını salladı. “Evet. ‘O çocukları bulun,’ demiş. Ve özellikle şu notu eklemiş: ‘İlay’a bir şey olursa... kimseyi affetmem.”
Yiğit adama saldırdı.”Siz kim oluyorsunuz da İlay’ı sahipleniyorsunuz lan?!”
Adam Yiğit’in üzerine yürüyüşünü bekliyormuş gibi bir adım geriye çekildi ama korkmadı. Gözlerini Yiğit’in gözlerine kilitledi, sesi hâlâ buz gibiydi:
“Ben sahiplenmiyorum. Sadece talimatı getiriyorum. O adam… seni de iyi tanıyor Yiğit. Özellikle seni. Ve şu an kendini tutamayıp bana saldırmandan dolayı da hiç şaşırmayacak.”
Yiğit'in yumruğu havada kaldı. O an sanki içindeki öfke buz gibi bir gerçekle karşılaşmıştı. Gözlerindeki alev bir anlığına sönse de hâlâ titriyordu. Eli yavaşça düştü. “Kim bu adam?” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. “Adımı nereden biliyor?”
“Yiğit boş versene,gitmiceğiz zaten.”dedim.
Yiğit adama yumruğunu uzattı.”Rüyanda bile göremezsin onu almayı.”
Yiğit’in sesi odayı kesti. Herkes sustu. Her şey durdu.
Sanki o söz, odadaki bütün havayı çekti içimden. Boğazımda bir düğüm vardı, çözülmüyordu.
Adam bir adım geri çekildi ama korktuğu için değil. Sanki Yiğit’in öfkesine yer açıyordu.
Yüzündeki ifade tuhaftı; ne öfke vardı ne küçümseme. Sanki... acıyordu bize.
“Ben kimseyi almaya çalışmıyorum,” dedi. Sesi hâlâ sakin, hâlâ tuhaf derecede soğuk.
“Yalnızca olanları size haber vermeye geldim. Kararı siz vereceksiniz.”
Yiğit adamın üstüne yürüdü.”Kararımız yok.Sadece senin burdan siktirip gitmeni istiyoruz.”
Adam başını eğdi. Gülümsedi mi, emin olamadım. Ama gözlerinde bir şey kırıldı sanki.
Adam bir anda ellerini havaya kaldırdı. İki alkış…ve sınıf aniden bir sürü adamla doluştu.
Sınıfın kapıları ardı ardına açılırken, bir an için her şey durdu. Gözlerim etrafımdan kaydı, her hareketin beni daha da içine çektiğini hissediyordum. Adamın ellerini havaya kaldırması... O kadar sakin, o kadar soğukkanlıydı ki... Ama bir şey vardı. Onun bakışlarında, o sükunette bile bir kırılma vardı. Bir şeyler değişiyordu.
Bir anda sınıf, adeta görünmeyen bir ordu tarafından doldurulmuştu. Her bir adamın yüzünde aynı soğuk, aynı boş bakış. İçimden bir korku dalgası yükseldi.
Yiğit hiç düşünmeden elimden tuttu.”Ölü bedenimin üzerine yemin ediyorum,bir kılına zarar verirseniz durmam hepinizi öldürürüm!”
Parmaklarının arasındaki kasların gerilmesi, derin bir öfkeyle birleşmişti. Sesindeki tehdit, havada yoğun bir şekilde asılı kaldı. Her bir adamın adım atışında, sınıftaki havayı daha da gerginleştiriyordu.
Adamlar, o kadar çoktular ki, adeta birer gölge gibi her yeri doldurmuşlardı. Ama ne tuhaf ki, hiçbiri Yiğit’in gözlerine bakmaya cesaret edemedi. O kadar sertti, o kadar netti. Bir adım geriye çekildiler, ama o korku, daha da derinleşen bir sessizliği yaratmıştı.
Yiğit’in bakışları, adamların her birine keskin bir şekilde kayıyordu. Sadece ben değil, herkes hissediyordu. Bu, bir tehditten çok, bir yemindi. Yiğit, "Ona zarar verirseniz, ne olacağını çok iyi biliyorsunuz," diye ekledi, sesi hala soğuk ve kararlı.
Adam, bir an duraksadı. O anda, her şeyin hızla değiştiğini fark ettim. Korku... O kadar derindeydi ki, etrafındaki adamlar bir adım bile atamıyordu. Yiğit’in varlığı, her birini birer taş haline getirmişti. Bir hamle daha yapsalar, her şey sona erecekti.
Ama adam, soğukkanlılığını kaybetmeden, ellerini yine havaya kaldırarak, sanki durumu kontrol ediyormuş gibi başını eğdi. "Sizinle savaşmaya gelmedim," dedi. "Sadece bilgi getirdim."
Yiğit, gözlerini bu adamın gözlerinden ayırmadan, bir adım daha attı. "Beni ilgilendirmez," dedi, sesi daha da düşük ve derindi. "Ama eğer bana zarar vermeye kalkarsan, o zaman buradaki herkesin sonu gelir."
“Yiğit,tamam dur.” Çok kısık sesle konuştum.”Hem neden sadece beni istiyorlar gibi davranıyorsun?Seni de Erel’i de istiyorlar!”
“Seni isteyemezler!”Ona cevap veriyordum ki…Adamlar resmen üstümüze atladı. Sanki maskeleri düşmüştü. Kendi kararımız demişlerdi. Zorlamaya çoktan hazırlarmış. Yiğit’in gözlerindeki o sert bakış bir an için kayboldu, yerine patlayan bir öfke geldi. Ellerini hızla kavradı, kolları gerildi, hazır bir savaşçı gibi duruyordu. “Gerçekten mi?” dedi, sesi derin ve korkusuz. “Hadi bakalım, görelim.”
O an, her şey siliniyor gibiydi. Adeta zaman durmuştu. Ama adamlar bir adım bile tereddüt etmeden, üzerimize doğru adım atmaya devam ettiler. Maskeleri düşmüştü, gerçek yüzleriyle karşımıza çıkmışlardı. Bizim kararımız demişlerdi, ama şimdi net bir şekilde zorlamaya başlamışlardı.
İçimdeki korku dalgası bir anda yükseldi. Her şeyin aniden bu kadar karışması, her hareketin bu kadar tehlikeli olması, beni bir kaybolmuşluğa sürüklüyordu. Erel hemen hareketlendi, adeta fırlayarak en yakın adamlardan birini savuşturdu. "Gel bakalım!" diye bağırdı, ama sesindeki çılgınca heyecan, gerilimi sadece artırıyordu.
Yiğit’in bakışları, adamları tek tek tarayarak sabırla duruyordu. “Sizi zorlamadan buradan çıkmanıza izin vermem,” dedi, sesi neredeyse boğuk, ama kararlıydı. Her bir adımda, içinde patlayan öfke bir adım daha ilerliyordu. “Sizin kararınız ne olursa olsun, biz buralardan çıkana kadar durmak yok.”
Bir adam, Yiğit’in üzerine doğru fırladı, ama Yiğit hiç tereddüt etmeden tek bir hamleyle onu etkisiz hale getirdi. Her şey bir anda hızlandı. Erel, biriyle boğuşurken, ben de dikkatle etrafı izliyor, en doğru anı bekliyordum. Ne yazık ki, o anı bulmak kolay değildi. Bir yanım, bizi köşeye sıkıştırmak istediklerini hissediyordu.
Bir başka adam, hızlıca yanımıza yaklaştı, ama Yiğit hızla ona doğru adım atarak, kısa bir hareketle onu yere serdi. “Daha fazla mı istiyorsunuz?” diye bağırdı, sesi titriyordu ama içindeki öfkeyi keskin bir şekilde taşıyordu.
Etrafımızda kalan adamlar birbirine bakıyordu. Korku gözlerine yansıyordu. Ama tam o sırada, bir silah sesi duyuldu. Herkes bir an dondu. Gözlerimiz silahın geldiği noktaya çevrildi. O anda, bir adım geriye çekildiler, ama hiçbirimizin ne olduğunu anlayacak zamanı olmadı.Yiğit deli gibi üstüme atladı. Ağzımdan tiz bir çığlık kaçtı.
Yiğit, göz açıp kapayıncaya kadar yanımdaydı. O kadar hızlı hareket etti ki, bir saniye önce tam önümde duran adamlar şimdi geriye doğru savrulmuştu. Hızla bedenini benim üzerime serdi, beni korumaya alırken kendisi sanki bir kalkan gibi önümde duruyordu.
Ağzımdan kaçan tiz çığlık, her şeyin daha da korkutucu olduğunu fark etmeme neden oldu. Kalbim hızla çarpmaya başladı, vücudum titriyordu. Yiğit, kendini sanki bir nehir gibi benden ayıramaz hale gelmişti; her hareketi, her nefesi bana bir güven veriyor ama aynı zamanda çok tehlikeli bir yerde olduğumuzu da hatırlatıyordu.
"Yat yere!" diye bağırdı Yiğit, sesinde bir parça acizlik vardı, ama o aynı zamanda bir emir gibiydi.
Silahın sesi kesildiğinde, odadaki gerilim daha da yükseldi. Herkesin nefesleri tutulmuştu. O anda, Yiğit’in vücudu bir engel gibi önümde duruyor, beni her türlü tehdide karşı koruyordu. Ama bir şey vardı... Beni korumaya çalışan Yiğit’in gözlerinde, o sert ve acımasız bakışlarında bir kırılma vardı. Bir korku, bir endişe... Bunu çok iyi biliyordum. Yiğit, bu kadar soğukkanlı görünse de, bu kadar kararlı olsa da, beni kaybetme korkusu her şeyin önündeydi.
Etrafımızdaki adamlar, bir adım daha geriye çekildiler. O an silahın sesini duydum, ama bir silahın ardındaki güç değil, o anki sessizlik beni en çok korkutuyordu. Herkes ne olacağını bilmeden birbirine bakıyordu. Birkaç saniye, bir ömür kadar uzun geldi.
Yiğit, hala üzerimde ve arkasındaki tehlikeyi hissedebiliyordum. Ama tek kelime etmedi. O an, sadece o var, sadece o beni koruyordu. Yavaşça, gözlerini bir an benden ayırıp, sınıfın geri kalanına bakarak başını salladı. Adamların, her birinin gözlerindeki korku, Yiğit’in gücüne ve kararlılığına duydukları saygıyı net bir şekilde gösteriyordu.
“Yiğit…Kötü bir zamanlama farkındayım ama cok korkuyorum.” Zaten bedenim altında deli gibi titriyordu.
Yiğit, gözlerindeki kararlılığı bir an için kaybetti. Başını hafifçe eğdi, o kadar yakınken bile hala aramızdaki mesafeyi hissedebiliyordum. Ellerimi sarmalayan titremeyi fark etti. Sessizlik içinde, her birimizin nefesi duyuluyordu, ancak bu anın içinde bir tür korku vardı.
Bir süre hiç ses çıkmadı. O kadar derindi ki bu sessizlik, sanki her şey bir yere kadar, bir çizgiye kadar gitmişti ve şu an, o çizginin hemen önündeydik. Yiğit'in vücudu, hala üzerimde bir kalkan gibi duruyordu, ama bu kez sadece vücudu değil, ruhu da beni koruyordu. Gözleri hala bana odaklanmıştı.
Sonunda, biraz daha yumuşayan bir sesle konuştu, ama o sertlik kaybolmamıştı. “Korkmana gerek yok,” dedi, ama sesi o kadar hüzünlüydü ki, beni sakinleştirmek yerine, başka bir korkuyu ortaya çıkarmıştı. “Ben buradayım.”
Bir an elleri, titrememi hissetti. Cevap olarak sıkıca kavradı ve o an fark ettim; Yiğit, bana sadece fiziksel değil, ruhsal anlamda da bir güvenlik sağlamaya çalışıyordu.
“YİĞİT.DİKKAT ET!”
Adamların birinden, Yiğit’e doğru hızla bir tahtayla vurdu. Tahtanın sertliği, havada yankılandı ve Yiğit’in kafasında keskin bir acı patladı. Bir an için gözlerinde şok belirdi, ama hemen kendini toparladı. Başını hafifçe geriye eğdi, ama bu kez bir adım bile geri çekilmeden o tehditkar bakışlarını adamın üstüne çevirdi.
"Sen ne yapıyorsun?" diye bağırdı Yiğit, öfkesini tutamayarak. Ama her şey hızla tırmandı. Adam bir kez daha hamle yapmaya çalıştı, ama bu sefer Yiğit'in gözlerinde korku yoktu, sadece katı bir öfke vardı. Elini sertçe sallayarak tahtayı savurdu, adamın vücudu havaya fırladı ve yere çarptı.
Her şey bir anda çığlıklarla, gürültülerle doldu. Etrafımda her şey bir fırtına gibi dönmeye başladı, herkes birbirine girmeye başladı. Ben hala Yiğit’in yanındaydım, ama artık korkudan sesim çıkmıyordu.
Yiğit, bir an için bana dönüp gözlerime baktı. "Sakın yere düşme," dedi, sesi daha sertleşmişti. "Beni izleyin, hiçbir şey olmayacak." Ama o an, o kadar kararlıydı ki, ellerim hala titreyerek sımsıkı tutuyordum. Erel beni kolumdan tutup sınıfın en köşesine koştu.” Halleder o sabırlı ol..”
Erel'in hızı beni biraz da olsa rahatlatmıştı; belki Yiğit’in gözlerindeki kararlılık bir çözüm bulacak, belki de… Ama o an, her şeyin tehlikeli olduğunu hissediyordum.
Yiğit’in sesi, etrafımızdaki kaosun ortasında kaybolmadı. O kadar güçlüydü ki, hala her hareketini izleyebiliyordum. Adamların karanlık bakışları ve silahları arasında, Yiğit bir kayaya dönüştü; her darbeye, her tehdit ve her saldırıya karşı bir set gibi duruyordu.
Sınıfın köşesine çekildiğimizde, Erel hemen beni arkasına aldı. “Bunu senin için yapıyorum,” dedi, ama sesinde bir şey vardı… belki de korkuyordu, belki de Yiğit’i bu kadar yalnız bırakmanın ne kadar tehlikeli olduğunu fark ediyordu. Ama ne yapabilirdik ki? Bunu sadece Yiğit halledebilirdi.
Sınıfın ortasında, bir adam daha Yiğit’e doğru hamle yaptı. Ama Yiğit’in gözleri, hiç vakit kaybetmeden o adamı izledi. Adam, Yiğit’in hareket hızına yetişemedi, vücudu havaya savruldu ve yere düştü.
Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, ne olduğunu anlamadan bir kişi daha yere serildi. O an, birinin Yiğit’e ne yapmaya çalıştığını ve neden bu kadar kararlı olduğunu anlamak zorlaşmıştı. Ama Yiğit’in yüzündeki ifade, bana her şeyin kontrol altında olduğunu gösteriyordu.”O hep halletti…”
Bir adam, gözlerini Yiğit’in savaşındaki o sakin kararlılıkla izlerken, birden boş bir gülümseme takındı ve düşük bir sesle, “Çok güzel sahnelerdi ama sonu geldi,” dedi.
İçimden bir korku dalgası yükseldi. O an, her şeyin nasıl aniden değişebileceğini fark ettim. Adam, hızla bana doğru hareket etti ve Erel’i kolumdan tutarak, beni bir kuvvetle kendine çekti. Erel’in şaşkın bakışları arasından hızla ayrıldım. "İlay!" diye bağırdı ama sesindeki çaresizlik, ona bir şey yapma fırsatı bırakmamıştı.Adamın tutuşundan kaçmaya çalışırken hıçkırarak ağlıyordum.
Adamın tutuşu, her geçen saniye daha da sıkılaşıyor, vücudumda hissettiğim korku dalgası her şeyden daha güçlüydü. Kaçmaya çalıştım, ama elleri beni öylesine güçlü bir şekilde yakalamıştı ki, nereye gitsem, o beni takip ediyordu. İçimdeki korku bir an boşalmış gibi hissedilmişti, ama ardından hıçkırıklar geldi. Sadece acı değil, aynı zamanda çaresizlik de vardı.
Gözlerim yaşlarla dolmuştu, ama ne yapacağımı bilemiyordum. Bir an bile o adamın ellerinden kurtulamadım. Ağlamamı duyan Erel, gözlerindeki umutsuzlukla bana bakıyordu. Bir şeyler söylemeye çalıştı, ama tam o anda ağlamamı kesemedim. Hıçkırıklarım boğazımda düğümlenmişti.
Adam cebinden bir bez çıkardı ve yavaşça burnuma dayadı…
Adam cebinden bir bez çıkardı, soğuk bir şekilde yüzüme yaklaştırdı ve burnuma dayadı. O an, burnumdan gelen keskin kokuyu hissettim, eterin kokusu… Her şey bir anda bulanıklaştı, gözlerim kapanmaya başladı. Sanki vücudum, bu kimyasalın etkisiyle mücadele edemiyor gibiydi. Her şey yavaşladı, ama korku hâlâ içimde büyüyordu.
Bir an, her şeyin karanlığa dönüşeceğini düşündüm. Bir süre sonra ne olacağını bilmiyordum, her şeyin kontrolüm dışında olduğunu hissediyordum. Ama tam o anda, kulaklarımda bir ses yankılandı. Yiğit!
Sınıfın derin köşelerinden, Yiğit’in sesi, her şeyin arasında belirginleşmeye başladı. “İlay!” diye bağırdı, ama sesi bana doğru yaklaşırken, korku dolu bir isyan barındırıyordu. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
Adam, beni iyice sıkıca tutarken, Yiğit’in hızla ilerlediğini duyuyordum. “Bırak onu!” diye bağırdı Yiğit, sesi artık öfkeyle karışmıştı. Adımlarının hızlandığını duyduğumda, içimdeki korku biraz da olsa yerini umuda bırakıyordu.
Adamın gülümsemesi, yerini bir anlık bir sinirle değiştirirken, beni bırakmaya niyetli olmadığı belliydi. Ama Yiğit, bir anda bir hamle yaptı. Adım adım ilerliyordu, vücudunu her hareketinde güçlü bir kararlılıkla kullanıyordu.
Ve tam o anda, Yiğit, hızla adama doğru koştu. Bir an önce beni kurtarmak istiyordu. Adam, bir anlık bir endişeyle gözlerini Yiğit’in üzerine çevirdi, ama Yiğit hiç tereddüt etmeden vuruşunu yaptı. Adam yere düştü, eliyle ağzını kapatarak, beni sıkıca tutan elleri gevşedi. O an, vücudumun üstünden o kadar büyük bir yük kalktı ki, nefes almakta zorlanıyordum.
Yiğit, yavaşça yanımda durdu, gözleri hala endişeyle doluydu. Ellerimi sıkıca tuttu.
“Yiğit uyandığımda bunlar sadece kabus olmuş olsun..”Gözlerimi açık tutma savaşı veriyordum.
Yüzüme eğildi.Ellerimi sıkıca kavradı. Hafifçe güldü.
“Kabus değil,senin olduğun hiçbir yer kabus değildir. Sadece rüyadır..”
…
Yiğit dişini sıkarak ellerinde ki cana baktı,onu bayıltmışlardı. Hemde onun gözünde. Gözleri öfkeyle yanıyordu.
Gözleri İlay’ın kapalı göz kapaklarında gezindi, sonra çevresine baktı. Sınıfta hâlâ ayakta kalan birkaç adam vardı. Ama artık hiçbirinin ifadesinde tehdit yoktu, sadece korku. Çünkü Yiğit’in gözleri alev gibiydi. Sessizlik, onun içindeki fırtınadan daha gürültülüydü. Ellerini yavaşça sıktı, parmakları titriyordu.
“Onu benim yanımda bayıltma cüretini gösterdiniz…” dedi kendi kendine, sesi neredeyse fısıltıydı ama içindeki öfkeyi bastıramıyordu. O fısıltının içinde tehdit vardı, kin vardı, intikam vardı.
Bir adam geriye doğru adım attı, ama Yiğit onun üzerine bakmadı bile. Sadece İlay’a döndü. Parmak uçlarıyla yüzüne dokundu, sonra gözlerini yeniden kapattı. Derin bir nefes aldı ama bu nefes onu yatıştırmadı. Tam tersine, içindeki patlamayı geri sayıyordu.
“Bunun bedelini ödeyeceksiniz,” diye fısıldadı. Artık geri dönüş yoktu.
Yiğit’in damarına basılmıştı. Dünyanın en hassas şeyiymiş gibi Ilay’ı taşıdı.Erel’in ellerine verdi.Erele güvenmiyordu. Öfkesine güveniyordu. O anda tüm adamlara dövüşmeye girdi.
Yiğit o anda döndü.
Kılıç gibi keskin bir sessizlik çöktü sınıfa. Ayakta kalan adamlara tek tek baktı. Yumrukları sıkılı, nefesi sertti. Gözlerinde artık sadece bir şey vardı: Vahşi, durdurulamaz öfke.
Ve bir anda, tüm kasları harekete geçti. İlk adımı attığında, önündeki adam zaten yere serilmişti. İkinci adımında biri duvara çarptı. Üçüncüde biri nefes bile alamadan yere yığıldı. Yiğit, hiç düşünmeden, hiç durmadan dövüşüyordu. Her darbesi, içinde büyüyen öfkenin çığlığıydı.
Tam o sırada...
Sınıfın arkası, sessizce aralandı. Kapıdan bir silüet girdi. Diğerlerinden farklıydı. Üzerinde ağır, siyah bir ceket vardı. Gözleri görünmüyordu, yüzü gölgede kalmıştı. Ama varlığı... varlığı tüm havayı değiştirdi.
Herkesin içinde bir ürperti yayıldı.
“Yeter.” dedi adam. Sesi çok yüklenmemişti ama yankısı duvarlardan geri döndü.
“Geldim.”
Yiğit, bir an durdu. Yumruğu havada kaldı. Gözlerini adamın üzerine çevirdi. Göz göze geldiklerinde, aralarındaki her şey sustu.
Çünkü bu adam... her şeyin arkasındaki kişiydi.
“G”
Yiğit’in gözleri daraldı. Yumruğunu yavaşça indirdi ama bedenindeki gerilim hiç azalmadı. O adam—o gölgelerin içinden çıkıp gelen, her şeyin arkasındaki silüet—şimdi tam karşısındaydı.
Sınıfta bir uğultu vardı, ama kimse konuşamıyordu. Herkes, bir patlamayı bekler gibi kıpırtısızdı.
Yiğit bir adım öne çıktı. Sesindeki öfke, artık kelimelere bile sığmıyordu.
“İlay’ı isteyen şerefsiz değil misin lan sen!” diye haykırdı.
Sınıfın duvarları titreşti adeta.
G, durdu. Başını eğdi, sonra yavaşça kaldırdı. Gözleri nihayet ışığa yaklaştı, ama içlerinde bir şey yoktu. Boş. Sessiz. Hesap yapan bir soğukluk.
“Şerefsiz miyim?” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Hayır, Yiğit. Ben... hesabı kapatmaya geldim.”
O an, Yiğit’in öfkesi bir an için dondu. Çünkü o ses, o tını... geçmişten bir yankı gibiydi.
Ve G, bir adım daha attı.
“Ben, seni de istiyorum.” dedi.
“Çünkü bu, sadece İlay’ın meselesi değil...”
Yiğit, gözlerini iyice kısarak G'yi izledi. Her kelime, içinde daha da büyüyen bir öfkeyle yankılandı. Kalbi, vücudundaki her damar gibi hızla atıyordu.
“Ne istiyorsun adam, artık düzgün konuş! Çocuk dolu haneye silah sıktınız!” diye haykırdı, sesi boğuk ve tehditkar bir şekilde. O an, Yiğit’in içinde patlayan öfke, karanlık bir fırtınaya dönüşüyordu. Gözleri, bir yanda İlay'ı bir yanda Erel’i korumak için her şeyini verecek kadar keskinleşmişti.
G, bu öfkenin içinde bir an duraksadı, ardından derin bir nefes aldı. Gözlerinde bir gülümseme belirdi, ama bu gülümseme, Yiğit’in sinirlerini daha da gerdi.
“Yiğit, seni tebrik ederim,” dedi G, adeta bir öğretmen gibi. “Bütün bunları, seni test etmek için yaptım. Güçlü, kararlı ve… sınırlarını zorlayan biri olduğunu görmek istedim. İlay’a gösterdiğin sahiplenme, sana daha çok şey öğretecek.”
Yiğit, gergin bir şekilde dişlerini sıktı. “Beni test etmek mi? Kimi kandırıyorsun lan? Çocuklara korku verdiniz, nasıl hâlâ bu kadar rahat olabiliyorsunuz?”
G, başını hafifçe eğerek bakışlarını Yiğit’e çevirdi. “Her şeyin bir amacı var, Yiğit. Her şeyin bir sınavı. Senin de bu sınavı geçtiğini görmek istedim. Ama, burada kalmanı istemiyorum. Şu anki yolunda, seni ve İlay’ı daha fazla tutmak doğru olmaz. Artık oyun bitti.”
Gözlerindeki güvenle birlikte, Yiğit’in içinde bir boşluk hissetti. G, onu test etmişti. Sadece onu değil, hepsini. Ve o testin sonunda, Yiğit’in inandığı tüm değerler sarsılıyordu.
G, soğuk bir gülümseme ile adamlarına bakarak emir verdi. Sesindeki sertlik, herkesin adeta bir adım geri çekilmesine sebep oldu.
"Alın onları," dedi, ellerini hafifçe sallayarak. "Bayıltın, ama dikkatli olun. Gözlerim üzerinizde."
Hemen adamları harekete geçti. Bir anda, hızla Yiğit’e ve Erel’e yöneldiler. Yiğit, öfkesini içinde tutarak son bir direnç gösterdi, ama karşısındaki adamlar sayıca üstün ve deneyimliydi. Birinin hızı, Yiğit’in kendisini toparlamasına bile fırsat vermedi. Kolları sıkıca tutuldu, başına sertçe bir darbe indirildi ve gözleri kararmaya başladı.
Erel, nehrin akışına karşı durmaya çalışırken, arkasından gelen adamın hızlı hareketiyle yere serildi. Beyni bulanıklaştı, vücudu istemsizce sarsıldı, ve sonunda bilinç kaybı onu yuttu.
İlay, her şeyin bu kadar hızlı gelişmesine şaşkınlıkla bakıyordu. Kafası karışmış, ne yapacağını bilemiyordu. Ama elleri hala sıkıca Erel’in elindeydi. İlay’ın gözleri, Yiğit’in bayıldığını gördü, Erel’in de aynı şekilde düşerken. Her şey karanlığa dönüyordu.
Son bir şey hatırlıyordu; bir arabaya taşındılar. Hepsi elleri bağlanmış, yüzleri kanlar içinde. Araba, bilinmeyen bir yere doğru hızla ilerliyordu.
Ve o arabada, bayıltılanlardan yalnızca biri uyanabilecekti. Çünkü onları, en karanlık noktada bekleyen başka birisi vardı.
Toprak...
ChatGPT:
Gözlerimi zorla açtım. Havanın soğukluğu, vücudumun her bir noktasına işliyor. Nereye geldim? Burada ne işim var? Bir an, etrafıma baktım; her şey kararmış, her şey sessizdi. Zihnim bulanık, sanki her şeyin üzerinde bir perde vardı. Ellerim, cansız bir şekilde vücudumun yanında sarkıyordu. Hangi geceyi hatırlıyorum? Kaç gündür burada mıydım?
Burası… Burası bildiğim bir yer değil. Duvarlar, soğuk ve taş gibi. Her köşe, terkedilmişliğin izlerini taşıyor. Pencerelerde hiç ışık yok. Havanın içinde sadece eski bir rutubet kokusu var, derinlere kadar işleyen bir şey. Bu karanlık… Beni kucaklayan bir karanlık. Yalnızım. Her şeyin içinde yalnızım.
Düşüncelerim ağır, sanki kafamı kaldıramıyorum. Gözlerimi bir an daha kapatmayı düşündüm ama ne gerek vardı? Ne değişecekti ki? İstediğim kadar gözlerimi kapatayım, istediğim kadar kaçayım, bu karanlık hep burada kalacaktı. Herhangi bir yerde de olsa, bir kenarda da olsa, yalnızım. Hemen hemen her zaman olduğu gibi.
İçimden bir şeyler hıçkırarak yükseldi. Ama sesimi duyan kimse yok. Hiç kimse… Yiğit, Erel… Nerede onlar? Ne yaptılar? Şimdi o anlar sadece birer hayal gibi. Nerede şimdi o güvenli eller? O bakışlar?
Bütün bunlar bir rüya gibi… Bir anlık bir düş… İstediğim gibi uyandırılabilir miydim? İstediğim gibi bu kabustan kurtulabilir miydim?
Hareket ettim ama bacaklarım titredi. Sanki vücudum beni terk etmiş gibi. Burada hiçbir şey beni tutmaz, hiçbir şey bana dokunmaz. Gözlerimi kapayıp uyumak istedim, ama her şey çok sessizdi. Bu sessizlik, beni daha da içine çekiyordu. İçimden bir korku dalgası yükseldi, ama artık korkmak bile anlamsızdı. Korkacak bir şey yoktu, çünkü kaybolmuşum. Hem de tamamen.
Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Hangi adımı atmam gerektiğini… Belki hiçbir yere gitmiyorum
Ve sonra, o aniden içeri girdi. Kapı birden gıcırdayarak açıldı, ardından derin bir nefes alıp, sakin adımlarla içeri girdi. Sırtı dik, gözlerinde ne bir endişe ne de bir panik vardı. Her şeyin üzerine bir ağırlık gibi çöken sessizlik, onun varlığıyla biraz daha katlanılmaz hale geldi.
Gözlerim, kim olduğunu anlamaya çalışırken, kalbim hızla çarpmaya başladı. Tanımıyordum. Ama hissediyordum; o odada, aramızda bir fark vardı. O, bana yabancıydı, ama ben ona yabancı değildim.
"Merhaba," dedi, sesi soğuk ama bir o kadar da nazikti. Biraz daha yaklaşırken, ellerini yanlarına bıraktı. Konuşurken sakinliğiyle dikkatimi çekmişti. Ama o kadar rahat bir şekilde duruyordu ki, her hareketi bir tehdit gibi hissediliyordu.
Yavaşça ve dikkatlice gözlerimi ona çevirdim. İçimden bir korku dalgası yükseldi, ama dışarıya yansıtmadım. Onun gözlerinde, içindeki bir şeyleri gizlemeye çalışan bir soğukkanlılık vardı.
"Beni tanımadığını biliyorum," dedi, adeta düşüncelerimi okurcasına. "Ama sana zarar vermek istemiyorum." Bu sözler, bir insanın güven duygusuyla kurduğu tüm bağlantıları sorgulatacak kadar yumuşaktı. Ama benim içimde bir şeyler, bu yumuşak sözleri reddediyordu. Ne kadar nazik olursa olsun, gözlerimdeki öfke o kadar büyüktü ki, onu her an parçalayabilirdim.
“Git buradan,” dedim, sesimdeki titremeyi kontrol etmeye çalışarak. Ama her kelime, içimdeki kırgınlığı, yalnızlığı ve çaresizliği daha da büyütüyordu. Bir adım daha attı, sessizce, sanki sadece bana yaklaşırken kararsızlık duymuş gibi.
"Seninle konuşmak zorundayım," dedi, ama gözlerinde bir şeyler vardı. İstemediğim bir şey, zorla duyduğum bir tür dikkat. "Sana zarar vermek istemiyorum, sadece... Gerçekten önemli bir şey var."
O an, birden bütün odadaki hava değişti. Sanki bir duvar daha inşa edilmişti aramıza. Bütün bu yabancı adam, bu bilinmeyen, soğuk sesle bana yaklaşırken, içimdeki duvarlar hızla yükselmeye başladı. Ne kadar soğukkanlı olsa da, her kelimesi bir şekilde duygularımı zorluyor, duvarlarımı sarsıyordu. Ama bir yandan da, ondan bu kadar yakın olmam, çok fazla geriliyordum.
İçimdeki öfke daha da büyüdü. "Git!" dedim, ama sesim bu sefer daha kararlıydı.
Gözlerinde hafif bir kırılma vardı, ama çok geçmeden tekrar o soğuk ifadesine geri döndü. "Anladım," dedi ve yavaşça geri adım attı. Ama gözlerinde bir şey vardı, bir soru, bir merak. Ne kadar güven verici olursa olsun, o soruyu görmek istemedim.
“Gitme!Önce Yiğit ve Erel nerede söyle! Bizi neden kacırdıgını söyle,kim oldugunu söyle!”
Adam bir an duraksadı, sanki kelimelerimi tartıyordu. Gözleri, derin bir boşlukta kaybolmuş gibiydi. Ne kadar sakin ve kontrollü olmaya çalışsa da, bir anlık bir gerilim her hareketinde hissediliyordu.
Yavaşça başını eğdi, ardından gözlerime baktı. “Hızlı hareket ettik çünkü seni korumak istedik,” dedi, ama sesi hala soğuk ve mesafeli bir şekilde yankılandı odada. “Yiğit ve Erel nerede, diyorsan, onları şu an güvende tutuyorum. Ama...” bir an sustu, derin bir nefes aldı.
Gözlerim kısıldı. Her kelime, içimde bir şeyleri yerinden oynatıyor gibiydi. Kafamda bir sürü soru dolaşıyordu, ama onlardan hiçbiri gerçek bir cevaba ulaşamıyordu.
“Ama?” dedim, bu kez sesim titremese de, içimdeki öfkenin boyutları büyümüş, beni zorlayarak her bir kelimeyi ağzımdan döküyor gibiydi. “Neden bizi kaçırdılar? Neden bizi... neden her şey bu kadar karmaşık?”
Adam derin bir nefes aldı, sanki uzun bir zamanı geride bırakmak ister gibi. “Adım G,” dedi sonunda, fakat bu ismi duyduğumda, sanki zaman birkaç saniyeliğine durmuş gibiydi. “Ve sizi, sizin geçmişinizi, geleceğinizi ve en önemlisi de Yiğit ve Erel’i test etmek için buraya getirdim.”
Bir an, kalbim hızla çarpmaya başladı. G’nin söylediği her şey, beni daha fazla sorgulayan bir boşluğa itiyordu. Gerçekten kimdi bu adam? Ve daha da önemlisi, Yiğit ve Erel neden buradaydı?
“Bize söylediklerin bir anlam ifade etmiyor,” dedim, sesimdeki tını biraz daha sertleşerek. “Bizi bu şekilde kandıramazsınız. Neden, gerçekten... Neden bu kadar uğraşıyorsunuz?”
Adam gözlerini sımsıkı kapadı ve bir an, kararsız gibi görünse de, sonunda yanıtını verdi: “Çünkü sen ve Yiğit... bu dünyada kimseye teslim olamayacak kadar güçlüsünüz. Ama şu an... tam da bu yüzden, kim olduğunuzu bilmek istiyorum.”
Adama yaklaştım. Yumruklarımı sıkarak onun göğsüne vurmaya başladım.”Bırak,gidelim!”
Yumruklarım, adamın sert göğsüne çarptıkça, ellerim ağrıyordu ama o acıyı hissetmek bile beni biraz rahatlatıyordu. Onun üzerine gitmek, o soğuk ifadeye karşı koymak... Bir şekilde içimdeki öfkeyi dışarı çıkarmama yardımcı oluyordu. Ama o, hiç kımıldamadı.
“Ben gitmek istiyorum. Bana birşeyi zorla mı yaptıracaksın.”
Adam, gözlerini bir an kapattı. Sanki yumruklarım ruhuna değil de vicdanına değmişti. Ama yüzü hâlâ aynıydı; o donuk, ölçülü sakinlik. Sadece gözleri… bir anlık bir yumuşamayla, içimdeki fırtınayı anlamaya çalışıyordu.
“Hayır,” dedi nihayet, sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı ama her kelimesi bıçak gibi netti. “Sana hiçbir şeyi zorla yaptırmayacağım. Ama gitmene de izin veremem. Henüz değil.”
Sanki nefesim boğazımda sıkıştı. O kelimeyi duymak—henüz—bütün umudumu diken üstünde tuttu. Bu bir hapisti. Bir kafesti. Ama en kötüsü… beni anlayan gibi davranan bir adamın, aslında beni tutan kişi olmasıydı.
“Beni anlıyormuş gibi konuşma!” dedim dişlerimi sıkarak. “Anlasaydın, burada olmazdım.”
“”Anladığım içim buradasın.”
Sinirle çığlık atarak kapıya koştum.
Ama kapı kilitliydi. Kolu çevirmeme bile izin vermedi, öylece kaskatıydı. Yumruğumla kapıya vurdum, sonra bir daha... sonra bir daha. Boğazımdaki düğüm artık sözcüklere değil, haykırışlara dönüşmek istiyordu. Ama ağlamadım. Ağlamayacaktım.
Arkamdan gelen adım seslerini duydum ama dönmedim. Sadece kapının soğukluğuna yaslandım. Omuzlarım titriyordu.
“Senin için en doğrusunu yapmaya çalışıyorum,” dedi adam arkamdan, sesi tuhaf bir şekilde yorgun. “Bunun cehennem gibi geldiğini biliyorum. Ama seni korumak için başka yolum yoktu.”
Sesindeki o yumuşaklık, bıçak gibi battı içime.
“Koruma falan istemiyorum!” dedim, ama sesim çatladı. Öfke ile değil, acıyla. “Beni böyle koruyacaksan, bırak yakılsaydım daha iyiydi!”
Kapıyı daha cok yumrukladım. O kadar sert yumruklar atıyordum ki bir elimden kan süzüldü
. Adam, bir anda arkamda belirdi. Yumruklarımı havaya kaldırdığım anda, bileğimden yakaladı tutuşu sertti, mengene gibi. Nefesim kesildi bir anlığına. Ne kadar çırpınırsam çırpınayım, elim onunkinin arasında eziliyordu sanki. Öyle güçlüydü ki, onun elleri arasında ne kadar küçük ve çaresiz olduğumu bir kez daha hatırladım.
“Yeter!” dedi, sesi ilk defa o kadar öfkeliydi.
“Asıl sana yeter!” Avazım çıktığı kadar bagırmıstım.
Tutuşundan kaçmaya çalıştım ama nafileydi. Elimi ne kadar geri çekmeye çalışsam da o mengene gibi parmaklar, bileğimi sanki kemiklerimin içine bastırıyordu. Gözlerim doldu, ama bu acıdan değildi — o dokunuşun arkasında yatan baskıdan, gücün ardına gizlenmiş olan tehditten.
“Bırak!” dedim, neredeyse hıçkırarak. “Ne istiyorsun benden?”
Bir şey söylicekti ki telefonu çaldı. Telefonundan bagırıslar geliyordu.
Adam tam ağzını açacakken, cebindeki telefon bir anda çalmaya başladı. Gerginlik aniden değişti, sessizlik yerini tiz bir titreşime ve o telefondan yükselen bağırışlara bıraktı. Adam kaşlarını çattı, bir an bana bakıp sonra telefonu açtı.
“Ne var?” dedi sertçe.
Telefonun diğer ucundan gelen ses kulaklığı bile delip geçecek kadar yüksekti. Tanıdık bir ses… Yiğit’in sesi. Öfke, tıpkı burada olduğu gibi, orada da duvarları sarsıyordu.
“Nerede o lan?!” diye bağırıyordu Yiğit. “Neredeyiz biz?! İlay’a bir şey olduysa—”
Bir başka ses karıştı, bu kez Erel’indi. “Bütün binayı ayağa kaldırırım! Adamlarını da seni de gebertirim lan, duyuyor musun?!”
Adam bir an gözlerini kapadı. Telefonu yüzünden uzaklaştırıp başını geri attı. Derin bir nefes aldı, ama nefesi öfkeyle karışıktı. Bu durumdan hiç memnun olmadığı çok belliydi.
“Uyanmışlar,” dedi kendi kendine, dişlerinin arasından. Sonra tekrar telefonu kaldırdı. “Sakin olun. Onlara bir şey yapmadım. Sadece yer değişikliği.”
Ama karşıdan gelen sesler kesilmiyordu. Yiğit hâlâ bağırıyordu. Erel’in sesi daha uzak ama daha vahşiydi. Metal bir şeylerin devrildiği duyuluyordu. Bir cam sesi... sonra bir adamın acıyla bağırışı.
Adamın yüzü karardı. Bana değil, telefona konuşuyordu ama gözleri hâlâ üzerimdeydi.
“Onları kontrol altına alın. Dikkatli olun. Özellikle Yiğit... fazla ileri gitmeden durdurun. İlay hâlâ burada.”
İçimde garip bir kıpırtı oluştu. “Hâlâ burada” derken... Beni bir koz gibi tutuyor.
“Yiğit! Erel,camlara dokunmayın bir yerinizi kesersiniz. Ama hızlı olun..”Aglamaklı bir sesle konuşuyordum.
Gözlerim dolmuştu, sesim titriyordu. Adam başını hafifçe bana çevirdi, gözlerinde belirsiz bir yumuşama vardı ama ifadesini çözemedim. O an hiçbir şey umurunda değilmiş gibi görünse de... kelimelerim ona ulaşmış gibiydi.
“Duymazlar,” dedi alçak bir sesle, ama kesin bir ifadeyle. “Aranızda kaç duvar, kaç kat var biliyor musun? Seni duymazlar.”
Ama ben geri çekildim, başımı iki yana sallayarak. “Duyarlar.” dedim. Sesim çatladı ama cümle kırılmadı. “Beni her zaman duyarlar.”
Adamın yüzünde ilk kez bir şey belirdi: tereddüt. Bir şey, belki de bilmediği bir bağa dokunduğumu hissetti. O an sessizlik çöktü. Sadece kalbimin sesi vardı kulaklarımda ve içimde bir umut kıvılcımı.
“Akşam olana kadar buradasın. Sonra sana söz gidiceksiniz.”dedi.
“Şimdi gitmek istiyorum!” Ne kadar bagırsam da tek yumuşama bile yoktu. Beni odanın köşesine çekiştirdi.
“Görürsün,hafife aldığın için pişman olmayı görürsün!”
Kapı kapandı. O an oda, nefes alınmaz bir hale geldi. Yalnızlığın sesi o kadar ağırdı ki, içimde patlayan tüm fırtınaları susturacak bir sessizlik değil, daha da büyüten bir yankıydı.
Odadaki sessizlik, cam parçalarının altında yankılanan ayak sesleriyle bozuldu. Tavanın köhne lambası titreyerek yanarken, karanlık odada nefes nefese kalan iki çocuk birbirine yaslanmış haldeydi.
Yiğit'in gömleği yırtıktı, alnındaki kan çizgisi hâlâ kurumamıştı. Erel ise köşedeki dolabı tekmelemeyi yeni bırakmıştı; dizleri kanamış, tırnakları soyulmuştu ama gözleri hâlâ parlıyordu. O deli enerjisi sinirle birleşince, her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
"Kahretsin! Neresi burası?!" diye bağırdı Erel, sesi duvarlardan yankılandı.
Yiğit, ellerini yumruk yaptı. Tüm vücudu diken üstündeydi. Sakin görünüyordu ama gözleri fırtına öncesi bir gökyüzü gibiydi — derin, karanlık, sarsıcı.
"İlay nerede?" dedi sessizce. Ama bu sessizlik, Erel'in çığlıklarından daha ağırdı.
Tam o sırada, odanın köşesindeki paslı kapının arkasından bir ses geldi. Radyo ya da telsiz sesi gibi… sonra bir bağırış:
“Dikkatli olun. Özellikle Yiğit... fazla ileri gitmeden durdurun. İlay hâlâ burada.”
Yiğit bir an dondu. Dişlerini sıktı. Gözleri karardı. O anda duyduğu her kelime, içindeki zincirleri kıran bir kırbaç gibiydi.
Erel, Yiğit’in yüz ifadesine bakınca ürktü.
“Dur... sakin ol, hâlâ buradaysa... demek ki yaşıyor.”
Ama Yiğit zaten kararını vermişti. Elini duvardaki kırık boruya uzattı, avcuna aldı.
"O kızı bana geri verecekler. Ya kendi gelir... ya da biz alırız."
Odaya adım atan adam, karanlıkta silüeti belirginleşen biri olarak görünüyordu. Adımları, odanın soğuk havasında bir tehdit gibi yankılandı. Yavaşça ilerledi, tavanın titreyen ışıkları altında yüzündeki sert ifade belirginleşti. Üzerindeki üniforma, yılların izlerini taşıyor, vücudundaki yaralar da ona birer hatıra gibi görünüyordu.
Yiğit’in gözleri, bu adamı gördüğünde, tüyleri diken diken olmuştu. Bir anda adeta havada bir elektrik akımı vardı. Erel'in hırçın tavırları, durumu daha da geriyordu, ama Yiğit’in kararlı bakışları, karşısındaki adamın ne kadar tecrübeli olduğunu fark etmişti. Adamın omuzlarında bir tehdit vardı. O tehdit, Yiğit'in daha önce defalarca karşılaştığı türden bir
“Eğer devam ederseniz olacaklardan ben sorumlu olmam.”sesi tehlikeli derecede kısıktı.”Şimdi oturun ve beni dinleyin.”
Yiğit, adamın tehditkar sesini duyduğunda bir an sessizliğe büründü. O an, her şeyin değişebileceği bir sınırdaydılar. Erel, adama yaklaşmaya devam etti, ama Yiğit hemen onu durdurdu. Gözlerindeki karanlık, bir fırtınanın öncesindeki sessizliği yansıtır gibiydi.Çaresizce ikisi yerinde durdu.
“İlay,siz ikiniz ve başka bir çocuk. Grupsunuz. Yarın sabah başka bir yere gideceğiz,hep beraber. Her birinizin bir adamı olucak. Sizi eğitecek.Eger 20 dakika düzgün durursanız sizi birbirinize kavusturacagım.” Sesinde yapay bir alay vardı.” Ve söyleyeyim İlay çok ağladı.Ben olsam susardım..”
Yiğit’in yüzü, adamın o son cümlesiyle gerildi. O alaycı ton, İlay’ın adını kullanarak kurduğu baskı, içindeki öfkenin kabuğunu çatlatmıştı.
“Ne dedin sen?” dedi Yiğit, sesi buz gibi keskin, ama kontrol altında.
Erel bile konuşmayı bıraktı.
Oda, bir anlığına zamanın dışına çıkmış gibiydi. Sadece o cümle yankılanıyordu:
“İlay çok ağladı.”
Yiğit’in eli hâlâ borunun üzerindeydi. Parmakları metalin üzerinde yavaşça kıvrıldı, ama çekmedi elini. Sadece baktı… sonra derin bir nefes aldı.
“Eğitmek mi?” dedi tiksintiyle. “Bizi eğiteceksin yani? Ne için? Kendiniz gibi olmak için mi? Soğuk, duygusuz, tepkisiz…”
Adam gözlerini kısarak bakıyordu. Onun yüzünde ne öfke vardı, ne de savunma. Sadece bir taş gibi sertlik, bir duvar gibi kararlılık.
“Duygularınız sizi yavaşlatıyor. Bağlarınız zaaf yaratıyor. O yüzden buradasınız,” dedi.
Erel başını iki yana salladı. “Ve sen zannediyorsun ki bu çocukları ‘eğitince’ her şey normale döner? Sanıyorsun ki biz... bunu kabul edeceğiz?”
“Sanmıyorum,” dedi adam düz ve keskin bir sesle. “Zaten kabul etmenizi istemiyorum. Sadece itaat etmeniz yeterli.”
O an, Yiğit ileri atılacak gibiydi ama bir şey onu tuttu. Belki içindeki İlay sesi, belki İlay’a ulaşmak için bu oyuna bir süre katlanması gerektiğini fark etmişti.
“Yirmi dakika, değil mi?” dedi sessizce.
Adam başını salladı.
“Düzgünce oturur, konuşmaz, kaçmaya çalışmazsanız... İlay’la görüşürsünüz.”
Yiğit yutkundu. Gözleri hâlâ karanlıktı.
Erel içinden bir küfür fısıldadı ama geri çekildi.
“İyi,” dedi Yiğit. “Ama unutma… o kızı ağlattığın her saniyeyi, sana geri ödeteceğim. Saymaya başladım bile.”
Adam hafifçe başını eğdi, sanki tehditleri umursamaz bir asker gibi.
“Say bakalım Yiğit,” dedi. “Zaten zaman burada en değerli şey.”
Kapıya yönelmeden önce bir kez daha döndü.
“Yarın başlıyoruz. Güçlünün hayatta kalacağı bir düzen için... duygularınıza veda etmeye hazır olun.”
Ve kapı arkasından kapanınca, Yiğit’in boğazından sadece tek bir kelime döküldü:
“Bekle beni, İlay.”
Zaman, çelik gibi ağır akıyordu.
20 dakika.
Koca bir ömür gibi.
Ve her saniyesi, İlay’ı düşünerek geçiyordu.
Yiğit sırtını duvara yaslamış, gözlerini sabit bir noktaya dikmişti. Ellerini dizlerinde tutuyor, hiçbir şey yapmıyordu… dışarıdan bakan biri, belki durgun, sessiz bir çocuk görürdü. Ama içinde… başka bir şey yanıyordu.
Bir volkan gibi.
“İlay...” diye geçirdi içinden.
“Şimdi ne yapıyorsun? Üşüyor musun? Ağlıyor musun hâlâ? Beni bekliyor musun?”
O an aklına, İlay’la sokakta ilk karşılaştıkları gün geldi. O küçücük kız, o eski binanın önünde bir ceket gibi büzülmüş yatarken...
Kimse fark etmedi onu.
Ama ben ettim.
Sonra o gece geldi aklına… İlay’ın elleri soğuktan morarmıştı, ama hâlâ dik durmaya çalışıyordu. Güçlü görünmeye, korkmamış gibi davranmaya...
Oysa Yiğit anlamıştı.
İlay korkuyordu.
Ama en çok da… yalnız kalmaktan.
“Ben sana yalnız kalmayacaksın demiştim…”
Dudaklarını ısırdı. Yumrukları sıkıldı.
Yine ağlıyorsa… yine üşüyorsa…
Ve bu sefer yanında değilse...
O an Yiğit’in içinde bir şey kırıldı.
“Ben ne yapıyorum burada? 20 dakika sessiz durmam karşılığında mı göreceğim seni?”
Başını öne eğdi.
Ne zaman mutlu olsalar, hep bir şey bozulmuştu.
İlay güldüğünde, birileri susturmaya çalışmıştı.
İlay sarıldığında, dünya araya girmişti.
Şimdi ise... aralarında duvarlar vardı.
Silahlı adamlar. Beton duvarlar. Ve bir sistem.
Ama Yiğit’in gözleri yavaşça karardı.
“Bu sadece 20 dakika değil.”
“Bu sabır, bu suskunluk… senin için. Ve senin için… bütün kuralları çiğnerim.”
Yavaşça başını kaldırdı. Erel’in gözleri onunla buluştu.
Erel bir şey söylemedi. Sadece anladı.
İlay, üçünün de kalbindeydi. Ama Yiğit’in kalbinde... başka bir yerdi onunki.
“Dayan İlay,” dedi içinden. “Az kaldı.”
Ve 20 dakikanın sonuna sadece 60 saniye kalmıştı.
Ama Yiğit’in içindeki o yangın, saatle ölçülemezdi artık.
Kapı gıcırtıyla aralandı.
Yiğit başını hızla çevirdi. Erel de bir an nefesini tuttu.
Ve sonra… adım sesleri geldi.
Yavaş. Kesin. Soğuk.
Adam belirdi. Arkasında, silik bir gölge gibi duran biri daha vardı.
Adımlar attıkça, o gölge netleşti.
İlay.
Üzerinde hâlâ o ince, gri kıyafet. Saçları dağılmış, gözleri yorgun ama uyanıktı.
Odaya adım attığında, gözleri bir an Yiğit’i buldu.
Ve zaman durdu.
Yiğit yerinden kıpırdamadı.
Erel gözlerini ovuşturdu.
Adam aralarına girmeden, sadece yan durdu.
“Sözümü tuttum,” dedi. “20 dakika… ve karşılığında kavuşma.”
Ama sesi hâlâ buz gibiydi.
Sanki bir borcu öder gibi konuşuyordu.İlay, birkaç adım attı. Titriyordu.Ama Yiğit hâlâ duruyordu.Onu izliyordu.
Sanki ona dokunmaya korkuyordu.
Sanki gerçekten geldiğine inanamıyordu.
“Yiğit…” dedi İlay, sesi kısık ama titrek.
Ve o an… Yiğit hızla yürüdü.
Bir an duraksamadan, bir söz söylemeden…
Onu sardı.
Sıkıca.
Tüm vücudunu siper eder gibi.
Kollara değil, kalbe sarılmış gibiydi.
“Gidemez miyiz?”
O cümle, Yiğit’in kalbine bıçak gibi saplandı.
Biliyordu.
Buradan gitmek istiyordu.
Ama gidemezlerdi.
Sarılışı daha da sıkılaştı.
Gözlerini kapattı.
O anda Arif yanına baska bir cocuk getirmişti…
Kapı bir kez daha açıldığında, içerideki hava aniden değişti.
Üçümüz hâlâ sessizliğin içinde duruyorduk—İlay’ın gözleri hâlâ nemli, Erel’in yüzünde buruk bir sükûnet, Yiğit’in ise öfkesi göğsünde bastırılmış bir fırtına gibiydi.
Kapının önünde o adam belirdi.
Arkasında ise başka bir çocuk...
Adımları tereddütsüzdü.
Omuzları dik, gözleri boştu.
Adam soğuk bir sesle konuştu:
“Grubunuz tamamlandı. Bu da dördüncü kişi. Toprak.”
Toprak başını hafifçe çevirdi. Gözleri odadaki üçlüyü tek tek taradı. Ne şaşkınlık, ne korku, ne de heyecan... hiçbir şey yoktu bakışlarında.
Sanki burada olmaktan rahatsız bile değildi.
İlay’ın kaşları çatıldı.
Erel başını yana eğdi. “Bu... çocuk mu? Yoksa terminatör mü?”
Toprak içeriye girerken tek kelime etmedi. Odanın en karanlık köşesine geçip duvara yaslandı, ellerini ceplerine soktu.
Gözlerini kapattı.
Sanki uyuyacak gibiydi.
Yiğit’in bakışları onu izliyordu. Gözlerini kısmıştı.
Bu sessizlik, bu kayıtsızlık... ona yabancıydı.
Herkes ya bağırır, ya kaçardı.
Toprak ise ne bağırmıştı… ne de direnmişti.
“Sen neden bu kadar sakinsin?” dedi Yiğit bir anda, sesi sertti.
Toprak gözlerini açtı. Ona baktı.
Bir omzunu silkti.
“Çünkü çırpınmanın faydası yok. Buradayız. Oluyor işte.”
Yiğit bir adım attı. “Seni de mi zorla getirdiler?”
“Evet.”
“Ve hiç mi karşı koymadın?”
“Hayır.”
Toprak’ın sesi mekanik gibiydi. Neredeyse umursamaz.
“Hainsin sen o zaman!” Yiğit öfkeyle bagırdı.
ama Yiğit çoktan öfkenin içine girmişti.
Toprak hâlâ duvara yaslanmış, yerinden bile kıpırdamamıştı. Gözleri yarı kapalıydı.
Sanki o bağırış ona değil, uzaktaki başka birineydi.
Yiğit birkaç adım yaklaştı.
“Sen nasıl sessiz kalırsın ha? Bizi zorla getirdiler, birbirimizden ayırdılar, İlay’ı ağlattılar! Senin umrunda bile değil!”
Toprak gözlerini açtı. Sakin. Donuk.
Çünkü ona ağlamayı küçükken unutturdular.
Yiğit’in göğsü inip kalkıyordu. Yumruğu sımsıkıydı.
“Sana asla güvenmiceğiz,bu tavırlarla degil.”
Toprak başını hafifçe eğdi. O sakin, ürpertici ifadesi hâlâ yüzündeydi.
Bir an gözleri Yiğit’in gözlerine kilitlendi—sanki içindeki tüm duygusuzluk, doğrudan Yiğit’in öfkesine çarpıyordu.
“Güven istemedim zaten,” dedi.
Sesi hâlâ dümdüz, soğuk bir duvar gibiydi.
“Benim burada olmam… sizin tercihiniz değil. Tıpkı benimkisi gibi.”
Yiğit dişlerini sıktı. Yumruğunu kontrol etmek için çabaladı ama o ince cümle, içine başka bir yangın gibi düştü.
“Bu tavırlarla bizim parçamız olamazsın. Hâlâ insansan, tepki ver. Öfke duy. Kork. Acı çek! Sessizliğin—bize zarar veriyor.”
Toprak, ellerini ceplerinden çıkardı. Adeta ilk kez kıpırdı.
Yavaşça yerinden doğruldu, duvardan ayrıldı.
Erel hafifçe geriye çekildi, İlay ise nefesini tuttu.
Toprak bir adım attı Yiğit’e doğru.
Bakışları hâlâ boştu, ama bir şey... dipte kıpırdanıyordu.
O ses çıkardığımda kimse duymadı. O yüzden sustu. Çünkü sustuğunda en azından canı yanmıyor gibi oluyor.
İlay, Toprak’a baktı. Gözlerinde acıyan bir anlayış vardı ama Yiğit hâlâ öfkeliydi.
“Konuşsana!” dedi Yiğit sertçe. “Sen burada bizim yanımızda kalacaksan… sadece hayatta kalan değil, yaşayan biri gibi davranacaksın.”
Toprak başını eğdi.
Yaşamak onun için coktan bitmişti.Ve sonra geri çekildi, duvara yeniden yaslandı.
İlay Yiğit’i çekiştirdi.” Gel dinlenelim. Cok yorulduk.”
Yiğit başını eğdi. İçindeki kasırga sönmemişti ama İlay’ın varlığı, fırtınaya bir örtü seriyordu.
Erel de sessizleşmişti. Onların birkaç adım ötesindeki duvara yaslandı, ayaklarını uzattı.
Hep düşünüyordu.
İlay ve Yiğit, yere yan yana uzandılar.
Omuzları birbirine değdi.
İlay’ın başı hafifçe Yiğit’in koluna kaydı.
Yiğit’in eli bir an kıpırdadı,çekmek ya da sarılmak arasında sıkıştı.
Sonra sabit kaldı.
Ama gözleri açıktı.
Hep tetikteydi.
Her tıkırtıda, her nefes alışta gözleri kayıyordu odaya.
İlay uyuyabilirdi, Erel iç geçirebilirdi.
Ama Yiğit… gözlerini kapatamıyordu.
Çünkü bir şey olursa ilk onun duyması gerekirdi.
İlk onun kalkması.
İlk onun koruması.
Ve orada…
Odada onlardan en uzak köşede, karanlığın kıyısında… Toprak oturuyordu.
Ne uzanıyordu, ne de uyuyordu.
Sadece dizlerini kendine çekmiş, çenesini dizlerine dayamıştı.
Omuzları kambur, bakışları sabit.
Sanki başka bir zamandan gelmişti.
Sanki içeride değil, hep dışarıdaydı.
Toprak,diğer cocuklar beraber oyun oynarken uzaktan izleyen cocuk gibiydi. Bu gece de öyleydi.
Bir grup oluşmuştu belki...
Ama Toprak’ın adı yine en sona yazılmıştı.
Ve o bunu biliyordu.
Annesi ona Toprak adını verdiğinde, bu bir umut değil, bir vazgeçişti.
Çünkü o çocuk istenmemişti.
Ve Toprak, hep geldiği yere yani toprağa dönsün istenmişti.
Yıllar geçti, insanlar değişti. Ama o isim değişmedi.
Ve şimdi, Toprak yine aynıydı:
İstenmeyendi.
Gece, bazen yalnızca karanlıktan ibaret değildir.
Bazen, insanın içinde yankılanan sessizliktir esas karanlık olan.
Ve uykunun içinde değil, tam da gözlerini kapattığın o belirsiz sınırda başlar.
Orada ne bir duvar seni korur, ne de bir battaniye sarar.
Sadece düşünceler vardır.
Birinin nefesiyle biraz rahatladığın, birinin sessizliğiyle biraz daha yalnızlaştığın o garip, kırılgan aralık...
Ben, o aralıktaydım.
Yiğit’in omzuna başımı yaslamıştım.
Teninin sıcaklığı, kalbinin atışları bana hâlâ hayatta olduğumu fısıldıyordu.
Ama içimde bir şey hâlâ uyanıktı.
Dışarıdan sessiz görünsem de, içim çırpınıyordu.
Bu yer…
Bu insanlar…
Ve Toprak.
Birden gözlerim açıldı.
Soğuk, gri tavana baktım.
Loş ışık aynı yerdeydi.
Yiğit hâlâ yanımdaydı, nefesi düzenli.
Ama uyanık olduğunu biliyordum.
O asla tam anlamıyla uyumazdı.Hep tetikteydi.
Başımı hafifçe kaldırdım.
Erel uzakta, uyuyor gibi yapıyordu.
Ve sonra...
Gözüm odanın en karanlık köşesine takıldı.
Toprak.
Aynı pozisyonda.
Dizlerine kapanmış, kıpırtısız.
Sanki bir parça gölge gibi orada duruyordu.Toprak yavaşça başını kaldırdı.
Sanki beni duyduğunu hissetmişti.
Bakışlarımız buluştu.
Sadece bir saniyeliğine.
Ama o saniyede, kelimelerden daha ağır bir şey vardı.Sonra başını yine dizlerine gömdü.
Ve ben, bir şey demeden yeniden Yiğit’in omzuna döndüm. Tam gözlerimi yeniden kapatacaktım ki, omzumun altındaki kasların hafifçe gerildiğini fark ettim.
Sonra Yiğit’in sesi geldi beklenmedik kadar yumuşak, boğuk ve uykuyla iç içe geçmiş:“Uyumadın, değil mi?”
Sustum önce. Sonra hafifçe başımı salladım.“Sen de uyumadın.”
Yiğit iç çekti. “Sana göz kulak olmam lazım. Geçen gördük nasıl kaybolduğunu.”Omzunu dürttüm. “Abartma Yiğit. Sanki uzaya kaçtım.”
Yiğit başını çevirdi, bana dik dik baktı.“Bana sorarsan, seni götürenler uzaylı da olabilir. Onların tipi dünya vatandaşına benzemiyor zaten.”
Kıkırdadım.“Özledin değil mi beni?”
Bir an durdu, sonra yüzünü buruşturdu.“Kim, ben mi? Ben sadece sessizliği özledim. Gittiğin iki gün cennetteydim.”
Dirseğimle kaburgasına hafifçe vurdum.“O yüzden gözün şiş, uykusuzluktan yorgun, ve birkaç saat önce önce duvarı yumruklayıp ‘İlay nerede’ diye haykırıyordun değil mi?”
Yiğit, hemen savunmaya geçti.“O duvara çalışıyordum. Yumruk refleksi. Savunma taktiği.”“Ah evet, çok stratejik. Şimdi de bana sarılıp nöbet tutuyorsun.”“Ben sana sarılmıyorum, sen bana yaslandın. Ben sadece düşmemen için destek sağlıyorum.”
“Ah, teşekkürler kolon”
İkimiz de hafifçe güldük.
Sonra sessizlik yeniden geldi ama bu kez huzurluydu.
Tam gözlerimi kapatmak üzereydim ki Yiğit bir daha konuştu.“Gerçekten... bir daha kaybolursan ben duvarı falan yumruklamam. Tüm binayı sökerim.”
Başımı kaldırdım, gözlerinin içine baktım. Hiçbir şey demeden öylece baktım.”Bana o gözlerle bakma.”dedi.
Bir şey söylemedim.
Sadece baktım.
Sessiz, derin, ince bir gülümsemeyle.
Ona “sen delisin” demeden…
“Senin için buradayım” demeden…
Ama hepsini tek bakışa sığdırarak.
Yiğit yüzünü buruşturdu, hemen başını çevirdi.“Bana o gözlerle bakma,” dedi.
Sesi hafif panikti, ama inatla sert kalmaya çalışıyordu.
Ben gülümsedim.“Ne olmuş gözlerime?”
“O gözler… insanın kalbini sıkıştırıyor. Sinir bozucu,” dedi dişlerinin arasından.
Sonra hızla ekledi:
“Yani... öyle işte, bakma öyle. Uyuyorsan uyu.”
Başımı tekrar omzuna bıraktım.
Ama gülüşüm geçmedi.“Benim gözlerim mi güçlü, yoksa sen mi zayıfsın, Yiğit?”
“İlay.”
“Efendim?”
“Uyur musun artık?”
Ben gözlerimi kapattım.
Ama o an, içimde bir sıcaklık vardı.
Bazen birinin seni sevdiğini söylemesine gerek yoktur.
Sadece... duvara yumruk atmadan önce söyledikleri yetebilir.
Ve ben... tam da o sözlerle uykuya daldım.
Kalbimde koca bir binayı sökmeye hazır biri varken,
Başka ne korkutur ki insanı?O anda huysuz bir ses yükseldi.
Başımı aniden kaldırdım.
Yiğit’le birlikte aynı anda kafamızı sesin geldiği yöne çevirdik.
Erel.
Duvara yaslanmış hâlde oturuyordu hâlâ, sanki gece boyunca bir sandalyeye gömülmüş gibi.
Başının altına koyacak hiçbir şey bulamadığı için, ayakkabısını yastık niyetine kullanmış, ama yüzünü yanlışlıkla tabanına yaslamıştı.
Şimdi de gözlerini yarı aralamış hâlde bize doğru söyleniyordu.“Gece gece ne fısıldaşıyorsunuz?İki kişi sessizce uyuyamıyor mu bu çağda?”
Yiğit kaşlarını kaldırdı.“Senin o kokulu ayakkabın yüzünden kimse uyumadı Erel.”
Erel bir hışımla ayakkabısını fırlattı.“Sizin yüzünüzden oldu! Normal insanlar yastıkla uyur. Ben burada ayakkabıyla romantizm dinledim!”Gülmemek için dudaklarını ısırdım.
Benim gülmemi fark eden Yiğit anında döndü, kaşlarını çattı.“Sen de gülme, İlay. Olayı başka yere çekiyor bu!”
Erel parmağını uzattı, hâlâ yarı uykulu hâlde tehdit ediyormuş gibi:“Ben her şeyi duydum. O ‘beni bir daha kaybedersen toparlayamam’ lafı… ah Yiğit ah. Romeo gibisin vallahi.”
Yiğit, kendini geri çekip sertçe homurdandı.Yiğit ellerini açtı, bozulmuş bir ifadeyle:
“Senin kafan kokudan çürümüş olmalı. Kafanı tazelemek lazım.”
Erel gözlerini devirdi, başını duvara çarpmamak için yan döndü.“Ben burada yastıksız, battaniyesiz, taş gibi duvara yapışmış uyumaya çalışıyorum. Ama yok, gecenin ortasında diziler gibi diyaloglar dönüyor!”
Hafifçe kıkırdadın, ama hemen elim ağzımı kapattı.
Yiğit ise hâlâ Erel’e dönüktü.“Senin uyuyamamanın sebebi biz değiliz. Kafanı ayakkabıya koymuşsun, ne bekliyorsun acaba?”
Erel ayağındaki ayakkabıya baktı, sonra suratını buruşturdu.“Benim kaderim bu galiba. Kimse beni ciddiye almayacak. Bir gün kaybolursam, sadece sessizlik kalacak.”
“Tam da bu yüzden,” dedi Yiğit, gözlerini kısmıştı. “Sesin kesilirse endişelenirim.”
Başımı tekrar Yiğit’in omzuna yasladım, araya girdim.“Hadi biraz susalım. Belki Erel rüyasında battaniye bulur.”
“Battaniye degil de huzur bulsam yeter…”
Sesinde alay değil, yorgunluk vardı bu kez.
Gerçekten, ilk tanıdığım günkü halinden çok daha bitkin görünüyordu.
Hep konuşkan, hep neşeli gibi dursa da, bakınca fark ediliyordu:
Gözleri doluydu, ama uykudan değil.
Belki hayal kırıklığından, belki de bir yere ait olmanın ağırlığından.
Ya kaçıyorduk, ya saklanıyorduk, ya da hayatta kalmaya çalışıyorduk.
İçimde o tanıdık sorular kıpırdandı:
“Kimsesizlik daha mı iyiydi? Görülmemek… daha mı az acıtırdı?”
O anda bakışlarım kendiliğinden kaydı.
Toprak.Duvar dibinde hâlâ aynı pozisyonda oturuyordu.
Hiç kıpırdamamıştı.
Nefes alıyor muydu emin bile değildim bir an.
O kadar sessiz, o kadar sabit ve… uzaktı.Yüzü karanlıkta silikleşmişti.
Ama hâlâ bakıyordu.
Bize mi, hiçliğe mi… bilmiyordum.
Gerçek görünmez olan o muydu?
Yoksa biz mi kalabalık seslerle kendimizi var sanıyorduk?
Erel’in sesi bile çıkmıyordu artık.
Yiğit sessizce gözlerini kapatmıştı ama uyanıktı, bunu biliyordum. Oda gercekten bogucuydu. Bir anda kapı kolu hareketlendi. Tüm o sessizlik, bir hışırtıyla paramparça oldu.
Tavandaki loş ışık hafifçe sallandı; içerideki hava, beklenmedik bir ağırlıkla gerildi.
Yiğit gözlerini açtı, başını doğrulttu.
Erel hemen toparlandı, sırtını duvardan ayırmadan doğrulmaya çalıştı.
Toprak kıpırdamadı bile.
Sanki gelecekleri biliyordu.
Sanki onları bekliyordu.
Kapı açıldı.
Ve içeri üç adam girdi.
İlki... tanıdıktı.
İlk gün odada tutan adam.
O buz gibi gözlü, duygudan yoksun, kelimeleri yalnızca gerektiğinde kullanan adam:Arif
“Ayağa kalkın.”
Tonunda bağırış yoktu. Ama emir gibi çarpıyordu içimize.
Sanki uymadığında başına ne geleceğini anlatmaya gerek bile yoktu.
Yiğit gözlerini hemen açtı. Göz göze geldiler.
Arif'in bakışları hâlâ cam gibiydi.
Ama Yiğit’inki?
İçinde kıvılcımlar vardı.
Tanımıştı.
Unutmamıştı.
Ben de başımı kaldırdım. Erel hâlâ duvara yaslıydı, yüzünde uykuyla savaşan bir ifade vardı. Oda yerinden doğruldu.
“Bir kez anlatıyorum.”dedi pislik adam.
Yiğit yumruğunu sıktı.” Ya anlamak istemezsek?”
Odaya bir sessizlik çöktü.
Erel'in gözleri büyüdü, dudaklarının arasından “Yiğit...” diye bir fısıltı sızdı ama devamını getiremedi.
Toprak başını çevirmedi bile.
Hiçbir şey duymamış gibi.
Ya da çoktan duymuş ve görmezden gelmeye karar vermişti.
Arif, birkaç adım ilerledi.
Ayak sesleri beton zeminde yankılandı.
Tam Yiğit’in karşısında durdu.
Aralarındaki mesafe yalnızca birkaç karıştı.
O an nefes almak bile fazlaydı.“O zaman...” dedi Arif, sesi buz gibi sakindi.” Anlayana kadar anlatırım.”
Geriye cekildi bir an bana baktı.” Biz hikayenizin kötü karakteriyiz sanırım. O yetimhane var ya bir saat daha kalmış olsaydınız,diger cocuklar gibi yok olurdunuz. Yiğit o canından cok sevdigin İlay var ya şuan cansız olurdu.”
Yiğit’in yumruğu o anda tekrar sıkıldı.
Omzundaki kaslar gerildi.
Öne adım attı.” Ne diyorsun ya sen?”
“Anlamadın mı? Cansız ölü demektir.”
Yiğit o an hiç umursamadan ileri atıldı. Yumruğunu sertce adamın yangına yerleştirdi.” Yiğit,dur!” Onun yanına gidip onu kolundan geriye cektim.
Arif geri adım atmadı ama durdu.
Yüzünde hâlâ soğukluk vardı.
Ama göğsündeki darbenin izi bakışlarına yansımıştı.
Artık oyun bitmişti.
Yiğit hâlâ nefes nefeseydi.
Yumruğu havada asılı kalmış gibiydi.
Gözleri hâlâ Arif’e kilitlenmişti.
Ama sesim... sanki içindeki bir ipi çekmişti.
Yavaşça bana döndü.
Yüzünde sadece öfke yoktu.
Korku da vardı.
Kaybetmenin korkusu.
Geç kalmanın.
Ve belki... gerçekten beni cansız hayal etmenin.“O… nasıl öyle konuşur?” dedi fısıltıyla.
“Senin hakkında... nasıl böyle kelimeler kullanır?”
Ellerim hâlâ kolundaydı.
Bakışlarımı onunkilere kilitledim.
O anda arkamızdan gelen bir ses konuştu:
Soğuk, net ve sessizliği delen:“Arif sendelediğine göre güçlüsün. Ben seni istiyorum.”
Kumral gibi biriydi. Yiğit gözle görülür şekilde dişini sıkmıstı. Çenesi geriliyordu. Arif kumrala döndü. “ Göknel,Yiğit sende degil,bende. İlay ve Toprak sende.Erel Ali de.”
Bölüm etkileşimi
