Kusursuz Savunma kitap kapağı

7. bölüm / 7

Kusursuz Savunma

Masumiyetin Gölgesi

Vaveyla Yazarı: Writer of Darkness 🖤

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Masumiyetin Gölgesi

Koridorda ilerlerken Vera konuşmadı. İdil de sessizliğini bozmadı. Adliye binasının merdivenlerinden birlikte indiler. Gökyüzü ağır bulutlarla kaplıydı. Soğuk hava, binanın kalabalık koridorlarında biriken sıcaklığın ardından yüzlerine sertçe çarpıyordu.

Arabaya doğru yürürlerken Vera birden durdu. Aklı hâlâ mahkeme salonundaydı. Karan’ın savunması, Aylin’in yüzündeki ifade ve duruşmanın sonunda aralarında geçen konuşma zihninde dönüp duruyordu.

İdil ona baktı. Arkadaşının birkaç adım geride kaldığını fark edince yürümeyi bıraktı.

“Ne oldu?”

Vera birkaç saniye düşündü. Karan hakkında söylemek istediklerini nasıl ifade edeceğinden emin değildi.

“Karan o salonda başka bir adamdı.”

İdil cevap vermedi. Vera’nın düşüncelerini toparlamasına fırsat tanıyarak bekledi.

“Savunması iyiydi, doğruydu. Karşı tarafı dağıttı. Ama bunu yaparken bağırmadı, sesini yükseltmedi. Cümlelerini kısalttı, her kelimeyi tam olması gereken yere koydu.”

İdil arabanın kapısını açmak üzere uzattığı elini geri çekti. Vera’nın yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışıyordu.

“Bu seni şaşırttı mı?”

Vera bir an düşündü. Karan’ın başarılı bir avukat olduğunu zaten biliyordu. Onu şaşırtan, mesleğindeki başarısından çok savunması sırasında sergilediği tavırdı.

“Hayır, şaşırtmadı. Ama...”

“Ama ne?”

Arabaya bindiler. İdil motoru çalıştırıp adliyenin otoparkından çıktı. Trafiğe karıştıktan sonra bir süre konuşmadılar. Vera, camın ardından akıp giden binaları izlerken zihnindeki iki ayrı görüntüyü birbirinden ayıramadığını fark etti.

“Valeria’nın elindeki kızarıklık geldi aklıma.”

İdil direksiyonu iki eliyle tutuyor, önlerindeki araçların arasında ilerlerken gözlerini yoldan ayırmıyordu.

“Ve?”

“Ve Karan’ın o salonda bir kadını savunurken gösterdiği şey...” Vera sözlerinin devamını getirmeden önce kısa bir süre sustu. “O adam, Valeria’nın elini kızartan birine benzemiyor.”

İdil hemen cevap vermedi. Önlerindeki araç yavaşlayınca frene hafifçe dokundu. Vera’nın vardığı sonucun ne kadar kesin olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Belki Victor’dı.”

“Belki.” Vera camın dışında uzanan gri binalara baktı. “Valeria’nın yanında nasıl davrandığını gördük.”

“Karan?”

Vera sustu. Victor’ın varlığında Valeria’nın nasıl değiştiğini hatırlıyordu ancak Karan’ın bütün bunların ne kadarını bildiğine ilişkin kesin bir fikri yoktu.

“Onun ne gördüğünü bilmiyoruz.”

“Belki bir şey görmedi.”

“Belki gördü ama yapabileceği bir şey yoktu.”

“Belki de yıllardır aynı evde olduğu için bazı şeyleri fark etmiyor.”

Vera İdil’e baktı. Arkadaşının sıraladığı ihtimallerden hiçbirini bütünüyle reddedemiyordu. Valeria’nın davranışları hakkında bildikleri, o evde neler yaşandığını anlamaları için yeterli değildi.

İdil gözlerini yoldan ayırmadı. Karşılarındaki ışığın kırmızıya dönmesiyle arabayı yavaşlattı.

“Ben bir şey söylemiyorum, Vera. Sadece ihtimalleri sayıyorum.”

Vera yeniden pencereye döndü. İdil’in haklı olduğunu kabul etmek kolaydı ancak bütün bu ihtimallerin içinden hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu kestiremiyordu.

Yol boyunca sıralanan binaların camlarında günün solgun ışığı yansıyordu. Araba koyu renkli bir vitrinin önünden geçerken Vera kendi yansımasını gördü. Yorgun görünüyordu. Sabah mahkeme salonuna girerken taşıdığı merakın yerini, açıklamakta zorlandığı bir huzursuzluk almıştı.

Dün Karan’ın temiz dosyasından şüpheleniyordu. Bir insanın geçmişinde bu kadar az sorun bulunmasını olağandışı bulmuş, görünmeyen bir şeyler olduğuna inanmak istemişti.

Bugün o kuşku ilk kez gevşemişti. Mahkeme salonunda gördüğü adam, hakkında zihninde oluşturduğu ihtimallerin hiçbirine tam olarak uymuyordu.

Belki sorun Karan değildi. Belki de başından beri yanlış kişiye odaklanmış, Alkan ailesinin geçmişinde yaşananları anlamaya çalışırken dikkatini yalnızca ona vermişti.

Belki.

Vera bu kelimeyi severdi. Belki, kapalı bir kapıydı. Ardında ne bulunduğunu göremiyordu ama kilitli olduğundan da emin değildi. Biraz cesaretle açılabilir, insanı hiç beklemediği bir gerçekle karşılaştırabilirdi. Yine de her kapıyı açmaya çalışmanın doğru olup olmadığını sorgulamak gerekiyordu.

Evlerine döndüklerinde zaman ilerlemişti. Vera çantasını masanın üzerine bırakıp ceketini çıkardı. Telefonunu eline alırken ekranda Karan’ın adını görmek, mahkeme salonunda geçirdiği saatleri yeniden hatırlattı.

Karan.

Bugün nasıldı?

Vera birkaç saniye ekrana baktı. Parmaklarını klavyenin üzerine götürdü ancak ne yazacağına hemen karar veremedi.

Bugün seni izledim, yazdı.

Sonra sildi. Bu cümlenin fazla kişisel olduğunu düşündü. Karan’ın bunu nasıl yorumlayacağını merak etse de şimdilik böyle bir konuşma başlatmak istemiyordu.

Bugün mahkemede bir davayı izledim, yazdı.

Bunu da sildi. Cümle gerçeği anlatıyordu ama Karan’ın zaten bildiği bir şeyi söylemekten başka işe yaramıyordu.

Uzun bir gün. Sen?

Cevap birkaç saniye sonra geldi. Vera, Karan’ın da telefonuna baktığını düşünerek ekranı elinde tutmaya devam etti.

Benim de. Ama iyi bir gündü.

Neden?

Bir kadın bugün güvende.

Vera ekrana baktı. Karan’ın mesajı kısa olmasına rağmen mahkeme salonundaki savunmasının bütün ağırlığını taşıyordu. Aylin’in karar açıklanırken yüzüne yerleşen ifadeyi hatırladı.

Karan bu cümleyi yazarken ne düşünmüştü? Bir kadının güvende olduğunu söylemek mi önemliydi, yoksa onun güvenliğini sağlamak için gerçekten bir şey yapmış olmak mı? Vera, adamın bugün yalnızca güzel cümleler kurmadığını biliyordu. Dosyanın sonucunu değiştirmiş, Aylin’in en azından bir süre daha korunmasını sağlamıştı.

İyi, yazdı.

Telefonu masaya bıraktı. Konuşmanın devamını beklemek yerine aklını başka şeylerle meşgul etmeye karar verdi.

Mutfağa geçip su ısıttı, ardından çay demledi. Kupayı eline aldığı hâlde içmedi. Tezgâha yaslanmış, yükselen buharı izlerken düşünceleri yeniden Alkan Malikânesi’ne kayıyordu.

Aklına Valeria geldi. Kadının konuşurken sesini alçaltması ve Victor’ın yakınında bulunduğu her an davranışlarının değişmesi, mahkeme salonunda gördüklerinden bağımsız olarak hâlâ zihnindeydi.

Victor’ın masadaki tavrı. Söylediği birkaç kelimeyle çevresindeki insanların davranışlarını değiştirebilen bir adamın kendinden emin duruşu, Vera’nın gözünün önüne geldi.

Kadının daha cümlesini tamamlamadan ayağa kalkışı. Victor’ın kendisine yönelttiği bakışı fark eder etmez hareket etmesi, aralarında sıradan bir aile ilişkisinden daha fazlası bulunduğunu düşündürüyordu.

Belindeki el. Victor’ın Valeria’ya dokunuşunda gördüğü sahiplenme, kadının bu temasa verdiği sessiz karşılıkla birlikte hafızasına yerleşmişti.

Belki aynı evde büyümek, aynı insan olmak demek değildi. Vera bunu mesleği boyunca defalarca görmüştü. Aynı aileden gelen insanlar, geçmişte yaşananlara birbirinden tamamen farklı tepkiler verebiliyordu. Karan’ın da babasından farklı olabileceğini kabul etmesi gerekiyordu.

Telefonu yeniden titredi. Ekranda bu kez İdil’in adı vardı.

İdil.

Lilya’nın kaza raporuna bir şey daha ekledim.

Ne?

Kazanın olduğu gece Lilya’nın telefonundan bir arama yapılmış. Saat on bir kırk iki. Numara kayıtlı.

Kimin numarası?

İdil birkaç saniye cevap vermedi. Vera, elindeki kupayı tezgâhın üzerine bıraktı. Bekleyiş uzadıkça ekrandan gözlerini ayırmak zorlaşıyordu.

Victor Alkan.

Vera ekrana baktı. İsmi yeniden okudu. Victor’ın adının Lilya’nın kaza raporunda karşısına çıkması, gün boyunca zihninden uzaklaştırmaya çalıştığı bütün şüpheleri geri getirmişti.

Lilya kaza yapmadan yirmi dakika önce Victor’ı aramış.

Ve?

İdil’in cevabı kısa geldi. Ekranda beliren kelimeler, Vera’nın zihnindeki soruları azaltmak yerine çoğaltıyordu.

Aramanın süresi üç saniye. Bağlantı kurulmamış. Ya Lilya hemen kapatmış ya da karşı taraf açmamış.

Vera bir süre olduğu yerde kaldı. Üç saniyelik aramanın ne anlama geldiğini bilmiyordu. Lilya yanlışlıkla aramış olabilirdi. Victor’a ulaşmaya çalışmış, son anda vazgeçmiş de olabilirdi. Ancak kazadan hemen önce böyle bir aramanın yapılmış olması, görmezden gelebileceği bir ayrıntı değildi.

Çayı soğumaya başlamıştı. Kupayı alıp masaya oturdu. Telefonunu önüne bırakarak İdil’in gönderdiği mesajları yeniden okudu. Saat on bir kırk iki. Üç saniye. Victor Alkan. Birbirinden bağımsız gibi görünen bu bilgiler, bir araya geldiklerinde cevaplanması gereken yeni sorular ortaya çıkarıyordu.

Vera gözlerini kapattı. Gün boyunca duyduğu sesleri, gördüğü yüzleri ve okuduğu mesajları düşünmekten yorulmuştu. Birkaç saniyeliğine zihnini boşaltmak istiyordu.

Karan’ın mahkeme salonundaki hâli gözlerinin önünden gitmiyordu. Telefonunu yeniden eline aldı. Bu kez ne yazacağını uzun uzun düşünmeden mesaj ekranını açtı.

Bu hafta sonu uygun musun?

Cevap geç gelmedi. Karan’ın mesajı, Vera’nın davetini bekliyormuş gibi kısa ve doğrudandı.

Cumartesi uygun. Sen?

Ben de.

Nereye?

Vera bir an düşündü. Karan’ın daha önce seçtiği kahve dükkânını hatırladı. Gösterişli olmayan, kalabalıktan uzak, rahatça konuşabildikleri bir yerdi. Yeni buluşmalarında da onun seçimine güvenebileceğini düşündü.

Sen seç.

Karan birkaç saniye sonra cevap verdi. Mesajı gördüğü an Vera’nın yüzündeki ifade değişti.

Bana güveniyor musun?

Vera ekrana baktı. Basit bir buluşma planının ortasında karşısına çıkan bu soru, beklediğinden daha fazla düşünmesine neden olmuştu.

Soru onu bir an durdurdu. Karan’a güvenmek istediğini biliyordu ama güvenin ne zaman başladığını, hangi davranışla kazanıldığını kesin olarak söyleyemiyordu.

Belki Karan yalnızca gidecekleri yerden söz ediyordu. Daha önce hiç gitmediği bir mekâna onu götürmek istiyor, tercihini sorgulamayacağından emin olmaya çalışıyordu.

Belki daha fazlasını soruyordu. Vera, adamın kelimelerini seçerken ne kadar dikkatli olduğunu hatırladı. Karan bazen en sıradan cümleyi bile karşısındaki insanı düşündürecek biçimde kurabiliyordu.

Vera üç saniye bekledi. Ekranın ışığı parmaklarına vururken vereceği cevabın yalnızca cumartesi akşamıyla ilgili olmadığını hissetti.

Sonra yazdı.

Güveniyorum.

Gönderdi. Mesaj ekrandan ayrıldığı an verdiği cevabı geri almak istemediğini fark etti. Bunun kendisini neden bu kadar etkilediğini ise açıklayamadı.

Telefonu masaya bıraktı. Karan’ın cevap yazıp yazmayacağını kontrol etmeden bir süre oturdu. Sonra mutfaktaki işlerini tamamlamak için yerinden kalktı.

Kupayı lavaboya götürüp soğuyan çayı döktü. Ilık suyun altında yıkadığı kupayı kuruladıktan sonra tezgâhın üzerine bıraktı. Ellerindeki nemi havluyla silerken az önce gönderdiği mesaj yeniden aklına geldi.

Pencerenin önüne geçti. Karşı apartmanın pencerelerinin bir kısmı aydınlıktı. Birinde bir kadın mutfak tezgâhına yaslanmış, telefonla konuşuyordu. Diğerinde bir adam koltuğuna yerleşmiş, televizyon izliyordu. Üçüncü pencere karanlıktı. Vera, karşısındaki insanların sıradan akşamlarını bir süre izledi.

Perdeyi kapatmadı. Camın ardındaki hayatlara bakmayı sürdürürken kendi evinin sessizliği daha belirgin hâle gelmişti.

Orada durdu. Karan’ın sorusu zihninde yeniden belirdi. Verdiği cevabın doğru olup olmadığını düşünmek istemiyordu.

Karan’a güveniyorum yazmıştı. Doğruydu. En azından o an için hissettiği şey buydu ve Vera, henüz kanıtlayamadığı ihtimaller yüzünden kendi duygularını inkâr etmek istemiyordu.

Karan, Alkan Malikânesi’nin önüne vardığı sırada saat on biri geçmişti. Arabanın camından görünen taş bina, bahçeyi çevreleyen yüksek duvarların arkasında karanlığa gömülmüştü.

Demir kapı arkasından ağır ağır kapandı. Arabanın farları taş döşeli yolu birkaç saniye daha aydınlattı, ardından motorun susmasıyla bahçe yeniden gecenin sessizliğine büründü. Lastiklerin üzerinden geçtiği ıslak taşlarda kalan izler, girişteki lambaların solgun ışığında belli belirsiz görünüyordu.

Araçtan indi. Karşısında yükselen malikânenin yalnızca giriş katındaki birkaç penceresi aydınlıktı. Üç katlı taş yapı karanlığın içinde olduğundan daha büyük görünüyordu. Ön cephe boyunca uzanan yüksek pencereler, geniş merdivenler ve sütunlu giriş, gece ışığında zarif olmaktan çok ağır bir görüntü taşıyordu. Bahçenin iki yanındaki yaşlı ağaçlar rüzgârla hafifçe kıpırdıyor, dallarının gölgeleri taş duvarların üzerine vuruyordu.

Kapı o gelmeden açıldı. İçeriden yayılan loş ışık, giriş merdivenlerinin son basamaklarına kadar uzandı. Gece görevlisi kenara çekilerek geçmesi için yer açtı. Adamın düzgünce iliklediği ceketi, evin geç saatlerde bile değişmeyen düzeninin küçük bir parçasıydı.

“İyi geceler, Bay Alkan.”

Karan hafifçe başını eğerek karşılık verdi ve giriş holüne geçti. Arkasında kapanan kapının sesi, geniş taş duvarlar arasında kısa bir yankı bıraktı.

Mermer giriş holünün yüksek tavanından sarkan avize yanmıyordu. Duvar apliklerinden yayılan düşük ışık, zemindeki siyah beyaz taşların üzerinde uzun gölgeler bırakıyordu. Holün ortasında yuvarlak bir masa vardı. Üzerindeki büyük çiçek düzenlemesi sabah değiştirilmiş olmalıydı; beyaz zambakların ağır kokusu girişten itibaren hissediliyordu.

Sağ tarafta büyük salon uzanıyordu. Açık bırakılmış çift kanatlı kapıların ardında iki uzun kanepe, karşılıklı yerleştirilmiş berjerler, şöminenin üzerinde büyük bir ayna ve tavana kadar yükselen perdeler görünüyordu. Mobilyaların çoğu aileden kalmaydı. Koyu renkli kumaşlar, cilalı ahşap yüzeyler ve ağır perdeler, odanın yıllardır pek az değiştiğini gösteriyordu.

Merdivenlerin yanından geçerek evin arka tarafına yöneldi. Malikânenin bu bölümü misafirlerin pek görmediği taraftı. Ön cephedeki yüksek tavanlar, mermerler ve ağır mobilyalar burada yerini daha dar koridorlara ve koyu ahşap kapılara bırakıyordu. Ayakkabılarının çıkardığı ses, ilerledikçe daha az duyulmaya başladı.

Çalışma odasına gitti. Koridorun sonunda bulunan kapıyı açarken içeriden herhangi bir ses gelmiyordu.

Oda malikânenin arka tarafındaydı. Evin geri kalanına göre daha sade döşenmişti fakat küçük değildi. Duvarlardan ikisi tamamen kitaplıklarla kaplıydı. Hukuk kitapları, dosyalar, eski ciltler ve yabancı dilde yayınlar tavana kadar yükseliyordu. Ortada koyu cevizden yapılmış geniş bir masa duruyordu. Masanın arkasındaki üç uzun pencere bahçeye bakıyordu. Gecenin içinde ağaçların yalnızca siluetleri seçiliyordu.

Karan kapıyı arkasından kapattı. Işığı yakmadan masaya doğru ilerledi. Bahçedeki düşük aydınlatmalar pencerelerden içeri sızıyor, odanın bazı bölümlerini belli belirsiz görünür hâle getiriyordu. Masanın üzerinde dizüstü bilgisayarı, birkaç dosya, siyah bir kalem ve yarısı boş bir su bardağı vardı.

Masaya oturdu. Gün boyunca üzerinde taşıdığı ceketin ağırlığını hissediyordu ancak çıkarmak için hareket etmedi.

Sandalye hafifçe gıcırdadı. Karan arkalığa yaslanırken gözlerini masanın üzerinde gezdirdi. Ardından bakışları kitaplığın üst rafının köşesinde duran küçük çerçeveye kaydı. Ahşap kenarlı, camla kaplı çerçeve diğer eşyaların arasında fazla dikkat çekmiyordu. İçindeki fotoğraf, odanın yıllardır değişmeyen parçalarından biriydi.

Lilya.

Fotoğraf yıllar öncesinden kalmıştı. Lilya bahçede, çiçeklerin arasında duruyordu. Arkasında beyaz ve mor çiçekler açmış, yeşil yapraklar güneş ışığında parlamıştı. Güneş yüzünün bir yanını aydınlatıyor, rüzgâr saçlarını alnına doğru savuruyordu. Kameraya gülümsüyordu. Yüzündeki ifade, fotoğrafın çekildiği anın bütün canlılığını yıllar sonra bile koruyordu.

Karan fotoğrafa baktı. Bakışları kadının yüzünden ayrılmıyor, çerçevenin çevresindeki hiçbir ayrıntıya kaymıyordu.

Dakikalar geçti. Belki on dakika, belki daha fazla. Karan sandalyesinde neredeyse hiç kıpırdamadan oturuyordu. Yüzündeki çizgiler değişmiyor, kaşları çatılmıyor, dudakları hareket etmiyordu. Ne açıkça görülebilen bir hüzün ne de öfke vardı ifadesinde. Uzun süredir aynı görüntüye bakmaktan yorulmuş bir insanın hareketsizliği çökmüştü üzerine.

Lilya fotoğrafta gülümsemeye devam ediyordu. Bahçenin güneşli bir gününde yakalanmış o an, odanın karanlığıyla tuhaf bir karşıtlık oluşturuyordu.

Bakışları masanın altındaki çekmeceye kaydı. Çekmecenin önündeki küçük metal kilit, odanın loşluğunda güçlükle seçiliyordu. Karan elini masanın altına uzattı. Parmakları önce çekmecenin ahşap yüzeyine, ardından soğuk metal kilide dokundu. Bir an hareketsiz kaldıktan sonra anahtarı çevirdi.

Çekmece açıldı. Ahşabın raylar üzerinde sürtünürken çıkardığı hafif ses, odanın sessizliğinde duyuldu. İçinde birkaç şey vardı. Eski bir defter, sararmış birkaç zarf, kullanılmayan bir kol saati ve diğer eşyalardan ayrı duran bir kırbaç.

Kırbaç çekmecenin sağ tarafına yerleştirilmişti. Kısa saplıydı ve kalın deriden yapılmıştı. Sapı koyu kahverengi, kayışı siyaha yakın bir renkteydi. Kayışın uç kısmı incelmiş, kenarları aşınmıştı. Deri zaman içinde esnekliğinin bir bölümünü kaybetmiş, bazı yerlerinde renk değiştirmişti. Uçlarına yakın bölümlerde düzensiz koyu lekeler bulunuyordu. Lekelerin kenarları belirsizdi; kimi yerde deriyle bütünleşmiş, kimi yerde daha yoğun bir renk bırakmıştı. Ne kadar eski olduklarını anlamak mümkün değildi.

Karan kırbacı eline aldı. Sapını kavrayan parmaklarının eklemleri gerildi, bileğindeki damar belirginleşti. Elindeki nesneyi birkaç saniye boyunca hareketsiz tuttu. Yüzündeki ifade değişmediği için bu hareketin onda ne uyandırdığını anlamak mümkün değildi.

Kırbacın ucu çekmecenin kenarından aşağı sarkıyordu. Derinin koyu renkli yüzeyi, pencereden gelen solgun ışığı neredeyse tamamen emiyordu. Karan, sapı avucunda tutarken bakışlarını uçlardaki lekelerden ayırmadı.

Birkaç saniye bu şekilde kaldı. Çalışma odasının dışında duyulan hafif bir rüzgâr uğultusundan başka ses yoktu.

Sapı biraz daha sıktı. Parmaklarının altında sertleşen deri, avucunun içine baskı yapıyordu. Sonra elini gevşetti. Bileğindeki gerginlik yavaşça kayboldu. Kırbacı çekmecenin içine geri yerleştirdi. Kayışın kıvrılmamasına dikkat ederek diğer eşyalardan ayrı bıraktı, ardından çekmeceyi kapatıp kilitledi. Anahtarı çıkardıktan sonra ceketinin cebine koydu.

Masa lambasını yaktı. Sarı ışık masanın üzerindeki dosyalara ve kitaplığın bir bölümüne yayıldı. Lilya’nın fotoğrafı da aydınlanmıştı. Gözleri, gülümsemesi ve rüzgârın savurduğu saçları artık daha net görünüyordu.

Karan yeniden masaya oturdu. Bilgisayarını açınca ekranın soğuk ışığı yüzüne vurdu. Dosyalar, e-postalar ve takvim açıldı. Yarınki duruşmanın notları, bir müvekkilin beyan dilekçesi ve tamamlanması gereken bir itiraz taslağı ekranda sıralanıyordu.

Bunlara bakmadı. Çalışması gereken belgeler önünde durmasına rağmen herhangi birini açmak için hareket etmedi. Sonunda bilgisayarını kapattı. Lambayı söndürerek çalışma odasından ayrıldı ve üst kattaki yatak odasına geçti. Giysilerini değiştirdikten sonra yatağa uzandı. Karşı duvardaki pencereden süzülen solgun ışık, tavanın altında belli belirsiz bir dikdörtgen oluşturuyordu.

Karan gözlerini kapattı. Yorganın altında hareketsiz yatarken odanın sessizliğini dinledi. Uykuya dalamadı. Gece ilerledikçe birkaç kez pozisyon değiştirdi, ardından yeniden tavana bakmaya başladı.

Sabaha karşı dörtte gözlerini kapatıp uzun süre aynı şekilde kaldı. Beşe doğru uykuya dalabildi ancak altıda çalan alarm, kısa süren uykusunu böldü. Yataktan kalkarken yüzünde gecenin yorgunluğunu ele veren hafif bir gerginlik vardı.

Sokağa çıktığı sırada hava henüz tam aydınlanmamıştı. Sokak lambaları yanmaya devam ediyor, komşu malikânenin önünde köpeğini gezdiren bir adam ağır adımlarla ilerliyordu.

Arabasına bindi. Direksiyonun başına yerleşirken ceketinin cebindeki telefonunu çıkardı. Kapıları kapattıktan sonra telefonunda bir çiçekçi uygulaması açtı. Vera’nın iş adresini hatırlıyordu. Beyaz nergislerden ve güllerden oluşan, aralarına yeşil yapraklar yerleştirilmiş bir buket seçti. Siparişin teslimat adresini kontrol ettikten sonra küçük bir kart ekleme seçeneğine dokundu.

Karta herhangi bir mesaj yazmadı. Bir süre boş alana baktıktan sonra yalnızca gönderen kısmını doldurdu.

İmzasını tek bir harfle bıraktı. Daha fazlasını yazmaya gerek duymamıştı.

K.

Ofisine ulaştığı sırada asistanı çoktan masasına yerleşmiş, bilgisayar ekranındaki belgeleri inceliyordu. Karan’ın içeri girmesiyle başını kaldırdı.

“Günaydın, avukat bey.”

“Günaydın.”

“Bugünkü duruşma saat on.”

“Biliyorum.”

Vera çiçekleri büroya geldiği zaman buldu. Girişteki tezgâhın üzerine bırakılmış beyaz buket, odanın sade düzeni içinde hemen dikkat çekiyordu. Nergislerin keskin kokusu kapıya kadar ulaşmıştı.

İdil kapıyı açmış, sabah gelen teslimatı kabul etmişti. Tezgâhın üzerindeki buketin arasında küçük bir kart duruyordu. Beyaz zarfın üzerinde yalnızca Vera’nın adı yazılıydı.

İdil kartı okumadan ona uzattı. Arkadaşının yüzündeki meraklı ifadeyi gizlemeye çalışmadığını gören Vera, zarfı eline aldı. Kartı açtı. İçindeki küçük kâğıtta uzun bir mesaj bulunacağını düşünmüştü ancak gördüğü şey bundan çok daha kısaydı.

K.

Başka bir şey yazmıyordu. Ne bir günaydın ne de çiçeklerin neden gönderildiğine ilişkin küçük bir açıklama vardı.

İdil onu izliyordu. Kartı buketin yanına bırakırken yüzündeki ifadeyi anlamaya çalıştı. Arkadaşı çiçekleri incelemeye başlamıştı.

“Kartta ne yazıyor?” diye sordu İdil.

“K.”

“Başka bir şey?”

“Hayır.”

İdil birkaç saniye sessiz kaldı. Bu kadar özenle hazırlanmış bir buketin yanında tek harflik bir not bulunmasını beklememişti.

“İmzasından başka hiçbir şey yok?”

“Çiçek gönderen biri karta bir şey yazar. Güzel bir gün dilerim. Ya da seni düşündüm. Ya da en azından günaydın.”

Vera çiçekleri alıp tezgâhın kenarına yerleştirdi. Buketin arasından dışarı uzanan yapraklardan birini düzeltti. Karan’ın neden yalnızca imzasını bıraktığını düşünürken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Karan yazmıyor.”

“Sadece imza.”

İdil bir süre ona baktı. Vera’nın bu durumu garipsemesine rağmen rahatsız olmadığını fark etmişti.

“Güzel çiçekler.”

Vera cevap vermedi. Gözleri yeniden beyaz güllere kaydı. Buketin nerede durmasının daha iyi olacağını düşünürcesine tezgâhın üzerinde küçük bir boşluk açtı. Masasına geçti. Çantasından çıkardığı dosyaları önüne yerleştirdi ve bilgisayarını açtı. Günün işlerini gözden geçirmesi gerekiyordu. Birkaç dilekçe hazırlanacak, bekleyen müvekkil görüşmeleri için notlar tamamlanacaktı.

Ancak çalışırken bir ara bakışları çiçeklere kaydı. Pencerenin yakınında duran buket, sabah ışığının altında odanın geri kalanından daha aydınlık görünüyordu. Beyaz nergislerin yaprakları pencereden gelen ışıkta neredeyse saydamlaşmıştı. Vera imzayı düşündü. Karan’ın yüzünü, konuşurken kelimelerini nasıl seçtiğini ve kendisine baktığı anlarda gösterdiği dikkati hatırladı.

Bir harf ve bir nokta. Kısa, kesin, gereksiz hiçbir şey yoktu. Tıpkı mahkeme salonundaki cümleleri gibi. Tıpkı kahve dükkânında su istediğini hatırlaması gibi. Tıpkı sandalyesini çekişi, aralarındaki mesafeyi koruyuşu ve elinin üzerine bıraktığı o hafif öpücük gibi. Karan, küçük ayrıntıları fark etmekte ustaydı. Bunları uzun açıklamalara ihtiyaç duymadan, tam zamanında karşısındakine hissettirebiliyordu.

Karan hep aynı şeyi yapıyordu. Vera’nın gözünden kaçabileceğini düşündüğü ayrıntıları hatırlıyor, ardından bunları hiç beklemediği anlarda karşısına çıkarıyordu. Bunu bilinçli olarak mı yaptığı, yoksa insanlara yaklaşma biçiminin gerçekten böyle mi olduğu konusunda henüz bir fikri yoktu. Önündeki belgeleri incelemeye başladığında yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu ancak beyaz çiçeklerin kokusu çalışma masasının bulunduğu yere kadar ulaşmaya devam ediyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.