4. bölüm · Kurşunların koruduğu melek

2 bölüm

Sey Fer

Tuna Karan

Ben sevgisizlikle açmıştım gözümü dünyaya.
Hatırladığım ilk şey sıcak bir ev ya da güvenli bir kucak değildi.
Sessizlikti.
Soğuk duvarlar, yarım kalan sofralar ve kimsenin sormadığı “iyi misin?” sorusu…
İnsan küçükken fark etmiyor.
Ama büyüdükçe anlıyor.
Bazı insanlar sevilerek büyür.
Bazıları ise sevilmek için savaşarak.
Ben hep ikinci taraftaydım.
Birinin gözünde değerli olmak için çabaladım.
Birinin beni gerçekten görmek için.
Ama olmamıştı.
Ne kadar uğraşırsam uğraşayım,
insanlar hep yarım baktı bana.
Sonra bir gün anladım…
Dünya sevgiyle değil, güçle dönüyordu.
Ben de sevgiyi aramayı bıraktım.
Onun yerine korkulmayı seçtim.
Ve o gün Tuna öldü.
Yerine başka biri doğdu.
Ta ki Lorin’i görene kadar…

O gün şirketten çıkmıştım.
Gözlerimi yorgunluk ve sıkıntı kaplamıştı.
Arabama bindim.
Hedefim bir mekân, planım net: işimi bitirip geceyi kapatmak.
Ama yağmur yağıyordu.
Büyük damlalar camlara çarpıyor, farların ışığını kırıyordu.
İnsanlar şemsiyelerini açmış, telaşla yürüyordu.
Bazıları koşuyor, bazıları ise sadece yağmura rağmen dik duruyordu.
Onları izlerken, kendi dünyamla gerçek dünya arasındaki farkı bir kez daha hissettim.
Benim işim, onların görmediği, bilmediği bir yerdeydi.
Gölgeydi. Sessizlikti. Tehditti.
Ve o an, fark ettim…
Yağmur altında parlayan tek şey bir tebessüm olamazdı.
Ama o tebessüm… bazen insanın hayatını değiştirirdi.
Benim hayatımda da öyle bir tebessüm vardı.

O gün arabayla giderken yolun ortasında onu gördüm.
Ellerini açmış, yağmurun altında dans ediyordu.
Büyük damlalar saçlarını ıslatıyor, yüzüne yapışıyordu.
O kadar masum, o kadar temiz biriydi ki…
Sanki dünya sadece onun etrafında dönüyordu.
Sanki o anda zaman durmuştu.
İnsanların şemsiyelerle kaçındığı yağmurun ortasında duruyordu.
Gözleri kapalı, gülümsemesi hafif…
Ve bir anda kafasını çevirip bana baktı.
Bana küçük bir tebessüm gönderdi.
O tebessüm…
Benim karanlık dünyamın kapısını sessizce araladı.
O an anladım:
Hayatımın geri kalanını bu masumiyeti koruyarak geçiremezdim.
Çünkü onu gördüğüm o anda…
Lorini bulmuştum.

Yağmur şiddetini artırıyordu.
Camdan aşağı doğru akan damlalar, onu net görmemi zorlaştırıyordu. Ama gözlerimi ondan alamıyordum.
Direksiyonu sıkıca tutuyordum.
Normalde böyle bir durumda çoktan yoluma devam etmiş olurdum. Benim dünyamda durup insan izlemek diye bir şey yoktu.

Ama o…
Hâlâ oradaydı.
Yağmurun altında dönüyor, bazen kollarını açıyor bazen yüzünü gökyüzüne kaldırıyordu.
Sanki yağmurdan kaçmak yerine onu kucaklıyordu.
Bir süre sonra yavaşça durdu.
Saçlarını yüzünden çekti ve gözlerini açtı.

Tam o anda göz göze geldik.
Benim sert bakışlarıma alışık olan insanlar genelde hemen gözlerini kaçırırdı.
Korkarlar, rahatsız olurlar, uzaklaşmak isterlerdi.

Ama o öyle yapmadı.
Bana baktı.
Uzun uzun baktı.

Sonra dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.
Sanki beni tanıyormuş gibi.
Sanki içimdeki karanlığı görmüyormuş gibi.
O an içimde garip bir şey oldu.
Yıllardır hissetmediğim bir şey.
Rahatsız edici bir sıcaklık.
Kaşlarımı çatıp kontağı çevirdim.
Arabayı tekrar hareket ettirdim.
Bu saçmalıktı.

Benim hayatımda böyle şeylere yer yoktu.
Masumiyet… gülümsemeler… yağmurda dans eden kızlar…
Bunlar benim dünyamın dışında kalan şeylerdi.

Ama araba ilerlerken, dikiz aynasından son bir kez baktım.
O hâlâ oradaydı.
Yağmurun ortasında durmuş, arabanın arkasından bakıyordu.
Ve nedense…

O an içimden bir ses, bunun son karşılaşmamız olmadığını söylüyordu.

Şimdi ise uyanmasını bekliyordum.
Çok garipti…
Ben onu sadece o yağmurun altında görmüştüm. Bir anlık bir bakış, belki de hayatımda kaybolup gidecek bir an sanmıştım. Sadece bakmakla kalırım, sonra herkes gibi o da hayatımdan geçip gider diye düşünmüştüm.
Ama şimdi…

Yanımda yatıyordu.
Benim karımdı.
Bu düşünce hâlâ bana tuhaf geliyordu. İnsan bazen kaderin nasıl işlediğini anlayamıyor. Bir gün yabancı olan bir insan, bir gün geliyor hayatının en önemli parçası oluyor.

Sessizce yüzüne baktım. Saçları yastığın üzerine dağılmıştı. Yağmurun altında ilk gördüğüm o an aklıma geldi. Islanmış saçları, gözlerindeki o garip hüzün… O gün içimde bir şeyin değiştiğini hissetmiştim ama bunun bizi buraya getireceğini hiç düşünmemiştim.
Elini yavaşça tuttum.

Parmaklarımın arasında sıcaklığı vardı.
“Lorin…” diye fısıldadım.
O an kirpikleri hafifçe kıpırdadı. Sanki sesimi duymuş gibiydi. Kalbim istemsizce biraz daha hızlı atmaya başladı. Uyanmasını beklemek bile tuhaf bir heyecan veriyordu bana.

Belki de insanın en çok sevdiği anlardan biri buydu: Sevdiğin kişinin gözlerini açmasını beklemek.
Bir süre sonra gözleri yavaşça aralandı. Bana bakarken hâlâ uykunun etkisindeydi.

“Niye öyle bakıyorsun?” dedi kısık bir sesle.
Gülümsedim.
“Çünkü hâlâ inanamıyorum.” dedim.
Kaşlarını hafifçe çattı.
“Neye?”
Başımı biraz yana eğip ona baktım.
“Bir zamanlar yağmurun altında tanımadığım bir kızdın… şimdi ise karımsın.”

Lorin gözlerini devirdi ama dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Sabah sabah yine şiir moduna mı girdin Tuna?”
Hafifçe güldüm.
“Hayır,” dedim. “Sadece şanslı olduğumu fark ettim.”

Ona bakarken sanki dünya sadece bizimdi.
“Hmm, öyle mi?” dedi.
Bunu söylerken dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme vardı. Sanki söylediklerime inanmak istiyor ama aynı zamanda beni biraz kızdırmak istiyor gibiydi.

Hafif bir kahkaha attım.
“Öyle,” dedim. “Sen olmasan olmaz… Sen olmasan ben yaşamam.”
Lorin kaşlarını hafifçe kaldırdı. Bana uzun uzun baktı, sonra başını yastığa biraz daha gömdü.

“Abartıyorsun,” dedi ama sesindeki yumuşaklık sözlerini ele veriyordu.
Başımı iki yana salladım.
“Hayır, abartmıyorum. İnsan bazı şeyleri geç fark eder. Ama fark edince de geri dönüşü olmaz.”

Bir an sustuk. O sessizlikte sadece nefes alışlarımız ve pencereye vuran hafif yağmurun sesi vardı.
Lorin gözlerini bana dikti.

“Peki,” dedi hafifçe. “Ben olmasam ne yapardın?”
Gülümsedim. Biraz yaklaşıp alnına hafifçe dokundum.
“Muhtemelen hâlâ o yağmurun altında seni ilk gördüğüm anı düşünürdüm… ama bu sefer yanında değil, uzaktan.”
Lorin bu kez gerçekten güldü.

“İyi ki uzaktan kalmamışım o zaman.”
Onun gülüşünü izlerken içimden sadece tek bir şey geçti:
Bazı insanlar hayatına sessizce girer… ama gittiklerinde bütün dünyanın sesi kesilir.

Lorin’in gülüşü odanın içinde yankılanırken ben de istemsizce gülümsedim. Onu izlemek tuhaf bir huzur veriyordu. Sanki yıllardır aradığım bir şeyi sonunda bulmuşum gibi.

Bir süre bana baktı, sonra gözlerini hafifçe kıstı.
“Bana öyle bakmayı bırakır mısın?” dedi.
“Nasıl bakıyorum?” diye sordum.
“Bilmiyorum… sanki çok değerli bir şeymişim gibi.”
Omuz silktim.

“Çünkü öylesin.”
Lorin yastığı alıp hafifçe bana fırlattı.
“Yine başladın,” dedi gülerek. “Sabah sabah bu kadar romantik olunmaz.”
Yastığı tuttum ve yatağın kenarına bıraktım.

“Ne yapayım?” dedim. “Karım çok güzel olunca insanın ağzından böyle şeyler çıkıyor.”
Bu kez gerçekten kızarmıştı. Yüzünü biraz benden çevirdi.

“Sus artık,” dedi ama gülüyordu.
Bir süre sessizce ona baktım. Sonra aklıma bir şey geldi.
“Lorin.”
“Hmm?”
“Hatırlıyor musun… ilk tanıştığımız günü?”

Gözleri bir an uzaklara gitti. Sonra yavaşça başını salladı.
“Yağmur yağıyordu,” dedi. “Sen de deli gibi ıslanıyordun.”
Hafifçe güldüm.
“Ben seni izliyordum aslında.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Ne?”

“Evet,” dedim. “Yağmurun altında öylece duruyordun. Sanki bütün dünya durmuştu da sadece sen kalmıştın.”
Lorin bana şüpheyle baktı.
“Yani… o zaman bile bana mı bakıyordun?”

“Evet.”
Bir an sustu. Sonra küçük bir gülümseme yayıldı yüzüne.
“Demek o yüzden yanıma gelmeye cesaret edemedin.”

“Hey!” dedim gülerek. “Cesaret edemedim değil… doğru anı bekliyordum.”
Lorin kollarını göğsünde birleştirdi.
“Tabii tabii.”
Sonra bana doğru biraz yaklaştı. Gözlerinde o tanıdık muziplik vardı.
“Peki Tuna,” dedi. “Şimdi bana doğru anın ne olduğunu söyle.”
Başımı biraz eğip ona baktım.
“Doğru an mı?”
“Evet.”

Yavaşça elini tuttum.
“Şu an.”
Bir an gözlerimiz birbirine kilitlendi.
Lorin bu kez hiçbir şey söylemedi. Sadece bana bakıyordu.
Sonra fısıldadı:

“Biliyor musun… bazen düşünüyorum.”
“Ne düşünüyorsun?”
“Ya o gün yağmur yağmasaydı?”
Gülümsedim.
“Yağardı.”
“Nasıl bu kadar eminsin?”

Parmaklarını biraz daha sıkı tuttum.
“Çünkü bazı insanlar birbirini bulmak için biraz yağmura ihtiyaç duyar.”

Biz böyle tatlı tatlı vakit geçirirken bir anda aklıma saat geldi. İçimde hafif bir telaş oluştu. İşe geç kalma düşüncesi huzurlu sabahın arasına sızmıştı.

Lorin hâlâ yastığa sarılmış, gözlerini yarı kapatmış şekilde bana bakıyordu.
Hafifçe gülümsedim.
“Yavrum…” dedim yumuşak bir sesle. “Kalkmayı düşünüyor musun? Kahvaltı yapalım da ben şirkete gideceğim. İşlerim var.”

Lorin battaniyeyi biraz daha üstüne çekti.
“Şirket beklesin,” diye mırıldandı.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Beklemez.”

“Beklesin.”
Yastığı alıp yüzünü yarısına kadar kapattı. Hafifçe güldüm.
“Lorin.”
“Hmm?”
“Ciddiyim.”
Bir süre ses çıkarmadı. Sonra ağır ağır doğrulup oturdu. Saçları dağılmıştı, yüzünde hâlâ uykulu bir ifade vardı.
“Tamam…” dedi iç çekerek. “Ama kahvaltıyı sen hazırlıyorsun.”
“Niye ben?”

Gözlerini kısıp bana baktı.
“Çünkü beni sen kaldırdın.”
İstemeden güldüm.
“Bu mantık mı şimdi?”
“Evet.”

Başımı iki yana salladım ama yataktan kalktım.
“Peki,” dedim. “Ama beğenmezsen şikâyet yok.”
“Göreceğiz,” dedi gülümseyerek.
Bir süre sonra mutfaktan gelen kahve kokusu eve yayıldı. Kahvaltıyı hazırlarken Lorin hala odadaydı anlamıyordum bu kadınlar neden bu kadar geç kalıyor düşünürken ben kahvaltıyı hazırlamıştım .Lorin de gelip masaya oturdu. Saçlarını aceleyle toplamıştı.

Kahvaltı sade ama sıcaktı. Bir süre konuşmadan yedik.
Sonra Lorin bana bakarak sordu:
“Bugün çok geç gelir misin?”
Bir an durdum.

“Bilmiyorum,” dedim. “Ama çok uzatmamaya çalışırım.”
Başını salladı.
“Tamam.”
Kahvaltı bitince ceketimi aldım. Kapıya doğru yürürken Lorin de arkamdan geldi.
“Dikkatli ol,” dedi.
O kadar basit söylemişti ki… ama içimde tuhaf bir his bıraktı.
Kapıyı açtım. Bahçede arabalar hazırdı. Korumalar her zamanki gibi yerlerindeydi.

Son bir kez dönüp Lorin’e baktım.
O da kapının eşiğinde durmuş beni izliyordu.
O an bilmiyordum…
ama günün geri kalanı bu sakin sabah kadar huzurlu olmayacaktı.

Evden ayrıldıktan sonra arabaya bindim. Motorun sesi bahçedeki sessizliği bozdu. Korumaların yarısı evde kalmıştı, diğer yarısı ise benimle geliyordu. Arkadaki araç yavaşça arabama eşlik etmeye başladı.

Kapı kapanırken son kez aynadan eve baktım. Lorin hâlâ kapının önünde duruyor gibiydi. İçimde kısa bir huzursuzluk geçti ama düşünceyi kafamdan attım.

Ceketimin cebinden telefonu çıkardım. Ekrana bakıp Mert’i aradım.
Telefon neredeyse ilk çalmada açıldı.
“Efendim?” dedi.
Sesim biraz daha sertti.
“Mert… o adamı yakaladın mı?”

Telefonda kısa bir sessizlik oldu.
O adam dediğim kişi düşmanlarımdan biriydi. Uzun zamandır işime burnunu sokuyordu. Sürekli arkamdan dolaşan, fırsat kollayan biriydi.
Mert sonunda konuştu.

“Henüz değil.”
Kaşlarım çatıldı.
“Henüz değil mi?”
“Adam izini kaybettirdi. Ama peşindeyiz.”
Camdan dışarı baktım. Şehir yeni yeni uyanıyordu ama içimdeki huzursuzluk büyüyordu.

“Ben peşinde olun demedim,” dedim soğuk bir sesle. “Ben yakalayın dedim.”
Mert derin bir nefes aldı.
“Bugün halledeceğiz.”
Arabamız bir kavşaktan dönerken arkamızdaki koruma aracı da aynı şekilde takip etti.

“Bugün değil Mert,” dedim.
“En kısa zamanda.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
“Anladım.”
Bir an sustum. Sonra gözlerimi kısmış şekilde ekledim:
“Ve bir şey daha…”
“Dinliyorum.”

“Eğer o adam yine karşıma çıkarsa… bu sefer konuşmayacağım.”
Sözlerim arabanın içindeki ağır havaya karıştı.
Mert’in sesi bu kez daha ciddiydi.
“Anlaşıldı.”
Telefonu kapattım.

Araba ilerlemeye devam ederken gökyüzü griydi. Sanki şehirde bir şey olacakmış gibi ağır bir hava vardı.
Ve içimde garip bir his vardı…
Bugün sakin bir gün olmayacaktı.