9. bölüm · Kum saati
Okey
İnci Yaman
26 Eylül
Özgüven
Özgüven, çoğu insanın sandığı gibi her zaman güçlü görünmek değildir. Her ortama girdiğinde kendinden emin konuşmak, hiç korkmamak, hiçbir konuda hata yapmamak ya da herkes tarafından beğenilmek değildir. Özgüven, insanın kendisini olduğu hâliyle tanıyabilmesi ve kendi değerini başkalarının düşüncelerine teslim etmemesidir. Çünkü insanın kendisine olan inancı, başkalarının ona verdiği değerden çok daha derinde oluşur. Bazen bir insan kalabalığın içinde sessiz kalabilir ve yine de kendisine güvenebilir. Bazen bir insan hata yaptığını kabul edebilir ve yine de kendisini değersiz görmeyebilir. Bazen "Bilmiyorum." diyebilir, "Yanıldım." diyebilir, "Bunu yapamam." diyebilir. Bunların hiçbiri zayıflık değildir. Tam tersine, insanın kendisini olduğu gibi görebilmesi bir güçtür. Çünkü özgüven, kendini kusursuz görmek değil; kusurlarını bilmesine rağmen kendisine düşman olmamaktır.
Sokrates'in "Kendini bil." düşüncesi, özgüvenin temelini anlatan en güçlü felsefi yaklaşımlardan biridir. İnsan kendisini tanımadan kendisine güvenemez. Neyi sevdiğini, neyi istemediğini, hangi konularda iyi olduğunu, hangi konularda zorlandığını bilmeyen bir insan sürekli başkalarının yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Birileri ona "Sen bunu yapabilirsin." dediğinde kendisini güçlü hisseder, biri "Sen bunu yapamazsın." dediğinde ise bütün inancı bir anda yıkılabilir. Çünkü kendi değerini kendi içinde değil, başkalarının sözlerinde arıyordur. Kendini bilmek ise bunun tam tersidir. İnsan kendi güçlü ve zayıf yönlerini tanıdığında, başkalarının söyledikleri onu eskisi kadar kolay sarsamaz. Çünkü artık kendisi hakkında başkalarının yorumlarından daha sağlam bir fikre sahiptir. Özgüvenin ilk adımı belki de tam olarak budur: Kendisine dışarıdan bakabilmek ve gördüğü insanı kabul edebilmek.
Epiktetos'un "Seni üzen şeyler değil, onlar hakkındaki düşüncelerin." düşüncesi de özgüven açısından oldukça önemlidir. Hayatta herkes eleştirilecektir. Herkes hata yapacaktır. Herkes bir gün reddedilecek, başarısız olacak veya başkalarının kendisi hakkında kötü düşündüğünü duyacaktır. Fakat aynı olay iki farklı insan üzerinde tamamen farklı etkiler bırakabilir. Bir insan kendisine yöneltilen bir eleştiriyi "Demek ki hiçbir şeyi beceremiyorum." şeklinde yorumlayabilir. Başka biri ise "Bu konuda eksik olduğumu fark ettim, geliştirebilirim." diyebilir. Olay aynıdır; fakat insanın kendisine verdiği anlam farklıdır. Özgüven burada ortaya çıkar. Özgüvenli olmak hiçbir eleştiriden etkilenmemek değildir. Eleştirinin seni tamamen tanımlamasına izin vermemektir. Bir konuda başarısız olabilirsin ama bu başarısızlık senin tamamın değildir. Bir sınavdan düşük not alabilirsin ama bu senin zekânın ölçüsü değildir. Bir insan seni sevmeyebilir ama bu senin sevilmeye değmez olduğun anlamına gelmez. İnsanların düşünceleri değişebilir; senin kendine verdiğin değer ise onların düşüncelerine göre sürekli değişmemelidir.
Aristoteles'in "Kendine güven, başarının ilk sırrıdır." şeklinde özetlenen düşüncesi de özgüvenin harekete geçmekle ilişkisini gösterir. Çünkü insan bir şeyi yapabileceğine inanmadığında çoğu zaman başlamaktan bile vazgeçer. Başlamadığı için deneyim kazanamaz, deneyim kazanamadığı için kendisine olan inancı daha da azalır. Böylece bir döngü oluşur. Özgüven ise bu döngüyü kırar. İnsan önce kendisine "Kesinlikle başarılı olacağım." demek zorunda değildir. Bazen yalnızca "Deneyeceğim." demesi yeterlidir. Çünkü özgüvenin gerçek hâli, başarısız olmayacağına inanmak değil; başarısız olsa bile yeniden deneyebileceğine inanmaktır. Bir insanın kendisine duyduğu güven, her şeyi ilk seferde doğru yapmasından değil, yanlış yaptığında ayağa kalkabileceğini bilmesinden gelir.
Özgüvenin en büyük düşmanlarından biri karşılaştırmadır. İnsan kendisine bakmak yerine sürekli başkalarına baktığında kendi hayatını yaşamayı bırakır. Başkasının başarısı kendi başarısızlığı gibi görünmeye başlar. Başkasının yeteneği kendi eksikliği gibi hissedilir. Başkasının hayatı daha güzel göründüğünde kendi hayatını küçümsemeye başlayabilir. Oysa insanların hayatları aynı ölçüyle değerlendirilemez. Her insanın başlangıç noktası farklıdır. Herkesin sahip olduğu imkânlar, yaşadığı zorluklar, öğrenme hızı ve hedefleri farklıdır. Bir insanın başkasından daha ileride olması, diğerinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Hayat bir yarış pisti değildir; herkesin aynı anda aynı yere ulaşması gerekmiyor.
Ünlü isimlerden Michael Jordan'ın başarısızlıklarıyla ilgili söylediği "Kariyerimde 9.000'den fazla şut kaçırdım." sözü bu açıdan çok anlamlıdır. Jordan'ın burada vurguladığı şey yalnızca başarısız olmak değildir. Başarılı insanların da defalarca hata yaptığını ve buna rağmen devam ettiğini göstermesidir. İnsanlar çoğu zaman yalnızca sonuca bakar. Başarılı birini gördüğünde onun kazandığı anları görürsün; kaç kez kaybettiğini, kaç kez hata yaptığını veya kaç kez kendisinden şüphe ettiğini göremezsin. Bu yüzden başkalarının sonucu ile kendi sürecini karşılaştırmak adil değildir. Özgüven, başarısızlık ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaz. Sana başarısız olduğunda kendini tamamen kaybetmemen için güç verir. Çünkü bir şeyi başaramamak ile başarısız bir insan olmak aynı şey değildir.
Yazar Ralph Waldo Emerson'ın özgüvenle doğrudan bağlantılı olan "Kendine güvenmek, kahramanlığın özüdür." düşüncesi de bu noktada önemlidir. Emerson'ın bu düşüncesi, insanın kendi kararlarının arkasında durabilmesini anlatır. Başkalarının sürekli onayını bekleyen biri kendi hayatının yönünü başkalarına bırakır. Ne giyeceğinden ne söyleyeceğine, hangi yolu seçeceğinden hangi hayalin peşinden gideceğine kadar her şeyi başkalarının düşüncesine göre belirlemeye başladığında kendi sesini duyamaz hâle gelir. Oysa insanın kendi kararını verebilmesi, hata yaptığında sonucunu kabul edebilmesi ve gerektiğinde fikrini değiştirebilmesi özgüvenin önemli parçalarıdır. Özgüven, "Ben her zaman haklıyım." demek değildir. "Yanlış olabilirim ama düşüncelerimi ifade etmekten korkmayacağım." diyebilmektir.
Özgüven bazen sessizliktir. Her tartışmada kendini kanıtlamaya çalışmamaktır. Her eleştiriye cevap vermemektir. Herkesin seni sevmesini beklememektir. Bir ortamda dikkat çekmek için başka biri gibi davranmamaktır. Hayır demen gereken yerde hayır diyebilmektir. Birinin seni küçümsemesine izin vermemektir ama aynı zamanda kendini başkalarından üstün görmemektir. Çünkü özgüven ile kibir arasında büyük bir fark vardır. Kibir, insanın kendisini başkalarından üstün görmesidir. Özgüven ise insanın kendisini başkalarından üstün olmak zorunda kalmadan değerli görebilmesidir. Özgüvenli bir insan başkasının parlamasından korkmaz. Çünkü başka birinin başarısının kendi değerini azaltmadığını bilir.
İnsan bazen kendisine güvenmediği için hayatındaki birçok fırsatı kaçırabilir. Bir yarışmaya katılmak ister ama "Ya kazanamazsam?" diye düşünür. Bir yeteneğini geliştirmek ister ama "Benden iyileri var." diyerek vazgeçer. Bir fikrini söylemek ister ama insanların dalga geçmesinden korkar. Yeni bir insanla tanışmak ister ama reddedilme ihtimali onu durdurur. Böylece daha başlamadan kaybeder. Oysa başarısız olmakla hiç denememek arasında büyük bir fark vardır. Başarısız olan insan en azından neyi yanlış yaptığını öğrenebilir. Denemeyen insan ise sürekli "Acaba yapabilir miydim?" sorusuyla yaşayabilir.
Özgüvenin bir başka önemli tarafı da insanın kendi hatalarını kabul edebilmesidir. Kendisine güvenen biri hata yaptığında bunu saklamak zorunda hissetmez. Çünkü hata yapmanın değerini azaltmadığını bilir. "Yanlış yaptım." diyebilmek bazen "Ben haklıyım." demekten çok daha büyük bir özgüven göstergesidir. İnsan kendisini kusursuz göstermeye çalıştıkça aslında kendi eksikliklerinden korktuğunu gösterir. Gerçek özgüven ise kusurlarını saklamak zorunda kalmamaktır. Çünkü insanın değerini kusursuzluğu değil, kendisiyle kurduğu ilişki belirler.
Belki de özgüvenin en güzel hâli, insanın aynaya baktığında kendisiyle savaşmamasıdır. Kendisine sürekli "Daha iyi olmalıyım." diye bağırmak yerine "Bugün olduğum yerdeyim ve yarın biraz daha gelişebilirim." diyebilmesidir. Kendini olduğu yerde bırakmak değil, kendini küçümsemeden geliştirmektir. Çünkü insan kendisini sevmek ile kendisini geliştirmek arasında seçim yapmak zorunda değildir. İkisini aynı anda yapabilir.
Sonuçta özgüven bir günde oluşmaz. Bir sabah uyanıp kendine güvenmeye başlamazsın. Küçük kararlarla oluşur. Bir gün fikrini söylemekle, başka bir gün hata yaptığını kabul etmekle, bir başka gün istemediğin bir şeye hayır demekle... Her seferinde kendine "Benim düşüncelerimin de değeri var." demeyi öğrenirsin. Zamanla başkalarının seni nasıl gördüğünden çok, senin kendini nasıl gördüğün önem kazanmaya başlar.
Çünkü insanın hayatındaki en uzun ilişki kendisiyle olan ilişkisidir. Herkes gidebilir, herkes değişebilir, insanların düşünceleri zamanla farklılaşabilir. Ama insan, bütün hayatı boyunca kendi zihninin içinde yaşar. Bu yüzden kendisine sürekli düşman olan birinin dünyanın en güzel yerinde bile huzur bulması zordur. Kendisiyle barışmayı öğrenen bir insan ise hayatın zorluklarıyla karşılaştığında bile tamamen yıkılmaz.
Özgüven, "Ben herkesten iyiyim." demek değildir.
"Ben, olduğum kişi olarak da bir değere sahibim ve eksiklerime rağmen gelişmeye devam edebilirim." diyebilmektir.
Belki de gerçek özgüven tam olarak budur: Başkalarının alkışına ihtiyaç duymadan kendi sesini duyabilmek, herkes seni onaylamadığında bile kendine sırtını dönmemek ve düştüğünde kendi elinden tutup yeniden ayağa kalkabilmek.
⏳️
Sabah güneşi, perdelerin arasından odama ince bir çizgi gibi sızıyordu. Gözlerimi açtığımda birkaç saniye tavana bakıp nerede olduğumu anlamaya çalıştım.
Sonra hatırladım.
Yeni evimiz.
Dün gece ilk kez kendi odamızda uyumuştuk. Yıllarca kaldığımız yurttan ayrılmış, elimizde birkaç koliyle yepyeni bir hayata başlamıştık.
Garip bir histi.
Hem özgür hissediyordum hem de sanki bir şeyleri geride bırakmışım gibi içimde boşluk vardı.
Tam tekrar gözlerimi kapatacakken kapım birden açıldı.
"İnci, kalk."
Yorganı başıma çektim.
"Mina, daha çok erken."
"Erken değil."
"Benim için erken."
Mina yatağın kenarına oturdu.
"Neriman Teyze'ye gideceğiz."
Yorganın altından kafamı çıkardım.
"Bugün mü?"
Mina bana boş boş baktı.
"Hayır, üç yıl sonra."
"Komik."
"Sen de komik olmaya çalışıyorsun ama olmuyor."
Yataktan kalkıp ona baktım.
"Sen ne zaman uyandın?"
"Bir saat önce."
"Sen?"
"Evet, ben."
"Bedava kahvaltı olduğunu söylemiş miydin?"
Mina gülerek başını salladı.
"Hayır ama şimdi söyledim."
"Tamam, şimdi neden erkenden kalktığın belli oldu."
Mina yatağın üzerindeki kıyafetlerime baktı.
"Çabuk hazırlan. Bir de okey oynayacağız."
"Gerçekten okey mi oynayacağız?"
"Evet. Dün Neriman Teyze söyledi."
"Sen okey oynamayı biliyor musun?"
"Tabii."
"Geçen sefer taşları ters dizmiştin."
"O taktikti."
"Nasıl bir taktik?"
"Rakibin dikkatini dağıtma taktiği."
"Sen kendini kandırmaya devam et."
Mina gülerek odadan çıktı.
Ben de banyoya geçtim.
Yüzümü yıkayıp saçlarımı taradım. Üzerime evde rahat edebileceğim bir eşofman ve sade bir üst geçirdim. Hazırlanıp salona çıktığımda Mina kapının yanında beni bekliyordu.
Elinde okey çantası vardı.
"Onu gerçekten yanında mı taşıyorsun?"
Mina çantayı kaldırdı.
"Bugün önemli bir gün."
"Ne zamandan beri okey önemli?"
"Benim için her zaman önemliydi."
"Ben seni tanımamışım."
"Sen beni hiç tanımamışsın."
Kapıyı kilitleyip apartmandan çıktık.
Sabah havası serindi. Sokak henüz çok kalabalık değildi. Birkaç dükkân yeni açılıyor, karşı apartmanın önünde yaşlı bir adam gazetesini okuyordu.
Mina yürürken birden durdu.
"İnci."
"Ne?"
"Sence Neriman Teyze'nin kızı nasıl biridir?"
"Bilmem."
"Ya çok sessizse?"
"Sen zaten onun yerine de konuşursun."
"Doğru."
Biraz daha yürüdük.
"Ya çok konuşuyorsa?"
"Bu sefer ikinizden kaçmak için ben evden kaçarım."
Mina koluma girdi.
"Yok canım, o kadar kötü değiliz."
Ona baktım.
"Sen dün kapıya 'müzik sevmeyenler giremez' paspası koydun."
"Bu kişiliğimle ilgili."
"Ben de onu diyorum."
Neriman Teyze'nin kapısına geldiğimizde içeriden sesler geliyordu.
"Ula kızım, o tabağı oraya koyma."
"Anne, orası boş."
"Boş ama oraya çay koyacağum."
"Tamam anne."
Mina bana baktı.
"Sanırım erken gelmişiz."
"Sanırım."
Zile bastım.
Kapı kısa süre sonra açıldı.
Neriman Teyze bizi görünce gülümsedi.
"Ula geldunuz mi? Girun içeri, girun. Sofra hazır."
"Hoş bulduk Neriman Teyze."
Mina ayakkabılarını çıkarırken mutfağa doğru baktı.
"Çok güzel kokuyor."
Neriman Teyze güldü.
"Ula daha içeri girmeden yemeği kokladun."
"Benim burnum iyi çalışıyor."
"Senun miden iyi çalışıyor olmasun?"
Mina kahkaha attı.
"Olabilir."
Neriman Teyze başını sallayarak kenara çekildi.
"Gelun, Lara da içeride."
Mutfağa geçtiğimizde masanın başında genç bir kız oturuyordu.
İlk dikkatimi çeken uzun kahverengi saçları oldu. Saçları doğal dalgalarıyla omuzlarının ve sırtının üzerine düşüyordu. Yüzü yumuşak hatlıydı; belirgin kaşları, sakin kahverengi gözleri ve doğal bir gülümsemesi vardı.
Üzerinde dışarı çıkmak için hazırlanmış gibi görünen bir kıyafet yerine, evde kahvaltı yapmaya uygun rahat bir eşofman ve sade bir üst vardı. Saçlarını da özel olarak şekillendirmemişti. Buna rağmen oldukça bakımlı görünüyordu.
Neriman Teyze eliyle onu gösterdi.
"Bu da benim kızım Lara."
Lara ayağa kalkıp gülümsedi.
"Merhaba."
"Merhaba, ben İnci."
"Ben de Mina."
Lara tekrar yerine oturdu.
"Memnun oldum."
Mina sandalyeye otururken masaya baktı.
"Ben de. Özellikle şu börekle tanıştığıma memnun oldum."
Lara güldü.
"Sen gerçekten açmışsın."
"Biraz."
Neriman Teyze hemen tabağı Mina'ya doğru itti.
"Al kızım, al. Çekinme."
Mina bir parça aldı.
"Ben çekinmem."
Ben çayımı doldururken güldüm.
"Onu fark ettik."
Kahvaltı yavaş yavaş başladı.
Sofrada öyle büyük bir sessizlik yoktu. Neriman Teyze sürekli bir şeyler anlatıyor, Lara arada annesine cevap veriyor, Mina da bulduğu her fırsatta sohbete dahil oluyordu.
Bir ara Lara bana dönüp sordu:
"Yeni eve alışabildiniz mi?"
"Tam olarak değil. Daha dün yerleştik."
Mina ağzındaki lokmayı bitirdikten sonra araya girdi.
"Ben alıştım."
Ona baktım.
"Sen neye alıştın?"
"Eve."
"Daha dün geldik."
"Ben hızlı adapte olurum."
Lara gülümsedi.
"Yurttan ayrılmak zor olmadı mı?"
Bu kez ikimiz de kısa süre sustuk.
Sonra başımı salladım.
"Oldu. Özellikle dün."
Mina çayından bir yudum aldı.
"Ben ağlamadım."
Ona baktım.
"Gözlerin dolmuştu."
"Rüzgârdan."
"Kapalı odadaydık."
Mina bana bakıp sustu.
Lara gülümseyerek başını eğdi.
Neriman Teyze de çayını karıştırırken güldü.
"Ula siz ikiniz bayağı birbirunuza alışmışsunuz."
"Yıllardır beraberiz," dedim.
"İyi arkadaş olmuşsunuz."
Mina bana baktı.
"Arkadaş mı?"
"Ne?"
"Ben kendisini yıllardır çekiyorum."
Gözlerimi devirdim.
"Ben de seni çekiyorum zaten."
"Bak işte."
Lara gülmeye başladı.
"İkiniz böyle sürekli atışıyor musunuz?"
"Hayır," dedim.
Mina aynı anda:
"Evet."
Birbirimize baktık.
Lara kahkaha attı.
"Anladım."
Kahvaltı devam ederken konu bir şekilde Lara'ya geldi.
Mina, Lara'nın çay bardağını doldururken sordu:
"Lara, senin soyadın neydi?"
"Lavin."
Mina bir an durdu.
"Annenin soyadı farklı değil mi?"
Lara bardağını eline aldı.
"Evet."
"Neden?"
Neriman Teyze söze girdi.
"Ula onun babası koydu soyadını. Biz sonra ayrılduk."
Mina biraz şaşırarak Lara'ya baktı.
"Sen babanın soyadını mı kullanıyorsun?"
Lara başını salladı.
"Evet. Babam benim adımı da soyadımı da kendi seçmiş. Annem ayrıldıktan sonra kendi kızlık soyadına döndü."
Neriman Teyze omuz silkti.
"Ben de eski soyadıma döndüm. Lara babasının soyadında kaldı."
"Anladım," dedim.
Lara hafifçe gülümsedi.
"Aslında çok karışık bir şey değil."
Mina hemen:
"Ben sadece merak ettim."
"Anladım."
Neriman Teyze masaya yeni bir tabak koydu.
"Ula hadi, yeter bu kadar soru. Daha kahvaltunuzu biturmedunuz."
Mina tabağa baktı.
"Ben bitirdim."
Neriman Teyze şaşkınlıkla baktı.
"Ula sen ne ara biturdun?"
"Ben hızlı yerim."
"Fark ettum."
Kahvaltının sonuna doğru sofradaki tabaklar yavaş yavaş boşaldı. Çaylar yeniden dolduruldu. Mina sandalyesine yaslanıp derin bir nefes aldı.
"Ben artık kalkamam."
Neriman Teyze masayı toplamaya çalışırken:
"Ula daha okey oynayacaktuk."
Mina bir anda doğruldu.
"Okey mi?"
Lara gülerek ona baktı.
"Az önce kalkamayacağını söylüyordun."
"Okey başka."
"Nasıl başka?"
"Stratejik olarak enerji biriktiriyordum."
Ben gülmeye başladım.
"Senin stratejilerin çok garip."
Mina çantasını çıkardı.
"Çünkü sen anlamıyorsun."
Okey takımını masaya bıraktığında taşların sesi mutfakta yankılandı.
Neriman Teyze de karşısındaki sandalyeye oturdu.
"Ula bakalım, kim kazanacak?"
"Ben," dedi Mina hiç düşünmeden.
"Sen daha taşları dizmeden kazandın yani?" diye sordum.
"Evet."
Lara taşları karıştırmaya başladı.
"Ben uzun zamandır oynamıyorum. Kuralları unutmuş olabilirim."
"Hiç sorun değil," dedim. "Mina da bilmiyor zaten."
Mina hemen itiraz etti.
"Biliyorum."
"Geçen sefer..."
"Geçen seferi konuşmayalım."
Lara gülerek:
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Ne olmuş?"
Mina bana baktı.
"İnci anlatma."
"Taşları ters dizmişti."
"Ben ters dizmedim."
"Dizdin."
"Hayır."
Neriman Teyze kahkahasını tutamadı.
"Ula daha oyun başlamadan kavga ettunuz."
Taşları dağıtmaya başladık.
Bir süre herkes kendi taşlarını düzenledi.
Mina'nın yüzündeki ciddiyet giderek arttı.
Lara ona bakıp gülümsedi.
"Bu kadar ciddi olman normal mi?"
"Ben oyun oynarken ciddileşirim."
"Ben de seni biraz önce mutfakta dans ederken gördüm."
Mina başını kaldırdı.
"O başka."
"Nasıl başka?"
"Orada kazanmak zorunda değildim."
Ben güldüm.
"Senin hayatında her şey rekabet."
"Hayır."
Mina bir taş çekti.
"Mesela kahvaltıda seni yenmedim."
"Çünkü yarışmadık."
"İşte."
İlk birkaç el oldukça sakin geçti.
Taşlar çekiliyor, ortaya atılıyor, arada çay dolduruluyor, Neriman Teyze bir yandan da mutfakta kalan tabakları topluyordu.
Sonra Mina birden elindeki taşı masaya bıraktı.
"Bu ne?"
Lara ona baktı.
"Taş."
"Onu biliyorum."
"Ne soruyorsun?"
Mina taşı tekrar eline aldı.
"Ben bunu neden çekmişim?"
Ben gülerek:
"Çünkü sen çektin."
"Çok yardımcı oldun."
Lara kahkaha attı.
Mina taşlarını yeniden dizdi.
"Tamam. Herkes sakin olsun."
"Kimse bir şey demedi," dedim.
"Ben kendime söylüyorum."
Bir süre sonra Lara elindeki taşlardan birini ortaya attı.
Mina anında uzandı.
"Onu alabilir miyim?"
Lara şaşırdı.
"Attım zaten."
"Tamam."
"Niye sordun?"
"Nezaket."
Neriman Teyze gülmeye başladı.
"Ula taşu bile izin alarak aliy."
Mina da güldü.
"Ben kibar bir insanım."
"Sen az önce İnci'ye yastık attun."
"O farklı."
"Her şey senun için farklı."
Oyun ilerledikçe masadaki sessizlik yerini küçük itirazlara bıraktı.
"Ben o taşı az önce atacaktım."
"Attın zaten."
"Hayır, başka taşı."
"Mina, sen ne yaptığını biliyor musun?"
"Biliyorum."
"Ne yaptığını söyle."
Mina birkaç saniye düşündü.
"Şu an bilmiyorum."
Lara gülmekten başını masaya eğdi.
Neriman Teyze:
"Ula kızım sen böyle oynayacaksan ben sana öğretmen lazım."
"Ben öğrenirim."
"Öğrenmeden kazanamazsun."
Mina taşlarına baktı.
"Ben zaten kazanacağım."
Ben ona baktım.
"İddialısın."
"Çünkü elim güzel."
"Elini daha görmedik."
"Ben gördüm."
Lara gülümseyerek:
"Bu özgüven nereden geliyor?"
Mina hiç düşünmeden cevap verdi:
"Doğuştan."
Kahkaha attık.
Oyun uzadıkça uzadı.
Kahvaltı bitmişti ama sofranın etrafındaki sohbet hâlâ devam ediyordu. Çay bardakları birkaç kez yenilenmiş, masanın kenarına boş tabaklar toplanmıştı.
Neriman Teyze bir ara saatine baktı.
"Ula siz daha biturmedunuz mu?"
Mina taşlarını gösterdi.
"Ben finale geldim."
"Sen on beş dakikadır finale geliyorsun."
"Final uzun sürüyor."
Lara başını iki yana salladı.
"Ben galiba seninle bir daha oynamayacağım."
Mina hemen itiraz etti.
"Hayır, rövanş yapacağız."
"Önce bu oyun bitsin."
"Tamam."
Mina yeniden taşlarına döndü.
Birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra yüzünde yavaşça bir gülümseme oluştu.
"Bir dakika..."
Hepimiz ona baktık.
"Ne oldu?"
Mina taşlarını masaya dizdi.
"Sanırım bitirdim."
Bir an sessizlik oldu.
Lara taşlarına baktı.
Ben kendi taşlarıma baktım.
Neriman Teyze gözlerini kıstı.
"Ula gerçekten mi?"
Mina gururla başını salladı.
"Gerçekten."
Sonra bir anda kahkaha attı.
"Şaka!"
Hepimiz aynı anda tepki verdik.
"MINA!"
Neriman Teyze gülmekten elini masaya vurdu.
"Ula sen beni öldüreceksun!"
Lara kahkahasını tutamıyordu.
Ben ise elimdeki taşı Mina'ya doğru kaldırdım.
"Bir daha yaparsan bunu kafana atacağım."
Mina hemen ellerini kaldırdı.
"Tamam, tamam!"
Sonra gülerek taşlarını yeniden dizmeye başladı.
O sabah...
Sadece kahvaltı etmiştik.
Yeni bir insanla tanışmış, saatlerce konuşmuş ve saçma sapan bir okey oyunu yüzünden birbirimize laf atmıştık.
Her şey o kadar sıradandı ki, o günün ileride hatırlayacağım günlerden biri olacağını düşünmemiştim.
Henüz hiçbirimiz ne olacağını bilmiyorduk.
Şimdilik tek bildiğimiz şey vardı:
Mina'nın okeyde gerçekten kazanıp kazanamayacağı hâlâ belli değildi.
