20. bölüm · Kulübedeki çocuk
Kayra (final)
Kayra o günden sonra evim dediği yere bir daha geri dönmedi.
Mira’nın kanı silinmişti ama koku kalmıştı. İnsan bazı şeyleri burnuyla değil, ruhuyla duyar. Tabloyu alıp bir bezle sardı. O çocuk resmi artık sanat değildi. Bir mezar taşıydı.
Cenaze günü yağmur yağmadı.
Bu daha kötüydü.
Mira’nın tabutu beyazdı. Fazla hafifti. Ailesi ön sıradaydı. Gözyaşları sessizdi. Kimse bağırmıyordu. Büyük acılar gürültü çıkarmaz.
Kayra en arkadaydı. Siyah giyinmişti ama fark edilmiyordu. Zaten fark edilmek istemiyordu. Tabut toprağa indirilirken dizleri kilitlendi. Mira’nın gülüşü, sesi, kasetlerde biriken kelimeler kafasının içinde üst üste bindi.
“Ben seni koruyordum” cümlesi, artık bir anlam taşımıyordu.
Deniz cenazeye gelmedi.
Ama uzaktan izledi.
Arabanın içinde, kulübenin adresinin yazılı olduğu kâğıdı buruşturup attı. Mira artık yoktu ama Kayra hâlâ vardı. Ve Deniz için bu, bitmemiş bir oyundu.
Çünkü gerçeği bilen tek kişi oydu.
Maskeyi veren oydu.
Adresi söyleyen oydu.
Her şeyi başlatan oydu.
Ve kimse ona bakmıyordu.
Mira toprağa verildi.
Kayra’nın içindeki bir şey de onunla birlikte gömüldü.
Geriye sadece iki şey kaldı:
Bir tablo.
Bir de Deniz’in artık saklamadığı niyeti.
Bu hikâyede en tehlikeli insanlar bıçak taşıyanlar değildi.
Maske uzatanlardı
~★~
Kayra, Mira’nın ölümünden sonra hayattan çekilmedi.
Hayat ondan çekildi.
Günler geçti. Sonra haftalar. Kayra kulübeden alınıp eskiden yaşadığı yerdeki bir eve getirildi ama bu bir kurtarış değildi, sadece adres değişikliğiydi. Odasından çıkmadı. Perdeler kapalıydı. Işık istemiyordu. Zaten ışık onun için hiçbir zaman güvenli bir yer olmamıştı.
Konuşmuyordu.
Sormuyordu.
Cevap vermiyordu.
Ege ilk günler odanın kapısında bekledi. Bir şey söylemek istedi, ama ne söyleyeceğini bilmiyordu. “Geçecek” denecek bir şey değildi bu. İsmet sertliğini bırakıp yumuşak konuşmaya çalıştı. “Evladım, ” dedi birkaç kez. Karşılık alamadı. Ege Kayra, Mira’yı öldürdüğüne inanmadı.
İnanamadı.
Ege ise Eskisi gibi olması için çabaladı.
Bir gün elinde iplik ve şişlerle Kayra’nın odasına girdi.
“Bak,” dedi, sesi gereğinden hafifti. “Yeni bir örgü modeli öğrendim. İstersen beraber yaparız.”
Kayra başını kaldırmadı.
Ege devam etti.
“Eskiden hep yapardın ya. Belki yine—”
Cümle yarım kaldı. Kayra’nın eli titredi. Şişlere bakmadı. İpliklere hiç bakmadı. Çünkü örgü onun için bir hobi değildi. Mira’ya dokunmanın başka bir yoluydu. Ege bunu çok geç anlamıştı.
Sonra müzik teklif etti.
Film.
Yürüyüş.
Sessizlik.
Hiçbiri Kayra’ya ulaşmadı.
Deniz ise diğerlerinden farklıydı. O bekledi. İzledi. Zamanı kolladı.
Kayra geceleri uyumuyordu. Duvara bakıyordu. Bazen kasetleri çıkarıp elinde tutuyor, dinlemiyordu bile. Sadece ağırlığını hissetmek istiyordu. Masum çocuğun sesi artık bir anı değil, bir hataydı. Kendi hatası.
Depresyon yavaş gelmedi.
Zaten içindeydi.
İsmet doktora götürmek istedi. Kayra gitmedi. Ege bağırdı. Kayra tepki vermedi. Deniz ise herkesin göremediğini gördü: Kayra’nın boşluğu. Ve boşluklar doldurulmak içindir.
Deniz konuşmaya başladı. Sessizce. Yavaşça.
“Yanında olabilirim,” dedi.
“Anlıyorum,” dedi.
“Kimse seni senin kadar tanıyamaz.”
Kayra bakmadı bile.
Ne itme vardı, ne kabul.
Bu, Deniz’i durdurmadı. Aksine. Karşılık vermemek, reddedilmekten daha tehlikeliydi. Çünkü Deniz bunu hâlâ bir ihtimal olarak görüyordu. Kayra’nın kırık hâlini sevdi. Çünkü onu bu hâle getiren süreçte kendisinin parmak izi vardı.
Günler geçti. Evde bir tuhaflık başladı. Kayra’nın odasından ses gelmiyordu. Eskiden de gelmezdi ama bu farklıydı. Fazla düzenli bir sessizlikti. Fazla huzurlu.
Bir akşam Deniz, kimseye söylemeden Kayra’nın odasına çıktı.
Kapı açıktı.
İçeri girdiğinde ilk fark ettiği şey camdı. Açık bırakılmıştı. Perde hafifçe dalgalanıyordu. Oda serindi. Ama dağınık değildi. Tam tersine. Yatak düzeltilmişti. Masanın üzeri boştu. Kasetler yoktu.
Her şey… olması gerektiği gibiydi.
Deniz bir adım attı.
“Kayra?” dedi.
Cevap gelmedi.
Odanın içindeki huzur, Deniz’in içine ilk kez gerçek bir rahatsızlık bıraktı. Bu bir sakinlik değil, bir veda hissiydi. Bazı odalar, içindeki insan gitmeden önce değişir. Deniz bunu fark ettiğinde kalbi ilk kez hızlandı.
Camdan dışarı baktı.
Aşağıda hiçbir şey yoktu.
Ama Kayra da yoktu.
Sessizlik, o an ilk kez Deniz’in lehine değildi.
Ve Deniz, ilk kez kontrolü kaybettiğini hissetti..
İki gün sonra.
Rastgele geziciler, ormanın içinde eski bir kulübeye rastladı. Kimsenin uğramadığı, neredeyse doğayla bütünleşmiş bir yerdi. Kapısı yarı açıktı.
Bu kulübe, Kayra ile Mira’nın ilk kez karşılaştıkları kulübeydi.
İçeride toz, eski tahta ve sessizlik vardı. Eve girdiklerinde bir beden buldular.
Kayra.
Göğsünün tam ortasında, kalbin hizasında koyu bir leke vardı. Kumaş orada çökmüş, sanki içeri doğru çekilmişti. Kurşunun girdiği yer küçüktü ama etkisi büyüktü; insanın tam merkezine açılmış bir kapı gibi.Silah yanındaydı. Yüzünde korku yoktu. Sanki kararını çoktan vermişti. Sanki başka bir yere gitmişti.
Polis raporuna “intihar” yazıldı.
Ama kimse şunu yazmadı:
Kayra, her şeyin başladığı yere geri dönmüştü.
Mira’yı bulduğu yere.
Çünkü Kayra, Mira’nın öldüğünü hiçbir zaman kabul etmedi.
Belki de bu yüzden, onun olmadığı bir dünyayı da kabul edemedi.
Bazı hikâyeler başladığı yerde biter.
Bazılarıysa, bitmemek için oraya geri döner.
Cenazede sadece üç kişi vardı.
Ne kalabalık, ne uzaktan bakan meraklılar, ne de ezberlenmiş taziyeler.
Deniz, İsmet ve Ege.
Kayra kimsesizler mezarlığına gömülüyordu. Çünkü resmiyette kimsesizdi. İsmet kendini hiçbir zaman baba olarak kabul ettirememişti. Kayra buna izin vermemişti. Hayattayken reddettiği bir bağı, ölümünden sonra almak istemediler. Kimse zorlamadı. Bu bile bir saygıydı.
Tabut sade ve isimsizdi. Üzerinde çiçek yoktu. Zaten getiren de olmamıştı.
Deniz en önde duruyordu.
Bu kez gerçekten üzgündü. Omuzları düşüktü. Elleri titriyordu. Gözlerini tabuttan ayıramıyordu. İçinde taşıdığı suçluluk, ilk kez kendini saklamaya çalışmıyordu. İlk aşkını kaybetmişti ondan sevdiğini almıştı oda onu temenli terk edip gitmişti işte.
Toprak atılırken başını eğdi.
Sessizce ağladı.
Kimseye göstermeden değil, saklayamadığı için.
Ege biraz gerideydi. Yüzü bembeyazdı. Kayra’nın mezarına bakmıyordu. Yan tarafa bakıyordu. Sanki bakarsa bir daha nefes alamayacakmış gibiydi. Elini cebine sokmuştu. İçeride, yarım kalmış bir örgü parçası vardı. Onu kimse bilmiyordu.
İsmet en dik duran oydu. Ama bu güç değildi. Çöküşün başka bir hâliydi. Mezara bakarken dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. “Oğlum” demedi. Demediği için değil, artık kime diyeceğini bilmediği için.
İmam kısa konuştu.
Rüzgâr aldı götürdü.
Toprak tabutun üstüne düştü. Ses, boş bir yere vurur gibi çıktı. Kimsesizler mezarlığında her ses biraz yankısızdır. Kimse elini mezara koymadı. Kimse diz çökmadı. Çünkü bu bir vedadan çok, geç kalınmış bir kabul gibiydi.
Deniz en son ayrıldı.
Mezara baktı.
“Affet beni,” dedi ama kimin için söylediği belli değildi.
Ege arkasını dönüp yürüdü.
İsmet olduğu yerde kaldı.
Kayra, hayattayken kimseye tam ait olamamıştı.
Ölümünde de kimseye ait sayılmadı.
Toprak kapandı.
Hikâye de onunla birlikte sessizce kapandı.
- Son -
İlk olarak kitabımı okuduğunuz için çok ama çokkk teşekkürler bana cidden çok büyük bir destek oldu . Okudunuz için teşekkür ederim istenirse ek bölümler karakter bilgileri atarım .(lütfen isteyin istiyosanız yorumlara kalp fln koyun ben anlarım) Başka hikayelerde görüşmek üzere hoşçakalın sevgiyle kalın.
İyi bir yazar 📚🖋
