Bölümler 10Şu an: insan bazı şeylere alışmyor,sadece susmayı öğreniyor
- 1 insan bazı şeylere alışmyor,sadece susmayı öğreniyor1.224 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BÖLÜM İKİ.BİR OKULDAN DAHA FAZLASI492 kelime
- 3 BÖLÜM 3 EVE DÖNENLER1.483 kelime
- 4 4. BÖLÜM — ANNEMİN SESİ2.632 kelime
- 5 5.BÖLÜM-FOTOĞRAFTA KALANLAR2.175 kelime
- 6 6. BÖLÜM BENİ O ODADA BIRAKMIŞTIN1.360 kelime
- 7 7. BÖLÜM — ÖLÜLERİN SAKLADIĞI SIRLAR1.972 kelime
- 8 8. BÖLÜM — KAN BAĞI1.820 kelime
- 9 9. BÖLÜM — YANLIŞ ÇOCUK2.037 kelime
- 10 10. BÖLÜM — KİM DIŞARIDA KALACAK?2.418 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KÜL VE YILDIZ
Birinci Kitap
Bazı insanlar geçmişlerinden kaçar. Bazılarıysa geçmişlerinin onları bulmasını bekler.
BÖLÜM 1
İnsan bazı şeylere alışmıyor, sadece susmayı öğreniyor.
Ben Lâl Arven.
On yedi yaşındayım.
İnsanların hakkımda ilk fark ettiği şey genellikle yüzümdeki ifadedir. Sanki dünyadaki bütün insanlardan aynı anda nefret ediyormuşum gibi görünürmüşüm.
Haksız sayılmazlar.
Ama bu, insanlardan nefret ettiğim anlamına gelmiyor. Sadece gereksiz konuşmaları, yapmacık gülümsemeleri ve kendisini dünyanın merkezi sanan insanları sevmiyorum.
Bir de sabahları konuşmayı.
Özellikle sabahları.
Saat 07.12'de telefonumun alarmı çalmaya başladığında gözlerimi açmadan telefonu bulmaya çalışıyordum.
Bulamadım.
Yastığın altına baktım.
Yok.
Yorganın altına baktım.
Yok.
Sonunda telefonun sesinin yatağın altından geldiğini fark ettim.
Bir insan telefonunu nasıl yatağın altına atabilir diye soracak olursanız, ben de bilmiyorum. Muhtemelen gece bilinçaltım tarafından gerçekleştirilen bir sabotajdı.
Yataktan aşağı sarkıp telefonu aldım.
Alarmı kapattım.
Ekranda on yedi cevapsız bildirim vardı.
Hiçbirini açmadım.
Önce tavana baktım.
Sonra pencereye.
Sonra tekrar tavana.
Hayatımın en önemli kararını vermek üzereydim.
Bugün okula gitmemek.
Fakat okul yönetmeliği, öğrencilerin canları istemediğinde evde kalmalarına izin vermiyordu. Gerçekten çok düşüncesiz insanlardı.
Yataktan kalkıp banyoya gittim.
Aynada kendime baktım.
Koyu kahverengi saçlarım karmakarışıktı. Gözlerimin altında hafif morluklar vardı. Son birkaç haftadır düzgün uyuyamıyordum.
Aslında birkaç haftadır değil.
Birkaç yıldır.
Bazı geceler aynı rüyayı görüyordum.
Uzun bir koridor.
Beyaz bir kapı.
Kapının arkasından gelen bir kadın sesi.
Ve her seferinde aynı cümle:
"Lâl, sakın geri dönme."
Rüyanın devamını hiçbir zaman hatırlayamıyordum.
Belki de hatırlamak istemiyordum.
Yüzümü yıkadım, saçlarımı taradım ve siyah bir sweatshirt giydim. Dolabımdaki kıyafetlerin yüzde sekseni siyahtı.
Hayır, depresif olduğum için değil.
Diğer renklerle kişisel bir anlaşmazlığım vardı.
Aşağı indiğimde mutfakta telefonla konuşan babamı gördüm.
"Hayır, bugün gönderilecek."
Bir süre sustu.
"Ben hallederim."
Telefonu kapattı.
Beni fark ettiğinde başıyla selam verdi.
"Günaydın."
"Günaydın."
Masaya oturdum.
Babam kahvemi hazırlarken yüzüme baktı.
"Yine uyumamışsın."
"Uyudum."
"Ne zaman?"
"Geçen hafta."
Gülmedi.
Zaten babamla şakalaşmak, duvara fıkra anlatmak gibiydi. En azından duvarın bazen yankı yaptığı oluyordu.
Masadaki ekmeği aldım.
"Bugün okuldan sonra bir yere gitmen gerekiyor."
"Nereye?"
"Bir görüşme var."
"Ne görüşmesi?"
Babam kahvesinden bir yudum aldı.
"Seninle ilgili."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Ne yaptım?"
"Bir şey yapmadın."
"İlk defa. Gurur duydum kendimle."
"Lâl, ciddi ol."
"Ben ciddiyim. Hayatımda ilk kez suçsuzum ve kimse bunu kutlamıyor."
Babam sandalyesine yaslandı.
"Bir okuldan teklif geldi."
Elimdeki ekmek havada kaldı.
"Okul mu?"
"Evet."
"Hangisi?"
"Vesper Akademisi."
İsim bana hiçbir şey ifade etmiyordu.
"İlk defa duyuyorum."
"Yatılı bir okul."
Kahvemi bıraktım.
"Hayır."
Babam kaşlarını çattı.
"Daha ne olduğunu dinlemedin."
"Yatılı dedin. Gerisiyle ilgilenmiyorum."
"Lâl, bu senin için iyi olabilir."
İşte yine o cümle.
Senin için iyi olabilir.
İnsanlar bir şeyleri açıklamak istemediğinde ne kadar güzel cümleler kuruyordu.
"Ben burada kalıyorum."
Babam cevap vermedi.
Birkaç saniye sonra ayağa kalktı.
"Akşam konuşuruz."
Çantasını aldı ve evden çıktı.
Arkasından baktım.
Sonra kendi kendime mırıldandım:
"Harika. Aile toplantısı bile yapmadan hayatımı planlıyorlar. Bir sonraki adımım cenazeme katılmak olacak herhâlde."
Masadaki kahvemi bitirdim.
Ama içimde tuhaf bir his vardı.
Vesper Akademisi.
Neden bu isim bana tanıdık geliyordu?
Sanki daha önce bir yerde duymuştum.
Belki bir rüyada.
Belki de hatırlamak istemediğim bir yerde.
Annem öldüğünde yedi yaşındaydım.
Bazı insanlar çocukluklarını oyuncaklarla, doğum günü pastalarıyla ve okul gezileriyle hatırlar.
Ben hastane koridorlarıyla hatırlıyorum.
O gün annemle birlikte dışarı çıkmıştık. Bana pembe bir toka alacağını söylemişti. Mağazanın önünde durmuş, vitrindeki tokaları inceliyorduk.
Sonra bir telefon geldi.
Annemin yüzü değişti.
Beni bir bankın üzerine oturttu.
"Burada bekle, küçük yıldızım."
Ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Annem o gün eve dönmedi.
Bana söylenen, bir trafik kazasında hayatını kaybettiğiydi.
Cenazede ağladığımı hatırlıyorum. İnsanların başımı okşadığını, kulağıma bir şeyler fısıldadığını...
Ama en çok babamın yüzünü hatırlıyorum.
Hiç ağlamamıştı.
En azından benim gördüğüm kadarıyla.
Annemin ölümünden sonra evimizdeki bütün fotoğraflar kaldırıldı. Önce salondakiler, sonra koridordakiler, sonra da odamdakiler.
Bir gün annemin fotoğrafını yatağımın başucuna koyduğumda babam onu alıp çekmeceye kaldırmıştı.
"Neden?" diye sormuştum.
"Artık bunlara bakmana gerek yok."
O gün annemi ikinci kez kaybetmiş gibi hissetmiştim.
Dokuz yaşımdayken babam beni anneannemin yanına bıraktı.
"Bir süreliğine," demişti.
Bir süreliğine kelimesinin kaç yıl sürdüğünü hiçbir zaman öğrenemedim.
Anneannem benim için başka bir dünyaydı.
Sabahları mutfaktan gelen çay kokusu, televizyonun sesini sonuna kadar açması, her akşam aynı diziyi izlemesi...
Bir de sürekli söylediği bir söz vardı:
"İnsan, başına gelenlerle değil, onlardan sonra ne yaptığıyla tanınır."
O zamanlar anlamazdım.
Şimdi de tam olarak anladığım söylenemezdi.
On üç yaşımda anneannemi de kaybettim.
O günden sonra babam yeniden hayatıma girdi.
Ama aramızda hiçbir zaman eskisi gibi bir ilişki kurulmadı.
Aynı evde yaşıyorduk.
Aynı sofraya oturuyorduk.
Bazen aynı televizyon programını izliyorduk.
Ama birbirimizin hayatında misafir gibiydik.
İnsan bazen ailesiyle aynı evde yaşarken bile kendisini kimsesiz hissedebiliyordu.
Ben de öyle hissediyordum.
Tabii bunu kimseye söylemiyordum.
Çünkü insanlara üzgün olduğunu göstermek, onlara kendisi hakkında fazla bilgi vermek gibiydi.
Ben de fazla bilgi vermeyi sevmiyordum.
Saat 16.30'da eve döndüğümde babam salonda oturuyordu.
Yanında siyah bir dosya vardı.
"Gel, Lâl."
Çantamı koltuğun üzerine bıraktım.
"Bir şey mi oldu?"
"Vesper Akademisi'nden kabul aldın."
Birkaç saniye yüzüne baktım.
"Ben başvurmadım."
"Senin adına başvuru yapıldı."
"Harika. Benim haberim olmadan üniversite bile kazanmışım. Bir sonraki başarılarımı da sen açıkla."
Babam dosyayı bana uzattı.
Açtım.
İçinde okulun fotoğrafları, ders programı ve birkaç belge vardı.
Vesper Akademisi oldukça eski bir binaydı. Büyük taş duvarları, yüksek kuleleri ve devasa pencereleri vardı.
Fotoğrafa biraz daha yaklaştım.
Bir şey dikkatimi çekmişti.
Binanın girişinde bir arma bulunuyordu.
Ortadan ikiye ayrılmış bir yıldız.
Armanın altında Latince bir yazı vardı.
Memoria numquam moritur.
Hafıza asla ölmez.
Neden böyle bir okulun sloganı bu olurdu?
"Ne zaman gidiyorum?"
"Yarın sabah."
Başımı kaldırdım.
"Yarın mı?"
"Evet."
"Bir dakika. Benim fikrimi sormak gibi küçük bir ayrıntıyı atladık galiba."
"Lâl, bunu tartışmayacağız."
Dosyayı kapattım.
"Tamam."
Babam şaşırdı.
"Tamam mı?"
"Evet."
"Bu kadar kolay mı?"
Omuz silktim.
"Sen kararını vermişsin. Ben burada tek başıma tiyatro yapmayacağım."
Odama çıktım.
Kapıyı kapattım.
Birkaç saniye kapıya yaslanarak durdum.
Sonra dosyayı yeniden açtım.
Vesper Akademisi'nin fotoğrafına baktım.
Altında küçük bir not vardı.
Kuruluş: 1896.
Sayfanın köşesinde başka bir şey dikkatimi çekti.
Bir isim.
Kurucu: Eleanor Arven.
Elimdeki kâğıt neredeyse yere düşüyordu.
Arven.
Benim soyadım.
Sayfayı tekrar okudum.
Eleanor Arven.
Ailemde böyle birini hiç duymamıştım.
Telefonumu çıkarıp okulun adını aratmaya çalıştım.
Sonuç bulunamadı.
Bir kez daha denedim.
Yine hiçbir şey.
Sanki böyle bir okul hiç var olmamıştı.
Tam telefonu bırakacaktım ki dosyanın içinden küçük bir fotoğraf kaydı.
Eğilip aldım.
Fotoğrafta eski bir kadın ve yanında küçük bir kız çocuğu vardı.
Kadının yüzü tanıdık geliyordu.
Çok tanıdık.
Fotoğrafı çevirdim.
Arkasında bir tarih yazıyordu.
17 Ekim 2009.
Altında da şu cümle:
İkinci nesil de geri dönecek.
Gece valizimi hazırlarken eski bir kutu buldum.
Kutunun içinde annemden kalan birkaç eşya vardı.
Bir kolye, iki mektup, eski bir toka ve küçük bir fotoğraf.
Fotoğrafta annem gençti.
Yanında tanımadığım iki kişi duruyordu.
Birinin yüzü karalanmıştı.
Diğerinin yüzünü ise daha önce gördüğümü biliyordum.
Dosyadaki yaşlı kadın.
Kalbim hızlandı.
Fotoğrafı ışığa tuttum.
Arkasında annemin el yazısıyla bir not vardı.
Vesper'da her şey göründüğü gibi değildir.
Bir süre öylece kaldım.
Sonra yatağa oturdum.
Annem Vesper Akademisi'ni biliyordu.
Belki orada okumuştu.
Belki de...
Telefonum titredi.
Bilinmeyen numara.
Bilinmeyen: Yarın yola çıkıyor musun?
Ekrana baktım.
Ben: Önce senin kim olduğunu öğrenebilir miyim?
Bilinmeyen: Bunu öğrenmen daha iyi olmaz.
Ben: Çok yardımcı oldun. Nobel'i hak ettin.
Bilinmeyen: Vesper'a vardığında siyah kapıdan girme.
Ben: Başka kapı mı var?
Bilinmeyen: Arka tarafta küçük bir giriş var. Oradan gir.
Ben: Neden?
Uzun süre cevap gelmedi.
Sonunda tek bir mesaj düştü.
Bilinmeyen: Çünkü siyah kapıdan giren herkes, orada neden bulunduğunu unutuyor.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Birkaç saniye tavana baktım.
"Benim hayatım neden normal olamıyor?"
Cevap veren olmadı.
Bölüm etkileşimi
