4. bölüm / 5
KÜLKül 4- Piyon ve Oyun
Bölümler 5Şu an: Kül 4- Piyon ve Oyun
LALİN ERÇAĞ
Adamlar ellerindeki dosyayı kavrayıp tereddüt etmeden karanlıkta gözden kayboldular. O tekinsiz inşaatın tepesinde, fırtınanın ortasında sadece ikimiz kalmıştık.Bora beni arabasına bindirdiğinde ne kadar süre geçtiğini, zamanın nasıl aktığını anlayamadım.
Yağmurlu ve karanlık yollarda ilerlerken kafamdaki her şeyi, yaşadığım o kâbusu bir kenara bırakmaya çalıştım. Yorgunluğum her şeyin önüne geçiyordu.
Şehrin ışıklarına yaklaştığımızda Bora 24 saat açık bir marketin önünde arabayı durdurdu. Normal, insani bir rutin yaşamak ikimize de iyi gelmiş gibiydi. İçeri girdiğimizde gözüm rafın kenarında duran büyük, çok tatlı kahverengi peluş bir ayıya kaydı. İster istemez durup ona baktım, yüzümde küçük bir tebessüm belirdi. Sonra dolaptan soğuk, kurabiyeli bir Nescafe alıp kasaya doğru yürüdüm.
Bora arkamdan yaklaşıp "Ver bakalım," dedi emredici ama yumuşak bir sesle. İtiraz etmeden kahveyi ona bırakıp dışarı çıktım ve arabaya bindim.
Kısa bir süre sonra Bora elinde iki poşetle geldi. Büyük poşeti arka koltuğa attı, diğer küçük poşeti ise doğrudan bana uzattı.
"Senin için," dedi gözlerimin içine bakarak.Şaşkınlıkla poşeti açtığımda, az önce rafta hayranlıkla baktığım o sevimli peluş ayıyı gördüm. İçim bir an çocukça bir sevinçle doldu.
Bora dudaklarının kenarıyla gülümsedi. "Soruları unutup ayıcıkla ilgilenme vakti Lalin."
Dudaklarımı şirince büzüp kafamı salladım. "Ama haylazlık yapmadan olmaz ki..."
Derken söylediğim şeyin sevimliliğini fark edip aniden kendimi toparladım, dik oturdum.
Bora bu halime dayanamayıp içten, gür bir kahkaha attı. "Beni her seferinde şaşırtmayı başarıyorsun," dedi.
Arabayı çalıştırırken ben kucağımdaki ayıcığın tüylerini okşamaya başladım. Ancak elime gelen bir mekanizmayla oyuncaktan aniden dijital, yüksek bir ses yükseldi:"Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum!"
Ses arabanın içinde yankılanırken ikimiz de donakaldık. Bora şaşkınlıkla gözlerini yoldan ayırıp bana baktı. Hayatında ilk kez ne söyleyeceğini bilemeyip bocalamış gibiydi.
Bakışları bocaladı, boğazını temizledi. "Öyle olduğunu... bilmiyordum," diyebildi sadece.
Yüzümün yandığını hissederek hızla ayıcığın arkasındaki kapatma düğmesini bulup sesi kestim. Derin bir nefes aldım. Sonunda Bora’nın evine vardığımızda Aklımdaki sorular beni yiyip bitiriyordu. Neler olduğunu, babamın ve Bora’nın neyin içinde olduğunu öğrenmek zorundaydım. Bu yüzden artık itiraz etmeyi bıraktım. Bildiklerini öğrenmek, onun sırlarını çözebilmek için Bora’ya yakın durmaya, yanında kalmaya karar verdim.
"Banyoya girsem iyi olur," dedim titrek bir sesle. "Nerede?"
Bora merdivenleri işaret etti. "Üst katta, koridorun sonundaki banyo senin. Ben de alt kattaki banyoda olacağım. Bir şey olursa seslenirsin"
"Tamam," deyip yukarı çıktım.
Bora’nın alt katta gözden kaybolduğunu ve banyo kapısının kapandığını duyduğum an adımlarımı yavaşlattım. Amacım sadece duşa girmek değildi; ne olduğunu, Bora’nın bu evde ne sakladığını anlamam gerekiyordu. Koridorda sessizce ilerlerken alt katta son derece dikkat çekici, ağır ahşap bir kapının kilitli olduğu zaten aklıma takılmıştı.
Sessizce Bora’nın üst kattaki yatak odasına süzüldüm. Etrafı kurcalamadan, hızlıca göz gezdirdim. Tam bir şey bulamayıp odadan çıkmak üzereyken, komodinin üzerindeki siyah deri kılıfın kenarından sarkan gümüş, farklı tasarımlı bir anahtar ilişti gözüme. Son anda fark etmiştim.
Anahtara dokunmadım ama şeklini ve durduğu yeri hafızama bir fotoğraf gibi kazıdım. Alt kattaki o kilitli kapının anahtarı olduğuna emindim.
Hemen kendi banyoma geçip duşumu aldım. Banyodan çıktığımda saat gece tam 11.00’di. Saçlarımı kurutup alt kata indiğimde, salondaki ahşap masanın üzerini görünce duraksadım.
Karşımda Bora’nın ağır ve gösterişli tarzını tam yansıtan bir masa vardı. Fırınlanmış keçi peynirleri, özel füme etler, fırından yeni çıkmış otlu ve sarımsaklı ekmekler, şık porselen tabaklarda sunulmuş deniz mahsulleri atıştırmalıkları... Bora, kadehine sek viskisini doldururken masanın başındaydı. O sert adamın gece yarısı böyle gurme bir masa hazırlatmış olması o kadar tezat duruyordu ki...
Bora sandalyelerden birini çekip bana baktı. "Aç olduğunu tahmin ettim. Bir şeyler hazırlattım."
Karşısına oturdum. Tabağa göz gezdirdikten sonra doğrudan füme etlere ve sıcak ekmeğe uzandım. Deniz mahsullerinin olduğu tabağa dokunmamıştım bile.
Bora dikkatli bakışlarını üzerimde gezdirip deniz mahsullerini işaret etti. "Onların tadına bakmalısın. Bizim şeflerin hands-down en lezzetli tabağıdır, özellikle bu konuda iddialılar."
Ona bakıp hafifçe geriye yaslandım. "Deniz mahsulü yemiyorum ben."
Bora tek kaşını hafifçe kaldırıp beni süzdü. Bakışlarında bir şeyleri zihnine not eden o alaycı ama pürüzsüz ifade belirdi. "Öyle mi? "Bir parça füme eti ağzıma atarken ikimiz de bir süre sessiz kaldık. Şehir ve dışarıdaki fırtına kapının ardında kalmıştı.
Bora kadehini masaya bırakıp sırtını geriye yasladı. Gözlerini doğrudan gözlerime dikip,
"Çocukluğunda nasıl biriydin, merak ediyorum doğrusu," dedi aniden.
Sorusunu beklemiyordum ama dudaklarımda ister istemez bir tebessüm belirdi. "Ben mi? Öyle naif ve sakin durduğuma bakma hiç. Tam bir felakettim. Mahalledeki bütün ağaçlara tırmanırdım... Limon ağacına bile! Ceviz, incir, hepsine dadanırdım. Hatta bahçede kocaman bir dut ağacı vardı, onun üzerine kendi ellerimle ağaç ev bile yapmıştım."
Bora beni tam bir heves ve ilgiyle, gözlerini bir an bile ayırmadan dinliyordu.Gülerek devam ettim. "Hatta okuduğum yerde biriyle kavga ederken uçan tekme atmışlığım bile var. Yani... En azından arkamdan öyle derlerdi. 'Uçan Tekme Lalin' lakabım vardı bir aralar."
Bora’nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, gözlerindeki o kaskatı ifade yumuşadı. Onu ilk kez birini böyle dikkatle ve keyifle dinlerken görüyordum.
Sıra bendeydi. Öne doğru eğilip gözlerinin içine baktım. "Peki ya sen? Sen nasıl bir çocuktun?"
Bora beklemediği bu soru karşısında bir an afalladı. Gözlerini kaçırıp kadehine baktı.
"Normal..." dedi kısaca.
Gülerek kaşlarımı kaldırdım. "Normal mi? Sadece normal mi yani? Benim anlattıklarımın karşılığı bu kadar mı?"
Bora hafifçe gülümsedi ama gözlerinde eski bir gölge belirdi. "Gerçekten ekstra bir şey yoktu Lalin. Genellikle Emir ile olurdum. Babamın iş durumlarından dolayı... Ve tabii çalışanlar vardı etrafta."
Kelimeler bir anda ağzımdan dökülüverdi. Gözlerinin en derin noktasına bakarak, "Çok yalnız bir çocukluk geçirmiş olmalısın..." dedim.
Aramızdaki havaya ağır bir sessizlik çöktü. Söylediğim şeyin ağırlığını fark edince hemen toparlanmaya çalıştım. "Özür dilerim, haddimi aştım galiba."
"Benden özür dileme Lalin," dedi Bora sesi alçak ama son derece dürüst bir tonda.
"Aslında haklısın. Biraz zordu... Ama Emir'in yanımda olması benim için iyiydi."
"Emir’i tam olarak tanımıyorum ama..."
"Fazla şımartıldı. Ona neredeyse hiç 'hayır' denilmedi."
O an Bora’nın sırtındaki görünmez yükleri ilk kez bu kadar net hissettim. Masadaki o ağır havayı dağıtmak için gülümseyerek ayağa kalktım.
"Her şey harikaydı," dedim neşeyle. "Bunun üstüne sana harika bir kahve yapayım. İtiraz istemiyorum!"
Bora masadaki kadehini işaret etti. "Viski ve kahve olur mu?."
"Bal gibi olur," deyip ona fırsat vermeden mutfağa doğru yürüdüm.
Bora kadehini kenara itti, kollarını bağlayıp arkasına yaslanarak beni beklemeye başladı. Dışarıdan bakıldığında harika bir köpüklü kahve gibi duruyordu ama içinde tam bir kimyasal felaket pişmiş gibiydi.
İki fincanla salona dönüp birini gururla Bora’nın önüne bıraktım. "Buyurun Bora Bey, Lalin Erçağ imzalı özel kahve."
Bora bana pek güvenmeyen bir bakış attı, ardından kadehini kenara ittiği o ciddiyetle fincanı kaldırıp iri bir yudum aldı.
O an... Bora’nın o hiç bozmadığı, taş gibi soğukkanlı yüzü aniden şekilden şekile girdi! Boğazı düğümlendi, gözleri büyüdü ama beni kırmamak için o korkunç sıvıyı yutmak için adeta yaşam mücadelesi verdi.
Onun bu halini görünce şüphelenip kendi fincanımdan koca bir yudum aldım ve almamla birlikte kahveyi püskürtmem bir oldu!
"İğrenç!" diye bağırdım yüzümü buruşturarak. "Bu ne böyle?!"
Bora sonunda o yudumu yutmayı başarıpyutkunarak derin bir nefes aldı. Benim dehşete düşmüş halime baktı... Ve o an, göğsünden kopan gür, içten ve kocaman bir kahkaha patlattı!
"Beni zehirleyerek öldürmek için mi takibe aldın Lalin?" dedi, kahkahasının arasından gözlerini silerek. "Gerçekten mutfakta tam bir felaketsin."
Kollarımı bağlayıp dudaklarımı büktüm. "Alt tarafı biraz farklı bir tarif denedim..." ama ben de tutamayıp onunla birlikte gülmeye başladım. O gece aramızdaki bütün kalkanlar düşmüştü.
Tam o sırada Bora’nın cebindeki telefonu acı bir melodili çalmaya başladı. Bora ekranı görünce gülümsemesi anında bıçak gibi kesildi. Açıp kulağına götürdü, birkaç saniye sadece dinledi.
"Tamam." deyip kapattı. Bana döndü. "Acil bir işim çıktı. Gitmem gerek."
Ayağa kalkıp dışarı çıktı. Cama yaklaşıp baktığımda, kapıdaki korumaları sert bir dille uyardığını duydum: "Gözünüzü evden ayırmayın. Dikkatli olun!"
Bora arabasına atlayıp hızla uzaklaştı. İşte fırsat ayağıma gelmişti. Hemen üzerime kalın bir mont geçirdim. Arka kapıdan bahçeye süzülüp korumaların kör noktasından çitlerin arkasına geçtim. Ana yola çıkıp hızla geçen bir taksiye el kaldırdım.
"Şu cipi takip et," dedim şoföre parayı uzatarak.
Yağmurun altında peşinden gittiğimiz yer, şehrin dışında, terkedilmiş tekinsiz bir depoydu. Bora içeri girdikten birkaç dakika sonra ben de taksiden inip gizlice depoya süzüldüm. Aşağıdaki karanlık ve tozlu alana baktığımda nefesim kesildi. Yerde kanlar içinde toparlanmaya çalışan bir adam vardı. Bora ise masanın üzerinde duran kadehteki viskisinden sakince bir yudum alıyordu. Yanında duran yakın korumalarından biri öne doğru adım attı.
"Bora Bey," dedi koruması ciddi bir sesle.
"Şirketin yönetim kurulundaki o büyük proje onaylandı."
Bora kadehini tutan elini durdurup soğuk bir sesle sordu: "Projenin başında kim var?"
"Karan Alkan var efendim," diye yanıtladı koruma. "Cihan Alkan bütün sorumluluğu, yetkiyi ona bıraktı."
Bora kadehinden bir yudum daha alıp derin bir sessizliğe büründü. O sırada yerde güçlükle doğrulmaya çalışan adam öksürerek araya girdi. Sesindeki korku buraya kadar geliyordu.
"B-Bora Bey..." dedi adam zorlukla yutkunarak. "Sorduğunuz o kızı öğrendim... Bahsettiğiniz kızın kim olduğunu buldum."Bora’nın gözleri aniden adama kilitlendi ama tek bir kelime bile etmedi.
Üst katta, demir korkulukların arkasında kalbim güm güm atmaya başladı. Hangi kız? Kimden bahsediyorlar? diye düşündüm. Bora’nın peşinde olduğu, bu kadar karanlık işlerin ort geçen o kız kim olabilirdi ki? Zihnim sorularla dolup taşarken, burada daha fazla kalmanın tehlikeli olduğunu hissettim.
Sessizce geriye doğru adımlayıp geldiğim yoldan dönmek istedim. Ancak henüz yolu yarılayamadan, koridorun köşesini döndüğüm an arkamdaki kapı gürültüyle açıldı.
Karşımda duran adamla burun buruna geldim. Uzun boylu, bakışları son derece tekinsiz ve karanlık biriydi. Adını henüz bilmiyordum ama duruşundaki o rahat ve tehlikeli hava tüylerimi ürpertmeye yetti.Beni gördüğü an duraksadı.
Dudağının kenarıyla alaycı bir şekilde gülümsedi. "Sen de kimsin?" dedi, beni baştan aşağı süzerek. "Bora’nın gizli misafiri mi?"
Bozuntuya vermemeye çalıştım, dik durdum. "Çekil önümden, gitmek istiyorum."
Adam kaşlarını kaldırdı. "Şu an buradan kaçmak için ne yapabilirsin ki?"
Gözlerinin içine baktım. "Gerekirse senin o yüzünü bu beton zemine yapıştırırım."
Şaşkınlıkla bir kahkaha patlattı. "Hiç böyle bir şey duymamıştım..."
Yanındaki adam bana doğru elini uzattığı an, cebimden çıkardığım biber gazını doğrudan adamın gözlerine sıktım! Adam çığlıkla yere çökerken o tekinsiz adam gülerek bana doğru bir adım attı: "Hiç de uslu biri değilmişsin..."
Adam bir an bile tereddüt etmeden bileğimi sertçe kavradı. Canım yansa da dik durmaya çalıştım.
Tam o sırada merdivenlerde gürültülü adımlar yankılandı ve Bora fırlayarak yukarı çıktı. Beni, yerdeki adamı ve karşımdaki adamı gördüğü an gözleri öfkeyle karardı.
Sesi buz gibi yankılandı depoda. "Çek ellerini lalinden."
Adam bu sert çıkış karşısında bir an şaşırdı. Duraksayarak bileğimi bıraktı ve ellerini havaya kaldırıp alaycı bir şekilde gülümsadı.
"Seni ziyarete gelmiştim kardeşim... Ama görüyorum ki meşgulsün."
Bora yanıma doğru hızlı adımlarla ilerledi. Burada ne işim olduğunu anlayamamıştı ama herkesin içinde bunu sormadı.
Bakışlarını adamdan ayırmadan, "Haber vermeliydin demir" dedi soğuk bir sesle.
Demir hafifçe güldü. "İstersen bir yerlere gidelim, bir şeyler içelim? Lalin de bize katılmak ister, eminim... Ayrıca bana bir kişi borçlusun, bu hırçın kız adamımı gözlerinden etti."
Bora beni hafifçe geriye, kendi arkasına doğru çekti. Başını eğip sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla kulağıma eğildi.
Sesi gergin ve kısıktı: "Neden buradasın?"
Buradan, o gerilimli atmosferden bir an önce uzaklaşmak istiyordum. "Gidelim, ben de isterim," dedim aceleyle.
Bora gözlerimin içine bakıp durumuma bir anlam veremedi ama Demir’e döndü. "Tamam. Gidelim."
Bora’nın arabasını takip ederek şehrin en şık, loş ışıklı ve gözden uzak mekanlarından birine geçtik. Masaya oturduğumuzda ortalık hâlâ gergindi.
Demir kadehini eline alıp rahat bir tavırla araya girdi. "Bu mekânı severim kardeşim, sakindir."
Lalin kelimelere takılıp kaşlarını çattı. Şaşkınlığımı gizleyemeyerek ikisine baktım. "Siz... Kardeş misiniz?"
Bora bakışlarını kadehinden kaldırmadan, düz bir sesle cevap verdi. "Evet."
Demir muzipçe gülümsedi. "Sormadım ama aslında aramıza birinin daha katılacağını planlamıştım."
Cebinden telefonunu çıkarıp çalan çağrıyı açtı. "Geldin mi? ...Tamam, içerideyiz."
Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra masaya doğru yürüyen şık ve güzel bir kadın belirdi. Bora kadını gördüğü an duraksadı; yüzündeki şaşkınlık saniyeler içinde bariz bir sinire dönüştü. Çenesi kasılmıştı.
Kadın masadaki gerilimi hissetmemiş gibi herkese gülümsedi. Bana hafifçe anlam veremeyen gözlerle bakıp masaya oturdu.
Demir keyifle arkasına yaslandı. "Uzun zaman oldu," dedi kadına bakarak.
Kadın doğrudan Bora’ya baktı. Ardından bakışlarını bana çevirip elini uzattı. "Ben Aylin."
"Lalin," dedim elini sıkarken.
Masaya şaraplar ve Demir’in özel olarak sipariş ettiği yemekler gelmeye başladı. Servis tepsisinde buram buram kokan karidesler ve deniz mahsulleri vardı. Garson tam tabağı benim önüme bırakacakken, Lalin olarak
"Ben..." deyip reddetmeye hazırlanıyordum ki Bora aniden araya girdi.
"Deniz mahsulünü kaldırın. Chateaubriand" dedi garsona sert bir tonda.
Garson başıyla onayladı. "Hemen Bora Bey."
Aylin ve demir bir anlığına şaşkınlık içinde kaldı. Bora’nın bu ince ve baskın müdahalesi ikisini de duraksatmıştı.
Bakışlarımı Bora’ya çevirip sessizce "Teşekkür ederim" anlamında gülümsedim.
Yemekler yenirken kadehime uzandım. Şarabı dudaklarıma götürecekken Bora elini hafifçe bileğime koyup beni durdurdu.
Gözlerimi devirip ona baktım. "Ne oldu?"
"Fazla içme," dedi uyarıcı bir tonda.
Bozuntuya vermedim "Hadi ama... Ben alkolü gayet iyi taşıyorum."
Bora bu halime dayanamayıp hafifçe gülümsedi. Ancak o an, Demir’in gür sesiyle yarıda kesildi. Demir kadehini çevirerek Aylin’e ve bana baktı.
"Lisedeyken… Aylin, Bora’nın ilk aşkıydı Lalin. Bayağı uzunca bir süre sevgili kaldılar..."
Masadaki bütün hava bir anda buharlaştı. Bakışlarım donakaldı. Bora’nın derin ve karanlık gözleri doğrudan bana çevrilirken, ne diyeceğimi bilemeyerek kadehimin sapına sıkıca tutundum...
"Geçmiş kapandı," dedi Bora sesi buz gibi bir kararlılıkla. "Sürekli konuşmanın bir anlamı yok."
Aylin acı bir tebessümle kadehini masaya bıraktı. "Anlaşılan bir tek senin için kapanmış..."
Demir gergince araya girdi, ellerini havaya kaldırdı. "Tamam tamam, her neyse! Bu konuyu ben açtım, ben kapatıyorum."
Aylin bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Zaten mekâna biraz içip geldiği her hâlinden belliydi; gözleri hafif çakırkeyifti. "Kimlerdensin?" diye sordu beni baştan aşağı süzerek. "Bora seni fark ettiğine göre önemli bir soyadın olmalı."
Anlam veremeyerek kaşlarımı çattım. Sesi ve tavrı sinirlerimi bozmaya başlamıştı. "Soyadımın bir önemi yok," dedim ters bir tonda.
Aylin alaycı bir kahkaha patlattı. "Senin işin öyle olabilir ama Bora için aynısının olduğunu sanmıyorum. Eğer yanındaysan vardır bir sebebi..."
Bora’nın sabrı tükenmek üzereydi. Gözlerini Aylin’e dikti. "Konuyu kapat Aylin."
"Konuyu kapat mı?" dedi Aylin muzipçe gülümseyerek. "Ne kadar çabuk konu kapatıyorsun Bora Arslan... Sonuçta biz daha iki gün önce—"
"Sana kes çeneni dedim!" dedi Bora gür bir sesle, lafını hızla keserek.
Aylin geri adım atmadı. "Lalin’den çekinmiyorsun değil mi?"
Demir bıkkınlıkla gürledi. "Hadi ama yapmayın!"
Bu anlamsız ve gerilimli tartışmanın ortasında daha fazla kalmak istemiyordum. "Lavaboya gideceğim," deyip masadan kalktım.
Lavaboda soğuk suyu açıp elime, yüzüme çarptım. Zihnimi toplamaya çalışıyordum. Aynaya bakıp derin bir nefes aldıktan sonra masaya doğru geri döndüm. Ben yaklaşırken Bora, Aylin’e öyle keskin ve ölümcül bir bakış atıyordu ki Aylin tamamen susmuştu.
Tam masama geçecekken, arkamdan hızlıca geçen garsonla sertçe çarptıştık. Garsonun elindeki tepsi devrildi, şarap kadehi büyük bir gürültüyle yere düşüp kırıldı.
"Çok özür dilerim efendim!" dedi garson telaşla eğilerek.
"Sorun değil," deyip ben de refleksle cam parçalarını toplamaya eğildim. Ama o an sivri bir cam parçası parmağımı derinden kesti. "Ah..."
Bora bir hışımla yanımda belirdi. Bileğimi tutup beni ayağa kaldırdı.
Endişeyle kanayan parmağıma bakıyordu. "Ne yapıyorsun Lalin? Onlar temizliyor zaten!"
"Önemli değil," dedim parmağıma bastırarak. "Sadece küçük bir kesik, yardım etmek istedim."
O sırada Aylin sinirle ayağa kalktı. Şarabını masaya vurur gibi bıraktı. "Baksana, vazgeçtim! Konuşmayı devam ettirmeliyiz belki de... Bu mutlu tablonun bozulmasını hiç istemezdim."
Demir de hızla ayağa kalkıp Aylin’i kolundan tutarak geriye çekti. "Ne yapıyorsun? Böyle konuşmamıştık!"
Aylin kolunu silkip Demir’e bağırdı. "Neler olduğunu görmüyor musun sen?!"
Bora, parmağımı bir mendille sararken
Aylin’e döndü. Sesi tekinsiz bir fısıltı gibi çıktı. "Bir kelime daha edecek olursan bu işin sonu kötü biter Aylin."
Aylin adımlayarak yanıma kadar geldi. Gözleri dolmuştu ama öfkeyle parlıyordu. "Yanına gelip seni öptüğümde öyle demiyordun ama! Pardon, pardon... Çok özür dilerim. Öptün evet, ama yüzüme tokat gibi o cümleyi de söyledin! 'Sen o değilsin' dedin bana! Her şey bunun için miydi?"
Neler olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Şaşkınlıkla bir Aylin’e bir Bora’ya baktım.Bora daha fazla dinlemedi. Sağ elini uzatıp kanayan elimi incitmeden, sımsıkı tuttu.
Demir’e dönerek soğuk bir sesle, "Sakın bir daha benden habersiz iş yapma," dedi. Sonra bana baktı. "Gidiyoruz."
Arabaya bindiğimizde Bora gaza sinirle bastı. Motor gürleyerek sahil yoluna fırladı. Direksiyonu sıkan parmak boğumları bembeyaz olmuştu.
Çok geçmeden göz ucuyla bana baktı. Sesindeki o sertlik biraz olsun yumuşamıştı. "Rahatsız olmanı istemezdim."
Ona dönüp gülümsedim. "Sadece iki eski sevgilinin tartışmasına şahit oldum diyelim. Bunlar olabilecek şeyler."
Bora’nın kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. "Kaos mu seviyorsun sen yoksa?"
Gür bir kahkaha patlattım. "Aksine, hayır. Tam tersi... Sessizlik."
Yağmur ön camı dövmeye devam ediyordu. Sahil yolundaki o geniş, Arnavut kaldırımı taşlarıyla kaplı, ağaçlıklı alana geldiğimizde dışarıya baktım.
"Burada dur," dedim aniden.
Bora kaşlarını çattı. "Ne oldu?"
"Beni dinle. Dur burada sadece."
Bora arabayı sağa, İstanbul denizinin hemen kenarındaki o taşlı, ağaçlıklı açık alana çekti. Arabadan inip yağmurun altına yürüdüm. Sahilde patlayan dalgalara ve hırçın denize baktım. Arkamdan kapı kapanma sesi geldi. Bora yanıma kadar yürümüştü.
"Islanıyorsun, şemsiye—"
Elini kaldırdığında onu elimle durdurdum. "Bekle, şemsiye olmaz." Sonra elimi geri çektim. Yağmur damlaları yüzümden süzülüyordu. "Filmlerde ve dizilerde hep bağırırlar ama bence burada susmak çok güzel."
İkimiz de sırılsıklam oluyorduk. Yüzümü denize döndüm ama Bora’nın bakışlarını hâlâ üzerimde hissedebiliyordum. Bir süre sonra o da benim gibi karanlık denize doğru baktı.
O an durup dururken şiddetle hapşırdım: "Hapşuu!"
Bora’nın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. "Hasta olup bana baktırmak için mi yaptın yoksa bunları?"
Omuz silkip gülümsedim. Bakışlarımız yağmurun altında kesişti. Bora yavaşça bana doğru bir adım attı. Elini kaldırıp, yağmur damlalarının yüzüme gelmesini engellemek ister gibi başımın üzerinde siper yaptı.
Şaşkınlıkla gözlerinin içine baktım. "Bora Arslan... Sen tehlikeli bir adam mısın, yoksa iyi biri misin anlayamayacağım."
Bora hafifçe gülümsedi. "Sadece Bora Arslan."
Arabaya geri döndüğümüzde ikimiz de sırılsıklamdık. Bora torpido gözünü açıp içinden sıfır, kutusunda bir telefon çıkardı ve bana uzattı. "Telefonun."
Gözlerimi devirdim. "Bu kadar büyük bir şeye gerek yoktu."
Bora gözlerimin içine baktı. "Ben aradığımda aç lütfen Lalin."
Karan’ın telefonumu fırlatıp kırdığı an aklıma geldiğinde sesimi çıkarmadan telefonu aldım.
Eve vardığımızda kapıdan girer girmez yine hapşırdım. Bora arkamdan gelip ceketini astı. "Hasta olacaksın demiştim."
"Tamam, bana bakmaman için elimden geleni yapacağım ve hasta olmayacağım," dedim gülerek.
Bora adımlarını yavaşlatıp bana yaklaştı. "Sen o depoya..."
Ne soracağını çok iyi anlamıştım. Hemen gözlerimi devirip elimi alnıma koydum. "Ayy, çok hastayım galiba!"
Bora tutamayarak gür bir kahkaha attı. "Sorudan kaçmaya çalıştığını fark ediyorum Lalin Erçağ... Peki, öyle olsun."
"Dinlensem iyi olur," diyerek merdivenlere yöneldim ve odama çıktım.
BORA ARLSAN (1 Gün önce)
Zihnim onun düşüncesiyle meşguldü. Her ne kadar uzaklaştırmaya çalışsam da pek başarılı olamıyordum. Derin düşüncelerimin arasında, kapı açıldı ve içeri Aylin girdi.
Onu karşımda görmek sinirlerimi bozmaya yetmişti. "Senin burada ne işin var?" dedim soğukça.
Aylin masama doğru birkaç adım attı. Gözlerinde yıllardır biriktirdiği o hırs ve özlem vardı. "Bora, dinlemek zorundasın," dedi sesi titreyerek. "Biliyorum aradan çok zaman geçti, bitti dedin ama ben yapamadım. Seni seviyorum Bora. Bizim aramızdaki şey öyle kolayca silinecek bir şey değildi. O günleri, yaşadıklarımızı, bana nasıl baktığını unutamıyorum. Hiç kimse senin yerini doldurmadı, dolduramadı..."
Aylin durmadan konuşuyor, geçmişi, verdiğimiz sözleri ve hislerini tek tek döküyordu ortaya. "Bana öyle bakma ne olur... Ben hâlâ senin bildiğin o kadınım. Yanında olmayı, eskisi gibi sana dokunabilmeyi o kadar çok özledim ki..."
Zihnimdeki o uğultuyu, içimdeki kaosu durdurmak istercesine aniden öne doğru bir adım attım. Aylin’in lafını yarım bırakarak yüzünü ellerimin arasına aldım ve onu aniden öptüm.
Aylin neye uğradığını şaşırıp bir an duraksadı, ardından hızla karşılık vermeye çalıştı.
Ama o an... Tam o saniyede burnuma yayılan koku beni sert bir şekilde gerçekliğe çarptı. O koku Aylin’in ağır parfümüydü. Zihnimde aniden tamamen bambaşka birinin kokusu, o büyüleyici yasemin kokusu patladı.
Aniden irkilerek geri çekildim. Aylin’i omuzlarından tutup sertçe ittim.
"Sen o değilsin," dedim.
Aylin’in sevinçle parlayan yüzü bir anda donup kaldı. Şaşkınlıkla gözleri büyüdü.
"Ne? Ne demek 'Sen o değilsin'?"
Camın önüne geçip arkamı döndüm. Sesi duymak bile istemiyordum. "Git."
"Ne diyorsun sen Bora?!" dedi Aylin bağırarak. "Beni öpüyorsun, şimdi de—"
"Sana git dedim!" diye gürledim, sözünü bitirmesine izin vermeden.
Aylin topuklularının çıkardığı hırslı seslerle odayı terk ettiğinde, kapının gürültüyle kapanması boğazımdaki düğümü çözmeye yetmedi.
Camın önüne kadar yürüyüp elimi mermer denizliğe dayadım. Dışarıda İstanbul’un üzerine yağan o bitmek bilmeyen fırtına, sanki göğsümün tam ortasında kopuyordu. Az önce ne yaşanmıştı öyle? Zihnimdeki o belirsizliği silmek, bir şeyleri kanıtlamak için attığım o ani adım bana hayatımın en sert tokatını vurmuştu.
Sorun Aylin değil, benim kendimle girdiğim o tehlikeli savaştı. Onu öptüğüm o tek bir saniyede, aradığım şeyin o olmadığını anladığım an içim feryat etmişti. Burnuma hücum eden o yabancı koku, bana ait olmayan bir yokluğu yüzüme çarpmıştı. Birkaç gün öncesine kadar varlığından bile haberdar olmadığım, her an başını belaya sokan hırçın bir kızın kokusu...
O yağmurun altında üzerime sinen yasemin kokusu. Avucumu hırsla cama bastırdım. Soğuk cam parmaklarımı sızlatırken gözlerimi kapattım. Kendi mantığıma, yıllardır kurduğum o sarsılmaz kontrol mekanizmasına ilk kez yeniliyordum. Başka bir kadını öperken bile zihnimde sadece o olduğu için irkilmek... Bu ben değildim. Bu, benim koyduğum kurallara tamamen aykırıydı.
Dışarıdaki yağmur camı dövmeye devam ederken, cebimdeki kapalı telefona kaydı elim. Kendime itiraf etmekten kaçındığım o karanlık gerçek tepemde dikiliyordu: Kontrolü kaybetmiştim ve işin en tehlikeli yanı, bunu düzeltmek için hiç de acele etmiyordum.
BORA ARSLAN (şimdi)
Lalin merdivenleri hızlı adımlarla tırmanıp odasına çekildiğinde, salonda derin bir sessizlik kaldı geriye.
Koltuğun kenarına ilişip elimdeki su bardağıyla baş başa kaldım. Zihnim bir anda bu gecenin karmaşasından sıyrılıp deponun o tozlu, karanlık koridoruna kaydı.Demir’in adamı gözlerini tutarak çığlık çığlığa yerde kıvranırken, Lalin’in cebinden çıkardığı o küçük biber gazı kutusuyla dimdik duruşu geldi gözümün önüne. Lalin Erçağ... Gerçekten ıslah olmaz bir felaketti. Korkup sinmek yerine Demir’in suratına gözünü kırpmadan o cümleleri savurmuş, adamı saniyeler içinde etkisiz hale getirmişti.
Dudaklarımda engel olamadığım, hafif bir tebessüm yayıldı. "Uçan Tekme Lalin," diye geçirdim içimden. Çocukken limon ağaçlarına tırmandığını anlatırken gözlerinde parlayan o çocuksu ışıkla, depodaki o tehlikeli adamın karşısına dikilen gözü pek kız aynı kişiydi. Mutfakta beni zehirlemeye çalışması da cabasıydı tabii...Düşüncelerimin içinde boğulurken, masanın üzerindeki telefonun o tok, resmi melodisi salondaki bütün huzuru bir anda bıçak gibi kesti.
Gülümsemem anında silindi. Ekrana baktım. Arayan isim yüzümdeki bütün kasları kilitlemeye yetti: Cihan Alkan.
Ağır adımlarla masaya yürüyüp telefonu açtım. Sesimdeki o soğukkanlı tonla,
"Efendim?" dedim sadece.Karşı taraftan gelen ses, yılların getirdiği o ezici otoriteyi ve sarsılmaz gücü barındırıyordu. Cihan Alkan, tek bir kelimeyi bile boşa harcamayan adamdı.
"Bora," dedi Cihan Alkan. Arkasından derinden gelen hafif bir piyano sesi duyuluyordu. Sesi emretmiyordu ama itiraz kabul etmeyecek bir ağırlıktaydı. "Mehmet Erçağ meselesini konuşmamız gerekiyor. İşler düşündüğümüzden daha karmaşık bir hal almaya başladı. Bu gece masada olman gerekiyor. Yanıma gel."
Cihan Alkan’ın Mehmet Erçağ adını bu saatte doğrudan masaya yatırması, durumun ciddiyetini ve tehlikenin boyutunu gösteriyordu. Lafı uzatmanın ya da zaman kaybetmenin anlamı yoktu.
"Tamam," dedim net ve soğuk bir sesle. "Geliyorum."
Telefonu kapatıp masaya bıraktım. Çenemi sıktım. Cihan Alkan’ın bu zamansız hamlesi, Mehmet Erçağ üzerindeki oyunun renginin değiştiğini gösteriyordu. Ve konu Mehmet Erçağ ise, ucu eninde sonunda üst katta mışıl mışıl uyuduğunu umduğum o kıza dayanacaktı.
Bakışlarımı merdivenlere, Lalin’in odasına doğru çevirdim. Ceketimi üzerime geçirip dışarı çıktım. Kapıda bekleyen koruma şefinin yanına varıp gözlerinin içine baktım.
"Ben dönene kadar bu evden tek bir kuş bile uçmayacak. En küçük bir aksilikte sorumlusu siz olursunuz."
Arabanın kapısını açıp sürücü koltuğuna geçtim. Cihan Alkan ile yüzleşmek ve Mehmet Erçağ konusunun nereye varacağını öğrenmek üzere gaza bastım.
LALŞN ERÇAĞ
Kapının hafifçe aralık duran boşluğundan alt kattaki sesleri dinliyordum. Bora’nın korumalara verdiği o sert talimatı açıkça duydum: "Ben dönene kadar bu evden tek bir kuş bile uçmayacak."
Dış kapının kapanma sesi ve ardından uzaklaşan arabanın motor gürültüsü salondaki sessizlikle buluştuğunda vakit kaybetmeden odadan çıktım. Parmak uçlarımda yürüyerek doğrudan Bora’nın odasına süzüldüm.
Amacım netti: Komodinin üzerindeki o gümüş, farklı tasarımlı anahtarı alıp alt kattaki gizemli kapıyı açmak. Fakat komodinin üzerine baktığımda anahtar orada yoktu. Panikle etrafa göz gezdirdim. Yatağın yanındaki çekmeceye uzanıp yavaşça çektim. Çekmecenin içinde, duruyordu gümüş anahtar. Hızla cebime atıp alt kata inerek koridorun sonundaki o ağır ahşap kapının önüne geldim.
Anahtar kilitte pürüzsüzce döndü. Tok bir tık sesiyle kapı aralandı. İçeriye adım attığımda buranın tozlu bir depo olmadığını gördüm. Son derece düzenli, modern bir odaydı. Ortada geniş bir masa, üzerinde bir bilgisayar ve duvarda bir anne ile babanın yer aldığı, gayet normal bir yaşam süren ailenin sıcak fotoğrafı duruyordu. Masaya yaklaşıp bilgisayarın faresini kımıldattım ama karşıma bir şifre ekranı çıktı.
Şifreyi çözemeyince bakışlarımı masanın arkasındaki panoya kaydırdım. O an nefesim kesildi. Panoda çocukluğumdan kalma birkaç fotoğraf duruyordu. Rastagele bir zamanda çekilmiş resmim ve ilkokul yıllarımdan bir iki kare... Ama asıl kanımı donduran şey, tam ortada duran o fotoğraftı.
İki sene öncesine ait, uzaktan çekilmiş gizli bir kareydi bu. Karan’la ilk tanıştığımız, sevgili olduğumuz o dönemden... Bir kafenin bahçesinde Karan’la karşı karşıya otururken uzaktan net bir şekilde çekilmiştik.
Panodaki o resmi elime aldığımda zihnim darmadağın olmuştu. Masanın üzerine yayılmış birkaç kalın dosya daha duruyordu ama içlerini hızlıca karıştırdığımda çoğunun karmaşık şirket evraklarından ve analiz raporlarından ibaret olduğunu gördüm; elle tutulur pek bir şey bulamamıştım.
Tam o sırada duvardaki resim tekrar dikkatimi çekti. Masaya yaklaşıp çerçeveyi daha yakından inceledim. Bir anne, bir baba ve ortalarında gülümseyen bir kız çocuğu...İlk anda bunun Bora’nın kendi ailesi olduğunu varsaymıştım.
Fakat fotoğraftaki adama ve kadına dikkatle baktığımda, Bora’yla aralarında en ufak bir benzerlik olmadığını fark ettim. Çerçevenin hemen kenarındaki küçük not kağıtlarını görünce gerçeği kavradım: Bu resimdeki aile Bora’nın ailesi değildi. Bora, dışarıdan son derece normal ve mutlu görünen bu yabancı aileyi özel olarak araştırıyordu.
Kimdi bu insanlar? Ve Bora bir kız çocuğu olan bu sıradan aileyi neden adım adım takip ettirmişti?
Sorular kafamın içinde zonklarken masadaki siyah deri kaplı defter gözüme çarptı. Defterin sayfalarını rastgele çevirirken aradan sert bir kağıt parçası kayıp masanın üzerine düştü.
Eğilip aldığımda bunun henüz birkaç gün önce çekilmiş bir fotoğraf olduğunu gördüm.Bora ile birlikte gittiğimiz o şık şirket organizasyonundan bir kareydi bu. Kalabalığın arasında, ışıkların altında yan yana duruyorduk. Ben etrafa biraz yabancı ve çekingen bakarken, Bora hemen yanımda, her zamanki mesafeli ama korumacı tavrıyla duruyordu. Fotoğrafın arkasında ise sadece tek bir tarih ve saat not düşülmüştü.
İki yıl önceki Karan'lı fotoğrafım, çocukluğumdan birkaç kare, araştırmaya aldığı bu gizemli aile ve şimdi de birlikte gittiğimiz geceden bu kare...Bora Arslan benim hakkımda, geçmişimden bugünüme kadar tam olarak neyi çözmeye çalışıyordu?
Odasında bir piyon gibi kullanılıp kullanılmadığımı sorgularken elimdeki yeni telefon aniden titredi. Ekran aydınlandı.Arayan kimse yoktu; ekranda beliren şey tek bir bildirim, gecikmiş bir kısa mesajdı. Dün gece o hengamenin ortasında Karan’ın benim eski telefonuma attığı, ama Bora’nın yeni hatta tanımlattığı sim kart sayesinde sisteme ancak şimdi düşen o mesaj...
Gönderen kısmında Karan yazıyordu. Mesajın içeriği ise sadece iki kelimeden ibaretti:
"Seni seviyorum kumral."
Gözlerimi ekrandan ayıramadım. Dün gece o olaylardan sonra atılmıştı bu mesaj. Şebeke çekmediği ya da hatlar karıştığı için yeni telefona ancak ulaşabilmişti.
Panodaki gizli çekilmiş iki yıl önceki fotoğraflarımıza, çocukluğuma ve Bora’nın odasındaki o gizemli dosyalara bakarken, bu mesaj zihnimde cevapsız yüzlerce soru bıraktı.
O mesajı okurken telefonu cebime attım. Masanın üzerindeki fotoğrafları ve eşyaları tam aldığım gibi yerleştirdiğim an, dışarıdaki bahçe kapısının gıcırtısı ve yaklaşan bir arabanın far ışıkları odanın tavanından içeri süzüldü.
Bora dönmüştü.
Hızla odadan çıkıp kapıyı kilitledim. Anahtarı tekrar cebime atarak parmak uçlarımda merdivenlere yöneldim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı. Hem Karan’ın bu beklenmedik adımı hem de Bora’nın sakladığı sırların ortasında, kendi cevabımı kendim bulmak zorundaydım.
Bölüm etkileşimi
