KÜL kitap kapağı

3. bölüm / 5

KÜL

Kül 3 - Karanlığın kucağında

Vaveyla Yazarı: Melisa Özgün

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Kül 3 - Karanlığın kucağında

Karan Alkan- Lalin Erçağ
LALİN ERÇAĞ

Gözlerimi açtığımda başımda hafif bir ağırlık vardı ama kendimi inanılmaz dinlenmiş hissediyordum. Yatakta doğrulup etrafa baktım. Mehmet Erçağ’ın o soğuk, taş duvarlı odasındaydım. Geceye dair en son hatırladığım şey çok yorulup kendimi yatağa bıraktığımdı.
Üzerimdeki bol, Sünger Bob baskılı şortum ve salaş tişörtümle yataktan çıktım. Saçlarım muhtemelen bir kuş yuvasından halliceydi. Kuruyan boğazımı rahatlatmak için adımlarımı mutfağa doğru yönelttim.Sessiz mutfağa girip buzdolabının devasa kapağını açtım.
Soğuk suyu kafama dikip kapağı pat diye kapattığımda, hemen tezgahın kenarına yaslanmış, elinde kahve kupasıyla bana bakan Bora Arslan ile burun buruna geldim.
Duraksadım. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım.
"Alkolden herhalde... Hâlâ hayal görüyorum," diye mırıldanıp arkamı döndüm.
"Hayal değilim Lalin," diyen o tok ve pürüzsüz sesi duyduğum an jeton düştü.
Hızla arkama dönüp elindeki bardağı düşürme pahasına geriledim. "Sen... Sen neden... Ben neredeyim? Burası...!"
Sesimdeki şok ve bakışlarımdaki utançla bir an ne yapacağımı bilemeyerek üzerimdeki devasa Sünger Bob şortuna baktım. Yüzümün alev aldığına emindim.Bora önce bana, sonra üzerimdeki Sünger Bob'a baktı. Yüzünde önce hafif bir tebessüm belirdi, ardından tutamayarak içten bir kahkaha patlattı. O sarsılmaz Arslan adamının böylesine rahat ve sesli gülüşünü ilk kez görüyordum.
"Bu halinle seni ciddiye alamayacağım Lalin Erçağ," dedi, gözlerindeki o eğlenen ışıkla. "Sünger Boblu bir kıyafet görmeyeli oldukça uzun zaman olmuştu."
"Bora!" dedim, ellerimle tişörtümü aşağı çekmeye çalışarak. "Ne işin var senin burada?"
Zihnimde aniden geceye dair kırıntılar belirdi: Balkon, düşecek gibi oluşum, belimi kavrayan o güçlü kol ve yüzlerimizin santimlerce yakınlığı... Yüzümdeki sıcaklık iki katına çıktı.
"Baban henüz gelmedi," dedi Bora, gülüşünü zorla dizginleyerek. "Seni tek bırakmamı istememişti, kendisi gelene kadar bekleyeceğimi söyledim."
"Gelmemiş mi hâlâ?" dedikten sonra gözlerimi devirdim. "Bugün üniversiteye gitmem gerekiyor, onu bekleyemeyeceğim."
Bora kahvesinden bir yudum alıp tezgaha koydu. "İyi, hazırlan o zaman. Seni ben bırakıyorum."
Mimarlık fakültesinin önüne yaklaştığımızda kampüsün dört bir yanına asılmış olan o devasa panolar göze çarpıyordu: "SON SINIFLAR VEDA GECESİ" afişleri sütunları kaplamıştı. Herkesin elinde son teslim bitirme tezleri, maketler vardı. Bu yıl üniversite yönetimi "En İyi Bitirme Tezi" için inanılmaz prestijli ve büyük bir yurtdışı burs hediye ediyordu.
Bora’nın devasa siyah G-Class’ı kapıda durduğunda arabadan indim. Tam kapıyı kapatıp arkamı dönmüştüm ki bahçenin girişinde onları gördüm.
Aybars ve Karan.
Aybars’ı gördüğüm an gecenin ve sabahın tüm gerginliği üzerimden aktı gitti. Yüzümde kocaman bir tebessümle koşarak gidip doğrudan Aybars’ın boynuna atladım.
"Geldin!" diye bağırdım sarılırken.
Aybars gülerek beni kucağında döndürdü. Ama tam o sırada bakışları arkama, arabadan inen Bora Arslan’a kaydı. Aybars’ın yüzündeki o neşeli ifade yerini şaşkınlığa bıraktı.
"Bora." dedi Aybars, beni yere indirip öne doğru bir adım atarken.
Bora arabanın yanından sakince bize doğru yürüdü. Aybars’a bakıp hafifçe gülümsedi. "Aybars."
Eski iki arkadaşın o mesafeli ama saygılı havası aralarında belirdi. Birbirlerine el uzatıp tokalaştılar.
Bora, Aybars ile tokalaştıktan sonra adımlarını Karan’a doğru attı. Yüzündeki o soğukkanlı ifadeyi bozmadan, "Karan," dedi. "Konuşmamız gerekiyor."
Karan ağır adımlarla öne çıktı. Yüzünde ne düşündüğünü asla ele vermeyen ama insanı ürperten o karanlık, ağır hava vardı. Gözleri bir an bana kaydı, ardından tekrar Bora’ya döndü. Bora'ya doğru biraz daha yaklaşıp, sadece onun duyabileceği bir ses tonuyla kısıkça bir şeyler söyledi.
Ne söylediğini duyamadım ama o an Bora’nın o sarsılmaz, rahat duruşunun birden kaskatı kesildiğini, omuzlarının gerildiğini fark ettim. Yüzündeki o sakin ifade yerini tehlikeli bir ciddiyete bıraktı.Karan, Bora’nın gözlerinin içine bakarak buz gibi bir sesle ekledi.
"Gidelim."
İkisi birlikte kampüsün dışına, kimsenin duyup göremeyeceği bir yere doğru yürümeye başladılar.
Ben arkalarından bakıp ne olduğunu anlamaya çalışarken Aybars koluma dokundu. "Neden Bora Arslan'ın arabasından indin, neler oluyor Lalin? Karan'la—"
"Karan'dan konuşmak istemiyorum," diye kestim lafını hemen. Derin bir nefes aldım.
"Boraların şirketinde staj yapıyorum zaten biliyorsun. Dün gece birkaç sorun oldu, babam rica edip Bora ile kalmam konusunda ısrar etti. O da sağ olsun yardım edip beni okula bıraktı. Bu kadar."
Aybars kaşlarını hafifçe çattı. "Bu işin sonu hiç iyiye gitmeyecekmiş gibi hissediyorum Lalin..."
"Kötü şeylerden konuşmayalım." dedim zihnimdeki o ağır bulutları dağıtmaya çalışarak. "Eylül’den haber var mı? Belçika’dan döndü mü onlar?"
Tam Aybars cevap verecekti ki arkamızdan yükselen o neşeli çığlık bahçede çınladı.
"Döndüm tabii ki!"
Arkamızı döndüğümüzde kırmızı bir arabanın yanından bize doğru koşan Eylül’ü gördük. Belçika’daki stajını bitirip dönmüştü. Gelip ikimize birden sarıldı.
"Çok özledim sizi!" dedi heyecanla. Sonra gözleri parlayarak arkasına baktı ve kolunu uzattı. "Bu arada yol arkadaşımı sizinle tanıştırmam lazım."
Arabadan inen uzun boylu, sempatik çocuk gülümseyerek yanımıza geldi.
"Bu Emre," dedi Eylül, yüzünde kocaman bir tebessümle.
Emre yanımıza gelip hevesle elimizi sıktı. Eylül'ün o cıvıl cıvıl enerjisi ve neşesi ortamdaki ağır havayı bir anda silip süpürmüştü.
Eylül, kollarını ikimizin boynuna dolamış halimize bakıp cıvıl cıvıl gülüşüyle geri çekildi. "Aylardır Belçika'da patladım resmen! Maketler, dersler, stajlar derken ne zaman döndüğümü bile anlayamadım," dedi saçlarını geriye atarak. Sonra arkasında sakin bir tebessümle duran Emre'yi kolundan tutup öne çekti. "Emre olmasa havaalanında o koca valizlerle kalakalırdım herhalde. Yolda tanıştık ama sanki kırk yıldır tanışıyor gibiyiz."
Emre elini uzatıp arkadaşça gülümsedi. "Merhaba, ben Emre. Eylül sizden bahsettiği için sanki hepinizi önceden tanıyor gibiyim."
"Memnun oldum Emre," dedim içtenlikle elini sıkarken. Aybars da başıyla hafifçe selam verip gülümsediyse de bakışlarındaki o korumacı ve düşünceli ifade henüz tam dağılmamıştı.
Eylül bir bana, bir Aybars’a bakıp kaşlarını çattı. "Hey, siz ikiniz neden bu kadar gerginsiniz bakayım? Tez stresi mi başladı şimdiden? Dört ay var daha okula, sakin olun biraz!"
"Yok bir şey Eylül," dedi Aybars, derin bir nefes verip ortamın havasını yumuşatmaya çalışarak. "Aylardır uzaklardayız, döndüğümüz gibi kampüsün o ağır havası çarptı sadece. Yoksa iyiyiz."
"İyi olun bir an önce," dedi Eylül nazlı bir edayla. "Çünkü o Veda Gecesi afişlerini gördüm! Mezuniyet öncesi o büyük bursu alıp bu okuldan dereceyle çıkacağız Lalin, ona göre hazırsın değil mi?"
"Hazırım..." dedim gülümsemeye çalışarak. "Staj, çizimler, tezler derken zaten kafamı kaldıracak vaktim olmuyor."
Eylül ve Emre stüdyolara doğru yürümeye başladıklarında Aybars yanımda kaldı. Bir süre sessizce Mimarlık binasına doğru yürüdük.
"Lalin," dedi Aybars, sesi bu kez çok daha yumuşak ama kaygılıydı. "Amerika’dayken de aklım buradaydı. Karan’ın sessizliği, babanın durumları... Şimdi bir de Bora Arslan olayı. Kendini koru olur mu? Nelerin içine çekildiğini bilmediğin şeyler var."
"Biliyorum Aybars," dedim gözlerimi kaçırarak. "Ama şu an sadece teze ve okula odaklanmak istiyorum. Gerçekten."
Aybars omzumu hafifçe sıktı. "Tamam, üstüne gelmeyeceğim. Ama bir şey olursa ilk bana geleceksin, söz mü?"
"Söz," dedim. Aybars İşletme amfisine doğru ayrıldığında ben de elimdeki çizim tüpüyle fakültenin üst katına giden merdivenlere yöneldim.
Gözlerimi panolardaki o afişlerden alamıyordum. Zihnim bir yandan tez teslimine, bir yandan da sabah Karan'ın Bora'ya o fısıldadığı ve Bora'yı kaskatı kesen an takılı kalmıştı.
Koridorun köşesini döndüğüm an adımlarım pat diye durdu. Karan, panonun önünde tek başına duruyordu. Aylardır kaçtığım, yüzünü görmemek için çabaladığım o adam tam karşımdaydı. Bakışlarımız birleştiğinde göğsümün ortasına ağır bir taş oturdu. Karan, aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi yavaş ve ağır adımlarla kapattı. Tam karşımda durduğunda, o pürüzsüz ve derinden gelen sesi koridorda çınladı.
"Kumral..."
O kelime dudaklarından döküldüğü an kalbime bir bıçak saplandı sanki. Yüzümdeki o sert savunma mekanizması bir anlığına sarsıldı. Yıllardır bana böyle seslenişini, o güvenli hissettiren tonunu o kadar özlemiştim ki... Ama hemen ardından zihnimdeki o kırgınlık duvarları tekrar yükseldi. Kaşlarımı çattım.
"Bora Arslan’dan uzak dur," dedi Karan doğrudan. Sesi buz gibi, emir verir gibiydi.
"Seni ilgilendirmez Karan," dedim sesimin titrememesine gayret ederek. "Ve bunu sana tekrar söylemek istemiyorum. Benim hayatıma karışma."
Tam arkamı dönüp gidecekken, Karan bir anda bileğimden tuttu ve beni arkamdaki soğuk duvara doğru yasladı. Her şey bir saniye içinde olmuştu. Sırtım duvara çarptığında, Karan’ın devasa gövdesi üzerime kapandı. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Bedenlerimizin yakınlığı, teninden yayılan o tanıdık koku nefesimi kesti.
"Zarar görmeni istemiyorum Lalin, anlamıyor musun?!" diye fısıldadı sertçe. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar karmaşık ve karanlık bir dalgalanma vardı. Çene kemikleri kasıldı, söyleyeceği kelimeleri tartmak ister gibi duraksadı. "Senin başına kötü bir şey gelmesine katlanamam."
Nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Dudakları dudaklarımın birkaç santim ötesindeydi. Gözlerindeki o çaresiz karanlığa bakarken içimdeki o devasa soru patlayıverdi.
"Öyleyse neden?" diye sordum, sesim ilk kez bu kadar pürüzsüz ve kırgın çıktı. "Neden gittin Karan? Neden bıraktın beni?"
Karan'ın gözleri dudaklarıma kaydı. Bir an, sadece tek bir an zırhını tamamen düşürdü. Eli belimin kenarına kaydı, beni kendine daha da çekmek ister gibi kaskatı kesildi. Her şeyi itiraf edecekmiş, beni orada öpecekmiş gibi yaklaştı... Ama sonra aniden, sanki zehirli bir şeye dokunmuş gibi geri çekildi.
Bedenini benden uzaklaştırıp araya mesafe koydu. Yüzündeki o soğuk, ulaşılmaz maskeyi saniyeler içinde tekrar taktı.
"Bunları konuşmayacağız," dedi buz gibi bir sesle.
Cevap vermemi, bağırmamı ya da arkasından gitmemi beklemeden arkasını dönüp koridorda hızlı adımlarla uzaklaştı.Sırtımı duvara dayalı halde, öylece arkasından baka kaldım. Kalbim göğsümü delercesine çarparken, koridordaki gürültü bir kez daha üzerime çöktü.
BORA ARSLAN
Deponun soğuk, rutubetli havası ciğerlerime dolarken elimdeki sigaradan derin bir nefes çektim. Karanlığın içinde, sandalyeye sırt sırta bağlanmış iki gölge kıpırdanmaya çalışıyordu. Yüzleri kan revan içindeydi.Kenarda bekleyen adamlardan birine başımla hafif bir işaret verdim.
İki adam, ellerindeki buz gibi su dolu kovaları üzerlerine boşalttı. Islak elbiselerinden yere dökülen suyun sesi depoda yankılanırken, ikisi de boğulur gibi öksürerek, dehşet içinde gözlerini açtılar. Bakışları karanlığa alışmaya çalışırken nerede olduklarını anlamak ister gibi etrafa bakındılar.
"N-neler oluyor... Kimsiniz siz?" diye mırıldandı soldaki, çenesi titreyerek.Ağır adımlarla ışığın altına doğru yürüdüm. Dudaklarımda alaycı, buz gibi bir tebessüm belirdi.
"Hoş geldiniz sevgili dostlarım," dedim, sesimdeki rahatlık depodaki o ölümcül havayla tam bir tezat oluştururken. "Şimdi konuşma vakti."
İki adım daha yaklaşıp tam karşılarında durdum. Eğilip gözlerinin içine baktım. Saniyeler önce sigaramı içtiğim o sakin adam gitmiş, yerine acımasız bir Arslan geçmişti.
"O gece o sokağa kimin emriyle gittiniz?" diye sordum, sesimdeki ağırlık üzerlerine bir kâbus gibi çökerken. "Lalin Erçağ’ın peşine sizi kim taktı?"
Soldaki adamın gözlerindeki korku kontrolden çıktı. Dudakları titredi, neredeyse ağlayacak raddeye geldi. "M-Mehmet..." dedi panikle. "Mehmet Erçağ! O verdi talimatı!"
Sağdaki adam aniden başını geriye atıp yanındakini sertçe dürttü. "Kapa çeneni! Sakın! Kapa o lanet olası çeneni!" Sonra nefretle bana baktı, kanlı tükürüğünü yere bıraktı. "Bizi öldürün! Tek bir kelime bile alamazsınız bizden!"
Öleceğini anlayan soldaki adam ise çıldırmış gibi yanındakine bağırmaya başladı: "Saçmalama! Ne diyorsun sen?! Neden biz ölüyoruz?! Niye onun pisliğini biz çekiyoruz?!"
İkisinin arasındaki o acınası bağrışma depodaki beton duvarlarda yankılanırken gözlerimi devirdim. Bu seviyesiz tiyatroyu daha fazla dinlemeye tahammülüm kalmamıştı.
"Sıkıldım ama bu saçmalıktan..." dedim soğukkanlılıkla.
Arkamı dönüp deponun çıkışına doğru sakince yürümeye başladım. Sigaramdan son bir nefes çekip izmariti yere attım ve adımlarımı aksatmadan arkamda bekleyen adamlara son emri verdim.
"Öldürün."
Arkamdan yükselen yalvarış ve çığlık sesleri, ağır demir kapının kapanmasıyla tek bir saniyede kesildi.
Deponun kasvetli, havasız ortamından dışarı adım attığım an öğleden sonra saat üçün o gri gökyüzü patladı; serpıştıran yağmur yerini şiddetli bir sağanağa bıraktı. Yüzüme çarpan soğuk damlalarla derin bir nefes alıp devasa siyah G-Class’ın kapısını açtım ve sürücü koltuğuna geçtim.
Ön cama vuran sert yağmur damlalarının sesi arabanın içini doldururken, bakışlarım yan koltukta duran siyah deri dosyaya kaydı.Dosyayı elime alıp kapağını açtım. Sayfaları ağır ağır çevirirken gözlerim belgelere, raporlara ve Lalin'in o tek fotoğrafına takılı kaldı.
Onu en başından bu yana tanıyordum. Karan Alkan’ın ardında bıraktığı izleri sürerken, kendi yöntemlerimle ulaştığım bir isimdi o. Benim için en başta sadece Karan’ı anlamak ve o herifi köşeye sıkıştırmak için kenarda duran bir detaydı.
Fakat onu araştırdıkça, Mehmet Erçağ’ın bile sakladığı o gizli dosyalara ulaştıkça işin seyri değişmişti. Üstelik hesaba katmadığım başka bir şey daha olmuştu.
Mutfakta o Sünger Bob'lu şortuyla karşımda durduğu anki şaşkınlığı, kampüs kapısındaki o dik ama kırılgan duruşu, gözlerindeki o kafa tutan ışık... Zihnimi işgal etmeye başlamıştı. Onu sadece soğukkanlı bir hamle olarak görmem gerekiyordu; ama artık ona her baktığımda, o hesapların çok ötesinde bir şey hissediyordum. Ve bu durum, kontrolü ilk kez elimden kaçırmama neden oluyordu.
Kendi kendime hafifçe gülümsedim. Parmağımı fotoğrafın üzerinde gezdirdim, sesim tekrar o soğuk ve karanlık tonuna döndü.
"Sana o soyadını verenler bile gerçekte kim olduğunu bilmiyor."
Dosyayı sertçe kapatıp torpido gözüne fırlattım. Gaza basıp arabayı yağmurun griye bürüdüğü trafiğin içine sürerken, artık bu oyunun kurallarının tamamen değiştiğini biliyordum.
LALİN ERÇAĞ
Mimarlık ve İşletme son sınıf tayfası masayı çoktan tequila shot bardaklarıyla donatmış, oyuna başlamak üzereydi. Kahkahalar, masaya vurulan kadeh sesleri ve arka planda çalan yüksek tempolu müzik mekanın havasını iyice ısıtmıştı.Tam masanın ortasındaki şişeye uzanacaklarken, Aybars’ın gözü birkaç masa ötede loş bir köşede duran adama kaydı.
Karan Alkan... Elindeki viski kadehiyle tek başına takılıyordu. Masadaki o neşeli gürültüye tamamen tezat, soğuk ve ulaşılmaz bir duruşu vardı.
Aybars sırıatarak oturduğu yerden kalktı. Yanına işletmeden bir arkadaşını daha katıp doğruca Karan’ın yanına yürüdü. İkisi birden Karan’ın tepesine dikilip hararetle bir şeyler anlatmaya başladılar. Karan’ın önce ters bir bakış atıp onları başından savurmaya çalıştığını gördüm. Ama Aybars geri adım atmadı; kolunu omzuna atıp masayı işaret etti. Karan’ın bakışları bir saniyeliğine bana kaydı, ardından derin bir nefes alıp elindeki viski kadehi masaya bıraktı.
İki arkadaşı, Karan’ı adeta bir zafer kazanmış gibi masaya getirip tam karşımdaki sandalyeye oturttular. Karan’ın masaya dâhil olmasıyla gruptaki neşeli hava bir anlığına saygılı bir sessizliğe gömüldü ama Aybars hemen durumu topladı.
"Evet!" dedi Aybars masadaki şişeyi eline alırken. "Aramıza katılan ağır konuklarımız da olduğuna göre oyuna başlıyoruz! Pas geçen iki shot içer, kaçmak yok!"
Şişeyi masanın ortasında hızla çevirdi. İlk tur birkaç eğlenceli soru ve shot’la hızlıca geçti. Sıra ikinci tura geldiğinde Aybars şişeyi tekrar çevirdi. Şişe dönüp dönüp yavaşladı ve ucu tam olarak Karan’ı göstererek durdu.Masada tatlı bir gerilim tırmandı. Aybars ellerini birbirine sürterek sırıttı:
"Evet Karan Bey... Cesaret mi, doğruluk mu?"
Karan arkasına yaslandı. Koyu kahve gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
"Cesaret," dedi derin ve pürüzsüz bir sesle.Tam o sırada, alkolün kanında hızlı dolaştığı anlaşılan gruptan bir kız heyecanla atıldı.
"Lalin'i öp!"
O cümlenin bittiği saniyede yanındaki arkadaşı kızın kolunu sertçe dürttü. "Ne halt ediyorsun sen? Saçmalama!" diye fısıldadı panikle.
Kız bir anda ne söylediğini ve karşısındakinin Karan Alkan olduğunu idrak etmiş gibi panikle ağzını kapattı. Masadaki bütün kahkahalar bıçak gibi kesildi. Aniden çöken o ağır, tekinsiz sessizlikte sadece arka plandaki müziğin basları güm lüyordu. Masadakiler çekinerek Karan’ın reaksiyonunu beklemeye başladı.Kalbimin göğüs kafesimi döven sesini kulağımda hissediyordum.
Karan’ın bakışları tek bir saniye bile gözlerimden ayrılmadı. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile belirmedi; ne bir öfke ne bir yumuşama... Sadece o soğuk, geçit vermez duvarı duruyordu karşımda.Yavaşça öne doğru eğildi. Masanın ortasındaki ağzına kadar dolu tequila bardağına uzandı.
Gözlerimin içine bakarak bardağı tek dikişte kafasına dikti. Bardağı sertçe masaya bıraktığında boğazından geçen alkolün izi bile yüzünü buruşturmasına yetmemişti.Dudaklarının kenarında karanlık, tekinsiz bir gülüş belirdi. Sandalyesini hafifçe geriye çekip ayağa kalktı.
"Size iyi eğlenceler," dedi soğukkanlı bir sesle ve masadaki o sessizliği arkasında bırakarak uzaklaştı.
Mekandaki müzik, kahkahalar ve fondaki uğultu birbirine karışmıştı. Şarkılara avazımız çıktığı kadar eşlik etmiş, Eylül’le pistte kahkahalarla dans etmiştik ama alkolün etkisiyle başım dönüyor, ne yaptığımı tam olarak kestiremiyordum. Mekanın havası ağır gelmeye başladığında artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Buradan gitmek istiyordum.
Çıkışa doğru adımlarken Eylül ve Aybars yanımda bitti.
"Lalin, bu halde tek başına gidemezsin," dedi Eylül endişeyle.
Aybars da onaylarca başını salladı: "Ben bırakayım seni, saçmalama."
Gözlerimi süzerek acı bir tebessümle başımı iki yana salladım. "Kendim hallederim..." dedim, sesimdeki kırgınlık alkolün ardına saklanamayacak kadar belirgindi. "Sonuçta ben Mehmet Erçağ’ın kızıyım..." Bu cümleyi gururla değil, o soyadın omuzlarıma bindirdiği ağır bir yükün gölgesinde, burukça söylemiştim.
Ben kapıya doğru ilerlerken Aybars’ın Karan’ın yanına gidip fısıldayarak bir şeyler söylediğini fark ettim. Karan gecenin başından beri içmişti ama üzerinde sarhoşluğa dair tek bir iz bile yoktu. Dik duruşu, keskin bakışları ilk anki gibi yerindeydi. Bakışları beni bulduğunda ağır adımlarla yanıma geldi.
"Bırak, ben hallederim," dedi soğuk bir sesle.
"İstemiyorum Karan," diye kestirip atmaya çalıştım ama dengem hafifçe kaydı.Karan kolumu incitmeden ama kaçmama da izin vermeyerek tuttu. "Sarhoşsun Lalin, yürü."
Beni mekandan dışarı, gecenin soğuk havasına çıkardı. Birlikte caddede yürürken rüzgâr yüzüme çarptı. "Eğer gerçekten bir iyilik yapacaksan..." dedim ayağım takılarak, "...bir taksi çağırabilirsin. Sana ihtiyacım yok."
Karan duraksadı. Bakışları üzerimde dolaşırken sesi karanlık ve sakindi: "Daha önce içmiyordun Lalin. Şimdi bu kadar neden?"
O an içimde biriken her şey patladı. Durdum, elimi hırsla göğsüne vurur gibi kaldırıp sesimi yükselttim: "Hayatımı meşgul eden bir baba, bırakıp giden eski bir sevgili, umursar görünen bir anne ve ne olduğu belirsiz geleceğim varken mi? Güldürme beni Karan!"
Karan bir adım atıp aramızdaki mesafeyi sıfırladı. Parmakları çenemi buldu, beni kendine çekti. Dudakları dudaklarımın bir milim ötesindeydi, nefesini tenimde hissediyordum. Tam öpecekmiş gibi durdu ama aniden parmaklarını çenemden çekip bir adım geri çekildi.
Nefes nefeseydi. "Senden uzak durmalıyım..." diye mırıldandı, adeta kendine verir gibi bir kararla.
"Neden Karan?" dedim, gözlerim dolmuştu.
"Neden yapıyorsun bunu? Başkalarıylasın, neden benim yanımda değilsin?"
Çantamdaki telefon aniden çalmaya başladı. Ekrandaki ismi gördüğü an Karan’ın bakışları değişti. Arayan Bora’ydı.Karan bir saniye bile düşünmeden telefonu elimden çekip aldığı gibi caddenin ortasına fırlattı. Asfalta çarpan telefon büyük bir gürültüyle parçalara ayrıldı.
"Ne yapıyorsun sen?" diye bağırdım, gözümden bir damla yaş süzüldü. "Neden bana bunu yapıyorsun? Bir öylesin, bir böyle! Bir bakıyorum başka bir kız... Başka bir kız seni boynundan öpüyor! Ama sonra benim yanıma geliyorsun, Bora Arslan’dan uzak dur diyorsun! Sonra çıkıp olmaz diyorsun, sonra—"
Cümlemi tamamlamama izin vermedi. Karan öne atıldı, güçlü elleriyle yüzümü kavradı ve dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Öpücük iki yılın birikmişliğiyle derin, hırslı ve tüm savunmamı bir saniyede yıkan türdendi. Ama hemen ardından kendimi toparlayıp göğsünden ittim onu. Nefes nefese geriye çekildim.
"Bunu yapıyorsun Karan..." dedim sesim titreyerek. "Neden? Neden bunu ikinci kez yapıyorsun, neden?"
Karan cevap vermedi. Sadece o koyu, derin gözleriyle yüzüme bakmaya devam etti. Bakışlarındaki o çözülemeyen karanlık canımı daha da yaktı.
Başımı iki yana sallayarak ona döndüm."Seni bir daha görmek istemiyorum. Sana dokunmak, seninle konuşmak, senin yanında olmak istemiyorum... Keşke seni hiç tanımasaydım Karan Alkan. Keşke seni hiç sevmeseydim."
Arkamı dönüp caddede hızlı adımlarla yürümeye başladım. Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırıyordu, arkama bile bakmıyordum. Karan’ı, o geceyi, o ağır hisleri geride bıraktığımı sanıyordum.Birkaç metre ilerledikten sonra, caddenin tenhalaştığı o loş köşede siyah bir minibüs aniden yanımda fren yaptı.
Aracın sürgülü kapısı gürültüyle açıldı. Ne olduğunu anlayamadan iri yarı iki adam üzerime çullandı. Biri arkamdan sarılıp ağzıma ilaç kokulu ıslak bir bez bastırdı.Çırpınmaya, ses çıkarmaya çalıştım ama ciğerlerime dolan o ağır koku gücümü bir saniyede emdi. Bilincim kaybolurken, kulağımın dibinde soğuk ve tekinsiz bir fısıltı yankılandı.
"Bu işin bu kadar kolay biteceğini sanmıyordunuz, değil mi?"
Gözlerimin önü tamamen karardı.
BORA ARSLAN
Eğlence kulübünün loş koridorundan aşağı iniyordum. Dışarıdan bakıldığında sıradan, yüksek sesli bir gece kulübü gibi görünen bu mekân; masaların altında silah sevkiyatlarının yapıldığı, kara paranın ve kirli pazarlıkların döndüğü merkezimizdi. İçeri adım attığım an kapıdaki iri yarı korumalar ve masalardaki adamlar başlarıyla beni selamladılar.
Hepsini teğet geçip kulübün en arkasındaki VIP salona geçtim. Kapıdaki korumaya baktım.
“O üçünü gönder buraya.”
Çok geçmeden kapı açıldı ve içeri giren üç adamım, beni gördükleri an panikle toparlanıp karşıma dizildiler. Yüzlerindeki gerginliği, hafif bir korku çemberinin sardığını görebiliyordum. Ağır hareketlerle oturduğum yerden ayağa kalktım. Ceketimin önünü açıp tam karşılarında durdum. Buz gibi bir sesle sordum.
"Ben size ne dedim?"
Adamların en önde olanı güçlükle yutkundu. "B-Bora Bey... Kız mekandaydı, arkadaşlarıyla eğleniyordu. Bir sorun yoktu—"
"Ben size o kızı adım adım takip edeceksiniz dedim," diyerek kestim sözünü. Sesimdeki tekinsiz sakinlik, odadaki herkesten çok daha tehlikeliydi. "Neden peşinden ayrıldınız?"
"Karan Alkan oradaydı efendim... Ortam gergindi, dikkat çekmemek için bıraktık. O yüzden buradayız, hemen tekrar gideriz efendim—"
Sözünü bitirmesine izin vermedim. Öne doğru sert bir adım atıp sağ elimle adamın çenesine gaddarca bir kroşe indirdim. Adam masanın üzerindeki içki kadehleriyle birlikte gürültüyle yere devrildi. Yanındaki diğer iki adam hamle yapmaya cesaret edemeden birini yakasından tutup sertçe duvara çarptım, karnına indirdiğim darbeyle o da nefessiz kalıp yere çöktü. Soluk soluğa duraksadım.
Fakat tam o anda... Odadaki sessizliğin ortasında, zihnime aniden bir görüntü saplandı.
Lalin’in korkuyla büyümüş gözleri... Ve o gece çaresizce bana sığınırken dudaklarından dökülen o titrek ses: "Bora..."Durdum. Göğsümde anlamsız, sert bir gerilme hissettim. Hayatım boyunca hiçbir insana acımamış, hiçbir kadının bakışından etkilenmemiştim. Şimdiyse yere serdiğim adamların tepesinde dikilirken zihnimi işgal eden tek şey o kızın korkmuş yüzüydü. Nedenini anlayamadığım bu duygu, ilk kez kontrolümü sarsıyordu.
Dişlerimi sıktım. Gözlerimi sıkıca kapatıp derin bir nefes aldım. Zihnimdeki Lalin görüntüsünü zorla kenara iterek gözlerimi açtım. Yerde kıvranan adamlara tiksintiyle baktım.
"Gözümün önünden kaybolun.”
Adamlar birbirlerine tutunup odadan panikle çıkarken üzerimi düzeltip masadaki özel telefonumu elime aldım. Tam o sırada telefon titremeye başladı.
Ekranda bilinmeyen bir numara vardı. Açıp kulağıma götürdüm.
"Söyle."
Karşı taraftaki adamın sesi oldukça gergindi: "Bora Bey... Yalıdere yangınıyla ilgili eski emniyet kayıtlarına ulaştık. O gece kulübeden çıkarılan ikinci bir ceset raporu daha var ama Mehmet Erçağ bunu sistemden sildirtmiş. Belgenin orijinali elimizde."
Dudaklarımın kenarında karanlık bir tebessüm belirdi. "Belgeyi güvenli kasaya koyun. Gelip kendim alacağım," deyip telefonu kapattım.
Hemen ardından Lalin’in numarasını tuşlayıp kulağıma götürdüm. Ancak hat çalmadı bile. Doğrudan telesekretere düşüyordu; telefonu kapalıydı.
Bakışlarım sertleşti. Gece yarısı telefonun doğrudan kapalıya düşmesi, tam da adamlarımın takibi bıraktığı o anlarda içimde devasa bir şüphe uyandırdı.
LALİN ERÇAĞ
Karanlık...
Zihnimdeki tek şey kapkaranlık, boğucu bir boşluk ve şakaklarımı patlatacakmış gibi zorlayan ağır bir ağrıydı.
İçim çekiliyor, ağzımdaki bant ve göğsüme oturan o ağır sıkışma hissi yüzünden nefessizlikten daralıyordum. Burnumdan aldığım sığ, düzensiz nefeslerle ayakta kalmaya çalışıyordum. Ellerim ve ayaklarım sıkıca bağlanmıştı. Zaman algımı tamamen yitirmiştim; kaç saat geçmişti, neredeydim, hiç bilmiyordum.
Tam olarak nerede olduğumu göremiyordum çünkü başımda kalın, karanlık bir çuval vardı. Ama tenime çarpan buz gibi ıslaklıktan yağmur yağdığını anlıyordum. İğne gibi yüzüme batan sert rüzgâr tek bir yönden esiyordu; ön tarafımın tamamen açık bir alan olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Yarı baygın, bilincim gidip gelirken yakınımdaki adamların seslerini duymaya başladım.
"Bora Arslan peşimizi bırakmazsa ne yapacağız?" dedi biri, sesindeki panik rüzgârı bastırıyordu.
Diğeri öfkeyle sövdü. "Evrağı teslim ettikten sonra kaçacağız! Başka bir şey yapamayız, aksi halde bizi sağ bırakmaz zaten."
"Ulan kızı kaçırdık ama başımız büyük belada... Arslan’ların piçi bu kız için gerçekten o belgeleri verecek mi dersin?"
"Verecek! Mehmet Erçağ’ın kızı bu... Hem Erçağ’ların hem Arslan’ların yumuşak karnı. Bora bu kızı tek parçayla buradan çıkarmak için her şeyi verir."
Zihnimde devasa sorular patladı. Bora beni nereden tanıyordu? Babamın bu adamlarla, bu kirli pazarlıklarla ne ilgisi vardı? Ben nasıl bir kâbusun ortasındaydım?
Tam o sırada adamlardan birinin telefonu bağıran bir ritimle çalmaya başladı. Adam telefonu hoparlöre vererek açtı.
Açıldığı an Bora’nın o buz gibi, mekanik ve ölümcül sesi kulaklarıma doldu.
"O kıza tek bir zarar bile gelirse... Hepiniz bunun bedelini ödersiniz. Ölümle."
Bora başka tek bir kelime bile etmeden telefonu küt diye kapattı.
Ortama ağır bir sessizlik çöktü. Adamlardan biri yutkunarak fısıldadı: "Derdi evrak mı, bu kız mı anlayamadım ben..."
Aramızdaki o sessiz bekleyiş yaklaşık 10 dakika sürdü.
Bilincim gidip gelirken aklımda hâlâ mekanın önündeki o anlar vardı; Karan’ın beni itişi, "Senden uzak durmalıyım" deyişi ve sonra kontrolünü kaybedip beni öpüşü...
Sonunda alt katlardan gelen sert ayak sesleri yankılandı.
"Bora Arslan..." dedi adamlardan biri gergince.
O an başımdaki çuval hırsla çekilip çıkarıldı.Gözlerimi kırpıştırarak etrafa baktım. Tahmin ettiğim gibi 6 katlı, yarım kalmış bir inşaatın en üst katındaydık; önümüz uçurum gibi açık alandı. Karşımda Bora duruyordu. Siyah paltosu yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Gözleri üzerimdeki ipleri gördüğü an tehlikeli bir karanlıkla kaplandı.
Bora, ceketinden siyah bir dosya çıkarıp yere attı. “Kızı verin."
Adamların lideri dosyayı alıp sırıttı. "Aferin Bora. İstediklerimizi aldık... Kız sende."
Sonra elini omzuma koyup beni öne itti. "Cevher gibi kızmış ama, Erçağ’ın kızı olduğu—"
Adam cümlesini tamamlayamadı.Bora bir kaplan gibi öne atıldı, adamın kolunu kıvırıp gürültüyle yere yapıştırdı. Belindeki silahı çekip gaddarca adamın şakaklarına dayadı. Tetiğe basmak üzereydi, gözlerinde insani tek bir kırıntı bile kalmamıştı.
Tam o sırada gözleri yerdeki adamdan bana kaydı. Dehşet içinde, nefesim kesilmiş halde ona bakıyordum. O bir saniyelik göz teması Bora’yı bir anda frenledi. Dişlerini sıktı, namluyu adamın kafasından çekip silahı tekrar beline soktu.
Diğer iki adam panikle silahlarını Bora’ya doğrultmuştu ama yerde yatan liderleri can korkusuyla bağırdı
"Çekin silahlarınızı! Çekin lan silahları! Haddimi aştım... Çekin dedim!"
Adamlar ellerindeki dosyayı hırsla kavrayıp gerisin geri kaçışarak inşaatın karanlığında gözden kayboldular. Terk edilmiş inşaatın tepesinde, fırtınanın ve yağmurun ortasında sadece ikimiz kalmıştık.
Bora hızla yanıma çöktü. Bıçağıyla bileklerimdeki ipleri kesti, ağzımdaki bandı yavaşça çıkardı ve beni kendine çekip sıkıca sarıldı.
"Güvendesin," dedi, sesi az önceki katilden eser kalmayacak kadar yumuşaktı. "Bitti, güvendesin."
Geri çekildim, titreyerek yüzüne baktım. "Bana neden bir şey söylemiyorsun? Bu adamlar kim?! Neden kaçırdılar beni?"
"Seni bu karanlığın içine çekmek istemezdim Lalin."
İçimdeki çaresizlik patladı, göğsüne vurarak bağırdım.
"Neden hayatımdaki kimse bana yanıt vermiyor?! Neden sorularıma cevap alamıyorum?"
Bora da bana doğru bağırdı, sesi yağmuru bastırdı.
"Çünkü işin ucunda ölüm var ve ben senin ölmeni istemiyorum Lalin Erçağ!"
Cümlesi gecenin içinde asılı kaldı. Söylediği şeyin ağırlığıyla ikimiz de duraksadık.
"Ölmek mi..." diye fısıldadım. "Ben nasıl bir şeyin içindeyim? Yalnız kalmak istiyorum, gitmek istiyorum artık."
"Buna izin veremem," dedi Bora kesin bir dille.
Birkaç adım uzaklaşıp hararetli bir telefon görüşmesi yaptı. Yanıma döndüğünde sesi daha sakindi.
"Bize gidiyoruz. Babanın söylediği gibi... Babaannen Ankara’ya döndü, evde yalnız kalmayacaksın."
Ruhum tükenmişti, sadece başımı öne eğdim.
Bora bana baktı. "Bir süre yanımdan ayrılmanı istemiyorum Lalin."
Bitkince gülümsedim. "Sen ne yapabilirsin ki Bora?"
Dudaklarının kenarında karanlık bir gülüş belirdi.
"Her şeyi."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

41okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18