Bölümler 5Şu an: "Suçun ve hukukun el sıkıştığı o karanlık çizgide, hiç kimse masum kalamaz; sadece hayatta kalanlar ve kalamayanlar vardır."
- 1 "Kanunlar, örümcek ağları gibidir; küçük sinekleri yakalar, büyük eşek arıları ise onları delip geçer." — Anacharsis1.180 kelime
- 2 "Suçun ve hukukun el sıkıştığı o karanlık çizgide, hiç kimse masum kalamaz; sadece hayatta kalanlar ve kalamayanlar vardır."1.142 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 "Adalet, namlunun ucunda başladığı an; hukuk, sadece güçlülerin yazdığı bir tiyatro metnine dönüşür."1.389 kelime
- 4 "Bir sırrın ucunu veren, tamamını elinde tutamaz." -Lucius Annaeus Seneca1.378 kelime
- 5 Konsey masası, sessiz bir psikolojik savaş meydanı gibiydi.2.393 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1 EKİM 2010 Riga Bölge Mahkemesi 12:30
Bugün benim günüm olacaktı,olmak zorundaydı ilk gerçek davamı almıştım daha öncesinde babamın ayak işlerine yardımcı oluyordum hiç tek başıma savunma yapmamış,delileri sunmamıştım hep kenardan izlemiştim piyon gibi bana pek tabii katkısı oldu insanları görmeyi öğrendim,yönledirmenin kolay olabileceğini öğrendim,çapraz sorguda kafa karıştırmanın yolları vardı mesela soruları cevap almak için değilde tanığın kendinen şüphe etmesini sağlamak için sorardık cevabı biliyorsan sormazdın tanık en ufak tereddütte kaldığı zaman jüri net olarak kararını verirdi ve bum sonrası tanığın sözünün geçerliliği kalmazdı diğer bir yol ise sürekli soruya maruz bırakmak insan zihni unutmaya,gereksiz şeyleri silmeye eğilimlidir ki hatırlamak istese bile o an baskıdan dolayı hatırlayamaz ve kaçınılmaz şekilde güvenilmez tanığa dönüşür.
Riga Bölge Mahkemesi; gri, karamsar ama bir o kadar da ezici bir ihtişama sahipti. Girişteki o devasa gri sütunlara her adımımda yeniden hayran kalıyordum. İnce değil, aksine kalın ve "Ben buradayım" diye bağıran mermer gövdeleri vardı. Asildiler. Zemindeki damarlı mermer döşemeyle kurdukları o kusursuz uyum, binayı bir adalet sarayından çok, soğuk ve mermerden bir sanat eserine dönüştürüyordu.
Giyinmeyi,kendime bakmayı ve lüksü çok severdim pahalı saatleri,Designer kıyafetleri,eşsiz kokuları bunların hepsi benim için statü göstergesiydi eğer bunlara sahipseniz nereden geldiğiniz belli olurdu farkınız olurdu diğerlerinden.
özellikle takmayı sevdiğim tek bir saat vardı o da bileğimden neredeyse hiç çıkarmadığım tek bir saat vardı: Annemin ben henüz küçük bir çocukken aldığı, 1960 model bir Rolex Submariner. Dış gövdesi fırçalanmış metalik gri çelikten, bileziği ise Oyster serisinin o ağır, yekpare baklalarından oluşuyordu. Saatin kalbinde, ışığı yutan mat ve derin bir gece siyahı kadran yatıyordu. Kadranın üzerindeki saat işaretçileri geçen onca yıla rağmen hafif sararmış krem rengi patinasıyla ışıldıyor, kubbe şeklindeki kabarık pleksiglas camın altından bakıldığında siyahlık puslu bir derinlik kazanıyordu. Tırtıklı dönen çerçevasındaki gümüş rakamlar her saniyeyi milimetrik bir soğukkanlılıkla sayarken, bileğimdeki o çelik kütle bana tek bir şeyi hatırlatıyordu: Güç, zamanın bile yok edemediği tek şeydir.O saat geçmişim,bugünüm ve geleceğim annemden kalan tek canlı hatıra.
O gün üzerimde gece mavisiyle siyahın sınırında gezinen,pürüzsüz dokulu yumuşacık İtalyan yününden dikilmiş özel bir kesim takım vardı iç kısmı lacivert ceketim ise simsiyah,vücduma tam oturan bedenimde benimle bütünleşiyordu en ufak bir potluk yoktu omuzlarımdaki o keskin hatlar her şeyi daha da uyumlu hale getiriyordu çentik yakası ne 1 milim kısa ne 1 milim uzundu tam olması gerektiği gibi keskindi,netti göğüs kısmında sol tarafta klasik bir göğüs cebi vardı genellikle bir şey koymazdım ama bugünün şerefine küçük bir Nergis çiceği koymaya karar verdim içten içe mutluydum kendi imparatorluğumu kurmanın başlangıcını yapıyordum yüzümden bunu anlamanın yolu yoktu her zamanki gibi soğuk,despot,ruhsuz,boş bakışlara sahiptim tebessüm yoktu.Bu sadece bir kıyafet değildi. Bu adliye koridorlarında dize getireceğim insanlar için giyindiğim, sadeliğin arkasına gizlenmiş mutlak bir güç göstergesiydi.
Rīgas apgabaltiesa’nın devasa mermer sütunlarının arasında, 3 numaralı salona giden o uzun koridorda karşılaştık. Sloane bir sütuna yaslanmış, elindeki deri dosya kılıfını sıkıyordu. Yüzünde neredeyse fiziksel bir tiksinti vardı dudakları öfkeyle bükülmüştü. Bu operasyondan gerçekten nefret etmişti Slo dudaklarını buruştururken tiksintili gözlerle bakıyordu yüzünde gerçekten bu işten nefret etmişti bıkkınlık ve nefret vardı bakışlarında üzgünüm ama savaşta her yol mübahtır bu en sevdiğini harcamak olsa dahi
"Kil" dedi fısıltıyla kulağıma doğru eğilirken sesinde iğneleyicilik vardı ve biraz daha nefret ona hak veriyordum kendimi gerçekten -üzülmüş- rolü yapmaya zorlandım karşımda ilk defa bu kadar bir işten şikayet ediyordu onluk bir hareket değildi.
"Seni seviyorum ama bana kesinlikle bir iyilik borçlusun o iğrenç adamın görüntüsü hep aklımda kendimi asmak istiyorum"
"Bence birazcık abartıyorsun sen üst mevkideki insanlarla yatmaya bayılırsın" bunu söylediğim için suratıma yumruk yiyebilirdim umrumda değildi yüzümde eğlenen bir ton vardı üst dudağım kıvrıldı hafifçe sonra büyük bir kahkaha attım gözlerimde ise bunun tam tersi ruhsuz ve soğuk. gözlerinde ilk defa hayal kırıklığını gördüm birden irisleri büyüdü şaşkınlık vardı benden yana sanki onu kırmışım gibi yerle bir etmişimcesine hayır kesinlikle amacım o değildi Sloane elindeki deri dosya kılıfını delicesine sıkıyordu; parmak boğumları bembeyaz kesilmişti her an kafama dosyaları atabileceğini sandım bir an ağzını açtı bir şey diyecek gibi oldu sonrasında vazgeçti hemen kafasında ölçüp tartmıştı kelimeleri ama susmayı seçti gözlerindeki hayal kırıklığı yerini profesyonel bir maskeye bırakırken Hakim Tom meselesini atladığımı unuttum yanına biraz daha yaklaşarak kulağına eğildim o biraz yanımda minyon kalıyordu Ben 1.90 Slo ise 1.60 epey fark vardı.
"Hakim Tom'a hazırladığımız özel paketin yerine ulaştığını varsayıyorum," dedim.
Bakışlarımı doğrudan ona odakladım. Onay bekleyen, tehditkar ve sorgulayıcı bakışlarımdı bunlar. Ona verdiğim her işi kusursuzca yerine getireceğini biliyordum, bunda en ufak bir şüphem yoktu; yine de benim dünyamda tedbiri elden bırakmamak ana kuraldı.
Sloane anında o bildiğim küstah halini takındı. Gözlerinde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile yoktu. Duruşunu dikleştirdi, ellerini iki yanında zarifçe birleştirip uzun saçlarını tek bir hareketle omzundan öne doğru attı. Ardından koridorda çınlayan, abartılı ve büyük bir kahkaha patlattı. Adliyenin o soğuk mermer koridorundaki herkesin başını çevirip bize dik dik bakmasını sağlamıştı. Neredeyse mahkeme salonundaki herkesin bu sesi duyduğuna yemin edebilirdim.
Tanrım, beni hemen şu an yanına al, diye düşündüm içimden, yüzümdeki o soğuk avukat maskesini bozmamaya çalışarak.
"Ah, Сладкий(Tatlım).." dedi Sloane, sesine o baştan çıkarıcı ama tehlikeli tonu vererek. "Beni çok hafife alıyorsun. Kimse benim gazabımdan kaçamaz. Evinin önüne bir paket bıraktırdım, içine de küçük bir sürpriz yerleştirdim. Öğrendim ki Sayın Hakimimizin derin bir yılan fobisi varmış. Ben de kutuya canlı küçük bir yılan ve yanına el yazımla yazılmış şık bir not ekledim."
Yaklaşarak fısıltıyla notun içeriğini okudu:
"Hakim Tom Allender... İki yüzlü, sefil hayatının sonsuza kadar süreceğini sanman ne kadar da gülünç. Bu fotoğrafların basına yayılması tam bir trajedi olur, değil mi? Eğer bunu istemiyorsan, Monsovic davasındaki delilleri karartmak zorundasın. Sevgilerle, Apex Legal."
Tanrı şahidim olsun ki hayatımda hiç bu kadar keyiflenmemiştim. Damarlarımda bir zehir gibi süzülen güç ve adrenalin, zihnimdeki her bir hücreyi uyandırıyordu.
Hakim Tom’u hiçbir zaman sevmemiştim. Normalde kimsenin sefil hayatıyla veya ne bok yediğiyle ilgilenmek gibi bir alışkanlığım yoktu; ama ikiyüzlü ve sadakatsiz insanlardan ölesiye tiksinirdim. İnsan onuru için yaşamalıydı; sadakat yoksa karakterden bahsetmek imkânsızdı. Tom Allender’da ise tiksindiğim ne kadar aşağılık vasıf varsa hepsi tek bir gövdede toplanmıştı. Pislik herif... Şunu şurada, o süslü cüppesinin içinde kendi ellerimle boğma şansım olsaydı bir saniye bile tereddüt etmezdim.
Duruşma salonuna adımımı atar atmaz, o ağır ve kasvetli havanın etrafı bir sis gibi sardığını hissettim. Jüri üyelerinin yüzünde katıksız bir iğrenti ve tiksinti vardı; hepsi o an Monsovic’i darağacına göndermek, ipini kendi elleriyle çekmek istiyordu. İşin en ironik ve komik kısmı ise, o salondaki insanların "adalet" kavramının tam bir komediden ibaret oluşuyordu. Yeterince para teklif ederseniz, o jürideki herkesin vicdanını bir açık artırmada kolayca satın alabilirdiniz.
Buna en taze örneği verebilirdim: Jack Daniel Hopkins. Letonya’nın en büyük iş insanlarından biriydi. Fuhuştan ve reşit olmayan kızlara tecavüzden tutuklandığında haberler medyaya bomba gibi düşmüştü. Avukatları basına pek açıklama yapmadı çünkü arkası sağlamdı. Ve beklendiği üzere, o mahkemeden elini kolunu sallayarak suçsuz çıktı. İki jüri üyesine ödenen yüklü miktarda para, sahte beyanlarla adamı bir gecede aklamaya yetti.
Ve şimdi bu aşağılık, satılık insanlar geçip bir başkasının hayatında söz sahibi oluyor, kaderlerini belirliyorlardı. Ne kadar acınası, ne kadar büyük bir saçmalık
Bölüm etkileşimi
