5. bölüm · Kral'ın Kraliçesi
5.Bölüm
Damla.
Mezuniyet balomdan beri dolabın en kuytu köşesinde, adeta intikam gününü bekleyen o buz mavisi elbiseyi gün yüzüne çıkarmıştım. Vücudumu bir su gibi saran kumaşı, derin yırtmacı ve omuzlarımdan parıltıyla inen gümüş taşlı askılarıyla bu elbise; artık sadece bir kıyafet değil, benim savaş zırhımdı.
Ayağıma gümüş rengi ince topuklu ayakkabılarımı geçirdim. Gümüş takılarımı takarken, aynadaki kadının gözlerindeki o kararlı ışığı fark ettim. Savcı kimliğim buz gibiydi ama bu gece o buzu bu elbiseyle eritecektim. Gümüş rengi portföy çantamı aldım ve çıkmadan hemen önce, kapı eşiğinde beni izleyen Kıvanç’a doğru eğildim. O ipeksi başını son bir kez öpüp fısıldadım:
“Bugün biraz geç gelebilirim oğlum. Annen kurtlar sofrasına gidiyor, birilerinin iştahını kapatıp döneceğim.”
Taksiye binmekten son anda vazgeçmiştim. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı sevdiğim gibi, kendi direksiyonumun başında olmayı da seviyordum. Otoparka indim ve o kazadan sonra binbir güçlükle aldığım gümüş gri arabama bindim. Buz mavisi elbisem koltuğa bir şelale gibi dökülürken gaza bastım.
Davetin verildiği o görkemli yalının önüne geldiğimde, lüks araçların arasından süzülüp arabamı valeye teslim etmek yerine kendim park ettim. Gitmek istediğimde kimsenin anahtarımı elinde tutmasını istemiyordum. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda, rüzgar buz mavisi eteğimi hafifçe havalandırdı. Yırtmacımdan dışarı uzanan bacağım ve taşlı askılarımın parıltısı, girişteki davetlilerin ve korumaların bakışlarını anında üzerime mıknatısladı.
Omuzlarımı bir savcıya yakışır diklikte geriye attım. Merdivenleri tırmanırken topuklarımın çıkardığı tok ses, sanki bir savaşın başlangıç ritmiydi. Kapıdaki görevli ismimi yüksek sesle anons etti:
“Savcı Damla Şahin.”
İçeri girdiğim an, kristal avizelerin ışığı elbisemin üzerindeki taşlarda kırıldı. Salon parfüm kokuları ve şampanya kadehlerinin tınısıyla doluydu ama benim burnuma sadece o tanıdık, kirli güç savaşının kokusu geliyordu.
Gözlerim kalabalığı taradı. Poyraz’ı, Bakan’ın hemen arkasında bir heykel gibi dikilirken gördüm; bakışları bir an bana değdi, hafifçe başını sallayarak “hoş geldin” dedi ama ifadesini bozmadı.
Sonra, salonun tam ortasında, elinde kadehiyle etrafındakilere hükmeden o figürü gördüm. Turan Şah. Sırtı bana dönüktü ama o heybetli duruşunu nerede görsem tanırdım. Hemen yanında ise sarı saçları ve o ikonik beniyle Eslem Şah duruyordu. Kardeşiyle konuşurken kapıdan giren bu “buz mavisi” fırtınayı fark etmiş olacak ki, bakışları ağır ağır bana döndü.
Eslem, Turan’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Turan, yavaşça ve büyük bir sükunetle arkasını döndü. Göz göze geldiğimiz o saniye, etrafımızdaki tüm sesler sustu. Bakışları elbisemin yırtmacından başlayıp taşlı askılarıma, oradan da gözlerimin içine kadar tırmandı. Dudaklarında o bildiğim, tehlikeli ve hayranlık dolu gülümseme belirdi.
Turan’ın o karanlık ve davetkar bakışlarını üzerimde hissetsem de, rotamı bir an bile saptırmadım. O gece oraya sadece "görünmeye" değil, birilerinin huzurunu kaçırmaya gelmiştim. Hedefim belliydi: Adalet Bakanı.
Bakanın yanına ulaştığımda, buz mavisi elbisemin içindeki dik duruşumla bir heykel gibi karşısında bittim. Yüzüme en sahte ama en parlak gülümsememi yerleştirerek, "Bakanım," dedim. "Sizinle karşılaşmak büyük bir onur. Görüşmeyeli nasılsınız? İşleriniz nasıl gidiyor? Bu sefer hangi onurlu savcıyı veya hakimi şutluyorsunuz?"
Sözlerim buz gibi bir rüzgar estirdi. Bakanın yüzü anında kasıldı, elindeki kadehi tutan parmak boğumlarının beyazladığını görebiliyordum. "Savcı Damla Şahin..." dedi, sesi dişlerinin arasından sızan bir tıslama gibiydi. "Görevine iade edilirken o dilin uzamasın demediler mi sana? Yine sürgün yollarını mı özledin?"
Bu tehdit, beklediğim tepkiydi. Şen bir kahkaha attım, etraftaki birkaç davetlinin meraklı bakışları üzerimize döndü. "Ben güzel ülkemin her karışını ayrı ayrı severim Bakanım," dedim alaycı bir neşeyle. "İlk görev yerim Diyarbakır’da çok mutluydum. Sonrasında Artvin, Sinop, Karaman ve hatta Kırşehir’de de çok mutluydum. Eh, şimdi doğup büyüdüğüm bu güzel İstanbul’da da çok mutluyum. Sırada neresi var? Mümkünse Ege veya Akdeniz olmasın, malum, sıcak iklimlere pek gelemiyorum."
Bakan, elindeki kadehi yanındaki masaya öyle sert bıraktı ki, kadehin içindeki içki kenarlara sıçradı. Bana doğru eğildi, aramızdaki o görünmez ama gergin mesafeyi iyice kısalttı. "Bir gün böcek gibi ezeceğim seni," diye fısıldadı nefretle. "Nasıl dönmeyi başardın bilmiyorum ama emin ol seni bitiren ben olacağım. Bu toyluğun ve boş kibrin seni koruyamaz."
Gülümsemem milim oynamadı. Gözlerinin içine en derin noktasına kadar bakarak cevap verdim: "Ben böcek değilim Bakanım. Eğer öyle olsaydım bile, beni ezmeye ne gücünüz ne de aklınız yeterdi."
Yanından bir zafer kazanan komutan edasıyla geçerken, hemen arkasında bir gölge gibi duran Poyraz’ın yanından süzüldüm. Dudaklarımı kıpırdatmadan, sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla sordum: "Bunun vakti ne zaman dolacak?"
Poyraz, bakışlarını karşıdaki duvardan ayırmadan, profesyonel bir koruma edasıyla fısıldadı: "Götüne tekme yemesi yakın. Yakında kabinede büyük bir değişiklik yapılacakmış. Sayılı günü kaldı."
Bu bilgi, damarlarımdaki adrenalini mutluluğa dönüştürdü. Masama geçip derin bir nefes aldım. Tepsiden aldığım içeceğimden serin bir yudum çekip, önümdeki atıştırmalıklardan birini ağzıma attığım sırada; ensemde o tekinsiz, yapış yapış hissi duydum. Yaklaşan bir silüetin gölgesi masama düştüğü anda, elimdeki çatalı bir hançer gibi kavrayıp yıldırım hızıyla arkama döndüm.
Karşımda Eren Gümüş duruyordu.
Her zamanki alaycı, gevşek bakışlarıyla ellerini sanki bir suçüstü yakalanmışçasına, sahte bir teslimiyetle havaya kaldırdı. Üzerindeki gri takım elbise her zamanki gibi üstünde eğreti duruyor, taranmamış sarı saçları bu dağınık ve umursamaz görüntüsünü tamamlıyordu.
"Savcı hanım," dedi, dişlerini göstererek sırıtırken. "Bence mesleğiniz size hiç uygun değil. Bu reflekslerle istihbarata girmeyi düşünün derim. Az kalsın akşam yemeğimi bir çatal darbesiyle yiyecektim."
Çatalı yavaşça masaya bıraktım ama bakışlarımı ondan çekmedim. "Hırsız gibi arkadan yaklaşırsan, akşam yemeğin yerine tetanoz aşısı yersin Eren," dedim, sesimdeki buz dağı milim erimeden. "Adliye odamdaki o dağınık halinden sonra buraya biraz daha 'insan' gibi gelmeni beklerdim ama görüyorum ki taranmak bile senin için bir lüks."
Eren, hakaretlerimi birer övgüymüş gibi göğsünde yumuşatıp masama bir adım daha yaklaştı. "Burası sıkıcı savcı hanım. Bakanlar, protokoller, yapmacık gülüşler... Sizin gibi bir 'fırtınanın' bu masada yalnız başına esmesi ise tam bir israf."
Gözlerimi devirip içeceğimden bir yudum daha aldım. "Üzüntün beni hiç ilgilendirmiyor. Ayrıca yalnız değilim, sadece kalitesiz kalabalıklardan uzak duruyorum. Şimdi, söyleyecek önemli bir şeyin yoksa o gri takım elbiseni ve dağınık saçlarını alıp buralardan uzaklaş."
"Hadi ama, birazdan dans müziği başladığında bir kavalyeye ihtiyacınız olacak savcım. Size eşlik etmek isterim," dedi Eren, yüzündeki o sinir bozucu sırıtışla. "Takdir edersiniz ki Turan, şu an avukatımı rehin almış durumda."
Sözleri karşısında yüzümü buruşturdum. Bu adam ve Eslem Şah arasında bir avukat-müvekkil ilişkisinden çok daha fazlası mı vardı? Eğer öyleyse, kızdaki cesaret gerçekten takdire şayandı; üvey de olsa abisi Turan Şah’ın en büyük rakibiyle bu kadar sıkı fıkı olması ateşle oynamaktı.
Eren’in küstahça uzattığı elini tersiyle itmeye hazırlanıyordum ki, belime aniden dolanan güçlü bir kolla kendimi geriye çekilmiş buldum. Turan, bir gölge gibi arkamda belirmiş, beni sahiplenici bir tavırla belimden kavrayarak Eren’in karşısına dikilmişti.
"Siktir git Eren! Seni burada gebertmeden defol!" diye gürledi Turan.
Eren ile birbirlerine zehirli oklar fırlatırken benim zihnim tek bir noktada takılı kalmıştı: Beni? Belimden? Vücudumun bu kadar pervasızca bir eşya gibi çekilmesi, öfkemin barajlarını patlatmaya yetti. Sinir, bir zehir gibi damarlarıma yayılırken masadaki çatalı kaptığım gibi Turan’ın bacağına sapladım.
"Hassiktir!" diye bir nida döküldü Turan’ın dudaklarından. Acıyla sarsıldığında salondaki tüm gözler, o ihtişamlı sessizliğin içinde bize kilitlendi.
Turan, benden bir adım uzaklaşıp bacağını tutarken durumu toparlamak için Süleyman Algöz’e baktı. "Çok sinek var burada, ısırdılar beni Süleyman! İlaçlat biraz şu mekanı!" dedi, sesindeki o gizli tehdit ve alay karışımı tonla.
Bana "sinek" iması yapması kaşlarımı daha da çattı. Onu sinek ısırığından daha fazlasıyla tanıştırmak için çatalı ikinci kez hedef alıyordum ki, bileğimi demir gibi bir pençeyle kavradı. Çatalı elimden tereyağından kıl çeker gibi alırken gözlerimin içine sertçe baktı.
"Yeter," dedi, sesi otorite ve gizli bir hayranlık arasında gidip geliyordu.
Turan’dan birkaç adım uzaklaşıp ona karşıdan baktım. Üzerindeki her şey o kadar kusursuzdu ki; her teli özenle taranmış siyah saçları ve tek bir kırışık bile barındırmayan takım elbisesiyle adeta bir otorite timsaliydi. O kehribar rengi gözleri doğrudan benimkileri hedef alsa da, bakışlarının her fırsatta yırtmacıma kaydığını görebiliyordum.
Hafifçe bana doğru eğildi, sesi sadece benim duyabileceğim bir tınıya büründü. "Bu elbiseyi çok aramış mıydın?" diye sordu, sesinde tuhaf bir sorgulama vardı.
"Mezuniyet elbisemdir kendisi," dedim, omuzlarımı dikleştirerek.
Duyduğu şeyle gözü hafifçe seğirdi. "La havle..." diye mırıldanarak, sanki bir şeyi gizlemeye çalışıyormuş gibi yırtmacımın olduğu tarafa geçip dibimde bitti. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı.
"Fazla ani hareketler yapma, tüm bacağın ortada," dedi, sesi hem otoriter hem de rahatsız edici derecede yakındı. "Minyon olsan da güzel bir kadınsın."
Ona anlamaz gözlerle baktım. Hem beni bir sinek gibi ezeceğini ima ediyor, hem "güzel bir kadınsın" diyerek iltifat ediyor, hem de bir ağabey edasıyla yırtmacıma müdahale etmeye çalışıyordu. Bu adamın zihin yapısı, çözülmesi imkansız bir labirent gibiydi.
"Bacağımın nerede durduğuna ben karar veririm Turan," dedim, sesimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. "Senin korumacı tavırlarına ya da iltifatlarına ihtiyacım yok. Kendi güvenliğinle ilgilen sen, bacağımın açıklığından çok daha tehlikeli dertlerin var."
Turan, söylediklerimi hiç duymamış gibi, omuzlarını dikleştirip çevredeki meraklı bakışlara birer "dağılın" sinyali gönderdi. O sırada Eslem Şah’ın bize doğru yaklaştığını gördüm. Yüzünde, abisinin bu korumacı tavrına karşı hem meraklı hem de muzip bir ifade vardı.
Turan’ın dibimde olmasını fırsat bilen Eren Gümüş, tam bir yılan gibi yanımızdan sıvışarak bize doğru gelen Eslem’e doğru hamle yaptı. Hiç çekinmeden Eslem’in elinden tutup onu dans pistine götürürken yüzümü tiksintiyle buruşturdum. Gerçekten vıcık vıcık bir herifti.
Turan’a, dans pistinde Eren’le dönen kardeşini işaret ederek, "Bence kardeşinle ilgilen sen," dedim iğneleyici bir sesle. "Müvekkiliyle arasında profesyonellikten fazlası var gibi görünüyor."
Turan, gördüğü manzarayla sanki beyninden vurulmuşa döndü. Kehribar gözleri öfkeden çakmak çakmak oldu. "Kadir’e şu kızı da yanından ayırma demiştim! Kılıbık herif, yine Esin’in içine düşmekle meşgul, dünyayı görmüyor!" diye hırsla söylendi. Kadir’in kendi eşiyle (Esin’le) ilgilenirken Eslem’i boş bırakmasına olan öfkesi sesinden taşıyordu.
Turan, öfke saçan adımlarla Eslem ve Eren Gümüş’e doğru ilerlerken, ben bu kaotik ve sahte kalabalıktan artık midemin bulandığına karar verdim. Şahlar, Barkovlar ve onların bitmek bilmeyen aile dramları arasında daha fazla nefes alamayacaktım. Kimseye görünmeden salondan süzüldüm.
Dışarıdaki serin hava, buz mavisi elbisemin içindeki gergin bedenime ilaç gibi geldi. Valeye gerek duymadan bıraktığım gümüş gri arabama bindim. Motoru çalıştırdığımda çıkan o gürültülü ses, içerideki o bayat müzikten çok daha gerçekçiydi. Gazı kökleyip o parıltılı cehennemden uzaklaştım.
Zihnim karmakarışıktı; Poyraz'ın verdiği istihbarat, Bakan'ın tehditleri, Turan'ın o tuhaf korumacı tavrı... Hepsi birbirine karışıyordu. Biraz huzura, iyota ve denize ihtiyacım vardı. Direksiyonu Beşiktaş sahiline doğru kırdım. Sahil yolunda rüzgarın camdan içeri girmesine izin verdim.
Aracı Beşiktaş’ta sakin bir yere park edip, üzerimdeki buz mavisi parıltıyla denizin karanlık sularına bakarak bir süre öylece kaldım. Şehir ışıkları boğaza vururken, asıl savaşın şimdi başladığını biliyordum.
