2. bölüm · Kral'ın Kraliçesi

2.Bölüm

Polu Lu

Damla.

Su insanı sakinleştiriyordu ya da sadece beni? Bilemiyorum artık. Tek bildiğim en huzurlu saatimin bulunduğum havuzda geçmesiydi. Ta ki topuklu ayakkabı seslerini duyana kadar. Evet huzurlu dakikalarım sevgili hakim arkadaşım Gülce Saygın tarafından tokmağı yemek üzereydi.

Sırt üstü yüzmeme devam ederken Gülce, havuzun kenarına gelmişti. Başımı o tarafa çevirip gülerek “Dikkat et şalına su gelmesi ya da kayıp düşme.” dediğimde göz devirip yüzünü buruşturmuştu. “Çık, konuşmamız lazım.”

Yüzüstü dönüp havuzun kenarına yüzdüm kollarımı mermere dayayıp çenemi kollarımın üstüne koyarak ona baktım, gülümsedim. “İlk konuyu öğreneyim, huzurumu bozmaya değmeyecekse hiç boşuna ne sen yorul ne ben.” dediğimde kolundaki siyah deri çantasını kafama vurmuştu. “Salak salak laubalilik yapıp sinirimi bozma. Acelem var zaten. Buradan çıkınca benim eve geliyorsun hemen. Turan Şah hapisten çıkmış. Ve tahmin edersin ki o kanıtları verenin sen olduğunu öğrenir öğrenmez peşine düşecektir. Şehrin göbeğindeki apartmanda tehlikedesin. Benimle kalacaksın artık.”

“Evet! Kesinlikle saçma bir konuymuş, ben yüzmeme devam ediyorum!” diyerek ilerleyeceğim sırada bu sefer elindeki pet şişeyi kafama geçirmişti. “Hey! Acıdı manyak!” diye ciyakladım. Ruh hastası dopdolu su şişesiyle vurmuştu kafama.

“Çık şu havuzdan! Hemen!” diye bağırdığında şeriatın kestiği parmak acımaz diye düşünerek çıkmaya karar verdim.

Havuzdan çıkıp soyunma odasına ilerlerken Gülce de peşimdeydi. “Hemen şimdi seni eve götürüyorum!” dediğinde göz devirdim, duşa girdim. Soğuk su üzerimdeki klorlu suyu akıtırken “Saçmalama Gülce, bana bir şey olmaz merak etme. Boşa velveleye verme ortalığı. Zaten alacakları bir canım var. Ona gözlerini diktilerse buyursunlar. Korkak gibi senin o korumalı evine saklanacak değilim. Hem bu seni tehlikeye sokar. Bu zamana kadar nasıl başımın çaresine baktıysam şimdi de bakarım merak etme sen.” dedikten sonra duştan çıktım. Gülce hala bana endişeyle bakıyordu. Onun kollarını sıvazlayarak gülümsediğimde bana güvenmesi gerektiğini anlamıştı.

Gülce, söylediklerimden sonra derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü. Onu ikna etmenin tek yolu, bu sahte özgüvenli duruşumdu. “Pekala,” dedi çantasını sinirle koluna takarken. “Ama o telefonu sakın kapatma. Başına bir şey gelirse ve bana haber vermezsen, Turan Şah’tan önce ben seni öldürürüm.”

Gülümseyerek onu yolcu ettim. Otoparka doğru gidişini izledikten sonra, üzerimdeki hafif ürpertiyle soyunma kabinlerine doğru ilerledim. Havuzun o yankılı, nemli sessizliği şimdi daha tekinsiz geliyordu. Havlumla saçlarımı kurulayarak en uçtaki kabinin kapısına elimi uzattım.

Kapıyı çektiğim an, zaman durdu.

Karşımda, dar kabinin içinde takım elbiseli, ifadesiz yüzlü bir adam duruyordu. Elindeki siyah metalin soğuk namlusu tam alnımın ortasına nişan almıştı. Kalbim bir anlığına tekledi ama yüzümdeki o umursamaz maskeyi indirmedim.

“Giyin,” dedi adam, sesi bir robot kadar duygusuzdu. “Gidiyoruz.”

Sakin kalmalıydım. “Peki,” dedim sadece. “Arkanı dön de üzerimi değiştireyim o zaman.” Adam geri adım atıp silahı indirmeden kapının önünde beklemeye başladı. Kabine girdim, titreyen ellerimle kıyafetlerimi üzerime geçirdim. Islak mayomu hırsla bir poşetin içine tıktım. Poşet, suyun ağırlığıyla ağırlaşmıştı; tam da istediğim gibi.

Kabinden çıktığımda adam hala oradaydı. Gözlerinin içine bakarak, “Sana kadınların soyunma odasına girilmeyeceği öğretilmedi mi?” diye sordum, sesimdeki iğneleyici tonu koruyarak.

Adam küçümseyen bir tavırla sırıttı. “Öğretilmedi. Ne yapacaksın?”

“Bunu,” dedim. Elimdeki ıslak, ağır poşeti tüm gücümle adamın suratına fırlattım. O daha ne olduğunu anlamadan, poşetin ağırlığıyla sersemlediği o saniyeyi kullandım. Bileğine sert bir darbe indirip silahı elinden kaptım. Hemen köşedeki bankın üzerinde duran çantamı tek hamlede omuzlayıp arkama bakmadan koşmaya başladım.

Ayaklarım zeminde kayıyordu ama durmadım. Salonun çıkışına ulaştığımda ciğerlerim yanıyordu. Dışarıdaki soğuk hava yüzüme çarptı. Caddeye çıkamazdım, adamları her yerdedir diye düşünerek kestirme yola, köprü altına doğru koştum. Gölgelerin arasına sığınıp izimi kaybettirebileceğimi sanıyordum.

Köprünün altına indiğimde adımlarım aniden kesildi.

Karanlığın içinden birkaç lüks siyah araç belirdi. Farları gözlerimi kamaştırırken, araçların önünde duran o heybetli figürü seçebiliyordum. Uzun boyu, üzerine tam oturan pahalı paltosu ve o asla unutamadığım, zihnime kazınmış bakışlarıyla Turan Şah tam karşımdaydı. Etrafını saran silahlı adamlar, kaçış yolumu tamamen kapatmıştı.

Turan, dudaklarının kenarıyla o meşhur, karanlık gülümsemesini yerleştirdi.

Turan Şah, siyah araçların farları arkasında bir gölge gibi dikiliyordu. O bakışları... Sanki hapisten değil de, bizzat cehennemin dibinden gelmiş gibiydi.

"Hoş geldin, savcı hanım," dedi sesi her zamanki gibi tok ve ürperticiydi. Bakışlarını benden ayırmadan yanındaki Kadir’e döndü. "Bu kuşu tek adam tutamaz demiştim sana Kadir. Hafife almayacaksın."

Turan, ellerini paltosunun cebinden çıkarıp bana doğru yavaş, kendinden emin adımlarla ilerlemeye başladı. Attığı her adımda zemin altımdan kayıyor gibiydi. Birden bire bir tuhaflık hissettim. Başım zonklamaya, görüşüm bulanıklaşmaya başladı. Ölüm korkusu muydu bu?

Beş adım... Aramızda sadece beş adım kalmıştı.

Ellerim titremeye başlasa da var gücümle silahı ona doğrulttum. "Bir adım daha atarsan vururum!" diye bağırdım. Ama sesim kendi kulaklarıma bile o kadar uzak, o kadar cılız geliyordu ki...

Turan durmadı. Aksine, dudaklarının kenarındaki o sinir bozucu sırıtış daha da genişledi. Beni tanıyordu. Çaresizliğimi, bacaklarımın beni taşımakta zorlandığını görüyordu. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaymış gibi aşağı çekiliyordu. Zihnim bulanıyor, etrafımdaki dünya silikleşiyordu.

Sırıtarak bir adım daha attı. Sanki namlunun ucunda olan o değilmiş gibi, sanki ölümü çoktan bir kenara itmiş gibi rahattı.

Gözlerim kapanmak üzereydi, dünya simsiyah bir perdeye bürünüyordu. Son bir gayretle, sanki tüm hayatım o tetiğe bağlıymış gibi silahı iki elimle kavradım. Parmaklarımın uyuştuğunu hissetsem de tetiği sonuna kadar çektim.

GÜM!

Namludan çıkan ateş, karanlığı bir anlığına yırttı. Vücudumun kontrolü tamamen biterken dizlerimin üstüne çöktüm. Tam bilincimi kaybetmek üzereyken, Turan’ın o her zamanki soğukkanlı sesinin yerini alan öfkeli nidasını duydum:

"Kahretsin! Size boş silahla gidin dememiş miydim!" Zihnim tamamen karanlığa teslim olmadan önce duyduğum son şey buydu.

-

Göz kapaklarım, üzerlerine kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Aralamaya çalıştığım her saniye, zihnimdeki o koyu karanlık geri gelip beni içine çekmek istiyordu. Sonunda başardığımda ise karşılaştığım ilk şey, beyaz tavandan sarkan donuk bir ışıktı.

Burnuma dolan o keskin, steril koku... Hastane mi? Hayır, bu koku daha çok pahalı bir parfümle karışmış ilaç kokusuydu. Kolumdaki bir sızıyı fark edince başımı güçlükle o yana çevirdim. Damarımda soğuk bir akış vardı; serum bağlıydı. Şeffaf hortum, yatağın başucundaki metal askıya uzanıyordu. Neler olduğunu, oraya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalıştım. Köprü altı, Turan’ın o kendinden emin adımları, patlayan silah sesi... Zihnim bir yapbozun parçaları gibi darmadağın olsa da Turan’ın son öfke dolu nidası kulaklarımda yankılanıyordu. Onu vurmuştum. Ya da en azından öyle umuyordum.

Yataktan doğrulmaya çalıştığımda başım şiddetle döndü. Oda genişti ama içindeki eşyalar o kadar nizami yerleştirilmişti ki, insanı boğan bir düzeni vardı. Büyük, koyu renkli bir gardırop, hemen köşede ise üzerine loş bir ışığın vurduğu deri bir berjer duruyordu. Pencere yoktu ya da varsa bile ağır, kadife perdeler ardında gizlenmişti.

Serum iğnesini tek hamlede kolumdan söküp attım. Canım yandı ama umurumda değildi. Yataktan sarkıp ayaklarımı yere bastığımda zeminin soğukluğu zihnimi biraz daha netleştirdi. Odada iki kapı vardı. Bir umutla ilkine doğru sendeledim, metal kulpuna asıldım. Kilitliydi. Hem de öyle sıradan bir kilit değil, sanki bir kalenin kapısı gibi kıpırdamıyordu bile. Hırsla bir kez daha omuz attım ama nafile.

Diğer kapıya yöneldim. Kalbim boğazımda atıyordu. Elimi kulpa atıp çevirdiğimde kapı sessizce aralandı. İçerisi geniş, mermer kaplı bir banyoydu. Aynadaki yansımama baktığımda kendimi tanıyamadım; solgun bir surat, dağılmış saçlar ve gözlerimde o köprü altından kalma çiğ korku ile hırsın karışımı.

Banyodan çıktım, odaya tekrar göz gezdirdim. Burası bir hapishane hücresi değildi ama bir kafes olduğu kesindi. Turan Şah beni sadece hayatta tutmamış, kendi dünyasının tam ortasına hapsetmişti. Odanın kapısı kilitliyken içeride beklemekten başka çarem olmadığını anlamak kanımı donduruyordu.

Tam o sırada, kilitli olan o ilk kapıdan anahtarın dönme sesi geldi. Nefesimi tutup berjerin köşesine tutunarak dikleştim. Kim gelirse gelsin, henüz pes etmediğimi görecekti.

Kapının kilidinden gelen o metalik ses, zihnimdeki tüm uyuşukluğu bir anda dağıttı. Adrenalin, serumun bıraktığı halsizliği süpürüp geçerken tek bir içgüdüyle hareket ettim: Kaçacak bir yer bul.

Saniyeler içinde banyoya süzüldüm ve kapıyı arkamdan kapatıp kilidi hızla çevirdim. Sırtımı soğuk ahşaba yaslayıp nefesimi tuttum. Kalbim sanki göğüs kafesimi parçalayıp dışarı çıkacaktı. Dışarıdaki kapının açıldığını, odanın içine dolan o ağır ve tanıdık adım seslerini duydum.

"Damla..."

Onun sesiydi. Turan'ın sesi. Beklediğimden daha yakından geliyordu. Adımları banyo kapısının önünde durdu. Kulpa baskı uygulandığını gördüm; metal gıcırdadı ama kilit direndi.

"Kapıyı aç, savcı hanım," dedi sakin, neredeyse alaycı bir tonla. "İçeride sonsuza kadar kalamazsın. Hem bak, attığın o kurşun hala canımı yakıyor, beni daha fazla uğraştırma."

Kapı bu sefer daha sert bir darbeyle sarsıldı. Omuz attığını anladım. Bir, iki... Kapı kasası çatırdamaya başlamıştı. Etrafıma bakındım, kendimi savunacak bir şey aradım. Şampuan şişeleri, yumuşak havlular... Hiçbiri bir canavarı durdurmaya yetmezdi. Turan bir darbe daha indirdiğinde kapının üst kısmında bir çatlak oluştu.

Zamanım bitiyordu.

Gözüm karşıdaki geniş, ihtişamlı aynaya takıldı. Başka çarem yoktu. Lavabonun üzerindeki mermere tutunup tüm gücümle dirseğimi aynanın tam ortasına geçirdim. Kulakları tırmalayan o büyük parçalanma sesiyle birlikte camlar etrafa dağıldı. Elimden süzülen ince kan sızısını hissetmedim bile.

Yer yerinden oynamış gibi duran parçaların arasından, ucu sivri, jilet gibi keskin bir cam parçasını kaptım. Avucumu kesmemesi için bir el havlusuyla sap kısmını alelacele sardım. Kapı son bir darbeyle menteşelerinden ayrılmak üzereyken, aynanın o keskin kırığını sıkıca kavradım ve kapıya doğru döndüm.

"Gel bakalım Turan," diye fısıldadım kendi kendime, dişlerimi sıkarak. "Bu sefer ıslak mayo poşetiyle karşılamayacağım seni."

Kapı büyük bir gürültüyle açılıp duvara çarptığında, Turan Şah o yıkıntının ortasında belirdi. Üzerindeki beyaz gömleğin düğmeleri alelacele iliklenmiş gibi duruyordu ama o dik duruşundan zerre taviz vermemişti. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir acı vardı; sadece o sinir bozucu, her şeyi bilen alaycı parıltı...

Yerdeki cam kırıklarının üzerinden sanki mayın tarlasında değil de kırmızı halıda yürüyormuş gibi umursamazca geçti. Botlarının altında ezilen camların çıkardığı o gıcırtılı ses, dişlerimi bir kez daha sıkmama sebep oldu.

"Cidden beni bir ayna parçasıyla mı durduracaksın savcı hanım?" dedi, sesi banyonun mermer duvarlarında yankılandı. Dudakları yukarı doğru hafifçe kıvrıldı. "Pek zekice değil. Seni daha yaratıcı sanırdım."

"Yaklaşma Turan," dedim, elimdeki camı ona doğrultarak. Sesimin titrememesi için büyük bir savaş veriyordum. "Bu sefer boş silahla gelmedim ama elimdeki de boş değil. Tek bir hamlende boğazını keserim."

Durmadı. Aramızdaki mesafe bir adıma indiğinde duraksadı ve gözlerini bir anlığına benim yüzümden çekip ayaklarıma indirdi.

"Bak..." dedi, sesi tuhaf bir şefkat barındırıyormuş gibi yumuşaktı. "Ayakların yerdeki ayna parçaları yüzünden kanamış. Kendi canını yakmaktan ne zaman vazgeçeceksin?"

Söylediği şeyin saçmalığı ve anlık dikkati ayaklarıma yönlendirmesi, bir saniyelik bir boşluk yarattı. Bakışlarım istemsizce yere, çıplak ve kanayan ayaklarıma kaydı. İşte o an, her şeyin bittiği andı.

Daha ne olduğunu anlayamadan Turan’ın büyük eli bir pençe gibi havada süzüldü. Bileğime sert ama kemiğimi kırmayacak kadar kontrollü bir darbe indirdi. Canımın yanışıyla parmaklarım gevşedi, o sıkı sıkıya tuttuğum ayna parçası metalik bir tınıyla lavabonun içine düştü.

"Oyun bitti," dediğini duydum.

Beni kendinden uzaklaştıracağını ya da bir yere fırlatacağını sanırken, Turan bir hamlede belimden kavradı. Nefesim kesildi. Beni sanki hiçbir ağırlığım yokmuş gibi, bir çuvalı kaldırır gibi tek hamlede omzuna attı.

"Bırak beni! İndir aşağı, pislik!" diye çırpınmaya başladım. Sırtına yumruklar indiriyor, tırnaklarımı o sert kumaşa geçiriyordum ama o, sanki üzerinde hafif bir rüzgâr esiyormuş gibi rahat adımlarla banyodan çıktı.

"Vurmaya devam et savcı hanım," dedi odanın içine girdiğimizde. "Enerjini şimdiden tüketmen işime gelir. Çünkü bu evden öyle kolay kolay çıkamayacaksın."

Turan, beni üzerindeki tüm ağırlığa ve çırpınışlarıma rağmen sarsılmaz bir kararlılıkla yatağa bıraktı. Tam ağzımı açıp küfretmeye hazırlanıyordum ki, üzerime kalın yorganı çekip beni sıkıca örttü. O anki bakışları, bir avcıdan çok, kaçmasından bıktığı evcil hayvanına bakan bir sahibi andırıyordu.

Doğrulmaya çalıştım ama devasa gölgesi üzerime çöktü. Gözleri, serum iğnesini söküp attığım kanlı bileğime kaydı.

"Serumunu çıkarmamalıydın," dedi sesi buz gibi bir sakinlikle. "Seni hayatta tutmaya çalışırken işimi zorlaştırıyorsun, Damla."

"Senin derdin beni hayatta tutmak değil, elindeki kozu korumak!" diye bağırdım yatağın içinde doğrularak. "Beni buraya hapsettin, ilaçla bayılttın... Ne istiyorsun Turan? Ne için döndün?"

Turan, yatağın ayakucuna geçti.Yüzünde karanlık, hesapçı bir ifade belirdi.

"Sana iki seçenek sunuyorum savcı hanım," dedi, parmaklarıyla havada hayali bir çizgi çizerek. "Birincisi; elinde olan, benimle ilgili o tüm görüntüleri, kayıtları ve dosyaları bana teslim edeceksin. İkincisi ise... İkinci bir seçenek olmayacak kadar kısa bir son. Öleceksin."

Söylediği şeyin ağırlığı odaya çökerken, dudaklarımda mağrur bir gülümseme belirdi. Korkmamı bekliyordu ama ben onun en büyük zayıflığını biliyordum: Merak ve kontrol arzusu.

"Bulamadınız değil mi?" dedim alayla. "Adamların her yeri altüst etti ama o kayıtları bulamadınız. Bulamayacaksınız da. Ve şunu o kalın kafana sok Turan Şah; ben öldüğüm an, o kalan tüm kanıtlar otomatik olarak savcılığa ve basına geçecek. Benim ölümüm, senin sonsuza dek gömülmen demek."

Turan’ın gözleri kısıldı, çenesi kasıldı. Sözlerimin doğruluğu onu köşeye sıkıştırmıştı. Yavaşça yatağa doğru bir adım attı. "Pazarlık mı yapıyorsun benimle?"

"Pazarlık değil, anlaşma," dedim, gözlerimi onunkilerden ayırmadan. "Kanıtları istiyorsan, sen de bana bir şey sağlayacaksın."

"Ne istiyorsun?" diye sordu, sesi bir bıçak kadar keskindi.

Derin bir nefes aldım, tüm ciddiyetimi takındım. "Her şeye burnunu nasıl sokup istediğini yaptırabiliyorsan, benim de görevime, savcılığıma dönmemi pekala sağlayabilirsin. Beni o koltuğa geri oturtacaksın Turan. Ancak o zaman dosyaların yerini öğrenirsin."

Turan bir an sessiz kaldı, ardından odanın içinde yankılanan, karanlık bir kahkaha attı. "Bir suç baronuyla, adalet dağıtmak için pazarlık mı yapıyorsun? Gerçekten çok ilginç bir kadınsın Savcı Hanım."

Turan’ın kahkahası yavaşça dindi, yüzündeki alaycı ifade yerini taş gibi bir ciddiyete bıraktı. Yatağın kenarına, neredeyse dibime kadar yaklaştı. Aramızdaki o gergin sessizlikte sadece dışarıda uğuldayan rüzgarı duyabiliyordum.

"Savcılığına geri dönmek..." dedi kelimeleri tek tek tartarak. "Bunu yapabilirim Damla. Seni o koltuğa geri oturtmak benim için bir telefon uzağında. Ama sanma ki döndüğünde her şey bıraktığın gibi olacak."

Kaşlarımı çattım. "Ne demek istiyorsun?"

Gözlerini gözlerimden ayırmadan devam etti, sesi buz gibiydi. "O eski çeteciliğine devam edemeyeceksin savcı hanım. Hani o arkana aldığın, sana her kapıyı açan, her dosyada suç ortağın olan dostların var ya... Gülce Saygın ve Demirhan Özkan... Artık yoklar."

Kanımın çekildiğini hissettim. "Onlara ne yaptın?" diye tısladım, yataktan fırlayacak gibi doğrularak.

Turan soğukkanlı bir tavırla omuz silkti. "Ölmediler, korkma. Ama artık senin menzilinde de değiller. Gülce’nin ve Demirhan’ın bu sabah itibarıyla sürgün kararları çıktı. Ülkenin en ücra, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerine tayinlerini çıkarttırdım. Yani o koltuğa oturduğunda, etrafında güvenebileceğin tek bir ruh bile olmayacak. Tamamen yalnız kalacaksın."

Yutkundum. Gülce... Benim için o kadar endişelenirken aslında çoktan harcanmıştı. Demirhan ise her zaman arkamı kollayan sağ kolumdu. Turan beni sadece fiziksel olarak değil, stratejik olarak da bir kafese kapatıyordu. Savcılığa dönecektim ama onun gölgesi altında, kimsesiz bir şekilde.

"Beni yalnızlaştırarak kontrol edebileceğini mi sanıyorsun?" dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.

Turan yavaşça ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Eşiğe geldiğinde durup arkasına bakmadan konuştu:

"Ben sanmam savcı hanım, ben yaparım. Yarın sabah adliyedne tebliğ kağıdın gelir. Bir sonraki görüşmemizde kanıtları senden almaya gelmiş olacağım haberin ola.” dedikten sonra odadan çıktı.

Çıkmadan önce de “Adamlarım seni evine götürecek demeyi.” de eksik etmedi.