3. bölüm · Kral'ın Kraliçesi

3.Bölüm

Polu Lu

Damla.

Turan’ın o karanlık vaadinin üzerinden koca bir hafta geçmişti. Dediği her şey, bir saatin dişlileri kadar kusursuz işlemişti. Dün elime tutuşturulan tebliğ kağıdı, kazandığım bir zaferden çok, boynuma dolanan bir urgan gibi masamın üzerinde duruyordu.

Sabahın ilk ışıkları odama sızarken, aynadaki yansımama baktım. Üzerimde lacivert askılı elbisem vardı. Saçlarımı sıkıca toplamış, savcı kimliğimi bir kalkan gibi kuşanmıştım. Tam evden çıkacakken, sarman kedim Kıvanç uykulu gözlerle bacaklarıma dolandı. O yumuşak tüylerinin bileklerime sürtünmesi, bu sahte ve tehlikeli dünyanın içindeki tek gerçek şey gibiydi.

Eğilip o küçük, hınzır başını okşadım. "Annen sana mama almak için para kazanmaya gidiyor oğlum, tamam mı?" diye fısıldadım. Sesimdeki o anne şefkati, kapıdan çıktığım an yerini keskin bir soğukluğa bıraktı.

Apartmanın önündeki kırmızı arabama binip anahtarı kontağa taktığımda, içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Kontağı çevirdiğim saniye, ensemde o meşhur, kemik sızlatan soğukluğu hissettim. Namlunun ucu, saç diplerimden yukarıya doğru küçük bir baskı uyguluyordu.

Arkadaki gölge, "Kuştepe Parkı'na sür," dedi. Sesi, bir emirden çok bir infaz hükmü gibiydi.

Korkmamı, titrememi ya da yalvarmamı bekliyordu belki de. Ama ben artık o eşiği çoktan geçmiştim. Dikiz aynasından arkadaki adamın donuk gözlerine kısa bir bakış fırlatıp gözlerimi devirdim. Bıkkın bir nefes vererek vitesi sertçe bire taktım.

"Magandalıklarınızdan gerçekten sıkıldım artık," dedim, sesimdeki alaycı ton namlunun soğukluğunu bastırıyordu. "İnsan bir randevu alır, bir haber verir. Her sabah yeni bir ensemde silah görmekten gına geldi. Sürelim bakalım Kuştepe’ye, bakalım bu sefer hangi masalı dinleyeceğiz."

Direksiyonu hırsla kırıp arabayı park yoluna doğru sürdüm. Kuştepe Parkı, sabahın bu saatinde sisli ve ıssızdı. Arabanın tekerlekleri çakıllı yolda gıcırdayarak ilerlerken, ensemdeki o metal parça her sarsıntıda varlığını hatırlatıyordu.

Parkın en kuytu, devasa çınar ağaçlarının gökyüzünü bir el gibi kapattığı o köhne noktaya geldiğimde durdum. Motoru susturduğumda oluşan o derin sessizlikte, sadece namlunun emniyet kilidinin kapanma sesini duydum.

Anahtarları ve telefonumu alıp indim. Kapıyı arkamdan çarparak kapattım. Sislerin arasından o heybetli figür yavaşça belirdi. Turan Şah, yine o kusursuz, ütüsü bozulmayan lacivert takımıyla bir bankta oturuyordu. Beni gördüğünde ayağa kalktı. Yüzünde, bir avın köşeye sıkışmasını izleyen o sabırlı avcı gülümsemesi vardı.

"Yolculuğun biraz sarsıntılı geçtiğini duydum savcı hanım," dedi sesi yaprakların hışırtısına karışarak. "Ama görüyorsun ya, ben sabırsız bir adamım. Kanıtlar nerede?"

Turan’ın karşısında dikilirken, yüzümde aylardır içimde biriktirdiğim o zehirli ama bir o kadar da rahatlamış gülümseme vardı. Gözlerinin içine bakarken, onun o sarsılmaz özgüveninin duvarlarında bir çatlak açmanın keyfini sürüyordum.

"Savcılıktaki kanıtlar tek kanıttı seni salak," dedim, sesimdeki alaycı tonu her bir heceye yayarak. "Elimde başka bir kopya falan yoktu. Seni oraya tıkan her şey zaten dosyanın içindeydi. Bu kadar basit bir blöfe, bu kadar kolay kanman gerçekten acınası."

Turan, duyduğu sözlerle sanki bir anlığına nefessiz kaldı. Yüzündeki o sakin maske parçalandı ve yerini saf bir öfkeye bıraktı. Bir hışımla yerinden fırladı, aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde eriterek üzerime yürüdü. Gözlerinden şimşekler çakıyordu, ellerini sıktığını, parmak eklemlerinin beyazladığını görebiliyordum. Tam ağzını açıp üzerime o karanlık kelimeleri kusacakken, bakışları aniden üzerimdeki lacivert elbiseye takıldı.

Durdu. O vahşi öfke, saniyeler içinde yerini tuhaf, tekinsiz bir sükunete bıraktı. Kendi lacivert ceketinin yakalarını yavaşça, neredeyse büyük bir titizlikle düzeltti. Yüzüne, az öncekinden çok daha tehlikeli, hayranlık dolu bir gülümseme yerleşti.

"Bu rauntu kazandınız savcı hanım," dedi, sesi ipek gibi yumuşaktı. "Beni kendi oyunumda, kendi silahımla vurdunuz. Sizi tebrik etmeme izin verin."

Geriye doğru yarım bir adım atıp parmağını şıklattı. Gölgelerin arasından Kadir belirdi. Elinde, daha önce hiç görmediğim kadar koyu, neredeyse gece karasına çalan on üç tane lacivert zambaktan oluşan devasa bir buket vardı. Turan buketi Kadir’den alıp bana doğru uzattı. Zambakların kokusu, parkın o rutubetli sabah havasına ağır bir parfüm gibi yayıldı.

"Doğum gününüz kadar savcı hanım, tam on üç tane," dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Bu bizim barışımızın sembolü olsun mu? Bizim gibi iki güçlü karakter boş yere birbirini kırmamalı, savaşmamalı. Aksine, birleşip bu şehri diz çöktürmeli. Barışalım, Savcı Hanım."

Elimi uzatıp buketi aldım. Çiçeklerin serinliği parmaklarıma bulaştığında, Turan kabul edeceğimi sanıp iyice gevşedi. Gözlerindeki o zafer parıltısını izledim ve sonra... Hiç tereddüt etmeden buketi ayaklarımın dibine fırlattım.

Pahalı, lacivert zambaklar tozlu toprağa saçıldı. Topuklu ayakkabımın ince ucunu çiçeklerin tam kalbine bastırıp, onları toprağa gömene kadar var gücümle ezdim. Çiçeklerin narin yaprakları ayakkabımın altında parçalanırken Turan’ın yüzündeki o çarpık gülümsemeye baktım.

"Barışı götüne sokabilirsin Turan Şah," dedim, her kelimeyi bir mermi gibi göğsüne sıkarak. Arkamı dönüp arabama doğru yürürken, arkamda bıraktığım o derin sessizliğin ve ezilmiş zambakların kokusunun tadını çıkarıyordum.

Turan’ın o karanlık varlığından uzaklaştığımı sanarak tüm günümü adliyenin o çok özlediğim, tozlu ama adalet kokan koridorlarında geçirdim. Dosyalar, kalemimden dökülen her bir kelime, bana kim olduğumu hatırlatıyordu. Ancak çıkış saati gelip otoparkın serin karanlığına adım attığımda, o gölgenin beni kapıda beklediğini gördüm.

Tam arabanın kapısını açacakken, Turan’ın o lüks, simsiyah aracı gürültüsüzce yanımda bitti. Cam yavaşça indi, yüzünde o mide bulandırıcı derecede sakin ifadeyle bana bakıyordu.

"Bir kahve içelim mi savcı hanım? Barışımızın şerefine..." dedi, sesi sanki sabahki o rezillikten sonra hiçbir şey olmamış gibi tınlıyordu.

"Senin bulunduğun ortamda yediğim içtiğim her şeyden şüphe ederim Turan," dedim, kapının kolunu sıkıca kavrayarak. "Sen zemzem suyuna bile zehir karıştırırsın. O yüzden şimdi siktir git başımdan, huzurumu daha fazla bozma."

Cevabını beklemeden arabaya atladım ve lastikleri yakarcasına adliyeden uzaklaştım. Şehrin o dik yokuşlarından birine vurduğumda içimde biriken öfkeyi direksiyondan çıkarıyordum. Yokuş aşağı hızlanırken, virajı almak için ayağımı frene attım. Boşluk...

Pedal, hiçbir direnç göstermeden tabana kadar indi. Bir kez daha, bir kez daha pompaladım ama araba sadece daha da hızlanıyordu. "Allah belanı versin Turan!" diye bağırdım, direksiyonu sımsıkı tutarken. Yokuşun sonu görünmüştü ve orada bir yokuş daha vardı; eğer oraya bu hızla girersem, ana caddeye tam gaz bir mermi gibi fırlayacaktım. Bu sonum demekti.

Gözümü kararttım. İlk yokuş biter bitmez direksiyonu var gücümle sola kırdım. Araba, boş pazar yerinin demir bariyerlerini parçalayarak içeri daldı ve büyük bir gürültüyle beton duvara tosladı. Hava yastığı yüzüme çarparken dünya bir anlığına karardı.

Sersemlemiş bir halde, dumanlar tüten arabadan kendimi dışarı attım. Bacaklarım titriyordu. Burnuma dolan yanık kokusu ve motorun son çırpınışları arasında arabanın o pert haline baktım. "Daha taksitlerin yeni bitmişti senin be..." diye sızlandım, gözlerim dolmuştu. Giden sadece metal yığını değil, benim emeğimdi.

Tam o sırada, o tanıdık motor sesi pazar yerinde yankılandı. Turan, hiçbir şey olmamış gibi yanımda durdu. Camı indirip o sakin, sinir bozucu sesiyle sordu: "Bırakayım mı evine?"

Cevap vermek yerine sağ elimi havaya kaldırıp ona en net mesajımı; orta parmağımı gösterdim. Arabanın içine uzanıp çantamı kaptım ve telefonumu çıkarıp hızla en yakın taksi durağını aradım.

"Merhaba, taksi durağı mı? Acil bir taksi lütfen... Çarşamba pazarına, hemen!"