12. bölüm · KOROLEVA PETROVA/ KRALIÇE PETROVA (+1&)
SAHİPLİK SANRISI
NİCHOLAS
Lily'in o sinir bozucu sesi kulağımda bir uğultudan ibaretti. Lily ile bir geçmişim vardı. Onun ailesi italya da Don'un ailesinden sonra en çok sözü geçen aileydi. O yüzden babası ikimizi evlendirip güçleri birleştirmek için elinden geleni yapardı. Lily ile arada takılırdık fakat hiçbir zaman onan karşı bir şey hissetmedim. Sadece hayatımda Aurora'dan sonra olan tek kadındı. Ona saygı duyup değer verirdim fakat daha fazlası olamazdı. Lily bir anda o parlak sarı saçlarını savurarak koluma girdi.
"Locaya oturalım mı tatlım?"
Şu an Nadia'nın yüz ifadesini merak ediyordum acaba o da benim ona delirdiğim gibi deliriyor muydu yoksa başka şeyler mi geçiyordu o aklından.
Lily benim cevap vermeme kalmadan beni locaya doğru sürükledi. Babası bizi götürdüğü locadan uzakta oturuyordu. Bu birazda olsa içimi rahatlatabilirdi. Nadia şu an çıt bile çıkarmıyordu. Büyük ihtimalle ya konuşulanları dinliyicekti ya da umursamadan dinleme cihazını kapatmıştı. Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı. Elimi kulağıma götürüp bende cihazı kapattım.
Lily bana iyice sokulup elini dizime koyduğunda, dişlerini bir birine bastırdım. "Nicholas, seni gerçekten çok özledim. Geçen gün sen benim aramalarıma ve mesajlarına bakmayınca bendesizin evinize geldim. Aurora belki sana anlatmıştır. Çıldırmak üzereydim neredeyse. Neden böyle yapıyorsun neden bana karşı soğuksun bebeğim?" diye mırıldaniyordu.
Nadia burada olsaydı tam şu an da o güzel gözlerini devirirmiydi. Çünkü ben bile devirmek istiyordum. Telefonu cebimden hemen çıkartarak Andrei'ye yazdım: "Lily burada Andrei. Içeri girsen iyi olucak."
Saniyeler içinde Andrei'nin hızla içeri daldığını gördüm. Gözleri beni bulduğunda yüzündeki o evhamlı, "Eyvah yine mi bu kadın?" der gibi bakan ifadesi beni gülümsetmeye yetti.
Tam o anda salonun bir tarafından bir hareketlilik oldu.
Nadia.
Kırmızı elbiseleri içinde, az önce tuvalete sürüklediği o kızdan eser yokmuş gibi, bir tanrıça edasıyla alana girdi. Herkes ona bakıyordu diyebilecek kadar dikkatler üzerindeydi. Bu bile beni deli yapmaya yetiyordu. Gözlerim tekrar Andrei'yi buldu. Ona Nadia'yı işaret ettim. Andrei, "Hemen hallediyorum" der gibi başını sallayıp hızla Nadia'nın yanına gitti. Tam da düşündüğüm gibi olmuştu. Lily ile konuşmamızı dinlemek, bilgi almak için sessiz kalmıştı. Fakat ben bunu engelleyince daha yakından duymak için Salona gelmişti. Bu benim krizimden daha farklıydı.Reo Yakuma ona yaklaştığında içimdeki canavarın zincirlerini kopardığını hissetmiştim. içimdeki canavar bana onu kimse görmemeli, dokunmamalı diyordu. Bu sadece kıskançlık değildi ; bu, benim daha önce ailem dışındaki bir kadına karşı hissettiğim karmaşık ve eşi benzeri olmayan bir duyguydu. Ama onunkinin iş, intikam ve Öfkeli hırsından kaynaklandığını düşünüyordum. Kendime itiraf bile edemediğim o melek yüzlü şeytana karşı olan duygularımın onun için bir şey ifade etmeyeceğini biliyordum.
Ona karşı hissettiklerim o kadar garipti ki, kendimden nefret etmeme sebep oluyordu. Bir an ona bakarken saf bir öfkeyle doluyor, bana kafa tuttuğu için onu yok etmek istiyordum. Diğer bir an ise ona olan öfkem bir anda Kör edici, aklımı başımdan alan bir arzuya dönüşüyor, onu kollarım arasına alıp başka bir yere bırakmak istemiyordum. Onu herkesten her şeyden saklanmak, o bakışları sahiplerinin boğazına tek tek dizmek istiyordum.
Lily bu düşüncelerimin arasındayken "Neyi bu kadar düşündün tatlım, sadece basit bir soru sordum. Neden bu kadar soğuksun?" Aslında bu soruyu düşünmeden kendi kendime bu sorunun cevabını az önce vermiştim. " Önemli bir şey değil Lily... Bu arada Aurora bana olanları anlattı. Bay Russo'nun yanına çıkıyormuşsun neredeyse, bunu hangi akla hizmet yapmaya karar verdin." Lily , ne kadar da beni bazen sinir etsede ve ya bıktırsa da onun O şerefsiz ile muhattap olmasını istemezdim. Etrafımda bulunan nadir insanlardan biriydi sonuçta.
"O an gözüm kimseyi görmedi Nicholas, bana tek bir söz bile söylemeden gitmiştin. Ne yapabilirdim?"
"Lily sana bir çok defa söyledim. Senin hissettiğin şeyleri ben sana karşı hissetmiyorum. Sadece sana değer veriyorum ama bu aşk ve sevgi değil. " dedim öncedende dediğim şeyleri tekrar ederek.
" Biliyorum Nicholas, sen hiçbir kadını sevemezsin fakat şunu da biliyorum ki diğer kadınların arasında en çok şansı olan benim. Hem ileride evleneceğimizide biliyorum. Sevgi evliliği olmasa bile yinede evleneceğiz"
Babam soyun devamı için bir gün evlenmek zorunda olduğumu ve bu kişinin Lily olduğunu söylediğinde, o soğuk çalışma odasında sadece sessiz kalıp onaylamıştım. Sevgi ve aşk kavramları benim lügatimde zayıflıktan başka bir şey ifade etmiyordu; bu yüzden mecburiyetlerine boyun eğmiş, Lily ile ileride zamanı geldimi kurulacak olan geleceğe "evet" demiştim. Tabi bunu sadece babam biliyordu. O zaman Lily'e hiçbir söz vermemiştim. Ama şimdi, o kırmızı elbiseli melek aynı zamanda şeytan salonun ortasında bana doğru süzülürken, babama verdiğim o sözün ağırlığı göğsünde bir mermer blok gibi duruyordu.
Andrei ve Nadia bize doğru gelmeye başladığında, zihnim beni bir saniyeliğine bu sabaha götürdü. Bir anda o hâlde odama daldığında tüm dünya durmuş gibiydi. Islak saçlarından süzülen su damlaları bornozun yakasından içeri sızarken, o savunmasız ama bir o kadar da dik duruşu aklıma geldi. O an onun sadece her santimini keşfetmek istedim. Vücudumun o an verdiği tepki, kasıklarımdaki O zonklayan sertliği ve onu o kapı eşiğinde duvara yaslayıp nefes almasına izin vermeden öpmek istediğimi hatırladım.
O kırmızı ruj... O kadar kışkırtıcıydı ki sadece tek bir şey aklımdan geçiyordu onu görünce.Elbisesi ise vücuduna bir deri gibi yapışmıştı; her bir kıvrımı, belinin o inanılmaz kavisini ve bacağındaki o derin bıçak izini her adımında sergileyen yırtmacı... Bugün katil olmam için yeterli bir sebepti. O bıçak izinin anlamını bilmesemde artık anlayabiliyordum. Ne zaman, ne şartlar altında gerçekleştiğini artık kestirebiliyordum. O yara, benim için bu kadının nasıl bir dünyadan çıktığının damgası gibi kutsal ve karanlık bir mühürdü. Oraya dokunmak, o yarayı sahiplenmek ve bir daha ona kimsenin zarar vermesine izin vermek istemiyordum. Ve bunu düşündüğüm içinde beynimin bir köşesinde kendimden nefret ediyordum.
Ben bunları tekrardan hatırlarken bu düşünceler aklımdan bir anda uçup gitti çünkü Andrei'nin bakışları bir anlığına , önünde yürüyen Nadia'nın kalçasına kadar inen o derin sırt dekoltesine kayınca beynime kan sıçradı. Ellerimi farketmeden masanın altında yumruk yapmıştım; tırnaklarım avuç içlerine batınca farkettim. Andrei, bendeki o değişimi fark edince anında bakışlarını kaçırıp etrafı kontrol ediyormuş gibi tavana,salona ve başkan davetlilere odaklandı. Andrei'yi tanımasam şu an plan falan umrumda olmazdı bundan emindim.
Nadia,gözlerini bir saniye bile benden ayırmadan doğrudan üzerime geliyordu. Yaklaştıkça Lily'in sesi boğuklaşıyor, etraftaki müzik ve insanların kahkahaları yok oluyordu. sanki sadece o vardı. Artık aramızda bir iki adım kaldığında tekrardan dünyaya dönmek için çabaladım.
Masanın başında, bir kraliçe gibi dikildi. Lily, üzerime yapışmış bir halde başını kaldırıp Nadia'ya aşağılayıcı ve bana karşı sahiplenici bir edayla "Sen de kimsin?" diyerek araya girdi.
Nadia, bu soruyu sanki havaya sorulmuş boş bir gürültü gibi tamamen görmezden geldi.Gözlerinde en ufak bir duygu belirtisi yoktu. Tam bir soylu gibi kelimelerle tarif edilemez bir özgüvenle haraket ederek koltuğun diğer ucuna zarafetle oturdu. Hangi erkek olursa olsun onun bu hareketine düşeceğine emindim.
Rahatça arkasına yaslanırken bacak bacak Üstüne attı; bu masanın davetsiz misafiri sanki biz gibiymişiz havası vardı.
Lily'in yüzü Öfkeden kıp kırmızı kesildi.Masaya sertçe vurmamak için kendini zor tuttuğu, tırnaklarını dizime geçirmesinden belliydi.
"Sen beni nasıl görmezden gelirsin? " diyerek öfkesine hakim olamadan "Sen benim kim olduğumu biliyor musun? "dedi.
Nadia'dan yine çıt çıkmadı. O güzel gözlerini salonda gezdiriyor, Lily bir hiçmiş gibi yok sayıyordu. Lily artık çileden çıkmış bir halde bana döndü. "Hayatım, bu kadın ne cüretle bizim masamıza oturur? Bu kim ki? Kim bu hadsiz?" diye soruları ardı ardına sıralamaya başladı.
O sırada Nadia, bakışlarını salondan çekip doğrudan bana çevirdi. Sol kaşını yavaşça yukarı kaldırdı, kollarını göğsünde bağdaştırarak dudaklarında alaycı, meydan okuyan hafif bir kırılmayla bana bakmaya başladı. Beni izliyordu. Ne yapacağımı ve Lily'e ne diyeceğimi merak ediyordu.
Andrei benim arkamda ecel terleri dökerken zihnim hızla çalıştı. Planı tehlikeye atamızdım. Nadia'nın gerçek kimliğini Lily'e de söyleyemezdim. Derin bir nefes alıp sesime en akin ve otoriter tonu verdim. ily'in elini dizinden yavaşça çekerek Nadia'yı işaret ettim.
"Sakin ol, Lily." dedim. "O, Maria."
Nadia'nın takma adını ortaya attım. "O benim kuzenim."
Lily şaşkınlıkla gözlerini açtı. Bana inanmayan, şüpheci bir tavırla, "Ben senin tüm aileni tanıyorum Nicholas ama Maria adında birini hiç duymadım" dedi, gözlerini benden ayırmayarak.
"Uzun zamandır ben de görmemiştim," diye devam ettim "Baban tarafından amcamın kızı. Ama amcamla yengemin yıllar önc ayrıldığını biliyorsun zaten. Maria, yengemle kalıyordu. italya'ya tam on yıl sonra ilk defa geldi. O da bu davete çağrılmış işte... Biz de daha dün, bir gün önce birbirimize kavuştuk."
Kelimeler ağzımdan dökülürken içimden derin bir "neyse ki" dedim. Çünkü Maria diye bir kuzenim gerçekten vardı. Amcamla yengemin ayrı olduğu, Maria'nın annesiyle büyüdüğü doğruydu. Tek fark Maria italya'ya hiç adım atmamıştı. Kimse onun nerede olduğunu bilmezdi. Kendine huzurlu ve bu işlerden uzak bir hayat seçmişti. O yüzden Maria gerçekte de benim kuzenim olduğu için Lily onu araştırtsa da bir şey bulamazdı.
Nadia, anlattığım bu yalanı dinlerken araya girmedi veya bozuntuya vermedi. Sadece gözlerindeki o karanlıkla oyunu devam ettirdi.
Bakışlarını benden çekip doğrudan Lily 'in gözlerinin içine dikti. Yüzünde, Lily' in az önceki Öfkesini tamamen aciz bırakan bir sakinlik vardı.
'Evet, Kuzeniz" dedi, sesindeki omesafeli tınısı vardı. "Ve emin Ol, tatlının kuzeni olmaya pek de meraklı değilim. "
Lily'in yüzündeki o gergin, hırslı ifade bir anda yerini tuhaf bir rahatlığa bıraktı. Benim ailemden bir üye olduğunu bilmesi, Nadia'yı tehlikeli bir rakip olmaktan çıkarıp sadece katlanılması gereken bir akrabaya dönüştürmüştür onun gözünde. içindeki O bencil duygusu tatmin olmuş gibi, yüzüne yapay ama memnun bir gülümseme yerleştirerek Nadia'ya doğru döndü ve masanın üzerinden elini uzattı.
"O zaman tanıştığımıza memnun oldum," dedi, sesindeki o üstten bakan tonu tamamen silememiş olsa da bir zeytin dalı uzatır gibi.
Fakat Nadia Petrova, o dalı alıp kırdı. Uzatılan ele ters, tiksinir gibi bir bakış attı. Kollarını bile çözmedi; sadece o parmaklarını kımıldatmadan, Lily’nin elini havada bıraktı. O eli sıkmadı, o sahte samimiyete ortak olmadı.
Arkamızda ecel terleri döken Andrei, Lily’nin elinin öylece havada asılı kalışını ve yüzünün uğradığı şoku görünce, kendini tutamayarak hafifçe güldü. Kısık ama duyulur bir kıkırdamaydı bu.
Lily, elini yavaşça geri çekerken öfkeden gözü döndü. Boşa çıkan gururunun acısını Andrei’den çıkarmak ister gibi kafasını ona çevirdi ve onu aşağılayan, kibirli bir dille tısladı: "Sen neye gülüyorsun be? Arkamızda dikilen bir uşaktan başka bir şey değilsin. Sınırını bil, yoksa babama tek bir kelimemle seni bu salondan attırırım."
Lily’nin o zehirli kelimeleri bitmemişti ki, Nadia araya girdi. Sesi bir bıçak gibi keskin ve pürüzsüzdü. "Sen hep böyle herkesi aşağılar mısın?" diyerek Lily’nin sözünü sertçe kesti.
Ardından, oturduğu yerde hafifçe öne doğru eğildi. Elini masaya ve koltuğun kenarına dayayarak Lily’e doğru yaklaştı. Aralarındaki mesafe daraldığında, yaydığı o tehlikeli hava tüm masayı ele geçirmişti. Lily’nin gözlerinin içine bakarak devam etti: "O aşağıladığın adam var ya... Onda, sende olmayan bir sürü şey var."
Durdu, Lily’i baştan aşağı yıkıcı bir bakışla süzdü. "Mesela gurur," dedi, sesi fısıltı gibi ama tokat gibi çarpıyordu. "Mesela insanlık..." Ve sonra işaret parmağını yavaşça kaldırıp Lily’nin alnına doğru hizalayarak ekledi: "...ve zeka."
Nadia’nın, Lily’nin o sahte asaletini saniyeler içinde unufak edişini izlerken dudaklarımda gayriihtiyari bir tebessüm belirdi. İçimdeki narsist adam, bu kadının acımasız zekasına ve kafa tutuşuna bir kez daha hayran kalmıştı. Lily, benim o anki halimi yakalamak ister gibi hızla bana dönünce, yüzümdeki o memnun gülüşü hemen silip eski buz gibi, ifadesiz maskeme geri döndüm.
Lily sinirden titriyordu ama Nadia’nın yaydığı o baskın güç karşısında geri adım atmak zorunda hissetti. Durumu toparlamaya çalışarak, sahte bir kibarlıkla, "Galiba kendimi iyi tanıtamadım, kusura bakma. Yanlış anlama oldu galiba, Mariacım..." dedi, "Maria" ismini ağzında geveleyerek.
İşte tam o sırada, arkamızdaki Andrei’nin duruşu değişti. Nadia’nın onu bu denli güçlü bir şekilde savunması, etkili olmuştu. Gururlu ve özgüvenli bir şekilde öne çıktı, omuzlarını dikleştirdi ve Lily’nin sözünü bölerek konuştu:
"Bölüyorum ama..." dedi Andrei, sesinde ilk defa bu kadar net bir otorite vardı. "Bence Maria’ya 'Mariacım' deme. Ve ayrıyeten, az önce Maria'ya 'Benim kim olduğumu biliyor musun?' demiştin ya... Pardon da, sen daha Maria’nın kim olduğunu bilmiyorsun. O yüzden konuşurken dikkat et. Kendisi Nicholas’la aynı statüde, hatta belkide Salvatore Bey’le bile aynı masada oturabilecek biri."
Andrei’nin bu çıkışı üzerine Nadia, başını hafifçe benim arkama , Andrei'ye çevirdi ve ona doğru gerçek, içten bir gülümseme gönderdi. Gözlerinin içi parlamıştı. O an göğsümde tuhaf, bir sızlama hissettim. Bu, Nadia’yı tanıdığımdan beri benden sonra birine sunduğu ilk gerçek gülümsemeydi. İçimdeki o duygu yine artıyordu.Andrei’ye gereksiz yere sinir olmuştum. Ama hemen ardından, Nadia’nın o eşsiz yüzünde sahte olmayan bir tebessüm görmenin verdiği o garip, yumuşak his öfkemi bastırdı. Onu gülerken görmek, içimdeki karanlığı bile yatıştırıyordu.
Lily, Andrei’nin bu sözleri karşısında tamamen darmadağın olmuş bir halde bana döndü. "Nasıl yani? Ne diyor bu? Nicholas, kim bu kadın?" diyerek benden bir açıklama bekledi.
Zihnimi toparlayıp, Lily’nin bu bitmek bilmeyen sorgusunu tamamen bitirmek için kestirip attım. "Uzun hikaye, Lily. Sonra konuşuruz."
Ben lafı bitirir bitirmez Nadia araya girdi. Artık bu masada harcayacak bir saniyemiz bile kalmamıştı. "Gitmemiz lazım Nicholas, hadi gidelim," dedi, sesindeki o emir kipi içeren tona bayılıyordum. "Bizi bekleyenler var."
Bunu söylerken, yüzündeki maskenin altından gözleriyle tuvaletin olduğu koridor tarafını işaret etti. O an ne demek istediğini anladım. Tuvalette bıraktığımız kızı düşündüm. Zamana karşı yarışıyorduk.
"Tamam" diyerek ayağa kalktım, ceketimin önünü iliklerken.
Lily de aceleyle kalkmaya yeltendi, yüzünde beni kaybetme korkusunun getirdiği bir telaş vardı. "Bu çok kısa oldu... Yarın görüşelim Nicholas, lütfen," dedi, gözlerimin içine bakarak.Onu sadece başımla geçiştirip, "Tamam, bakarız," dedim soğukça.
"Evde olmadığına göre oteldesindir," diye üsteledi Lily, beni köşeye sıkıştırmak ister gibi. "Yarın oraya gelirim, adresi gönderirsin."
"Bakarız," diye tekrarladım, sesimi daha da mesafeli tutarak. Ardından Nadia’ya döndüm. Lily’nin gözü önünde bu oyunu sürdürmek zorundaydım. "Hadi Maria, gidelim," dedim ve centilmen bir hareketle kolumu, onun o zarif elini girmesi için hafifçe öne doğru uzattım.
Nadia, Lily’e döndü. Onu tepeden tırnağa, ne kadar aciz olduğunu yüzüne vurur gibi son bir kez süzdü. Dudaklarına tamamen sahte, zehirli bir gülümseme yerleştirdi. Ama asıl darbeyi bana vurdu; uzattığım koluma girmek yerine, gözlerini gözlerimin içine bakarak devirdi. Beni orada, havada kalan kolumla öylece bırakıp, arkasını döndüğü gibi tuvaletin olduğu o karanlık koridora doğru yürümeye başladı.
Uzatılan kolumu yavaşça indirirken dişlerimi sıktım. İçimden ona hem küfrediyor hem de bu dik başlılığına daha da delireceğimi biliyordum. Dudaklarımı sinirle büzüp, arkasından ecel gibi gelen Andrei ile birlikte Nadia’yı takip etmeye başladım. Arkamızda bıraktığımız masada Lily’nin öfkesi, önümde ise yürüyen o kusursuz tehlike vardı. Ve ben, o tehlikenin peşinden gitmeye her an daha da dünden razıydım.
* * *
Adımlarımız koridorun karanlığına gömüldüğünde salonun o boğucu, sahte havası nihayet arkamızda kalmıştı. Nadia önde, ben ve Andrei hemen arkasında, adeta bir gölge gibi hızla kadınlar tuvaletine saptık. Kapıyı itip içeri girdiğimizde, içerideki gergin bekleyiş bir anda dağıldı.
Minori, Nadia'yı görür görmez göğsündeki tüm nefesi dışarı üfleyerek derin bir "oh" çekti. Yüzündeki o korku dolu ifade, yerini büyük bir rahatlamaya bırakmıştı. Fakat o rahatlama uzun sürmedi; bakışları Nadia’nın hemen arkasındaki bana kaydığında kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı.Nadia Minori'nin baktığı yöne bakarak "Senin kadınlar tuvaletinde ne işin var Russo?" dedi, sesindeki o iğneleyici tonu gizleme gereği duymadan.
Nadia’nın o koridordaki her adımıyla zaten altüst olan zihnim, bu absürt soruyla bir anlık dalgınlığa uğradı. Ne diyeceğimi bilemeyerek, tamamen refleksif bir hareketle ellerimi sanki teslim oluyormuş gibi iki yana doğru kaldırdım. "Pardon," diye mırıldandım bir şaşkınlıkla.Burada daha fazla durup bir kadının alanı ihlal etmek narsistliğime sığmazdı. Arkamı dönüp Andrei de peşine takarak birlikte hızla tuvaletten çıktık. Koridorun loş ışığının altında, sırtımı duvara yaslayıp beklemeye başladım.Çok geçmedi, koridorun diğer ucunda beliren o hareketlilik içimdeki canavarı yeniden uyandırdı. Takım elbiseli, adımları sert ve doğrudan bizim bulunduğumuz tarafa bakan bir adam bize doğru geliyordu. Gözleri etrafı tarıyordu; birini aradığı çok belliydi. Andrei ile göz göze geldik. Durumu hemen anlayan Andrei, saniyeler içinde arkasını dönüp kadınlar tuvaletine tekrar daldı. İçeridekilere tehlikeyi haber vermek zorundaydı.
Ben ise koridorda tek başıma, o sarsılmaz ve soğuk duruşumla adamın bana ulaşmasını bekledim. Adam tam önümde durdu. Gözlerinde şüpheci, sert bir ifade vardı. Doğrudan konuya girdi. " Bir kadın var.Böyle boyu 165 felan çekik gözlü bu dışarıda platformdaki olan kadınlar gibi giyinmiş. Onu gördün mü? Adı Minori belki ismini duymuşsundur.Buralarda olmalıydı," dedi, sesindeki o aceleci ton her şeyi ele veriyordu.
Zaman kazanmam, Nadia'nın Minoriyi sakinleştirip içeride onu kaçmaya hazırlanmasına izin vermem gerekiyordu. Adamı oyalamak için yüzüme yapay bir gülümseme yerleştirdim ve tamamen alakasız bir konuya girdim. "Minori mi? Ah, şu az önce arka bahçedeki heykelin estetiğini tartışan kadından mı bahsediyorsun? İtalyan mimarisine pek hayrandı, sanırım o tarafa doğru giden bir arabaya biniyordu. Hatta üzerindeki elbisenin kesimi hakkında uzun bir nutuk çekti," dedim, sesimi olabildiğince umursamaz tutarak.
Adam kaşlarını çatarak bana baktı, sabrının tükendiği her halinden belliydi. "Ne saçmalıyorsun sen be? Benimle kafa mı buluyorsun?!" diye kükredi ve eli anında belindeki silaha doğru uzandı.Hata yapmıştı. Benim şehrinde bana silah doğrultucaktı.
O daha silahının kabzasına bile tam dokunamadan, ondan daha hızlı bir refleksle hareket ettim. Uzanan elini havada yakalayıp ters yöne doğru acımasızca kırdım; kemiğin kırılma sesi koridorda yankılandı. Adam çığlık atamadan diğer elimle boğazına yapıştım, onu duvara sertçe çarptım. Soluk borusunu ezecek bir güçle yumruklarımı ardı ardına suratına indirdim. İçimdeki tüm o bastırdığım duygular bugün burada onca adama yapmak istediğim şeyi bu adama uyguluyordum. Çok şanssız olduğu belliydi. Son bir darbeyle boynunu kırıp adamı yere bıraktığımda, saniyeler içinde cansız bedeni mermere serilmişti.Tam o anda tuvaletin kapısı açıldı. Nadia, Minori ve Andrei dışarı adım attıkları an yerdeki kanlı cesetle karşılaştılar. Minori, adamın o korkunç halini görür görmez tiz, yankılanan bir çığlık attı.
"Bu iyi olmadı," dedim, üzerime sıçrayan kanı umursamadan sesimi düz tutmaya çalışarak. "Fark edildik."
"Hızla çıkmamız lazım," dedi Nadia, sesinde en ufak bir panik yoktu. Bana ve adama bir bakış atarak tek kaşını kaldırdı. sonra Minoriyi koridorun sonuna sürüklemeye başladı.
Dördümüz birden, bu mekana gelmeden önce haritasını ezberlediğimiz, koridorun sonundaki gizli ve güvenli çıkış yoluna doğru hızla ilerlemeye başladık. Ancak adımlarımız çıkış kapısına açtıktan sonra dışarıya çıkınca bir düzine adamla karşılaştık neyse ki bu olay binanın dışında oluyordu. Adamlar bile kameraların olmadığı kör noktayı seçmişlerdi. içlerinden bir adam "Kızı verin" diye bağırdı. Nadia Minori'yi arkasına alıp ağzını bozarak"Eğer siktiğimin adamlarınıza güveniyorsanız gelin de alın kızı" dedi. Silah sesleri patladı. Bizde ve onlarda susturucu takılıydı. Onlarda bizim gibi olayın içeriye taşınmasını istemiyordu. . Andrei ve ben bir duvarın arkasına Nadia da Minoriyi alarak hemen yandaki duvarın arkasına saklandı. Onlarda araçların arkasından bize ateş ediyorlardı.
Adrenalin bir anda damarlarımda tavan yaptı. Silahımı kılıfından çıkardığım gibi ateşle karşılık verdim. Nadia maskesini bana uzattı bende çıkartıp cebime koydum. Bunca şeyin ortasında bir de kanıt bırakamazdık.
Nadia ve Andrei de benimle aynı anda silahlarını çekmişlerdi; acil çıkış alanı bir anda cehennem yerine döndü. Üçümüzün silahından çıkan kurşunlar, karşıdan arabanın arkasından çıkıp gelen adamları birer birer yere seriyordu.
O sırada Nadia’nın silahından gelen o kuru "klik" sesini duydum. Mermisi bitmişti. Nadia, bir saniye bile tereddüt etmeden boşalan silahı sertçe bir kenara fırlattı. Tam o anda üstüne doğru koşan, silahını doğrultmuş bir adamı fark etti. Nadia, bacağındaki o derin yırtmacı sıyırıp oraya gizlenmiş olan bıçağını göz kırpma hızında çekti ve adamın göğsüne acımasızca sapladı. Adam yere yığılırken, arkasındaki Andrei’ye doğru bağırdı: "Andrei! Minori’yi arkana al!" Şu an çatışma ortasında olmasak kendime hakim olmayı siktir edip Nadia'yı bir duvara yapıştırıp öpmek isteyeceğim kadar seksiydi.
Ama bunu düşünmeme engel olan şey duvara saplanan kurşun oldu. Andrei, Nadia'nın emrini ikiletmeden hemen Minori’nin önüne geçti, kızı kendi gövdesiyle korumaya aldı.
Nadia’nın mermisiz kaldığını ve adamların ortasına atıldığını gördüğümde içimdeki o sahiplenici, korumacı dürtü çılgına döndü. Onun başına bir şey gelme düşüncesi zihnimi felç etti. "Nadia!" diye bağırarak, onu korumak için gözümü karartıp doğrudan onun önüne geçtim. Kendi bedenimi ona siper etmek istiyordum.
O sırada çıkışa gelen Marco, tekerlekleri ağlatarak arabayı tam kapının ağzına kadar yanaştırıp kapıyı sonuna kadar açtı. O da arabadan bir iki el ateş ederek 3 adamı aynı anda yere serdi.
Arkamda Nadia varken bize gelen kurşunları engelliyordum. Fakat Nadia Petrova, arkasında duracak ya da korunmayı bekleyecek bir kadın değildi. Benim önünü kapatan gövdemin yanından sıyrıldı. Havada uçuşan mermilerin arasından inanılmaz bir ustalıkla kaçtı. Karşıdan gelen adamlara doğru atıldı; bacağından çıkardığı o bıçağı bir diğerinin boğazına saplarken, silah tutan elleri çıplak elleriyle yakalayıp kırdı. O kırmızı elbisesinin içinde, bir kraliçe gibi değil, azrail gibi hareket ediyordu. Karşısına çıkan her adamı tek tek, acımasızca, çıplak elleriyle ve o soğuk nefesiyle boğarak öldürüşünü dehşet ve hayranlık karışımı bir narsistlikle izledim. O, benim korumama muhtaç değildi; o, bu cehennemin bizzat kendisiydi.
Nadia’nın son adamın da canını çıplak elleriyle söküp alışını izledikten sonra, arabaya doğru adeta süzüldük.Dışarıda adam kalmamıştı. Hepimiz bir hışımla, mermilerin ve barut kokusunun uzağına, ölümün kıyısından kaçar gibi arabaya atladık.
Marco zaten sürücü koltuğunda vitese takmış bekliyordu; biz geri kalan dörtlü ise arkaya oturduk.Araba büyük bir gürültüyle ileriye doğru fırladığında, dikiz aynasından arkadaki ambiyansı süzdüm. Minori’nin nefes alışverişleri o kadar düzensiz ve hızlıydı ki, korkusu arabanın içindeki havayı bile kurutuyordu. Telaşlı, titreyen gözlerle karşısındaki Nadia’ya bakıyordu; sanki az önce o adamları bir canavar gibi katleden kadının kim olduğunu anlamaya çalışır gibiydi.
Nadia, Minori’nin bu halini görünce o sarsılmaz maskesinin altından ilk defa gerçek bir pişmanlık sızdırdı. Minori’nin titreyen ellerine doğru eğildi. "Özür dilerim," dedi pürüzsüz ama buruk bir sesle. "Korkunç olduğumu biliyorum Minori... Ama yapmak zorundaydım. Yoksa seni geri alırlar, Andrei ve Nicholas’ı öldürürlerdi. Beni de... Beni de ne yapacakları belli olmadan oradan oraya sürüklerlerdi."
İçimdeki o karanlık adam , bu ihtimali duyduğu an sinirlendi. "Buna asla izin vermezdim," dedim, kelimelerin üzerine basa basa. Nadia’ya baktım. Cümlem bir koruma vaadi değil, kesin bir emir gibiydi.
Nadia, bu çıkışım üzerine başını hafifçe yana eğdi ve gözlerini gözlerime dikti. Bana o kadar anlamlı, o kadar derin bir bakış attı ki, o an zihninden geçen şüpheleri ve anlam veremediğim şeyleri okumuş gibi hissettim.
Tam o sırada Minori, şokun etkisinden kurtulmak ister gibi kafasını iki tarafa sallayarak ayılmaya çalıştı. Bakışlarındaki o ilk andaki korku, saniyeler içinde yerini saf, katıksız bir hayranlığa bıraktı. Nadia’nın ellerine uzandı. "Mükemmeldin Nadia," dedi, sesindeki titreme gitmiş, yerine bir inanç gelmişti. "Asla özür dileme. O adamlar daha kötüsünü bile hak ediyordu."
Arka koltuğun diğer ucundan Andrei de kendini tutamayarak söze dahil oldu. Yüzünde hâlâ o çatışmanın heyecanı vardı. "Aynen,mükemmeldin Nadia... Sana hayran kalmamak gerçekten mümkün değil," dedi dürüst bir takdirle.Ön koltuktan, dikiz aynasından bizi izleyen Marco, sanki kendi başarısından bahsediliyormuş gibi gururla kafasını salladı. "Daha bu ne ki!" diye seslendi arkaya doğru, neşeyle gülerek. "Benim Nadiam tam bir profesyonel dövüşçüdür. Sadece o ve o kadar adam tekrardan çatışsa, yemin ederim yine Nadia alırdı o maçı!"
Nadia, üzerindeki bu yoğun övgü yağmurundan rahatsız olmuş gibi gözlerini devirdi. "Saçmalamayın," diye tersledi hepimizi. "Sanki çok iyi bir şey yapmışım gibi konuşuyorsunuz."
Ben ise o sırada konuşmuyor, sadece onu seyrediyordum. İçimdeki adam, bu kadının yaydığı o vahşi ve asil enerjiye teslim olmuştu. Gözlerimdeki hayranlığı gizleme gereği duymadan, sesimi biraz daha alçaltarak mırıldandım: "Emin ol, kolay kolay hiçbir adam o çatışmanın içine öyle dalamaz... Ancak kaybedecek hiçbir şeyi olmayan birisi, öyle hiçbir şeyi umursamadan kendini ateşe atar."
Fakat kelimelerim bittiği an, içimdeki o hayran bakışlar yerini ani, yakıcı bir öfkeye bıraktı. Onun o mermilerin arasına korkusuzca atılışı zihnimde tekrar canlandığında, onu kaybetme ihtimalinin içimde yarattığı o hırçın korku beni delirtti. Sesimi sertleştirerek ekledim: "Bir daha asla, Nadia. Bir daha asla böyle bir şey yapmayacaksın."
Nadia, bu otoriter çıkışıma karşılık yüzüne acı, histerik bir gülüş yerleştirdi. Gözlerimin tam içine bakarak, ruhumu delip geçen o cümleyi kurdu: "Benim kaybedecek neyim var ki?"
Göğsüme bir darbe almış gibi kaldım. Dudaklarım tam ona bir Petrova olduğunu, benim için ne ifade etmeye başladığını söylemek için aralandı; tam konuşacaktım ki, Minori araya girdi.
Minori, Nadia’nın çenesini hafifçe tutarak o uzaklara bakan gözlerini kendi gözlerine çekti. Sıkıca tuttu elini. "Var Nadia..." dedi, sesi bu sefer ağlamaklı ama çok güçlüydü. "Hem de çok var. O küflü, rutubetli evde yaşarken bana bahsettiklerin var..."
Durdu, Nadia’nın gözlerinin içine baka baka saymaya başladı: "Kardeşin var... Abin var... Ilya ve Rai var. Marco ve Yelena var..." Sonra bakışlarını bir anlığına bana ve Andrei’ye doğru çevirdi, dudaklarında buruk ama güzel bir gülüş belirdi. "Bak, Iisteye yenileri de eklenmiş gibi..."Yeniden Nadia’ya döndüğünde Minori’nin gözleri tamamen dolmuştu, yaşlar yanaklarından süzülmek üzereydi. "Artık ben de varım... Ve en önemlisi Rio var. Ona bu sözü vermiştin Nadia, hatırla."
Rio...
Bu isim zihnime bir kor gibi düştü. Kimdi bu adam? Nadia'nın hayatındaki yeri neydi de ona bir söz vermişti? Bu Rio’nun kim olduğunu deli gibi merak etmiştim ama o sarsılmaz maskemi bozmayarak bu merakımı kesinlikle belli etmedim.
Nadia ise "Rio" ismini duyduğu an bakışlarını arabanın camından dışarıya, karanlık yola çevirdi. Uzaklara daldı. Minori’nin dediklerini onaylar gibi kafasını yavaşça aşağı yukarı salladı ama tek bir kelime bile etmedi.
Minori, ortamdaki bu ağır, duygusal havayı dağıtmak ister gibi derin bir nefes aldı ve gözyaşlarını eliyle hızla sildi. Arkasına yaslanıp neşeli bir tonda ön koltuğa doğru laf attı: "Eee, Marco sensin demek?"
Marco aynadan Minori’ye bakıp sırıttı, kafasını salkım saçak sallayarak onayladı. O da bu havayı dağıtmak ister gibi "Evet, benim. Nadia benim hakkımda neler anlattı çok merak ettim şimdi?" diye sordu, meraklı bir çocuk gibi.
Minori, Nadia’ya bakıp göz kırparak güldü. "Maalesef söyleyemem, o Nadia’nın özeline girer."
Nadia, Minori’nin bu sadık cevabından gözle görülür bir memnuniyet duymuş gibi hafifçe gülümsedi. Ardından sesini o eski, otoriter tonuna döndürerek öne doğru söylendi: "Çok soru soruyorsun Marco. Önüne bak, arabanı sür."
Onun bu terslemesi üzerine, yanımda oturan Andrei kendini tutamayarak arabayı dolduran neşeli bir kahkaha attı. Ben ise sessizce arkama yaslandım otele gidene kadar ; zihnimde yankılanan o silah sesleri, Nadia’nın bacağındaki o yara iziyle güçlü duruşu ve çatışmaya nasıl hiçbir şeyi düşünmeden atladığını düşünerek camdan dışarı baktım.
