2. bölüm · KORiN
ZAMBAK KOKUSU
BÖLÜM 1
"Gerçekten acısı olan insanlar; acısıyla yaşamı bütünleştirir."
Hayat, bazen asla dediklerini sunar önüne. Asla, dediklerini seversin. Asla dediklerini yaparsın, asla dediklerinle var olursun…
Gülümsedim önümdeki dosyaya, masamdaki kelebekli kalemime. Az sonra hastam gelecekti. Hala ilk gün olduğu gibi seviyordum mesleğimi.
Psikolog olmayı yani.
Kimsenin derdiyle uğraşamam, derdim bir sene öncesine kadar. Ama şimdiye dönüp baktığımda, çiçeği burnunda bir psikologtum ben. Mesleğimi severek sürdürüyordum. Odam, giren hastaya adeta gülümsüyordu.
Gözlerimi kıstım. Bembeyaz bir odanın ortasında gri, yumuşacık, oval sayılabilecek bir halı vardı. Hemen önünde ise beyaz, çekmeceli bir masa. Masamın karşısına ise iki adet hasta koltuğunu konumlandırmıştım. Benim sandalyemin yanında ise kahve makinemin olduğu uzun bir dolap vardı. Masama takıldı bakışlarım. Dağınıklığı hiç sevmezdim, her zaman istifli ve düzenli bir insandım. Buruk bir tebessüm kondu dudaklarıma. Yeni manikür yaptırdığım, mercan rengi tırnaklarıma kaydı bakışlarım. Gülümsedim. Ellerimi masamın üzerinde birleştirdim. Masamın en sol köşesinde bilgisayarım ve klavyem bulunuyordu. Klavyenin hemen yanında toz pembe bir defter, defterin yanında ise gri fosforlu kalemim vardı. Rengini çok severek almıştım, eğriye doğru. Bu sefer de en sağ köşeye odaklandı gözlerim. Bir Türk bayrağı vardı orada. Şehitlerimizin kanı, göğe kadar ulaşmıştı, bir bir işlemişti masmavi gökyüzüne tertemiz kanlar. Elimi dikkatlice Türk bayrağına yaklaştırdım. Hafifçe burkulmuştu ay ve yıldızın olduğu kısım. Dikkatle düzelttim. Derince bir nefes aldım. Ayaklarımdaki siyah topuklu ayakkabıların acıtmaya başladığını hissettim tam bu sırada. Sıkıntıyla nefes verdim.
Gözlerimdeki siyah çerçeveli, oval ve ince gözlüğü düzelttim. Aslında ihtiyacım yoktu ama odam ışık alan bir yerdeydi. Gözlerimse fazla hassastı. Dudaklarımı dişlerken kafamı cama doğru çevirdim. Kızılay’ın merkezini görüyordu odam. İşlev ve ferah bir apartmanın 5. Katındaydım. Bu bölgede tanınan bir psikoloğum. Tekrar önüme çevirdim başımı. Bu sefer de masamın tam ortasına hizalanmış, altın rengi isimliğe kaydı ela gözlerim. Gülümsedim. Uzman Psikolog İnci Gökyıldız. Tam o sırada kapım tıklatıldı. Uzun, sırtıma uzanan kahverengi saçlarımı düzelttim. Kapı tam üç kez, zarifçe tıklatılmıştı. Gözlerimi kapıya çevirirken gözlüğümü çıkartıyordum.
Kapıyı açan, alımlı bir kadındı. Simsiyah saçları omuzlarına dökülürken, yemyeşil gözleri keskin ama bir o kadar da yumuşak bakıyordu. Güzel fiziğini, sonbahara inat siyah bir crop ve haki yeşili bir pantolon ile tamamlamıştı. Hayatımda gördüğüm en güzel kadın olabilirdi. Ayağında, haki yeşili pantolonunun desenlerinin olduğu bir spor ayakkabı vardı. Ela gözlerimi gözlerine çıkarttığımda ‘’Hoş geldiniz,’’ diye mırıldandım sıcacık gülümseyerek. O da bana en tatlı gülüşünü sundu.
Bana bunlarla gelin!
‘’Lütfen, buyurun.’’ Diyerek ayağa kalktım. Üzerimde gri bir kazak vardı, örgüden olduğu için hafiften terliyordum ama ona yansıtmamaya çalıştım. Altımda lacivert, bol bir pantolon vardı. Elimi, aramızdaki masaya aldırış etmeden tanışmak adına alımlı, güzel kadına uzatırken ardındaki beyaz kapıyı kapadı. Sonra kısa saçlarını savurarak bana döndü. Bembeyaz tenli elini, buğday tenli elimin içine alma hayalleri kurarken o sadece elime baktı. Hem de yaratık görmüş gibi. Sertçe nefes verdi. Selamlaşmak yerine, ‘’Merhaba,’’ dedi gözlerini gözlerimden çekerek.
Dışarıdan sert gibi görünen ama içinde onlarca şey yaşayan kadınlardandı. gözlerinin ısısı, garip bir şekilde insana rahatlık veriyordu. Gözlerini gözlerimden çekerken gülümsedim. Bakışları önce camıma kaydı. Sonra camımın önündeki pembe, bakımlı çiçeklerime. Hiçbir hastamla duygusal bir bağ kurmamaya özen gösterirdim ben. Mesleğimi gerçekten hakkını vererek yapardım. Yemyeşil gözleri masama, masamdan da gözlerime ulaştı. Kahve makinemin olduğu uzun dolaptan koku çıkartmak için ileri atıldım. Uzun, kahve saçlarımı tek omzumda toplarken beyaz dolabı açıyordum. Altın rengi metalinden tutarak açtım dolabı. İçinde bir sürü koku vardı. Koku, bana göre insan psikolojisini kesinlikle etkilerdi. Bu yüzden bir hastamla tanışmadan önce ortamın güzel kokmasını sağlardım.
‘’İsminiz nedir?’’ diye sordum sıcak sesimle, arkamı dönmeden. O sırada koltuğa oturduğunu hissettim. Çantasını bıraktığını duydum. Sıkıntılı bir nefes aldı. Gözlerimi kapadım. ‘’Zümra.’’ Dedi melodik sesiyle. Tebessüm ettim. Zümra, anlamı zarif ve güçlü kadın. Ellerim, kokuların arasında gezinirken boğazımı temizledim. ‘’Bana bir çiçek ismi söyler misin Zümra?’’ hastalarımla resmi bir şekilde konuşmazdım ben. Samimi dil, kesinlikle en iyi ve ilk tercihimdi. Biraz duraksadı sorduğum soruyla. ‘’Zambak.’’ Dediğinde elim, zambağın olduğu rafa indi. Raftan hemen sprey şişesini aldım ve odama sıktım bir tur. Bu sırada Zümra hakkında bir iki izlenimim olmuştu.
Birincisi, kesinlikle kısa ve net cevaplar veren, az ve öz hesabında hareket eden insanlardan olduğuydu. İkincisi ise özgüvensiz insanlardan olduğu. Bu kadar güzel bir kız neden özgüvensiz olsun ki?
Dudaklarımı dişlerken altın metalden tutarak kapadım dolabı. Koltuğuma yerleştiğimde başı eğikti. Sürekli dudaklarını dişliyor, tırnaklarıyla oynuyor ve başını eğik tutuyordu. Dirseklerimi masaya koyarak ellerimi çenemin altında birleştirdim. Derin bir nefes verdiğim sırada yutkundu. ‘’Zümra,’’ dedim bakışlarım pür dikkat önümdeki kadındayken. Başını kaldırırken zambak kokusu odamı ferahlatmıştı. Kokunun kesinlikle etkili olduğuna bir kez daha şahit olurken Zümra, yeşillerini bana dikti. Lafa gireceği yoktu. Stresliydi. ‘’Ben İnci Gökyıldız.’’ Dediğimde gözleri gözlerimdeydi. Gülümsedim. Zümra gibi insanlarla daha önce çok kez karşılaşmıştım.
İlk başlarda bırakmayı düşünmüştüm ama kendi ayaklarımın üzerinde durmayı başarmıştım. Ayağa kalktım. Meraklı gözleri üzerimdeyken siyah topuklu ayakkabılarımı yere vura vura karşısındaki koltuğa ilerledim. Dikkatle oturduğumda kısa siyah saçları yüzüne dökülüyordu. Ellerimi ona doğru uzattım. ‘’Ellerini verir misin canım?’’ dedim oldukça yumuşak bir sesle. Derin, sert bir nefes verdi. Ellerime yine az önce baktığı gibi baktı ama sıcak bir insandı. ‘’Temas edemiyorum.’’ Dediğinde anlayışla karşıladım. Bunun için buradaydı zaten. Ürkütmüşlerdi Zümra’yı. ‘’Pekala. Bana derdini anlatmadan önce sana bir hikaye anlatacağım Zümra. Anlatabilir miyim?’’ diye sordum yine sıcak bir sesle. Gözlerim, sıkıca tutunmuştu gözlerine. Dudaklarım iki yana kıvrıktı. Gözlerimi kırpıştırdım. ‘’Tabii ki.’’ Diyerek onaylayınca ona her hastaya anlattığım o hikayeyi, daha doğrusu
hikayemi anlattım.
‘’Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Trabzon’un küçük bir köyünde, küçük bir kız çocuğu yaşarmış.’’ Dediğimde gözleri dalgın gözlerimdeydi. Merakla dinlemek için can atıyordu. Bunu bacağını sallamasından, gözlerini bir an gözlerimden çekmemesinden anlamıştım.
Gülümsedim burukça. Derin bir nefes aldığımda batan güneş ve güzel gökyüzü, hemen arkamdaydı. ‘’Bu kızın annesi ve babası, sürekli tartışırlarmış çünkü kızın babası, eve sürekli başka kadınlarla gelirmiş. Günlerden bir gün, kızın annesinin canına tak etmiş. Ne onla yapabiliyormuş ne de onsuz. Kadın, evlerinde, dedesinden miras kalan tüfeği alıp eşini beklemeye başlamış.’’ Dedim bu sefer. Bu hikayeyi her anlattığımda bakışlarım dalıyordu. Parmaklarımı kucağımda birleştirdim. ‘’Öyle ki, köy halkı bile acaba bugün getirdiği kadının kim olacağı hakkında tartışır olmuş.’’ Zümra’yı unutmuş, hikayeyi kendime anlatır gibiydim sanki. Başımı iki yana sallayarak tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. Karşımdaki kadına kaydı gözlerim.
Artık tamamen bana odaklanmıştı. Bu hikayeyi hastalarıma anlatıyordum çünkü bu hikayeden daha kötü, acınası bir hikayeyi kendilerininki zannediyorlardı. Dudaklarımı yaladım. ‘’O gece, küçük kız ilk kez merak ederek annesini salonlarındaki eski, kahverengi koltuğun arkasına saklanarak izlemeye koyulmuş. Küçük kızın babası, o gece eve eşinin kız kardeşiyle gelmiş.’’ Sol gözümden bir damla yaş düştü. Bir elimi saçlarımın içine daldırırken buruk gülümsemem yerini acılı bir ifadeye bırakmıştı. ‘’Küçük kızın annesi, sokakları inletecek derece büyük bir kavgaya girmiş eşi ve kız kardeşiyle. Ve en sonunda ise, kızın gözünün önünde önce eşini öldürmüş. Sonra kız kardeşini. Ve en son ise kendini…’’ başımı önüme eğdim. Derince bir nefes çektim içime.
Zümra’nın gözleri dolmuştu. ‘’Tüm bunlar. Küçük kızın gözlerinin önünde yaşanmış. Köy ahalisi, böyle rezil insanların kızına bakmayı reddetmiş. Kızın annesinin ya da babasının bir ailesi yokmuş. Bu yüzden azıcık merhamet gösterip devleti aramışlar ve bir yurda verilmiş.’’ Pantolonumun cebinden bir peçete çıkartırken akmaya çalışan göz yaşlarımı zapt ediyordum. Bunu artık aşmalıydım. Elimi burnuma götürüp hafifçe, varlığı zar zor belli olan kemeri sıktım. ‘’Kız, o günden sonra yaşadıklarını, gördüklerini, hakkında yapılan dedikoduları, olup olmadık en küçük şeyi bile hatırlar olmuş. Ona zorbalık etmişler. Her bir kelimesini zihnine kazımış. Kendi kendine konuşur olmuş. Kimseyle konuşmamış yurtta kaldığı süre boyunca. Hem de hiç kimseyle. Büyümüş, büyürken de içine kapanıkmış. O gece yaşadıklarını bir türlü atamamış içinden.’’ Zümra, yüzünü benden gizlerken ben elimi boynuma götürüp ovuşturdum.
Genzim yanıyordu. Tekrar soluklandım. ‘’Devlet, ona her türlü psikoloğu yönlendirmiş, ama hiçbiri kızı konuşturamamış. Ne kadar içine kapanıksa, bir o kadar da başarılı bir öğrenciymiş. Yurt görevlileri artık usanmış, psikolog yönlendirmeyi bırakmış. Kızın o gece yaşadığı, gördüğü, hissettiği her şey yine kendi, küçük omuzlarına bırakılmış.’’ Bakışlarımı önüme eğerken içime bolca zambak kokusu çektim. ‘’Kız, en sonunda yurttan ayrılarak Trabzon’dan ayrılmış ve Ankara’da bir üniversite kazanmış. Üniversiteyi kazandığı gün, ilk defa sesi duyulmuş. Üniversiteyi kazandığı gün, içine kapanıklığını yenmiş. Ve derdinin dermanı olan bir psikolog bulamayınca, o da tanınır, başarılı bir psikolog olmuş ve kendi derdinin dermanını bulmuş.’’ Sesli bir şekilde nefes verdim.
Evet. Bu benim hikayemdi. İnci Gökyıldız’ın.
Dudaklarımı kemirirken Zümra, haki yeşili pantolonunun desenleriyle ilgileniyordu. Dalmış gibiydi. Minik İnci’nin yaşadıkları ağır gelmiş olmalıydı. ‘’Tahmin edeyim,’’ derken kafasını kaldırdı. Gözlerimiz buluştuğunda dolgun dudaklarını ıslattı. ‘’Bu senin hikayen, Uzman Psikolog İnci Gökyıldız.’’
Zeki bir insandı. Kesinlikle. İçli bir nefes çektik aynı anda, tebessüm ettim. Saçlarımı karıştırdım. ‘’Evet, Zümra. O küçük kız, kendi derdinin dermanı olmasaydı eğer o yaşına rağmen intiharı, ölümü, annesine kavuşmayı düşünüyordu. Bu yüzden, bana dürüst ol. Derdini söyle, dermanın olayım canım. Sıkıntını dindiren olayım.’’
Gözleri dolu doluydu. Burukça gülümsedi. O sırada bir telefon sesi yükseldi pantolonunun cebinden. Kimdi, bilmiyorum ama tebessüm etmişti. ‘’İnci Hanım, izninizle,’’ diyerek telefonu açtı. Başımı eğdim. ‘’Efendim Çiğdem? Evet. Hm. Peki, sonra görüşürüz hayatımmm.’’ Telefonla konuşurken oldukça mutluydu. Tebessüm ettim. Telefon konuşması bittiğinde gözleri, gri kazağımdaydı. ‘’Minik İnci’nin bir arkadaşı da yoktu.’’
Dedim sakince. Zümra, yirmili yaşlarına yeni girmişti. Ben, 24 yaşındaydım. Sırtımı koltuğa yasladım. Anlatmasını ister gibi baktığımda, isteğimi anladı ve kollarını önünde birleştirerek anlatmaya koyulurken, gözleri camımdaki pembe çiçeklerdeydi.
Derin bir nefes aldı. Nereden başlayacağını bilemiyor gibiydi. Yardımcı olma isteğim galip geldi. ‘’Neden temastan korkuyorsun Zümra?’’ diye sordum gözlerinin en derinine bakarak. Ela gözlerimde bir çıkış yolu arıyor gibiydi. Tutunacak bir dal, uzanacak bir yardım eli…
‘’yakın zamanda,’’ diyerek anlatmaya başladı.
elini kucağına çıkartarak tırnaklarıyla oynamaya başladı. Uzanıp toz pembe, orta boyut defterimi aldım. Ve gri fosforlu kalemimi. Klavyemin hemen yanında duran siyah tükenmez kalemi de aldığımda üzerimde yeşil gözlerin ağırlığı vardı. Deftere uzandığım andan bu yana konuşmamıştı. Defteri açtım, sanırım son sayfalarına yakındım. Gri fosforlunun kapağını açtığımda o güzel kokusu zambak kokusuna karıştı. En üst köşeye, ‘Zümra Altınkemer’ yazarak kapağını kapadım kalemin. Notumu tutmaya başladım. Yazdıklarım ise tramva sonrası oluşan bir takım davranış bozukluklarıydı. Göz temasından kaçınma, bacak sallama, temas edememe…
‘’Lütfen devam et tatlım.’’ Derken sesim nazikti. Gözlerimi gözlerine çıkarttığımda boğazını temizledi. ‘’Kaçırıldım… bir terörist tarafından.’’ Dediğinde kanım dondu. Genç bir kızdı Zümra. Kaçırılmıştı. Üstelik bir terörist tarafından. Gözlerim bu sefer hemen yanımda duran Türk bayrağına takıldı. yutkunduğumda melodik ses konuşmaya devam etti. ‘’Bir köye kaçırıldım. Ova gibi bir yerdi ve köydekiler de tutsaktı. Orada, bir terörist bana…’’ tam da bu noktada ellerine baktı. Benim göremediğim bir şey görüyordu. Sağ elini boğazına götürdü. Tam bir noktada gözlerini kapadı. ‘’buraya…’’ diye fısıldadı. ‘’İğrenç nefesi tam buraya vurdu önce.’’ Gözleri dolmuştu. Kalbim tekledi. Ağır ağır boynunu okşadı. Alt dudağını ağzının içine yuvarlarken bir göz yaşı damladı haki yeşili pantolonuna. ‘’Bir Türk askeri kurtardı beni, İnci Hanım.’’dediğinde bakışları Türk bayrağına kaydı. Gülümsedi. ‘’Vatanın sadece bir toprak parçası değil de uğruna ölünecek bir bayrak olduğunu hatırlattı bana.’’ Derken sesi çatallaşmıştı. Bölmedim. ‘’Koray Ayyıldız’mış beni kurtaran Binbaşı’nın adı.’’ Dediğinde sesi minnet doluydu. Koray Ayyıldız. Bir Türk askeri…
‘’Eğer o gün zamanında gelmeseydi belki…’’ elleri yumruk olurken derin bir nefes aldım. ‘’Bu yüzden temastan korkuyorsun,’’ dediğimde başını aşağı yukarı salladı. Tabii ki bu yüzden korkuyordu. Bacağını daha da şiddetle sallarken burnunu çekti. Güneş nihayet batmıştı. Kızılay, tüm güzel aydınlatmalarıyla göz alıcıydı. ‘’Zümra,’’ dedim dudaklarımdan sıkıntılı bir nefesin kaçmasına engel olamayarak. Gözlerini gözlerime çıkarttı. ‘’Bak, yaşadığın şeyler çok zor. Ama herkes bir terörist değil. Herkesin nefesi boynuna vurmuyor canım.’’ Dediğimde gözleri tekrar bayrağa kaydı. ‘’Sen, herkese seni taciz eden teröristmiş gibi bakıyorsun, herkesi onun gibi sanıyorsun Zümra. Öyle, değil mi?’’
dediğimde kafasını tekrar aşağı yukarı salladı. ‘’Herkes aynı değildir Zümra. Herkesi bir tutmamalısın. Şöyle düşün, Çiğdem ile yoldan rastgele geçen bir kız seninle aynı samimiyet içerisinde mi?’’ bu sefer derin bir nefes alarak, ‘’Çiğdem benim her şeyim. Asla aynı olamaz.’’ Dedi kararlılıkla.
‘’Evet canım, olamaz. Senin bu süreçte yapman gereken tek şey Çiğdem’e tutunmak. Onun adını görünce bile gözlerin parıldıyor. Etrafındakilere tek bir kişiymiş gibi bakma. İçine kapanma ve kabuğuna çekilme. Benim gibi olma. Minik İnci çocukluğunu yaşayamadı, hayatla yeni yeni tanışıyor Zümra.’’ Haklıydım. Daha yeni yeni tanışıyordum hayatla. İlk ve tek arkadaşım Ferda sayesindeydi bunlar. Aynı üniversiteden mezun olmuştuk.
Uzman Doktor Ferda Kurşuneli. Gülümsedim. Kızın adı bile asildi. Sıkça görüşürdük. Kız zaten benim ev arkadaşımdı!
Maziye dalmadan önce hızla kendime geldim.
‘’Bir sonraki seansımızda anlatacağım Zümra. Dediklerimi ve hikayeyi hatırla, canım. Görüşürüz.’’ Dediğimde Zümra çoktan ayaklanmıştı. Kapıya kadar yürüdü, arkasını döndü ve tebessüm etti. Aynı sıcaklıkta karşılık verdim. Kapıyı kapatırken defteri masaya bıraktım. Benim de çıkmam gerekiyordu.
Zümra’ya gelirsek…
Yaşadıkları gerçekten ağırdı. Bugüne kadar eşi benzeri ile karşılaşmamıştım bu vakanın. Oflamadan edemedim. Yanaklarımı havayla doldururken ela gözlerim ayyıldızlı bayrağa takıldı.
Binbaşı Koray Ayyıldız, demişti Zümra. Gülümsedim. Pembe çiçeklerimin yanına gitmeden önce kahve makinemin yanındaki su şişesini kaptım. Gözlerimin sürekli mercan renkli tırnaklarıma kaymasıyla sürekli tebessüm ediyordum.
Hem de yaşadığım onca şeyden sonra. Omuzlarım çökerken su şişesinin kapağını açtım. Çiçeklerime özenle baktım.
Odamın en sevdiğim köşesiydi. Yeterli kadar su verdiğimi düşündüğümde su şişesini masamın üzerine bıraktım. Gözlüğümü gri, orta boyuttaki çantamın içine attığımda odamdan çıktım. Bu apartmanın koridorları bile güzeldi. Bembeyaz mermerin üzerindeki topuklu ayakkabımın sesleri giderek yükselirken benim de omuzlarım giderek dikleşiyordu. Kahve saçlarımı savururarak merdivenlere yöneldim. Çeşit çeşit Atatürk portresi vardı önümde. Her merdivenden inişimde incelerdim portreleri. İlk baştaki portre, gümüş çerçeveliydi. Atatürk, siyah beyaz resminde TBMM’nin açılışını yapıyordu…
Merdivenin son basamağından da indim. Başım dik, adımlarım sertti. Ela gözlerim etrafı tarıyordu. Evim, tek katlıydı. Büyük değildi ama bana yetiyordu. Ofisimin iki sokak arkasındaki sokakta, beyaz bir dış cepheye sahipti. İki camı bakıyordu ön sokağa. İki camdan da yere kadar mor çiçekli sarmaşıklar sarkıyordu. Kapım ise yine beyazdandı ama gümüş detaylar vardı.
Trafik lambasının önüne varınca duraksadım. Buradan dönünce evim hemen karşımda kalacaktı. Yayalar için yeşil yandığında hızla karşıya geçtim. Kızılay kalabalıktı ama benim evimdi. Üzerimdeki gri kazağı düzeltirken nihayet evimin önündeydim. Çantamdan anahtarımı çıkartmak için uzanıyordum ki burnuma doluşan kokuyla duraksadım.
Zambak. Bugünden sonra zambak kokusu benim için Binbaşı Koray Ayyıldız demekti. Her duyduğum zambak kokusunda onu arayacaktım, hem de neye benzediğini bilmediğim halde. Başımı iki yana sallayarak düşüncelerimden sıyrıldım ve fermuarı açtım. Mor anahtarlığın takılı olduğu anahtarı kapıya geçirdim. Geçirdiğim sırada ise kapı açıldı. Önümde güzeller güzeli arkadaşım, sırdaşım, dostum duruyordu.
Ferda.
Ferda Kurşuneli.
Gülümsedi bana masmavi gözleri. Saçlarını daha geçen kızıla boyatmıştı ve inanılmaz yakışmıştı. Ev arkadaşımdı, üniversitede tanışmıştık.
Başımı sağa yatırarak gözlerimi gözlerine çıkarttım. Üzerinde siyah bir tişört, altında da siyah beyaz, uzun bir eşofman vardı. ‘’Ne bekliyorsun kızım, özlenmedik mi?’’ dedi kollarını iki yana açarak. Gülümsedim. Hep böyleydi ama yerinde dururdu. Ferda’nın en sevdiğim özelliği kesinlikle açık sözlülüğü ve her soruna bir çözüm buluşuydu. Ve bir de soyadına bayılıyordum. Kurşuneli…
soyadının hakkını veren bir mesleği vardı. Kurşun yaralarına el uzatıyordu. Daha doğrusu her yaraya ama kurşun yaralarına ayrı bir ilgisi vardı, çözebilmiş değildim. Doktordu. Ona her soyadını çok seviyorum, dediğimde bana verdiği cevap şuydu;
‘’Ee alayım o zaman seni nikahıma, ne duruyoruz?’’
Gülümsedim.
Hemen kollarının arasına girdim. Bir elini saçlarıma daldırdı, kokumu çekti içine. Göğsü inip kalkarken derin bir nefes aldı. ‘’Bugün gelen hasta zambak kokusunu seçmiş anlaşılan?’’ kafamı salladım. Her akşam yapardı bunu. Kimi zaman lavanta kokardım, kimi zaman gül, kimi zaman begonvil. Bir keresinde kokmadan gelmiştim. Neden, diye sormuştu Ferda’m. O gün gözümün önüne gelince buruk bir tebessüm belirdi dudaklarımda.
‘’Bana bir çiçek kokusu söyler misin Yeliz?’’ elim yine raftaydı. Gelecek cevabı bekliyordum. Önce yutkunuşunu duymuştum Yeliz’in. Derin bir nefes aldım.
‘’ Menekşe.’’ Demişti Yeliz. Menekşe…
Menekşeler kokmazdı…
Gözlerimi kırpıştırarak sığındığım sıcacık göğüsten çekildim. Dalıp gitme işini bu aralar çok yapıyordum. Boğazımı temizlerken elimdeki çantayı kapının hemen yanındaki dolaba asarak kapıyı kapadım. Arkamı döndüğümde dostumu beni süzerken yakaladım. ‘’Doktor Hanım?’’ dediğimde gözlerini gözlerime çıkarttı. Gözlerinin tonu çok güzeldi. Okyanuslar kadar derindi, okyanuslar kadar keşfedilmemişti…
Soran gözleri bana bakıyordu. ‘’Bugün evimin direği, ne yemek yapmış bakalım?’’ burnuma hiçbir koku gelmiyordu. Hmmm, gibi bir ses çıkartarak şarap rengi tırnaklarını gözüme soka soka elini çenesine götürdü. ‘’Bugün yorgundum Uzman Psikolog İnci Gökyıldız. O yüzden sandviçle yetineceksin.’’ Gülümsedim.
Mercan rengi tırnaklarımı gözlerine resmen sokarak ‘’Pekala Uzman Doktor Ferda Kurşuneli. Ben her şekilde sana talibim. Bu arada talip olduğum ilk şey soyadın.’’ Tebessüm etti. Söyleyecekleri zihnimden geçti.
Alayım yavrum seni nikahıma, ha?
‘’Alayım yavrum seni nikahıma, ha?’’ kahkaha attım. Gülünce kısılan mavi gözlerine baktım derin derin. Gözlerim yerdeki halıya takıldı. bu halı gri desenleri olan, minik girişimize uygun kare bir halıydı. Halının üzerindeki siyah çoraplı kadın ise benim her şeyimdi. Sevdiğim, gençliğim, geleceğim, dostum…
Ferda’nın ailesi benim de ailem olmuştu. annesini annem bilmiştim, babasını babam, abisini abim…
‘’Hadi o zaman, yiyelim çünkü çok açım.’’ Dedi sırtımdan ittirerek. Ona uydum. O bana bugün gelen hastalarını, yaşadıklarını anlatırken ve fikir sorarken sakince onu dinledim ve konu hakkındaki fikirlerimi ona söyledim. Ben ona bugün gelen hastamdan bahsederken de o aynı şeyi yaptı. ‘’Sence Zümra’yı nasıl düzeltebilirim?’’ diye sordum sandvicin son ısırığını da alırken. ‘’Bence,’’ dediğinde son lokmasını yuttu. Meraklı gözlerim üzerindeydi.
‘’Bence Zümra’nın çevresiyle konuşmalısın. Çünkü gerçek arkadaş iyileştirir.’’ Son kısmı imayla vurgulamıştı. Gözleri bir an irice açıldı, ‘’Ayy sana ne demeyi unuttum!’’ derken kolumu dürttü. Ben aksine çok sakindim. Gözlerim üzerindeydi.
‘’Bugün bir asker geldi! O kadar yakışıklıydı ki anlatamam.’’ Asker olduğunu nereden biliyordu ki? Benim bildiğim bu tür altın değerindeki mesleklerde can güvenliği için kimlikleri saklanıyordu. ‘’Asker olduğunu nereden mi biliyorum?’’ dediğinde zihnimden geçenleri okumuş gibiydi.
‘’Sohbet ettik uzunca. Bir askermiş. Sır kalacak ama. İsmi Emre. Emre Atalay.’’ Bir an erimiş gibi yayıldı sandalyeye. ‘’Dur instagramdan göstereceğim sana,’’ diyerek koşar adım salona ilerledi. Bu anda kafamı salladım. Mutfağı inceledim. Yerler mermerdi, mermerin üzeninde dikdörtgen, beyaz puf bir halı vardı. Mutfak dolapları griydi. Buzdolabı da. Elimdeki tabağımı ve tabağını lavaboya koyarken hızla yanımda belirdi Ferda. Telefonu gözüme sokarken gözlerim ekrandaki bedendeydi. Simsiyah saçları geceyi andırırken Ferda’nın gözleriyle aynı ton olan gözleri ise aklı çelen cinstendi. Dudak büzdüm. ‘’Yakışıklı çocuk.’’ Dediğimde gözleri parıldadı. Hızla salona ilerledi. Bulaşıkları yıkadıktan sonra ben de salona gittim. Salon, gri L koltuk, beyaz televizyon ünitesi ve üzerinde orta boyut televizyon, ortada siyah halının üzerinde oval, tahtadan bir masadan oluşuyordu. Gülümsedim bu görüntüye. Ellerimi belime atarak Ferda’nın yanına kuruldum. Uzun uzun gülüştük, konuştuk. En sonunda uykumuz geldiğinde ise odalarımıza çekilip derin bir uykuya daldık.
***
Güne, sabah saat yediye olan alarmım ile uyandım. Ela gözlerimi araladığımda karşımda bembeyaz bir tavan vardı. Gülümsedim. Yataktan kalkarken epey uyuşuktum. Bugün günlerden salıydı. Derince oflayarak yüzümü yıkamak için, daha doğrusu lavaboya gitmek için odamın kapısını açtım. Üzerimdekileri değiştirmemiştim, dün giydiğim kıyafetler ile uykuya dalmıştım. Esnerken bir yandan da lavaboya adımlıyordum.
Daha lavabonun önüne varamamışken arkamdaki kapının açılma sesini duydum. Kapı gıcırdayarak açıldığında, yeni uyanmasına rağmen dünya güzeli olan o kadın vardı. Doktor Kurşuneli. Dudaklarımda minik bir tebessüm belirdi. ‘’Günaydın,’’ dedim masmavi gözlerinde kaybolurken. ‘’Günaydın,’’ dedi elanın en açık tonu olan gözlerime. Arkamı döndüm. Lavaboya girdim. Önce aynadaki aksime kaydı bakışlarım. Göz altlarım mosmor, dudaklarım epey şişti. Her şeye rağmen asla kabarmayan kahve, dümdüz belime kadar inen saçlarım, vücudumda en sevdiğim yer olabilirdi.
Saçım da saçım!
Hızla yüzüme soğuk su vurdum. Kirpiklerimden ve kaşlarımdan süzülen soğuk damlalara karşı irkilmeden edemedim. Derin bir nefes aldıktan sonra yüzümü kurutmadan aynanın içinde gizlenen dolabı açarak diş macununu ve gri fırçamı aldım.
Sanırım gri rengini biraz seviyordum.
Dişlerimi güzelce fırçaladıktan sonra yüzümü kurulayıp lavabodan çıktım. Kapının önünde, hep olduğu gibi doktor vardı. ‘’Kurşuneli?’’ dedim kapıyı onun gelmesi ve benim çıkmam için iyice açarak. Gülümsedi. ‘’Gökyıldız?’’ dedi sürdürdüğümüz döngüye devam ederken. Bakışlarını bedenimde gezdirdi, gözleri saçlarımda durdu. ‘’bu saçlar nasıl oluyor da hiç kabarmıyor, bir de benim saçlara bak!’’ diye yakındı kabaran, beline kadar uzanan kızıl saçlarına ellerini atarak. Gülümsedim. Lavaboya girip kapıyı kapadı. Hızla odama adımlarken havanın laciverte karışan kızıllığı, doğacak olan güneşin habercisiydi. Bakalım, bugün önüme gelen dosyalardan hangisini seçecektim?
Kuruldan gelen dosyaların belirli kısmı bana verilir. Bense ilgimi en çok çeken, en çok yardıma yani bana muhtaç olan dosyayı seçerdim. Zümra’ya gelirsek eğer, onunla olan seansım iki gün sonrayaydı. Ona, arkadaşı Çiğdem ile gelmesini söyleyecektim. Kilit anahtardı Çiğdem. Omuzlarımı dikleştirirken kapımı açtım. Solda kalan dolabıma ilerledim. Kapağını açtığımda içinden hızla gri, oversize bir pantolon ile siyah, boğazlı ve eldivenli bir üst geçirdim. Saçlarımı savurduktan onra dağınık bir topuz halinde birleştirdim. Dudaklarıma kahverengi bir kalemle çerçeve çizdikten sonra bordo bir ruj sürdüm. Gloss ile tamamladıktan sonra dün yanıma aldığım çantayı tekrar koluma geçirdim.
Hazırdım.
Dolabımın hemen sağında kalan boy aynasına ilerledim. Odam, kapının hemen solunda olan giyinme dolabı, dolabın sağında olan boy aynası, boy aynasının yanında minik makyaj masası vardı. Hemen karşıda yatağım, yatağın sağ kısmında ise oldukça büyük bir kitaplık. Beyaz, duvarı yatak dışında boydan boya kaplayan kitaplığım neredeyse doluydu. Genelde klasik okurdum. En kenarlarını mor çiçeklerle ve sarmaşıklarla süslemiştim. Odam bana yeterliydi. Daha öncesinde evimiz büyük değildi demiştim. Evimiz aslında büyüktü ama görüşüme göre değildi. Çünkü kesinlikle spor ve kitap okuma odası olmalıydı. Başımı iki yana sallayarak düşüncelerimden sıyrıldım. Boy aynasında kendimi dikkatlice incelerken kapım açıldı. Kızıl saçlı ariel girdi odaya. Tebessüm ettim. ‘’Bu ne güzellik, alayım mı seni nikahıma?’’ ellerimi topuzumdan çıkan dağınık kısımlara atarken, ‘’Al beni nikahına Kurşuneli.’’ Dedim. Gür bir kahkaha patlattı. Hazırlanmıştı o da. Üzerinde gözleriyle uyumlu, uzun kollu ve dekoltesiz mavi bir elbise giymişti. Bence ona en çok yeşil yakışıyordu ama inatla maviyi giyiyordu.
Asıl gerçekse şuydu; Ferda Kurşuneli her zaman, her haliyle güzeldi.
Ona öpücük atarak maskaramı sürmeye başladım. ‘’Gidip atıştırmalık bir şeyler yapayım, çabuk gel İnci. Geç kalmayalım.’’ Dediğinde odamdan çoktan çıkmıştı. Bacaklarımı amaçsızca sallarken onaylar mırıltılar çıkarttım. Sol gözüme de maskaramı sürdükten sonra hazırdım. Çantamın içine telefonumu attım. Derince soluklanarak odamdan çıktım.
Mutfağa girdiğimde klasik doktor, yine klasik kahvaltısını hazırlamıştı. Yani yulafı.
At gibi yulaf yemekten gına gelmişti. Yulafı sevmezdim. Gözlerim bir tabaklarda, bir Kurşuneli’ndeydi.
‘’Ben kaçar!’’ diyerek hızla tünedim mutfaktan. Arkadan gülme sesleri geldiğinde yüzüme kocaman bir tebessüm yayıldı. ‘’Öpüldün!’’ dedim kapıyı kapayıp anahtarı çantama atarken. Güneş doğmuş, insanlar oradan oraya, işine koşuşturmaya çoktan başlamıştı. Gülümsedim. Hızla yere eğilerek şık, gri detayları olan siyah bir topuklu ayakkabımı giydim. Evden niyahet uzaklaşmıştım. Derin bir nefes çektim içime. Kızılay’ın havasını seviyordum.
Ankara’nın havasını seviyordum. Ankara hakkında pek çok bilgim vardı. Vatan hakkında çok şey bilirdim. Nutuk’u baştan sona tam iki kez bitirmiştim. Nutuk’u okuduğum dönemlerde resmen ayaklı bir ansiklopediydim. Yanımda sözlüklerle geziyordum. Gülerken gözlerim kısıldı, çantamı daha da sıkı tuttum. Trafik lambasının olduğu bölgeden geçip biraz ilerleyince artık ofisimin olduğu apartmanın önündeydim. Dün akşam ben çıkarken resepsiyon yoktu ama sabahları oluyordu. Gülümsedim tekrardan. Resepsiyon kız, henüz gençti ve staj niyetine buradaydı. ‘’Günaydın canım,’’ dedim tek elimi sallayarak. Tebessüm ederek başını eğdi. Simsiyah saçları, kıpkırmızı yanakları, lens olduğu her halinden belli masmavi gözleri vardı. Burnumdan derince nefes alarak, sanki imkanı varmış gibi daha da dikleştirdim omuzlarımı. Merdivenleri çıkmaya başladım. Asansör vardı ama merdivenleri tercih ederdim. Her sabah olduğu gibi gülümsedi Vatan bana. Saygıyla eğdim başımı. Toplamda 152 basamakta çıkılıyordu katıma. Saymaya başladım.
34,35,36,37,38…
Topuklu ayakkabılarımın çıkarttığı sesle dudaklarım iki yana kıvrıldı. Gözlerim mercan rengi tırnaklarıma kaydığında beğendiğime dair mırıltılar çıkartırken sonunda odama varmıştım.
Odama girdiğimde tam da tahmin ettiğim gibi 5 dosya vardı. Telefonumu çıkartıp tarihe baktım. 24 Ekim yazıyordu.
Her ayın 24’ünde getirirlerdi. Gülümsedim. Ardımdaki kapıyı kapayarak koltuğuma oturdum. Çantam ile telefonumu masamın hemen yanına bıraktım. Dosyaları toparlarken unuttuğum bir şey vardı. Gözlerim yanıyordu. Gözlüğüm! Hızla uzanıp aldım gözlüğümü. Gözlerime yerleştirdiğimde yutkundum derince. Bakalım kimler vardı?
Dosya 1- Ceylan Karaer.
28 yaşında. Tiroit kanseri. Bir pastane işletiyor. Eşi tarafından aldatılmış. Psikolojik destek bekliyor. Boynumu kütürdettim. Acelesi yoktu ama yine de bakılması gereken bir hastaydı. Diğer detayları sonra incelemek adına dosyayı Türk bayrağının olduğu köşeye düzenle koydum.
Dosya 2- Pınar Yoloğlu
24 yaşında. Herhangi bir hastalığı yok. Hemşire yardımcısı. Küçükken bir tramva yaşamış ve karanlıktan korkuyor. Bu korkusu yüzünden çoğu aktiviteye katılamamakta. Yenmek istiyor. Psikolojik destek bekliyor.
Derin bir nefes alırken sağ bacağımı şiddetle sallamaya başladım. Kayan gözlüğümü düzeltirken sıradaki dosyayı elime aldım.
Dosya 3- Koray Ayyıldız
27 yaşında. Kişilik bozukluğu teşhisi konulmuş. Asker. Teröristler tarafından uğradığı saldırıda kriz geçirmiş. Şu an komada. Psikolojik destek bekliyor.
Gözlerimle dikkatle taradım dosyayı. Bu isim bana tanıdık geliyordu. Zihnimi yokladım. Ve gözlerimin önünde canlandı dün burada oturan yeşil gözlü kadının, Zümra’nın söyledikleri.
‘’Beni kurtaran Türk askeri… Koray’mış adı. Koray Ayyıldız.’’
Sertçe yutkundum. Belki yanlış hatırlıyorumdur, diye düşündüm. Hızla toz pembe defterime uzandım. Emindim ki not almıştım. Şaşkınlığım hala üzerimdeyken hızla yazdığım son sayfayı buldum.
*özgüven eksikliği
*net, az ve öz. Fazla kelime kullanmıyor.
*sürekli göz temasından kaçıyor, özgüven eksikliği belirtisi.
*temastan korkuyor. Tramva sonrası tetiklenen davranış bozukluğu.
Parmaklarım son maddede durdu. Dudaklarımdan içli bir nefes kaçtı.
*Binbaşı Koray Ayyıldız.
Günlerden 24 Ekim'di.
Kaderin iplerinin birbirine bağlanacağı ve bir daha asla koparmayacağı günün başlangıcıydı.
