6. bölüm · KORiN

EFSUNKAR

𝐌𝐰𝐞𝐫𝐨 🖤

‘’Eğer karşında efsunkâr bir insan varsa; bil ki savaşın başlamadan bitmiştir.’’

‘Güzellik bakanın gözündedir,’’ der bir İtalyan atasözü. Karşımdaki adamın bu kadar güzel olması, benim gözlerimle alakalıydı.

Gözlerim onu güzel görmek istediği için o güzeldi. Bu adam kesinlikle efsunkâr bir insandı. Gözlerimin görebileceği en temiz yüzdü.

Ellerimin dokunabileceği en nadir taştı. O, hem efsunkâr bir insandı, hem de Türk askeriydi. Beynimin gerilerinde çalan Cilveloy şarkısını bir kenara atmaya çalıştım.

İndim dere ırmağa hoy nanayda,
Cilveloy nanayda
Zeytin dalı kırmaya hoy nanayda
Cilveloy nanayda♪

Bakışları bakışlarımdaydı. Keskin bakışları panterleri andırıyordu. Elimde kırmızı krizantem kokusunun olduğu şişe duruyordu. Yutkundum, dilimi dudaklarımda gezdirdim. Derince, içimi görmek istercesine odaklıydı bana. Yavaşça arkamı döndüm. Odaya kırmızı krizantemin kokusunu sıksam da buram buram zambak kokuyordu.

Altın kulptan tutarak dolabı açtım, burnuma doluşan güzel kokuları yok sayarak koltuğuma geri kuruldum. Kollarımı önümde birleştirdim. Saat geç olmuştu, bu yüzden sadece tanışmak istiyordum.

♪ ‘Cilveloy’, Artvin yöresine ait anonim bir türküdür ve ⸙(efsunkâr), Büyüleyici, etkisi altına alan, çekici güzellik anlamına gelir. (Osm.)

Tek kaşını hafifçe kaldırdı, çam yeşili gözleri pembe çiçeklerimde durdu. Duygularını o kadar iyi saklıyordu ki, ne hissettiğini anlamam mümkün değildi.

Ama imkansız da değildi.

Dudağının köşesinde minicik, çok küçük bir gülümseme oluştu, sonra hemen gizledi. Yine o soğuk ve sert gardını kuşandı.

Sakince, daha rahat bir pozisyon aldı. Masama doğru, büyük bir gürültü ile çevirdi sandalyesini. Artık karşılıklı sayılırdık. Hiç zorlanmadan çekmişti.

Acaba neden İnci kız, adam Seyit Onbaşı yolunda!

‘’Tekrardan merhaba Koray,’’ dedim ayaklarımı hafifçe sallarken. Başını sallamakla yetindi. Gülümsedim. Kendi hikayem uzun olsa da buraya geldiğine göre vakti vardı. ‘’İzninl-‘’ sözüm sertçe, otoriter ve kaba bir sesle kesildi.

‘’İznime ihtiyacın yok, İnci. Burası senin…’’ doğru kelimeyi ararken gözlerini kaçırdı. ‘’Tvoje od svega. Tvoje srce, tvoje oci, tvoji osjecaji…’’ᵨ anlamaz gözlerimle ona baktım. Ne dedi o, kız İnci.

Hangi dildi bu ya? Ayrıca bir dile bir dil bu kadar yakışır mıydı? Gözleri hızla gözlerimi buldu, dişlerini sıktı.

‘’Kusura bakma, karıştırıyorum. Evin dedim. Burası senin evin ve sen evinde benden izin alamazsın.’’ Sol elini ensesine çıkarttı, hafifçe kaşırken bile çamlar elalarıma battı. Canım acımadı. Aksine, tatlı bir his bıraktı. O adam efsunkârdı, bu doğruydu ama o efsunkârsa, gözleri efsunkârların da efsunkârıydı.

ᵨ; ‘her şeyin, senin kalbin, senin gözlerin, senin hislerin…’ (hırvat.)

hafifçe yutkundum. Hikayeyi anlatıp buraya gelme nedeninin özetini dinlesem yeterli olacaktı.

Sol elimi sağ elime geçirdim, parmaklarımla oynuyordum. ‘’Peki,’’ dedim sakince. Çamları tenimde, saçlarımda, gözlerimde ve boynumda gezindi.

Ezberlemek istercesine…

‘’Sana bir hikaye anlatacağım, Koray,’’ dedim dudaklarımı ıslatarak. Başını salladı sakince kısık gözleri, kalın kaşlarının gölgesinde kaldı.

‘’Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… trabzon’un küçük bir köyünde, küçük bir kız yaşarmış.’’ Kaşları hafifçe çatılırken dumura uğramış gibiydi.

Koskoca psikolog ona burada masal anlatıyordu.

Elalarımı kırpıştırdım. Beni bölmemesini sevmiştim. . ‘’Bu kızın annesi ve babası, sürekli tartışırlarmış çünkü kızın babası, eve sürekli başka kadınlarla gelirmiş. Günlerden bir gün, kızın annesinin canına tak etmiş. Ne onla yapabiliyormuş ne de onsuz. Kadın, evlerinde, dedesinden miras kalan tüfeği alıp eşini beklemeye başlamış.’’ Derin bir nefes aldım, daralmıştım be!

O da ellerini benim gibi önünde birleştirmiş, parmaklarını iç içe geçirmişti. Burnuma doluşan krizantem kokusu bana çok güzel bir konfor sağlıyordu, resmen rahatlıyordum.

"Öyle ki, köy halkı bile acaba bugün getirdiği kadının kim olacağı hakkında tartışır olmuş.’’ Diye devam ettirdim sözlerimi.

Başımı hafifçe öne eğerek bakışlarımızı koparttım. ‘’İnci,’’ diye mırıldandı o sırada, konudan bağımsız bir sesle. Yüreğim cız etti. Çok derindi sesi. Başımı kaldırdım. Gözlerimiz tekrar buluştu, çamlar tekrar elalara battı. ‘’Gözlerini görmek istiyorum, devam et lütfen.’’ Dedi sakince, bir eliyle ‘buyur’ işareti yapar gibi. Dudaklarım hafifçe iki yana kıvrıldı, gülümsedim. Cevap vermemeyi seçtim. ‘’O gece, küçük kız ilk kez merak ederek annesini salonlarındaki eski, kahverengi koltuğun arkasına saklanarak izlemeye koyulmuş. Küçük kızın babası, o gece eve eşinin kız kardeşiyle gelmiş.’’ Sol gözümden bir damla yaş düştü.

Bir elimi saçlarımın içine daldırırken buruk gülümsemem yerini acılı bir ifadeye bırakmıştı.

‘’Küçük kızın annesi, sokakları inletecek derece büyük bir kavgaya girmiş eşi ve kız kardeşiyle. Ve en sonunda ise, kızın gözünün önünde önce eşini öldürmüş. Sonra kız kardeşini. Ve en son ise kendini…’’ başımı önüme eğdim. Derince bir nefes çektim içime. Gözlerini görmek istiyorum, demişti. Bu yüzden kafamı tekrar kaldırdım. Odanın içinde yanan beyaz ışık yetersiz geliyordu. Değiştirecektim zaten ama şu an rahatsız olmuştum. Yerimde kıpırdandım.

Aslında masamın arkasındaki duvarı kaplayan, boydan boya bir led vardı.

Kırmızı rengindeydi ve geceleri çalışırken açardım. Masamın hemen yanındaydı açma tuşu. Koray’a aldırmadan hafifçe eğildim. Tuşa bastığımda atmosfer bir anda değişti.
Beyaz ışık loş bir şekilde vururken kırmızı led kendini belli ediyordu, karşımdaki adam şimdi bir canavarı andırıyordu. Dikkatli gözleri yalnızca gözlerimdeydi. Bu bakışlar yeşil bir ateşti…

‘’Tüm bunlar, Küçük kızın gözlerinin önünde yaşanmış. Köy ahalisi, böyle rezil insanların kızına bakmayı reddetmiş. Kızın annesinin ya da babasının bir ailesi yokmuş. Bu yüzden azıcık merhamet gösterip devleti aramışlar ve bir yurda verilmiş.’’ Bu hikaye artık bıktırmaya başlamıştı. Bu adama anlatmam ise saçmaydı çünkü o bir Türk askeriydi.

Ama başlamıştım işte, başlanan işi bitirmek adetti.

‘’Devlet, ona her türlü psikoloğu yönlendirmiş, ama hiçbiri kızı konuşturamamış. Ne kadar içine kapanıksa, bir o kadar da başarılı bir öğrenciymiş.’’ Burnumu hafifçe çektim, Koray, artık canavarlarında canavarını andırıyordu. ‘’ Yurt görevlileri artık usanmış, psikolog yönlendirmeyi bırakmış. Kızın o gece yaşadığı, gördüğü, hissettiği her şey yine kendi, küçük omuzlarına bırakılmış.’’ Bakışlarımı önüme eğerken içime bolca krizantem kokusu çektim. ‘’Kız, en sonunda yurttan kaçarak Trabzon’dan ayrılmış ve Ankara’da bir üniversite kazanmış.’’ Sustuğumda bir iç çekiş doldu kulaklarıma. ‘’İnci, gözlerin.’’

Ay doğru! Adam gözlerime ölüyordu. Gözlerin de gözlerin diye geziyordu.

Bakışlarımı bakışlarına diktim. ‘’Üniversiteyi kazandığı gün, ilk defa sesi duyulmuş. Üniversiteyi kazandığı gün, içine kapanıklığını yenmiş. Ve derdinin dermanı olan bir psikolog bulamayınca, o da tanınır, başarılı bir psikolog olmuş ve kendi derdinin dermanını bulmuş.’’ Sesli bir şekilde nefes verdim.

Sakince ellerimi çenemde birleştirdim, kafamı eklem kısımlarıma koydum. Gerçekten, neden bu kadar dikkatli bakıyordu? Göğsü yavaşça inip kalkıyordu. Bacakları hafifçe açıktı. Dirseklerini dizlerine yasladı, benim yaptığım gibi kafasını eklemlerine koydu.

‘’Psikolog?’’ diye mırıldandı soran bir tonda. Kırmızı ledlerden dolayı mıydı etkileyici görüntüsü?

Hatırla İnci, ‘’Güzellik bakanın gözündedir.’’ Değil mi kızım? Bizim gözlerimiz güzel.

‘’Hm?’’ diye yanıtladım kafamı hafifçe sallayarak. Kahve tutamlarımı kulaklarımın arkasına doğru ittirdim. Yaslandığı dirseklerinden doğruldu ve dik bir konuma geldi.

‘’Bu hikayedeki… yaralı kız, üzgün kız, içine kapanık kız sensin, değil mi?’’

Buraya, oturduğu koltuğa yüzlerce kişi oturmuştu bugüne dek. Ama yalnızca iki kişi bu hikayedeki kız olduğumu anlamıştı.
Zümra Altınkemer ve Koray Ayyıldız.
Koray Ayyıldız, kişilik bozukluğu teşhisi konulmuş bir askerdi. Sıkıntıyla nefes aldım. Soran çamlarından gözlerimi ayırmıyordum.
‘’Evet, Koray Ayyıldız. Benim hikayemi dinledik. Sıra sende. Niçin buradasın?’’ diye sordum heyecanla. Gülümsedi bu halime. Ama hemen sildi gülümsemesini. Karşımda katı ve sert durmak istiyor ama beceremiyor gibiydi. Başını eğdi, damarlı ellerinin arasına aldı başını.

Ofladı derince. Kırmızı derinlikte.

O, hem zambak hem kırmızıydı.
Beyaz zambak ve kırmızıydı.

Başını hızla kaldırdı. ‘’Nereden başlayacağımı bilemiyorum, psikolog.’’ Dedi bıkkınca. Dolgun dudaklarını ıslattı, bakışlarım oraya düştü.

Çok güzeller, değil mi İnc-

Gözlerine çıkarttım elalarımı. Sırıtıyordu şimdi. Göz devirmekle yetindim hastama.
Hangi anlamda hastan İnci k-

Kendimi tokatlayacaktım!

‘’Tamam, Koray. Sorun yok. Soracağım sorulara cevap ver, anlaştık mı?’’ dedim boğazdan gelen ciddiyet dolu bir sesle. ‘’Her anlamda,’’ diye yanıtladı geriye yaslanarak. İma mı yaptı o? Tekrar göz devirdim.

‘’Kişilik bozukluğu yaşıyorsun, sebebi ne?’’ dedim dudak büzerek. Düşünür gibi o da büzdü dudaklarını, çamları korkunç duruyordu şimdi.

Dudakları aralandı,bir şey söyleyecekti ki çalan telefonu onu susturdu.

Telefonu cebinden çıkarttı. Gördüğü isimle kaşları çatıldı. Bakışlarını bana değdirmeden ayağa kalktı. Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağına yasladı.ayağa kalktığında yayılan o parfümünün kokusunun linkini bana atmalıydı, yastığıma sıkıp uyurdum ben.

Onu izlerken benim de kaşlarım çatıldı, ciddi durmaktan geberecektim şimdi.

Bir süre karşı tarafı dinledi sakince. Çamları artık siyahtı. Sol elini açıp sıkıyor, dudaklarını kemiriyordu. Boğazında bir damar çok belirgin bir şekilde atarken o hiddetle, ‘’Emredersiniz Komutanım!’’ dedi. Telefonu kapadıktan sonra derince bir nefes aldı. Kaşları hala çatıkken bana döndü.

‘’İnci, kusura bakma. Komutanımdı arayan, operasyon var. Ömer’i konuşt-‘’ sustu bir an, garipser bakışlarıma eşlik etti o da. Bunları neden anlatıyordu ki?

‘’Bunları niye anlatıyorsun lan?’’ diye mırıldandı kendi kendine. Utanmasam gülerdim ama İnci kız utanıyordu.

‘’Gitmem gerek. Sonraki seansa, sevgili psikolog.’’ Dedi elleriyle beni göstererek. Tatlıydı, nazik olmaya çalışıyordu. Normalde odunun hası olduğuna emindim, gülümsedim. ‘’Peki, binbaşım. Bir sonrakine erken gel ve gelmeden önce haber ver.’’ Başını aşağı yukarı salladı ciddiyetle. Çamları, elalarıma son kez değdi. Arkasını döndü, kapıyı açarken gıcırdamasıyla omuzları kalkıp indi.
Gülmemek için sol elimi ağzıma dayadım. Nihayet çıkıp kapıyı ardından kapadığında kahkahamı saldım. O gitmişti, kokusu hala burnumdaydı. Gerçekten, parfümü her neyse o kadar güzeldi ki anlatamazdım. Sertti, çokta kalıcı ve etkisi altına alan bir kokuydu. O odadan çıkar çıkmaz, onunla beraber zambak kokusu da soldu, yerini daha da çok parfümüne ve krizanteme bıraktı.

Bu adamın her şeyi, kokusu bile efsunkârdı. Kapadığı kapıya baktım uzun uzun. Ne diye etkilenmiştim? Tamam, yakışıklıydı falan ama ben bu adamdan yakışıklılarını da görmüştüm.

Kimi kandırıyorsun be İnci, yapma kızım!

Taştı, gerçekten de ellerimin dokunabileceği en nadir taştı. Gözlerimin görebileceği en nadide parça; soluyabileceğim en güzel havaydı.

Kalbim yavaşça normal bir ritme giriyordu. Kırmızı led, sanki ateş saçıyordu. Sıcaklamıştım. Yanıyordum.

Ölüyordum. Bu adamla aramızdaki çekim gerçekten çok güçlüydü. Bunu, kesinlikle Yunus’a danışmalıydım. Daha önce de dediğim gibi, o da burada çalışıyordu. Ama vermediğim bir detay vardı ki, aynı fakülteden mezunduk. Ben ilk sınıftayken o son senesindeydi. Fakültede çok hızlı kaynaşmıştık. Her türlü aşk işlerini benimle danışırdı; koskoca Ankara’da ben de Ferda’dan sonra en çok onu severdim.
Dudaklarımı yalayarak kırmızı ledi kapadım. Yürüyerek onun çevirdiği sandalyeyi yerine sürükledim yavaşça. Ayaklarımdaki yaralara Kurşuneli’nin el atması lazımdı yoksa gerçekten ölecektim.

Sandalyeyi nihayet yerine koydum, ilerleyerek askımdan çantamı aldım ve lambayı kapatarak titrek bir nefes verdim. Krizantem kokusu eşliğinde kapımdan yavaşça çıktım, arkamı döndğm ve kilitledim. Elim, anahtarın olduğu kısma değerken soğuk metalden dolayı tenim ürperdi. Koridor çok büyük değildi; aydınlatması çok güzeldi. Beyaz feyansların ardında; her kapı girişinde saksıda, geniş ve büyük bir bitki ekiliydi. Ben henüz ekmemiştim. Acelesi olduğunu düşünmüyordum. Gülümserken metal anahtarı cebime tıkıştırdım ve merdivenlerden inmek için adım attım. Lakin bir adım sonra durdum.

Acıyla inleyerek dişlerimi sıktım.

Nefeslerim sıklaşırken yürüyecek durumda değildim. Ayaklarımdaki yaralar feci sızlıyordu. Asansör hemen dibimdeydi lakin eve nasıl yürüyecektim?

Yutkunarak göz devirdiğim sırada bir kapının açılma sesini duydum. Başımı o yöne çevirdiğimde kapkara gözlerle karşılaştım.
Yunus Polat.

Yunus, heybetli cüssesiyle bana adımlarken yüzümü buruşturdum. Acım katlanılacak gibi değildi.

‘’İnci?’’ diye sordu hızla yanımda eğilerek. Kalın sesi hoşuma gidiyordu. Dolgun saçlarını eliyle geriye ittiğinde sol elini çeneme koydu. Eğilir pozisyondaydım, yavaşça ayağa doğru kalktım. Kalkmamla yere oturmam bir oldu.

Yüzümü buruşturdum tekrar. Dişlerim sıkılmaktan kırılacaktı. Sağ gözümden bir damla yaş yere düşerken elalarımı Yunus’un gözlerine sabitledim.

‘’Yunus,’’ dedim titrek bir sesle, gözlerim kapandı. Acıdan ölecektim, sabah bu kadar sızlamıyordu ki!

Yunus elini çenemden çekmemişti. Elimi ayak bileğime götürdüm. ‘’Ayağım, çok a… acıyor.’’ Ellerimi yanımda eğilmiş olan Yunus’un göğsüne yasladım.

Ellerini nereye koyacağını bilemeden çenemden çekti. Adam cüsseliydi. Sporla da ilgiliydi. Yavaşça salladı kafasını, abimdi o benim.

‘’Tamam, İnci. Seni taşımamın bir mahsuru var mı?’’ diye sordu hafifçe gülümseyerek. ‘’Sorun yok, Yunus.’’ Dedim kısık bir sesle.

Ellerinden birini bacaklarımın altından geçirdi, diğerini belimin biraz yukarısına sabitledi ve benimle beraber doğruldu. Kafamı göğsüne yaslarken göğsü normal bir şekilde inip kalkıyordu. Asansöre vardı. Temkinli bir şekilde tuşuna bastı ve asansörün gelmesini bekledik. Kafasını bana çevirdi, ona bakmıyordum. ‘’İyi misin İnci?’’ diye sordu nazik ve anlayışlı bir sesle. Kafamı sallamakla yetindim.

Koray’ın parfümü olsaydı belki daha iyi olurduk.

Asansör nihayet geldi, tuşuna bastı ve içeri girdi. Çok daha rahattım şimdi. Arabası vardı zengin Yunus’un. Ara sıra arabayı ondan çalar, turlardım. Uykum fazlasıyla vardı ve göz kapaklarım çok ağırlaşmıştı. ‘’İnci,’’ diye fısıldadı Yunus, cevap vermedim. İç çekmekle yetindi.

Asansör, koridordan daha soğuktu. Hafiften titriyordum ve bunu hissediyordum.

Etraf iyice soğurken gelen mekanik sesle, kapalı ela gözlerimi açtım. Kapı açıldı, Yunus kucağında benle ve tüm hebetiyle asansörden çıktı. Saçlarım, kollarından dökülürken yüzünde minik bir tebessüm vardı Yunus’un. Dışarı çıktık, yağmur çiseliyordu. Arabasına yöneldi hızlı adımlarla. Yağmur kokusunu çok severdim. Etraf gürültülüydü.

İnsanlar koşuşturuyor; sokak lambaları sokakları aydınlatırken arabalar ve insanlar vızır vızır geçip gidiyordu. Temkinli adımlar, beyaz BMW’nin önünde durdu.

Arka kapıyı açıp beni oturttu. Oturturken gram zorlanmamıştı. Yunus gerçekten güçlüydü. Ona, oldum olası psikologluğu yakıştırmıyordum. Bodyguard olmalıydı. Yapılıydı. Tabii Koray kadar değildi. Gülümsedim narince. Saçlarımda gezindi eli, derince baktı gözlerime.

Masumca göz kırpıştırdım. ‘’Ahh, İnci’m…’’ dedi mırıldanarak. Başımı diğer tarafa çevirdim. Kapımı nazikçe örttü. O sırada arabayı inceliyordum. Koltukları; has deridendi ve ten rengiydi.

Direksiyon siyahtı. Çok asil bir arabaydı. Allah bana da nasip etsindi.

Kapıyı açıp sürücü koltuğuna kuruldu, bir dakikalık yol için kemerini taktı ve start tuşuna basarak aracı çalıştırdı. Araba, Şebnem Ferah’ın sesiyle doluştu.

Mayın tarlasında; dolaşıp durmuşum, aşk sanıp da
Herkes arkamdan bağırmış, kimseyi duymamışım
Savaş filmlerinde olur ya, yaralı yaralı devam etmişim
Sonuna kadar aşk ya, yanımdasın sanmışım♪

Gülümsedim. Trafik lambalarından döndüğünde de sessizdim. Ayaklarımdaki ağrı bir türlü hafiflemiyordu.

‘’daha iyi misin?’’ diye sordu sakince. ‘’Evet, sağ ol.’’ Kısık çıkan sesime kızdım.
♪Şebnem Ferah’ın Mayın Tarlası adlı şarkısıdır.

Nihayet evimin önüne geldiğimizde yağmur, artık çiselemiyordu. Aksine artmıştı. Sağ elimi gözlerime götürüp haififçe ovaladım. Ben hallederim, sağ ol demiyecektim. Çünkü çok acıyordu.

Kapımın önüne park etti arabasını. Arabadan indi, kapımı açtı. Nazlı nazlı kollarımı ona uzattım. Hızla kucakladı bedenimi. ‘’Kendine dikkat et, İnci.’’

Dediğinde kapıyı iki kez, sertçe tıklatmıştı. Üzerime damlayan damlalar çok hoş hissettiriyordu. Yüzümü kapıya döndüm. Kapının açılmasını dört saniye sürmüştü. Açan kişiyi gördüğümde ağzım on, yüz, bin, beş yüz bin açıldı.

Karşımda, ailesinden yadigar masmavi gözleri; babasından yadigar kahve ve dağınık saçları; zürafayı andıran boyu ve hayvan gibi iyi fiziği ile Ateş Kurşuneli duruyordu.

Ateş, Ferda’mın abisiydi. Aralarından su sızmazdı. Aramızda üç yaş vardı. 27 yaşında, taş gibi adamdı, maşallah. Gülümsedim. Ara sıra abi derdim, ama genellikle ismiyle hitap ederdim. Üzerinde kırmızı bir sweat vardı. Altında gri bir eşofman yer ediniyordu.

‘’Ateş, hoş geldin.’’ Dediğimde Ateş, gözlerini Yunus’tan çekti.

‘’Kim bu o-‘’ dilini ısırdı, sol elini dudaklarının arasına götürüp dişlerine vurdu. Sinirli mavilerini bana çevirdi. ‘’arkadaşımız, İnci?’’ dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Kaşlarını çatmıştı. Elleri belindeydi. ‘’Yunus, psikolog arkadaşım. Ayaklarımda yaralar var, Ateş. O y-‘’

Lafım, Ateş’in beni sımsıkı tutup Yunus’un kucağından almasıyla kesildi.

Elleri belimde yer edinirken gözlerimi Yunus’a çevirdim. Kusura bakma, dedim gözlerimle. Siyahlarını kapayıp açtı, sorun yok der gibi. Artık Ateş’in kollarındaydım.

Yüzbaşı Ateş Kurşuneli’nin…

‘’Tamam kardeşim, eyvallah. Git şimdi.’’ Dedi soğukça. Çenesiyle arkasını gösterdi Yunus’un. Kafamı kaldırdım, Ateş’in sinirden kasılmış çenesiyle burun buruna geldim. Gözlerimi yavaşça kapayıp açtım. Bu Kurşuneli genlerine ölüyordum. Masmavi gözleri vardı. Çok… hoştu.
Ayağıyla kapıyı kapamasıyla irkildim. ‘’Ateş,’’ diye mırıldandım. Salona doğru adımlıyordu. Ayakkabılarımı çıkarmamıştım, hala deli gibi acıyordu. Boğazımdan acılı bir ses yükseldiğinde korku dolu mavilikler elalarımla buluştu.
‘’Prenses, n’oldu bakalım?’’ diye sordu adımlamayı kesmezken. Kollarımı kendime sardım, nihayet salona varmıştık.

‘’Hastaneye yardıma gitmiştim. Giderken topuklularımı çıkartmış, yalın ayak koşmuştum Ateş. Daha yeni. Ayakları-‘’ tekrar sızlamasıyla başım geriye düştü, ağlayacak gibi oldum. Kaşlarım çatılıydı, zar zor nefes alıyordum. Sabah gerçekten acı hissetmiyordum, ayaklarım sargılı da değildi.

‘’Tamam, Prenses’im. Yorma kendini…’’ dedi sakince. Sigara kokuyordu. İçmiş olmalıydı. Beni kanepeye bıraktı, ayaklarımı tutarak koltuğa uzattığında ben de uzandım.

‘’Ferd-‘’

‘’O banyoda. Bıcı bıcı yapıyor.’’ Sırıttı. ‘’Sana ben bakacağım, Uzman Psikolog İnci Gökyıldız.’’

Elimin tersini alnıma koydum, gülmekle yetindim. O sırada ayakkabılarımı yavaşça çekti. Çıkarttığında az da olsa rahatlamıştım. Oh, nidası kaçtı dudaklarımdan. ‘’Hayırdır, Ateş? Uğrar mıydın buralara bakalım,’’ dedim alayla, rahatlamanın etkisiyle. O oturmuş, çoraplarımı çıkartıyordu o sırada.

‘’Kalıcıyım, Prenses’im.’’ Dedi gülümseyerek. Gözlerimi kocaman açtım, doğrulmaya çalıştım ama elini karnıma koyarak geri itti.

‘’Nasıl kalıcısın?’’ diye sordum. Çoraplarım da çıkmıştı, gerisi Kurşuneli familia’nın doktorundaydı. Ellerini kahve saçlarına götürdü, hafifçe dağıtırken künyesinin çıkarttığı sesle dudakları kıvrıldı.

‘’Ferda’nın ısrarları işte. Biliyorsun, normalde Diyarbakır’da görevdeydim.’’ Derince nefes aldı, bakışlarını yere sabitledi. ‘’Tayinimi buraya aldım, Prenses.’’ Banyo kapısının açılma sesi ile kendimi toparladım.

Ateş Kurşuneli, bizimle yaşayacaktı ve burada kalıcıydı.

Islak kızıl saçlarını omuzlarından aşağıya salmış; yeşil ve kalın pijamasıyla kapının eşiğinde duruyordu Ferda. Okyanus gözleri gözlerimi bulduğunda eli, kapının pervazında donakaldı. ‘’İn…ci?’’ diye mırıldandığında Ateş’le beraber onu izliyorduk.
Kollarımı açtım iki yana. Pıtı pıtı yanıma yürürken Ateş’in kafası Ferda’nın hareketlerine senkronize bir şekilde ilerliyordu.
Bedenime sarılan bedene sımsıkı tutundum. Derince bir koku çektim içime.

‘’Çok güzel kokuyorsun, Kurşuneli.’’ Dedim saçlarını okşarken. Kıkırtısını duyduğumda büyük Kurşuneli’yle göz göze geldik.
‘’Ayrıca soy ismine hala talibim.’’ Diye fısıldadığımda benden ayrıldı, dolu gözlerle bir bana, bir kanayan ayaklarıma bakıyordu.
‘’Alayım seni yavrum nikahıma, olur mu? Ama önce bekle,’’ dedi eliyle bir dakika işareti yaparak. Gözleri ayaklarıma kaydığında ben de baktım. Yer yer mosmordu. Kanıyordu ve yüzlerce iğne batıyormuş gibi hissediyordum. Okyanuslarını tekrar elalarıma sabitledi.
‘’Bekle, ilk yardım kitini getireyim; bir pansuman yapalım sana.’’ Dediğinde hızla çıktı salondan. Nefeslerim; çektiğim acıdan ötürü sıklaşmıştı ve kesik kesik inliyordum. Soğuk terler, şakaklarımdan

İnerken gözlerim mavi gözleri buldu.
Yüzbaşı Ateş’i.
Koray’la aynı askeriyede olmalıydı. Duraksadım.
Aynı timde mi yer alacaklardı? Bu askerlik işlerini hep merak etmiştim. İlgiliydim.
‘’Ateş,’’ dediğimde ‘’Hm?’’ dedi boğazdan gelen bir sesle. Gözlerini kırpıştırdı.
Ellerimi tekrar önümde birleştirdim; mercan rengi tırnaklarımı ilgi odağım yaptım. Değiştirecektim zaten; alizarin ya da burgonya daha güzeldi.
‘’Koray Ayyıldız… tanıyor musun?’’ diye sorduğumda soran gözlerini belertti. Kaşlarını çatarak dudaklarını büzdü; sert bakışları ciddileşti.
‘’Evet, sen ner-‘’
‘’Karıştırma oralarını Ateş. Aynı timde mi olacaksınız?’’ ısrar ediyordum ve Ateş’in ısrarlarıma dayanabildiğini ömrüm boyunca görmemiştim. Kollarını önünde birleştirdi ağır hareketlerle.
Onun mavi gözlerinin odağı ise; sağ elinin baş parmağına ev sahipliği yapan kalın, gümüş Türk bayraklı yüzüktü.

‘’Binbaşı Koray Ayyıldız… ona kimse öyle seslenmez.’’ Dedi dalgınca. Hafifçe doğruldum. Canım acımıştı ama, merak ediyordum işte.
‘’Nasıl seslenirler?’’
‘’Kurt, derler.’’
‘’Niçin?’’

Bıkkın gözlerini gözlerime çıkarttı. Bilmiyordu. Omuz silkti. Kurt… dudaklarımı dişlerken içeriye giren Ferda, Ateş’i iterek ayaklarımın dibine kuruldu. Sessizdi; işini yaparken tüm odağını verirdi. Bu yüzdendi hata yapmayışı.

‘’Aynı timde misiniz?’’ diye sordum merakıma yenik düşerek. Başını iki yana salladı dalgınca. Ayağıma değen pamukla resmen haykırdım.

Sağ gözümden bir damla yaş yanağıma düşerken hırsla dişlerimi sıktım. Canım çok yanıyordu. ‘’Sakin ol, bebeğim.’’ Diyen Ferda’nın sesi kulaklarıma ulaşmıyordu bile. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Ayağıma her ne sürdüyse acısı hafiflemişti.
‘’Peki, hangi timdesin?’’ diye sordum dişlerimin arasından. Elalarım artık kapalıydı ve sadece acıma odaklıydım. Odağımın dağılması gerekiyordu.

‘’Kurşun… Kurşun Timi’nin yeni komutanıyım.’’ Gözlerim kapalıydı; ne yapıyordu bilmiyordum ama yanımdan geçen hafif rüzgar, ayağa kalkıp başımın yaslı olduğu diğer koltuğa oturduğuna dair bir işaretti.
‘’O ise Kurt Timi’nin komutanı. Kurt ve Kurşun.’’ Dedi gurur dolu bir sesle.
Gözlerim yuvalarından kayıyordu, haykırmamak için sağ elimi dudaklarıma götürdüm. Kirpiklerim titreşti. ‘’En sevdiğin renk ne?’’ dedim fısıltıyla.
‘’Siyah.’’
‘’Ortaokul birinci sınıf karne notun?’’
‘’Takdir.’’
Omuzları kabarmadıysa ben de İnci değildim.
‘’İlk kimi dövdün?’’
‘’Abdullah diye bir eleman. Kafasına tükürdüğümün ş-‘’
‘’Timinde kimler var?’’
Duraksadı. Gözlerimi açtım o sırada. Okyanusları karşısına sabitlenmişti, sol eli ile kafasını kaşıyordu. Aynı elini çenesine götürdü, omuzları kalkıp indi.
‘’Bir üsteğmen var. Üsteğmen Arel Sönmez.’’ Dişlerimi sıktım, ama acım hafiflemişti. Uyuşmuştu hatta.
‘’Devam et,’’ dedim burnumdan sert bir nefes vererek. Ferda, konudan kendini tamamen soyutlamış, pansumana başlamıştı. Gözleri kısıktı. Dudaklarını birbirine bastırmıştı. Onu böyle işine bağlı görmek beni mutlu ediyordu. Gülümsedim.

‘’Teğmen var bir tane. Teğmen Çakır Zırh.’’ Gözlerimi kocaman açtım, ne demişti o?

Çakır Zırh mı?

Ferda ile aynı anda kafalarımız Ateş’e döndü. Ateş ise iki elini teslim oluyorum der gibi kaldırmıştı.
Narin Zırh’ın babası, Türk askeri Çakır Zırh…
Ferda’ya döndü gözlerim. Yutkunduk derince. Boğazım düğümlenmişti. ‘’Ne oldu lan? İyi misiniz?’’ diyen sese döndük aynı anda. Bizi süzüyordu. Başımı iki yana salladım. Bir an duyunca şaşırmıştım, o kadar.
‘’Devam et…’’ diye mırıldandım gözlerim dalıp giderken.
Burnuma doluşmuştu çoktan barut, kan, ölüm ve toprak kokusu… elimde topuklularımla acil kapısından girmiştim. Gözlerim direkt bulmuştu ela gözlerini. Korkuyordu… tırsıyordu herkesten. Önünde eğilmiştim, sormuştum ona. İsmin ne, demiştim. Konuşmuştuk…

Bana herkesi iyileştirebilir misin diye sormuştu, evet demiştim. O zaman babamı iyileştir, demişti. Onu kantine götürmüştüm… çay almıştım.

Kafamı iki yana salladım yavaşça. Dolan gözlerimi elimin tersi ile sildim. ‘’Üsteğmen Kartal Yücesan…’’ dedi Ateş o sırada, tereddütle. Yaşlı gözlerimle ona baktım. Mavileri garipsiyor, bir yandan da yapma Prenses’im diyordu.

Omuzlarımı kaldırıp indirdim. Devam et diye oynattım dudaklarımı, Ferda’ya bakacak cesaretim yoktu. Ki o çoktan işine tekrar odaklanmış olabilirdi.

‘’Teğmen Ömür Damar ve Asteğmen Yaman Gök… Kurşun Timi bu işte.’’ Diye tamamladı cümlesini.

Kurşun Timi’ydi onlar.
Yüzbaşı Ateş Kurşuneli.
Üsteğmen Arel Sönmez.
Üsteğmen Kartal Yücesan.
Teğmen Çakır Zırh.
Teğmen Ömür Damar.
Asteğmen Yaman Gök.

Titrek bir nefes çıktı dudaklarımdan. Hepsinin adı ne kadar da asildi…

‘’Lakapla-‘’ yarama değen ilaçla yutkundum. Boğazım da yanıyordu şimdi. ‘’Lakaplarınız var mı?’’ diye tamamladım cümlemi fısıltıyla.
Kafasını hafifçe salladı, çıkan sesten anladığım üzere. Başımı ona çevirdiğimde okyanuslarını elalarıma sabitledi.

‘’Benimki… kurşun. Bana Kurşun diyorlar. Arel’le yakınız, sohbet ettik biraz. Tanıyordum da zaten onu.’’ Cümlesini bitirdiğinde Ferda’dan çıkan huh, sesi ile on döndüm. Sağ ayağımı sarmıştı. Mumya gibiydim!

‘’Arel’e Şafak derler. Şafak diye tanır teröristler onları.’’ Diyen sesle kendime geldim. Şafak… güzel bir lakaptı. Güzel bir ünvandı.

‘’Kartal’ın kod adı Varta. Tehlike demek… adamı zaten bir görsen, kaçarsın valla.’’ Minik bir kahkaha kaçtı dudaklarımdan.

‘’Adam resmen ayı. Boz ayı. Kartal değil dinozor denmeliydi. Gören kaçar… çok yetenekli bir asker.’’ Sustuğunda omzuna dokundum yavaşça. Aşık mı olmuştu lan adama?

‘’Çakır’ın kod adı tahmin edilebilir bence,’’ dediğinde onaylar mırıltılar çıkarttım. Sol elimi dudağımın kenarına çıkartıp hafifçe kaşırken yanaklarımı dişliyordum.

‘’Zırh,’’ diye mırıldandı Ferda. Ateş Yüzbaşı’m kafasını sallamakla yetindi sadece.

‘’Ömür… çok güzel kız. Asker olmak için doğmuş. Ecel, derler ona.’’
Ömür ve Ecel.
‘’Yaman, en veledimiz o Arel’in dediğine göre. 23 yaşındaymış, bebe bisküvisi. Tatlı çocuk ama uğraşacağım onunla. Çocuk ama bir yetenekli, kızlar. Görmeniz lazım…’’ dediğinde ‘’Kod adı?’’ Diye mırıldandım. Hatırlamaya çalışır gibi kıstı gözlerini.
‘’Eternal’di sanırım. Adam kendine sonsuz diyor lan! Fanteziye bak.’’ Eternal…

Yüzbaşı Kurşun, Üsteğmen Şafak, Üsteğmen Varta, Teğmen Zırh, Teğmen Ecel ve Asteğmen Eternal…

En havalısı Kurşun ve Varta’ydı bence. Ne anlardım ki… daha güçlü ve dik gelmişti bana. ‘’Bitti,’’ diyen sesle kafamı kızılıma çevirdim.

Ayaklarımın ikisi de sargılıydı. ‘’Dün tam bakamamıştım, durum gerçekten kötü, İnci’m. Yarın için izin al.’’ Kafamı onaylar biçimde salladım. Gülümsedi. İlk yardım kitini toplarken gözleri Ateş ve benim aramda gidip geliyordu.

‘’Peki, Kurt Timi? Onlar kim, lakaplarıyla söyle, Kurşun… ağrıtma başımı.’’ Dedim bakışlarımı ona çevirip. Dudakları iki yana kıvrılırken bir elini saçlarına daldırıp iyice dağıttı.

Habeş maymunu.

‘’Peki, İnci Hanım. Komutanları Koray Ayyıldız. Kurt diyorlar. Hatta bir olayını duydum.’’ Meraklı gözlerimi ona sabitledim, elimi çeneme götürdüm. O da hızlı hızlı anlatmanın derdindeydi. Eliyle sweatinin yakasını düzeltirken boğazını temizledi.

‘’Bir keresinde, operasyondayken adamları temizliyormuş timiyle. Bir tane puştu öldürmüşler, kulaklığını almışlar. Taktıklarında o hainlerin söylediği ve sayıkladığı tek bir cümle varmış… Kurt, uluyor.’’

Kurt, ulurdu. Dağları temizlerdi; gözlerine kestirdiğini almadan bırakmazdı.

Gururla kabardı omuzları.

‘’Her neyse, bir tane Emre varmış. Emre Atalay. Onla aynı rütbedeyiz. Görür görmez gözlerimizin benzerliğine şaşırdım.’’ Dediğinde kafamı salladım. Emre’yi tanıyorduk, vesselam.

‘’Gölge’ymiş lakabı. Gölge gibi takip edermiş; kimse fark etmezmiş. Adamın başarılarını duyunca valla nutkum tutuldu, kız.’’ Kahkaha attım.

‘’Sonra, Demir midir nedir, soyadını kullanıyormuş. Parskan. Lavuğun mizahı o kadar berbat ki anlatamam.’’ Dedi gülümseyerek.

Sanki mahallenin yaşlı teyzeleriydik; üniversite okumak için gelen kızların evlerine aldığı erkeklerin dedikodusunu yapıyorduk.

‘’Ayy,’’ dedi koluma dokunarak. Ne oldu, der gibi göz kırptım.

‘’Kenan var bir tane. O da soyadını kullanıyor. Lan, adam kahin. Yeminle. Büyü falan yapıyor. Öngör’dü soyadı. Valla bak.’’ Dedi gözlerini kırpıştırarak.

‘’Askeriyedeyim, Albay Raif’le konuşuyorum. Bir yanımda Kurt, öbür yanımda Kurşun. Kenan dedi ki, albayım personel geliyor, bir şey ister misiniz söyleyeyim. Ben garipsedim tabii. Tam yedi saniye sonra kapı açıldı, personel girdi.’’

İki elini ağzına götürüp gözlerini belerttiğinde Ferda’yla bir gülüşümüz var… ferda kiti topladı, odasına götürmek için çıktı salondan.

‘’Bir de Çınar ve Orkun var. Orkun’u sevdim, sessiz sakin çocuk. Adamların soyadı güzel ki kod adları da öyle. Orkun’a Türkoğlu diyorlar. Çınar’a ise Kaleli.’’

Sonra nefes almadan ekledi.

‘’Ama Demir, Çınar’a söğüt diyor. Ben adını söğüt sandım başta. Garipsedim tabii. Gittim Arel’e, söğüt mü şu çocuğun adı dedim. Yok, Çınar dedi. patladım resmen.’’ Gülümsedim, gözlerim kısıldı.

Onlar Kurt Timi’ydi.
Koray Ayyıldız, Kurt’tu.
Emre Atalay, Gölge’ydi.
Demir Parskan, Parskan’dı.
Kenan Öngör, Öngör’dü.
Orkun Türkoğlu, Türkoğlu’ydu.
Çınar Kaleli, Kaleli’ydi.

Koray Ayyıldız, Kurt Timi’nin komutanıydı. O, Binbaşı Koray Ayyıldız’dı. Komutan Ayyıldız’dı. Binbaşı Ayyıldız’dı. Komutan Kurt’tu.
Onun, bütün bu lakaplarının yanında bir de kimsenin bilmediği bir lakap vardı. O adam, efsunkârdı.