11. bölüm · KORiN

HAK EDİLMEYEN

𝐌𝐰𝐞𝐫𝐨 🖤

‘’İnsana aslında sevdikleri zarar verir. Kimseyi sevmeyen bir insanı, nasıl üzersin ki?’’

Koray’ın olmadığı günlerde, onun BMW’siyle işime gidip gelmiştim. Tabii ki iyileştiğimde. Bu süreçte önceliğimi değiştirmiş, Pınar Hanım’la görüşmüştüm. En hızlı sonuç aldığım kişi, Pınar Hanım olmuştu. çok sevinmiştim adına, ama hayat neşem kaçmış gibiydi şu tüm iki buçuk ayda.

Pınar Hanım dememeliydim artık. Çünkü Ferda’dan sonra en yakın arkadaşım o olmuştu. şimdi de bir kafedeydik. Hastanenin hemen yanında bir kafeydi burası. Ferda, ben ve Pınar oturuyorduk. Gülüşüp konuşuyor, dedikodu yapıyorduk.
Pınar gerçekten güçlü bir kadındı.

Normalde karanlıktan korkuyordu. Ama karanlıktan korkmasının sebebini duyunca, ben bile karanlıktan korkmaya başlamıştım.
‘’İnci Hanım, karanlık korkum öyle kolay yenilemez. Altında yatan sebep…’’ diyip yutkunmuştu. ‘’Çok korkunç.’’
Aklım o güne kaydı.

‘’Neden karanlıktan korkuyorsun?’’
Derin bir nefes almıştı. ‘’Babam, babam bir seri katildi.’’ Dediğinde kanım donmuştu. Sesi titriyordu, göz bebekleri yerinde durmuyordu. ‘’Bir gece yarısı, beni karanlık bir odaya bıraktı. Kalbim küt küt atıyordu ve babam olacak o adam sırıtıyordu. Babamı evde neredeyse hiç görmezdim. Annemse, babamın bir seri katil olduğunu öğrendiğinde beni ona bırakıp gitmişti.’’ Sağ gözünden akan bir damla göz yaşını gördüğümde onun yanına gitmiştim. Elimi omzuna uzatıp destek olurcasına sarmıştım. Hikayenin devamını az çok tahmin edebiliyordum.
‘’Sonra, o karanlık odada beni tek bırakıp gitti. Geriye doğru adımlarken odayı sadece kapının altından sızan ışık aydınlatıyordu. Tir tir titriyordum, İnci. Daha küçücüktüm ben. Bunları yaşamayı hak etmiyordum bile!’’ diyerek öfkeyle bağırdı. Haklıydı. Hak etmiyordu.
Küçük bir kızdı o, babasının yaşattığını yaşamamalıydı.
‘’Ayağım bir şeye takıldı.’’ iri badem gözlerini sıkıca kaparken kahve, uzun saçlarının diplerini elleriyle kazıtıyordu. Engel olmaya çalıştım ama delirmiş gibiydi.
‘’Bir cesede. Bir ölü insana. Ve ben onun ceset olduğunu anlayamadım. Ellerimi bedeninde gezdirdim, uyuyan herhangi bir insan sandım. Ama o insandan onlarca vardı…’’ artık hıçkırıklarla ağlıyordu.
Ellerini sıkıca tutarak saç diplerinden çektim. Ona tüm gücümle, acılarını almak istercesine sarıldım. Omzumda ağladı bir süre.
Hayat, gerçekten acımasızdı. O kadar acımasızdı ki, küçük bir kıza bunları yaşatabiliyordu. Yaşam denen şu bize biçilmiş kısa sürede yaşamaması gereken şeyler yaşamıştı. Derin bir nefes aldığımda burnuma orkide kokusu ilişmişti çünkü Pınar orkide çiçeğini seçmişti.
Hangi orkide rengini seversin diye sorduğumda mavi orkidelere bayıldığını söylemişti. mavi orkide, sakinliği ve iç huzuru simgelerdi. Arzuladığı şeyleri…
Kafasını kaldırıp ela gözlerime uzun uzun bakmıştı. ‘’Ben elimin değdiği o cesetleri, soluduğum o havayı nasıl atlatacağım?’’ dediğinde içim acımıştı. Acılarını almak istiyordum.

Almak istemekle kalmamıştım, almıştım.
İki buçuk aylık tedavi süreci sonrası travmasını atlatmaya çok yakındı. Şimdi gülen suratına, badem şeklindeki badem rengi gözlerine bakıyordum. Uzun kahve saçlarını örüp tek omzundan atmıştı. Çok sevimliydi. Sıcak kahvemi yudumlarken ister istemez iç çektim.

‘’İnci, biraz daha öyle bakarsan benden hoşlandığını düşünmeye başlayacağım!’’ dedi Pınar, gülümseyerek. Tebessüm ettim.

Koluma değen bir elle gözlerimi Pınar’dan çektim. Okyanus gözlerin sahibi kolumu sarmıştı.

‘’İyi misin birtanem?’’ diye sordu sıcak bir sesle. Başımı salladım hafifçe. Yağmur çiseliyordu. Buraya geldiğim lacivert, gece karası karışımı BMW’deydi gözlerim. Koray, onu asla pis kullanmıyordu. Çiseleyen yağmur, arabanın üzerinde hoş bir görüntü oluşturuyordu.

Omuzlarıma attığım şalıma hafifçe sarıldım, kendimi iyice sardım. Üzerimde kahverengi bir kazak, krem rengi bir kumaş pantolon ve altımda da kahverengi çizmeler vardı. Kumaş pantolon yüzünden görünmese de idare ederdi. Balıksırtı ördüğüm saçlar, spora kaçan kombinim için idealdi. Üzerime kareli, krem-kahverengi karışımı bir şal atmıştım ve dudak nemlendiricisi ile maskara sürüp, bej bir çanta alarak evden çıkmıştım.

Ferda’nın üzerinde yeşil doktor kıyafetleri vardı çünkü o yemek molasındaydı. Mola üç saatti ve molada yerine başka bir doktor geçiyordu. Kızıl saçları her zamanki gibi açık, okyanus gözleri her zamanki gibi dolu doluydu.

Pınar ise çok özenmemiş, kırmızı bir sweatin altına bol mavi bir kot giymişti. Ayakkabıları kırmızı ve yıldızlıydı.

Sakince iç çekerek kahvemden bir yudum daha aldım.

Bu küçük kafede ara sıra kaçamak yapardık.

Koray’ın dün bana ettiği sözler aklıma geldikçe deliriyordum! Beni öpmekten son anda vazgeçmesi, ardından rızam olmadan bir şey yapmayacağını söylemesi çok hoştu.

Bu adam seviyorum demese de olurdu!

Dudaklarımı hafifçe ısırıp tekrar saldığımda bizim lacivert canavarın yanına park edilen kırmızı BMW’yi gördüğümde dudaklarım iki yana kıvrıldı.

Ateş’in arabası buradaydı.

‘’Ferda,’’ diye mırıldandım içten bir sesle. Eli hala kolumdaydı. Sesimle o güzel okyanuslarını bana çevirdi, ama benim elalarım Ateş’in arabasındaydı. ‘’Efendim birtanem?’’ dedi.

‘’Ateş geldi,’’ dedim yüzümde büyük bir tebessümle. Pınar, Ateş kim der gibi baktığında dudaklarımı ıslattım. ‘’Ferda’nın abisi.’’ Diye yanıtladım.

Arabanın sürücü koltuğundan inen Ateş sırıtıyordu. Onun ardından yolcu koltuğundan Koray indi, arka koltuktan da Emre.

Otuz iki diş gülümseyerek Ferda’ya döndüğümde Ferda da bana döndü.

O da benden farklı değildi. ‘’Emre geliyor,’’ diye tek kaşımı kaldırıp muzip bir şekilde ses tonumu ayarladığımda aynı şekilde Ferda, ‘’Koray geliyor,’’ dedi. İkimiz de aynı anda söylediğimiz şeylere kahkaha atarak gülümsedik.
Pınar da konudan bağımsız bir şekilde gülümsediğinde arkamdan sandalyeme uzanan kolları gördüm. Nasırlı ama yumuşak elleri sandalyemden balıksırtı ördüğüm saçlarıma kaydığında mayışmış bir şekilde ayağa kalktım.
Ve Koray Ayyıldız’ı gördüm. Üzerinde, sanki daha önce anlaşmışız gibi kahverengi bir kazak vardı. Altında da kahverengi bir eşofman altı vardı. Üzerindeki krem deri ceket nefes kesici derecede yakışmıştı ona. Çam gözleri aynı benim ona yaptığım gibi süzüyordu beni. Beğeniyle kısılan gözlerini görünce bir adım atarak ona sarıldım. ‘’Hoş geldin.’’ Dedim mırıltıyla. Saçlarımı okşarken ‘’Hoş bulduk.’’ Dedi.
Ateş ve Emre’nin varlığını hatırladığımda çarçabuk ayrıldım Koray’dan. Emre, Ferda’yla konuşurken Ateş ve Pınar transtaymışçasına, donup kalmış gibi birbirlerini izliyordu. ‘’Merhaba Emre,’’ dedim okyanus gözlerine bakarak. Ferda ile çok ama çok yakışıyorlardı.
Ve ben, Ferda’nın soy adının ‘’Atalay’’ olacağından emindim. Aha şuraya yazıyorum!

Benimki de Ayyıldız olabilirdi.

‘’Merhaba yengelerin en güzeli,’’ diye sırıtan Emre, oldukça keyifliydi. O bana yenge mi demişti!

‘’S-sen…’’ diye başladığım cümleyi Koray kesti. ‘’Emre, yalnız kaldığımızda olacakları bir düşün derim. Geçen neler olduğunu hatırlıyorsundur umarım.’’ Dedi Emre’nin patlamış kaşını işaret ederek. Emre yutkunduğunda koca bir kahkaha attım.
Kendime geldiğimde yüzümde hala buruk bir gülümseme vardı. Ateş ve Pınar hala aynı şekilde duruyorken Ateş’in omzuna dokundum. ‘’İyi misin?’’ diye sorduğumda tüm kanı çekilmiş gibiydi.

Başını olumsuz anlamda salladığında yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun farkındaydım.

‘’Hey! Ne oldu size?’’ dedim sesimi yükselterek. Hemen yanıma bir sandalye çeken Koray, hiçbir şey olmamış gibi kahvemi önüne çekmiş, yudumluyordu.

‘’Zevkini sevdim, Psikolog.’’ Dediğinde dudaklarında kalan kahveyi elinin tersiyle sildi. Ona odaklanmamam gerekiyordu.

Ne olduğunu anlamalıydım.

‘’Pınar, Ateş?’’ diyen kişi Ferda’ydı. O da anlamıştı bir şeyler olduğunu.

‘’Sen, sen nasıl yaşıyorsun?’’ diye mırıldanan Pınar, korku dolu gözlerle bana döndü. ‘’Bu adam gerçek mi?’’ dediğinde başımla onayladım. Neden böyle bir tepki vermişti?

‘’Asıl sen? Baban seni öldüreceğini söylüyordu…’’
‘’Ama sen ölüydün!’’

‘’Hayır, ölmedim işte!’’ dedi zıvanadan çıkarak. Eliyle kendisini gösterdi. Sonra da Pınar’ı. ‘’Bu nasıl bir tesadüf?’’

diye sinirle soludu. Kafayı yemek üzereydi sanki. İyice dibine girdim. saçlarındaki ellerini çektiğimde öfkeli bakışları beni buldu.

Gözlerimin en derinine baktığında anladım, kontrolü kaybetmişti. O kadar sinirli ve şaşkındı ki, ne yapacağını bilemiyordu.

Ateş, bileklerinden tuttuğum ellerini sertçe çekince yüzümü buruşturdum. Elini omzuma bastırıp beni sertçe itecekti ki, arkamdan Koray’ın sesi duyuldu.

‘’Onun canını yakacak herhangi bir şey yaparsan canını misliyle yakarım, yüzbaşı.’’ Dedi gayet rahat bir tavırla. Hayır, Ateş bana zarar vermezdi ve evet, yanlış anlamıştı.

Bir anda kontrolünü kaybetmesi tabii ki yanlıştı ama olayı bilmememe rağmen ikisinin de bir şeyleri doğru dürüst anlamadığını görebiliyordum.

Ateş’in kollarının arasına girip ona sıkıca sarıldığımda ilk birkaç saniye durdu. Sonra kollarını belime sardı. Kendine gelmişti. ‘’Özür dilerim, prenses.’’ Dediğinde hiçbir şey söylemedim.

Ondan ayrıldığımda kafamı kaldırıp yüzüne baktım. ‘’Neler olduğunu derhal anlatın,’’ dediğimde cam kenarındaki yerime zevkle oturdum. Yanımda Koray vardı, ve ortam sakinleşmişti.

Omzu omzuma değerken çam yeşilleri bana bakıyordu.

Büyük yuvarlak masanın etrafında Ferda ve Emre yan yanaydılar, Ateş ve Pınar da öyleydi. Ateş, derin bir nefes verdiğinde Koray’ın eli bacağımın üzerinde yer edinmişti.

Gözlerimi büyüterek ona baktığımda o gayet rahat bir biçimde arkasına yaslanmıştı.

‘’Pınar’ın babası beni yakalamıştı. O bir seri katildi.’’ Onun bir seri katil olduğunu biliyordum zaten, ama Ateş’i niye kaçırmıştı? Bu, gerçekten nasıl bir tesadüftü?

Ferda, şaşkınca abisine bakarken boğazı düğümlenmişti.

‘’Askerliğimin ilk yıllarıydı. Toydum, ona kandım. Beni bayılttığında nefesimi uzun bir süre tutup ölü taklidi yaptım. O da bir daha kontrol etmeyip beni cesetlerle dolu bir odanın içine hapsetti. Leş gibi de sarhoştu.’’ Dedi yüzünü buruşturarak.

Bu, nasıl bir adamdı ya! Gerçekten böyle insanların sonu ne zaman gelecekti?

Devamını bir türlü getiremeyen Ateş, yanındaki Pınar’a bakınca Pınar bir soluk çekti içine.

Dudakları aralandı, ama konuşamadı. Tekrar denedi, olmadı.

Gözleri Ateş’e kaydığında sertçe yutkundu, ona bakarken yaşayan birine değil de ölü birine bakar gibiydi. Göz bebekleri hala büyüktü, bu da hala şokta olduğunun göstergesiydi.

Zor da olsa dudaklarını tekrar araladı. Bu sefer konuşabilmişti. ‘’Ve İnci, sana anlattığım gün yaşandı. Babam beni o karanlık odaya götürdüğünde, çarptığım ve ceset sandığım adamdı Ateş.’’ Tenim bembeyaz kesilirken nefes alamıyordum.

Allah’ım, bu nasıl bir tesadüftür? Kaderde birbirlerine yazılmışlardı, kader pes etmezdi. Elbet bir gün gerçekleşirdi.

Koray, hiç tepki vermiyordu. Sadece gözleri bir Ateş’e, bir Pınar’a kayıyordu. Parmaklarını, istemsizce sıktığından habersizdi. Bacağımdaki elini hafifçe sıktığında, onun da anladığını çam yeşili gözlerinden gördüm.

O da anlamıştı ki, bunun adının tesadüf değil de kader olduğunu. Benim de bakışlarım bu ikilinin arasında gidip gelirken dilim tutulmuş gibiydi.
Pınar’ın babası, insan mıydı? Ateş, oradan nasıl kurtulmuştu? Zihnimde onlarca soru varken Ferda’nın da benden farkı olmadığını gördüm. Kireç gibiydik.

‘’N-nasıl kurtuldun?’’ dedi Ferda, fısıltıyla. Mavi gözleri donuktu. Donmuştu sanki. Nasıl donmasındı ki?

Koray’ın eli bacağımda küçük hareketlerle dolaşmaya başlayınca gözlerine geri döndüm. ‘’Sakin ol, Psikolog.’’ Dedi yatıştırmak istercesine. Şuan ona odaklanamıyordum ki!
Bu, gerçekten garip bir durumdu. Anladığıma göre Pınar’ın babası bir katildi. Avıysa Ateş’ti. Ateş’i öldürdüğünü sanmıştı ama öldürmemişti.

Pınar’ı ise ceza olarak cesetlerle dolu odaya götürmüştü. Pınar’sa Ateş’i görmüştü.

Bu da neydi? O evin kokusunu düşünemiyordum bile.

Ateş, bunalmış gibi sert bir nefesi verdiğinde başını ellerinin arasına aldı.
‘’Pınar’ı çıkarttıktan sonra onu odasına kilitlemişti. Onlarca ölünün arasındaydım! Dış kapının sesini işittim ve evden çıktığını anladım. Evinin kapısı kilitliydi. Üçüncü katta oturuyordu.’’ Acır gibi Pınar’a baktı.
Düşündüğü şeyi gözlerinden okuyabiliyordum.

O adama beş dakika bile katlanamamış olan Ateş, Pınar’ın bir ömür boyu nasıl katlandığını düşünüyordu.
‘’Pınar’ın sesleri odadan geliyordu. Onu kurtarmak istedim ama onun bu hayatını bozmak istemedim. Daha doğrusu çok cılız bir kızdı. Üçüncü kattan atlasa hayatta kalamayacağından korktum.’’ Pişmanlık içerisinde ona baktı. Yüreğinde yangın yeri vardı.

Hayatta en çok acı çektiren şey pişmanlıklarımızdı. Ve Ateş pişmandı. Onu orada, babasının cehenneminde bıraktığı için çok pişmandı.

‘’Üzgünüm.’’ Mırıltısı bizi sessizliğe gömerken kalbim acıyordu.
Her ikisinin de yaşadığı şeyler çok zordu. Bir oyun oynanırsa illa bir kazanan olurdu ama bu oyunda ikisi de kaybetmişti.
Adil değildi.
Ateş susunca beynim uğuldamaya başladı. Bunlar çok ağırdı. Altından kalkılamayacak kadar çok hemde.

Kalp ağrıları göz ardı edilemezdi.

Ve bu tesadüfler gerçekten fazla olmaya başlamıştı.

Emre titrek bir nefes vererek kaşlarını çattı. ‘’Baban yakalandı, değil mi?’’ diye sordu gözlerini Pınar’ın kahvelerine dikerek.
‘’Hayır.’’ Diyen Pınar fazlasıyla dalgındı. ‘’Onun hiç zaafı yok. Çok bencil. Benmerkezci bir kişiliği var.’’ Dedi omuzlarını kaldırıp indirerek.
‘’yakalanması için sevdiklerini tehdit etmeyi bile düşündüler. Ama onun sevdiği kimse yok. Beni bile sevmez o. Kimseyi sevmeyen birini nasıl üzersin ki?’’

⸙⸙⸙
Kimseyi sevmeyen birini nasıl üzersin ki?
Bu cümleyi defalarca kez düşündüm. Gerçekten, kimseyi sevmeyen birini nasıl üzersin ki? Ancak ona zarar verirsen üzülürdü. İnsanlar, sevdiği insanların ihanetine uğrarsa üzülürdü.

Yakın olduğu bir insan ölürse üzülürdü. Değer verdiği biri ondan giderse üzülürdü. İnsanları, insanlar üzerdi.

Ama bahsettiğimiz kişinin değer verdiği veya sevdiği kimse yoktu. Zaafı yoktu, hoşlandığı biri yoktu, sadece kendisi vardı.
En korkmamız gereken kişiler silahlı veya psikopat olan, akıl hastası insanlar değildi. Bu tür insanlardı.

Dalgın bakışlarım, elime değen sıcak tenle son buldu. Harelerim onu buldu. Nahif dokunuşlar yaparken bana gülümsüyordu. Onun evindeydik. Kendi evimden çok onun evindeydim artık. Hoşuma da gidiyordu tabii. Oturduğum üçlü koltukta oturuyordu o da.

Karşımdaki siyah, geniş koltuktaysa Ateş, başını kız kardeşinin dizlerine yaslamış, uyukluyordu.

Bu adam yansıtmasa da çok yaralıydı. Üstelik yaraları kabuk bağlamamıştı, hala kanıyordu.
Masumca uyuklayan bu genç, çok şey yaşamıştı.
Başımı sağa doğru yatırdığımda Ferda’nın yarı baygın okyanusları kapanmak üzereydi. Yorgundu.
Yorgun olmak sadece fiziksellikle alakalı değildi.

İnsan ruhen de yorgun olabilirdi. Gözleri hafifçe kapanınca başını kanepeye doğru yasladı. Artık o da uyuyordu.

‘’Avellana’m?’’ dedi Koray. başımı ona doğru çevirdim. Sıcacık gözlerle bana bakıyordu. Mayışmış bir şekilde ona doğru uzandım. Koltukta zaten omzularımız birbirine değiyordu. İyice yaklaşıp kollarımı beline sardım. Başımı ise sert ama yumuşak göğsüne yasladım. Bu kokuyla beraber bir ömür geçirebilirdim.

‘’Avenella,’’ dedi yumuşak bir sesle. Avenella mı? O da neydi?
Türkçede böyle bir kelime olduğunu sanmıyordum. Bir elini belime yerleştiren adam, kucağında benle ayağa kalkarak doğruldu. Bunu yaparken karşımızdaki ikili uyanmasın diye oldukça sessizdi.

Ne yaptığını çözmeye çalışırken tek eliyle beni kucağında tutuyor, diğer eliyle koltuğun arkasındaki yumuşak minderleri yere atıyordu. İki büyük minder yeri boyladığında kokusuna daha çok sığındım. Ne yaptığı ve yapacağı umrumda değildi. Sadece zambağa benzettiğim kokusunu solumak istiyordum.
İki normal yastığı koltuğun başına koyup beni yavaş hareketlerle yere bıraktı.

Artık ayaktaydım ve karşısındaydım. Büyüleyici gözleri saf sevgiyle doluşmuşken zaten geniş olan koltuğa baktım. Arkasındaki minderleri yere attığı için koltuk bir yatak genişliğindeydi. Koltuğa yatıp kenara kaydığında minderleri kaldırdığı taraftaki kolunu başının arkasına koydu.

Kalın ve göz boyayan kaslı koluna kısa bir bakış atarak beni bekleyen adamı daha çok bekletmemek için yanına uzandım.

Elimi yine beline sararken uykuya mahkumdum. Benden taraftaki eli saçlarımla belim arasında gidip geliyordu. Sıcak nefesi yüzüme vururken dudağımdaki tebessüm silinmiyordu. Elalarım sıkça çam gözlerine tutunuyordu.

‘’Avenella ne demek?’’ diye sordum kısık bir sesle. Cevap vermedi ve yarı açık gözlerime baktı.
Uzanıp dudağımla yanağım arasındaki o birleşme yerini öptüğünde yanağımı göğsüne sürttüm. Mırıltılar çıkartarak derin bir uykuya daldığımda bile üzerimde o güzel gözlerini hissettim.

⸙⸙⸙
Sakin bir cumartesi sabahına uyanmıştım. Gözlerimi aralamadan önce burnuma doluşan kokuyla tebessüm ettim.
Ve belime sıkıca sarılan ellere. Gece ki pozisyonunu bozmuş, tamamen bana dönmüştü ve bende tamamen ona dönüktüm.
İki eliyle beni bir paketmişim gibi sarmıştı. Yüzlerimiz arasındaki kısacık mesafeyse içimi gıdıklıyordu.

Düzenli nefesleri, kapalı kirpikleri bile muazzamdı.

Tek elim benden bağımsız bir şekilde yüzünde dolaşmaya başladığında teninin yumuşaklığı içimi ısıtmıştı.

‘’Muazzam.’’ Diye fısıldadığımda çam gözleri bir anda aralandı ve beni sıkıca kendine bastırdı.
Onu bir an üstümde gördüğümde yutkundum. Üstümdeydi ve beni kapana kıstırmıştı. Sırıtarak bana baktığında kaşlarımı çattım.

‘’Asıl muazzam olan sensin, Avenella’m.’’ Büyülenmişçesine bakıyordu.
Derin bir nefes aldı. ‘’En sevdiğim renk normalde yoktu. Renkler benim için bir anlam ifade etmiyordu. Ama hayatımda ilk kez bir rengi çok sevdim. Avenella.’’

Elimin birini yanağına bastırırken otuz iki diş sırıtıyordu.

‘’Pembe dersen ağlarım.’’ Dedim yalandan yüzümü buruşturarak.
Surat ifadesini bozmadan başını iki yana salladı.
Sessizlik, aramıza bir karabasan gibi düşerken dudaklarını araladı.

‘’Gözlerinin rengi. Avenella’m. Hayatımda ilk kez sevdiğim renk gözlerinin rengi oldu.’’

Sözleri kalbimin deli gibi çarpmasına neden olurken gözlerinin işlevi de aynıydı.
Utancımdan dolayı gözlerimi gözlerinden çektiğimde gülümseyerek kendini eski yerine attı.
Kalbim, ilk kez tattığım bu duyguyu çok sevmişti. Sessizce tavana bakarken Ferda’nın mırıltılarını duydum.

Kafamı o yöne çevirdiğimde yüzünü büzüştürdüğünü, huysuzlandığını gördüm. Kurşun da bunu fark etmiş gibi uyku mahkumu gözlerini araladı.
Başını kız kardeşinin dizlerinden ayırıp gözlerini ovuşturdu.

Dağınık saçları, kirli sakalları ve yorgun mavi gözleri ona güzel bir hava katıyordu. Okyanusları bizi bulduğunda gözlerini kısarak bakmaya başladığında Koray’a omzumun üzerinden bir bakış attım. Gülmemek için yanak içlerini ısırdığı belli oluyordu.

Tekrar önüme döndüğümde Ateş’in yine gözlerini ovaladığını gördüm. Gerçek mi hayal mi ayırt etmeye çalışır bir hali varken koltukta oturur pozisyondaydı.

Bize yine ve yine baktığında ve arkamdaki adam elini karnımın üzerinden attığında Ateş’in kararan gözlerini görmüştüm.

Sonunda gerçek olduğuna kanaat getirdiği için sert adımlarla ayağa kalkarak bize yürümeye başladı. ‘’Bu nasıl bir sahne lan!’’ diye mırıldandığında öfkesi beni titretmişti.

Dibimize girdiğinde bir bana bir Kurt’a bakıyordu. ‘’Komutan falan dinlemem, Koray. çek ellerini kardeşimin üzerinden.’’ Dedi sakin kalmaya çalışarak.
Kıkırdamama engel olamamıştım.

‘’Kes, Ateş Yüzbaşı.’’ Kurşun henüz dudaklarını aralamıştı ki Koray, ‘’Tabii eğitimde içinden geçmemi istemiyorsan.’’ Yüzünü göremiyordum ama sırıttığını biliyordum.

Başımı gülerek iki yana salladım.

‘’Benim için kavga etmeyin lütfennn.’’ Dedim sesimi incelterek.

Lisede bir kız vardı ve iki erkek onun için kavga ettiğinde -ki onun için kavga etmemişlerdi- aynısını söylemişti. o kadar itici gelmişti ki o kıza uzun süre tiksintiyle bakmıştım. Karşıma çıksa yine öyle bakardım.

Arkadan bir gülme sesi geldiğinde başımı o yöne çevirdim. Ferda’nın gülme sesi odayı doluştururken bende ona katıldım. Ateş tek kaşı havada bize bakarken salonun eşiğinden içeri giren Emre’yi kimse görmemişti. Ben dışında!

Emre’nin okyanusları direkt olarak Ferda’yı bulunca ve onun gülen halini görünce gülümsemişti. Huzurlu bir şekilde gözlerini ona kenetlemişken ben önüme döndüm.

‘’acıktım ben,’’ dedim ellerimi karnıma atarak. Kurşun başında dikilirken saçlarımda Koray’ın sıcak nefesi dolaşıyordu.

Hesaba katmadığım bir şey vardı ve o da Kurt’un karnımdaki eliydi. Elim, elinin üzerine geldiğinde hızla elini çektim ve ayağa kalktım.

Ayağa maalesef hızlı kalkmıştım ve açtım.

Karnımın gurultusu kulaklarıma kadar ullaşıyordu.

Deli gibi açtım. Bu yüzden bir anda gelen baş dönmesi beklendikti. Bir an duraksamıştım. Elimin tekini başıma atıp gözlerimi kapadım ve sert bir nefes verdim. Kaşlarım kendiliğinden çatılmıştı zaten. Ateş’in soğuk eli başımdaki elimi bulunca diğer eli de beni dengede tutmak için sırtımdaydı.

‘’İyi misin, İnci?’’ diye sordu sıcacık bir sesle. Başımı hafifçe aşağı yukarı sallamıştım.

Ferda da yanımıza ulaşmıştı, Ateş’in aksine sıcak olan eli yüzümdeki saçları geriye atıyordu.

Yüzümü yıkamam gerekiyordu, bu yüzden azıcık toparlanıp küçük adımlar atmaya başladım.

Az da olsa kendime gelmiştim zaten.

Kapı girişine yaslanan Emre, o tarafa geldiğimi görünce geriye çekilmişti.

Tebessüm ederek adım atmaya devam ettim. Lavabo, zaten hemen buradaydı. Doğan Güneş’in ışıkları evi talan ederken lavabonun kapısını aralamıştım. Ferda, kapının girişinde beklerken kapıyı kapama gereği duymadım çünkü sadece yüzümü yıkayacaktım.

Musluğu açarak başımı eğdim. Derin bir nefes alarak suyu avuçlarıma doldurdum.

Ellerime değen soğuk su bile beni kendime getirmişti. Yüzüme değen soğuk damlalarla nihhayet ferahlamış gibi hissediyordum. Yüzümü peçeteyle durulayıp kapının eşiğinden çıktığımda Ferda meraklı gözlerle bana bakıyordu.

‘’İyiyim, canım. Sadece açım.’’ Dedim mırıldanarak. Salona kadar paytak adımlarla yürüdük beraber.
Aç olduğum yalan değildi, dün yalnızca kahve içmiştim. Bu yüzden başım dönmüş, midem bulanmıştı.

Kendimi tebessüm etmeye zorlayarak içeriye girdiğimde Koray’ın telefonla konuştuğunu gördüm. Fakat midem yine bulandığında elimi dudaklarımın üzerine koyarak öğürdüm.

Lavaboya gidemezdim ve kusma ihtiyacı hissediyordum.
Daha yakın olan dış kapıydı.
Hızla oraya doğru koşarken başıma saplanan ağrı acıyla karışık sesler çıkartıyordum. ‘’İnci!’’ diye bağıran Koray’ın varlığını arkamda hissederken kendimi kapının dışına attım.

Öğürerek kapıdan uzaklaştım ve her sabah selam verdiğim çam ağacının altına kustum. Hem yüzüme gelen saçlarımı çekmek, hem de kusmak aşırı zordu. Neyseki arkamdan uzanan iri eller yüzüme doğru salınan saçlarımı tutmuştu.

Narin elleri saçlarımı okşarken sakinleşmemi bekliyordu. Kafamı hafifçe kaldırdığımda yorgun bakan gözlerim Koray’ın çamlarına tutundu. Yüzünde sakinleşmemi isteyen bir ifade varken nasıl olduğumla ilgileniyordu.
Derin nefesler almaya çalışırken berbat hissediyordum.

‘’Be-ben iyiyim.’’ Dedim bir elimi göğsüme bastırarak. Hafifçe doğrulduğumda başımın tekrar dönmesine ağız dolusu küfretmek istedim.

‘’Hiç iyi görünmüyorsun, İnci,’’ dedi yumuşak ama sert bir sesle.

‘’Sadece bir şeyler yemeliyim.’’ Dedim göğsümdeki elimi karnnıma götürüp sıvazlayarak. Bazı insanlar açlığa dayanabilirdi ama ben o bazı insanlardan değildim. Yemek yemek iki numaralı tutkumdu.

Bir numaralı tutkum tabii ki de baş harfi Koray olan bir adamdı.

Koray, çam gözlerini bana diktiğinde sinirli görünüyordu. ‘’Neden kendini aç bırakıyorsun ki!’’ diyerek camdan bizi izleyen Emre’ye baktı.

‘’Hazırlanın, kahvaltıya gidiyoruz.’’
Dedikten sonra temkinli adımlarla benden uzaklaştı. Ancak o an fark ettim, askeri üniformasını çıkartmamıştı.

Toz ve pislikle kaplı olduğunu düşünebilirdi kimi, ama o forma çamura da batsa güneşten daha temizdi.

‘’Bende üzerimi değişeceğim, Avenella. Burada kal ve temiz havanın tadını çıkart. Beş dakikaya döneceğim.’’ Diye mırıldandığında başımla onayladım onu. Hızlı adımlarla eve girdikten sonra bir başıma dışarıda kaldım.

Elimin tekini çam ağacının gövdesine bastırıp destek alarak iyice doğruldum. Minik adımlarla Koray’ın bu mini bahçesinden çıkarak toz toprak olan o yola çıktım. İki canavar da buradaydı. Lacivert olan BMW’ye yöneldiğim sırada arkamdan uzanan eli fark etmemiştim.

Ne bir ses duymuştum ne bir his içime doğmuştu.

Dudaklarımı kapatan bu ele karşı gözlerimi irice açtım. Bağırıp çırpınmaya başladığım sırada tanımadığım bir sıcak nefes enseme vurdu.

‘’Sakin ol, Psikolog. Sadece kıymetli binbaşımızı sınayacağız.’’ Dediğinde beyazlayan tenim, artık bir ölüyü aratmıyordu.

Nefesim bir süre sonra ciğerlerimi patlatacak türe gelmişti. Evin kapısından sürükleyerek beni siyah bir arabaya doğru çektiğini bile fark etmemiştim. Bu adamlar, Koray’ın düşmanıydı.

Kalbim acıyla tekrar kasıldığında öne doğru eğilerek iki büklüm olma derecesine gelmiştim.

Siyah maskeli bir adam önüme geldiğinde dudaklarını göremiyordum ama sırıttığına emindim çünkü karanlık gözleri kısılmıştı.

‘’Binbaşı Koray Altan Ayyıldız’ın bu kadına neden kapıldığını anlıyorum.’’ Dedi kollarını göğsünde birleştirerek. Dudaklarımı örten bu beze sarılı el olmasaydı ben çok güzel konuşurdum da, akılları uçardı.

Artık dövüş sanatları eğitimi almam lazımdı sanırım.

Ve bir dakika, o Koray Ayyıldız dememişti.
Koray Altan Ayyıldız demişti. Koray’ın gerçek ismi bu muydu?

Benim bile bilmediğim basit sayılacak bir bilgiyi düşmanı neden biliyordu?

Ayaklarımı yere vurarak direnmeye çalıştım ama nafileydi. Gözlerimin önünde siyah noktalar oluşmaya başlayınca yüzümün şiştiğini hissettim.

‘’İnci!’’ diye haykıran, havayı delen sesi duyduğumda sırıtmaya çalıştım ama olmamıştı. Arkamdaki bu adam her kimse yüzüne tükürmek istiyordum.

Bittiniz siz, der gibi bakarken bir anda beni arkadamdaki siyah arabanın içine savurdular.
‘’Siktir, çok vakit kaybettik!’’

Savrulduğum arka koltuğun kapısını kapayıp sürücü koltuğuna binen adam, hızla arabayı çalıştırdı. O sırada diğer ön koltuğun kapısı açılıp kapandığında bilincim varla yok arasındaydı.

Öksürüyor, nefes almak için cebelleşiyordum.

‘’Arkamızda bu adam! Nasıl atlatacağız!’’ dedi sürücü koltuğundaki. Zoraki bir tebessüm kondurdum dudaklarıma.

‘’Asla atlatamayacaksınız.’’ Dedim keskin bir sesle. Gözlerim giderek kararırken son sözlerim bunlardı. Araba engebeli yollardan geçerken tek hissettiğim bir beşikte olduğumdu.

Sert bir beşik. Beni götürüyorlardı buradan. Bundan emindim yalnızca. Ve sadece Koray’ın sevdiği kadın olduğum içindi tüm bunlar.

Peki ya,
Kalmaya çalışırken kaçmak mı;
Kaçmaya çalışırken kalmak mı daha zor olacaktı?