3. bölüm · Kore'de bir Türk gülü

BÖLÜM 3: Kantinde Türk Böreği Krizi

Vaveyla Kullanıcısı

Yeni okulumdaki ikinci günümde, en azından koridorlarda uçuş denemesi yapmamayı başarmıştım. Ancak asıl sınavın, guruldayan karnımı doyurmak için kantine (aslında burası lüks bir restoran gibiydi) gittiğimde başlayacağını tahmin etmemiştim. Kantine girdiğimde masalarda ıstakozlar, özel yapım sushiler ve adını bile telaffuz edemediğim gurme yemekler uçuşuyordu.

Cebimdeki birkaç kuruşla buralardan bir şey alamayacağımı bildiğim için, yanımda getirdiğim, neneceğimin Karadeniz'de kendi elleriyle açıp fırınladığı o meşhur **peynirli tepsi böreğini** ve bir kavanoz **Rize fındık ezmesini** sırt çantamdan çıkardım. Kendime tenha bir köşe bulup oturdum. Böreğimi yemeye başladığım an, etrafa yayılan tereyağı kokusu kantindeki tüm gurme parfümlerini ezip geçti.

Tam o sırada bizim beşli grup, ellerindeki tepsilerle kantinin ortasından geçiyordu. Park Seo-jun havayı koklayarak durdu: "Hey, bu inanılmaz koku da ne? Buraya yeni bir Fransız şef mi geldi?" Gözleri kantini taradı ve köşede tek başına börek kemiren beni buldu. Sırıtarak bana doğru yürümeye başladı, arkasından da diğer dört asil geliyordu.

"Hey, transfer kız! O elindeki garip şey de ne? Uzay yiyeceği mi?" dedi Seo-jun merakla sıramın önünde durarak.

"Uzay yiyeceği değil, Türk böreğidir yoldaş," dedim gururla. "Nenemin gizli tarifi. Bir ısırık alan bir daha bırakamaz."

Chae-won burnunu kırıştırdı: "Aşırı yağlı görünüyor, kalorisi kim bilir ne kadardır. Bizim diyet programımıza tamamen aykırı."

"Kalori dediğin nedir ki Chae-won? Gel, bir parça ye, Karadeniz havası almış gibi olursun," diyerek çantamdan temiz bir peçete çıkarıp üzerine büyük bir dilim börek koydum ve ona uzattım. Chae-won şok içinde geri adım attı.

Ancak Min-seo daha fazla dayanamadı: "Ben denemek istiyorum! Kokusu harika!" Peçetedeki börekten büyük bir ısırık aldı. Birkaç saniye çiğnedikten sonra gözleri fal taşı gibi açıldı: "Aman Tanrım! Bu... bu hayatımda yediğim en inanılmaz şey! İçindeki o eriyen şey peynir mi? Dışı nasıl bu kadar çıtır olabiliyor?"

Kantindeki herkes şaşkınlıkla Min-seo'ya bakıyordu. Seo-jun hemen atıldı: "Bana da ver, bana da!" O da kocaman bir dilimi ağzına attı ve çiğnerken kendinden geçti: "Do-yun! Bunu kesinlikle denemelisin, senin o yediğin çiğ balık bunun yanında karton gibi kalıyor!"

Do-yun kollarını göğsünde kavuşturmuş, soğuk bakışlarla bizi izliyordu. "Ben yağlı şeyler yemem," dedi mesafeli bir sesle.

"Yağlı değil bu, şifa şifa!" dedim ve bir dilim böreği zorla eline tutuşturdum. Börek o kadar sıcaktı ki Do-yun refleks olarak peçeteyle birlikte tutmak zorunda kaldı. "Hadi ama, bir kereden bir şey olmaz. Hem dün ayakkabını ezdiğim için özür borcum olsun," diye ekledim sevimli bir tebessümle.

Do-yun elindeki böreğe, sonra bana baktı. Kantindeki herkes, okulun en ulaşılmaz veliahdının ne yapacağını nefesini tutarak izliyordu. Do-yun yavaşça börekten küçük bir ısırık aldı. Yüzündeki o soğuk ifade bir anlığına dondu, gözleri hafifçe irileşti ama hemen kendini toparladı. "Fena değil," dedi sesini düz tutmaya çalışarak. Ama böreğin geri kalanını tek bir hamlede mideye indirmesinden ne kadar bayıldığını hepimiz anlamıştık!

Seo-jun kahkaha attı: "Do-yun 'fena değil' dediyse bu onun dünyasında 'olağanüstü' demektir! Hey Mina, yarın da bundan getirecek misin?"

"Eğer uslu durursanız belki yanına fındık ezmesi de sürerim," dedim göz kırparak. O günden sonra kantindeki havalı sushilerin yerini yavaş yavaş Türk böreğinin alacağını henüz kimse bilmiyordu.