1. bölüm · Kore'de bir Türk gülü
1 bölüm:Seul'e hoş geldin Mina
Seul’deki bu devasa okulun cilalı ve ışıl ışıl parlayan koridorlarında yürürken, hayatımda ilk defa kendimi Dünya'ya zorunlu iniş yapmış sakar bir uzaylı gibi hissediyordum. Etraftaki herkes sanki birazdan Paris Moda Haftası'nda podyuma çıkacakmış gibi kusursuzdu. Saçlar özenle yapılmış, okul üniformaları milimetrik ütülenmiş, etrafa "biz çok havalıyız ve buranın sahibiyiz" bakışları fırlatılıyordu...
Bense üzerimdeki biraz bol gelen lacivert Shinsehae Koleji üniformasının eteğini çekiştirmeye çalışırken, bir yandan da heyecanla titreyen ellerimle başörtümün kenarlarındaki iğneleri kontrol ediyordum. Karadeniz’in o yemyeşil dağ köyündeki tonton ve dindar neneceğim beni buralara uğurlarken arkamdan koca bir kova su dökmüş ve kulağımı sıkıca bükmüştü: "Kızım Mina, oralarda hanımefendiliğini bozmayasın, sakarlık edip bizi rezil etmeyesin, her sabah dualarını eksik etme!"
Nenemin duaları başımın üzerindeydi elbette ama bende o öğütlediği "hanımefendi" potansiyeli pek yoktu. Ne zaman aşırı heyecanlansam ayaklarım birbiriyle kavga etmeye başlar, bildiğim Türkçe ve Korece kelimeler zihnimde çorba kıvamına gelirdi.
Üç yaşından öncesine dair hiçbir şey hatırlamayan, geçmişi tamamen karanlık olan bir kızdım ben. Kimsesizdim, ta ki o yaşlı ve tatlı kadın beni bulup büyütene kadar. Ve şimdi, nedenini bilmediğim gizemli bir bursla Güney Kore’nin en prestijli, en elit lisesindeydim. Şu anki en büyük hayati meselem ise, bu labirent gibi koridorlarda müdürün odasını bulabilmekti.
Tam koridorun köşesini dönecektim ki, karşıdan öyle bir beşli grup gelmeye başladı ki, yemin ederim arkalarından sis efekti fırlıyor ve fonda havalı bir K-Drama müziği çalıyor sandım. Okulun efsanevi, herkesin hakkında fısıldaştığı "Beş Asil" varisiydi bunlar: En önde modellikten yeni emekli olmuş gibi yürüyen Han Chae-won, yanında kıpır kıpır bir şeyler anlatan Min-seo ve gözlüklerinin arkasından dünyayı süzen soğuk dahi Ji-yoon... Hemen arkalarında ise elleri ceplerinde, dünyaya "burayı biz satın aldık" edasıyla bakan iki erkek varis: Karizmasıyla göz alan Kang Do-yun ve ona bir şeyler fısıldayıp sırıtan Park Seo-jun.
Kalbim göğüs kafesimi döverken kendi kendime fısıldadım: "Mina, sadece önüne bak, derin nefes al ve sakince yürüyüp git." Ama sağ olsun, her zamanki gibi sağ ayağım sol ayağımla kavga etmeye karar verdi!
Lisenin ayna gibi parlayan cilalı zemininde ayağım bir kaydı! Dengemi toparlayayım derken kollarımı havada tıpkı bir rüzgar gülü gibi deli gibi sallamaya başladım ama nafile... Yer çekimi galip geldi. Sırtımdaki çantam havada açıldı ve nenemin çantama zorla tıktığı ne kadar meşhur eşya varsa —naneli şekerler, el örgüsü yün patikler, yedek çoraplar ve o tuğla gibi ağır, kırmızı kapaklı Türkçe-Korece Sözlük— havada uçuşmaya başladı.
Ve ben, kelimenin tam anlamıyla yer çekimine meydan okuyarak, grubun en havalı kızı Chae-won'un üzerine doğru bir süper kahraman gibi uçtum!
GÜM! İkimiz birden kendimizi yerde bulduk. Benim o tuğla gibi ağır Türkçe-Korece Sözlük ise tam Do-yun’un bembeyaz, özel yapım marka spor ayakkabısının üzerine "ŞLAP" diye dikey bir iniş gerçekleştirdi.
O koca koridorda bir anda zaman durdu. Yüzlerce öğrenci donup kaldı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Chae-won yerde sinirle üstünü düzeltirken, Min-seo arkada gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. Yavaşça yerden doğruldum, başörtümü düzeltip Do-yun’un ayakkabısının üzerindeki sözlüğümü aldım. Çocuk bana öyle buz gibi bir bakış fırlatıyordu ki, heyecandan bildiğim tüm dilleri birbirine karıştırdım:
"Şey... Annyeonghaseyo! (Merhaba)... Türkçe sözlük serttir ama kalbim yumuşaktır yoldaşlar. Sadece okulunuzun zemin kalitesini ve yer çekimini test ediyordum, oldukça başarılıymış!" dedim ve kendimi affettirmek için Do-yun ve Chae-won'a avcumda kalan iki nane şekerini uzattım.
Arkadaki sporcu çocuk Seo-jun bir anda koridoru inleten bir kahkaha patlattı. Do-yun ise önce elimdeki şekerlere, sonra da yüzüme tuhaf bir şaşkınlıkla bakıp, tek kelime etmeden yanımdan sıyrılıp gitti. Chae-won bana "sen bittin" bakışı fırlatırken, Min-seo geçerken göz kırpmıştı.
Kore maceram resmen, hayatımın en büyük rezilliği ve en komik kazasıyla başlamıştı! Peki şimdi müdürün odasında beni ne bekliyordu?
