2. bölüm / 3
Kor Ve KülÇeper
Bölümler 3Şu an: Çeper
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Suskunluğunu kibir sandılar… halbuki sen,
içinde kopan fırtınalarla, söyleyemediklerinle
ve
yarım kalmış yanlarınla savaşıyordun.
Koşudan döndüğümde, güneş henüz tepede yeni yerini ediyordu, bahçe kapısını aralayıp, yeşil çiçeklerle kaplı bahçemize girdiğimde, tepeden sıkıca topladığım saçlarımı açtım ve ellerimi saç diplerimde gezdirdim. Zile bastığımda açılan ardında çocukluğumdan beri bu evde çalışan Derya Hanım vardı.
“Günaydın Âlâ Hanım.” Dediğinde, bende aynı şekilde ona günaydın diyerek içeri geçtim. Merdivenin tırabzanlarını kavrayan elim annemin topuklu ayakkabılarının yerde çıkardığı sesi duyduğunda durdu. Arkamı döndüğümde “Günaydın, anne.” Dedim. Uyanmış, saçlarına ısı değdirmeyi sevmediğinden onları bigudilere sardırmıştı, üzerinde her zaman giydiği tarzda siyah dar , dizlerinin üzerinde biten bir elbise vardı, gözaltılarına yaptığı maske ise henüz kurumamıştı, normal şartlarda odasından bu şekilde çıktığını görmek imkansızdı ama bugün belli ki yaklaşık 2 saat sonra gelecek röportaj ekibi için yapılan hazırlıkları kontrol etmek için inmişti odasından bu halde. Merdivenlerden gördüğüm kadarıyla bahçede birkaç kişi bir şeylerin yerlerini değiştiriyor, mutfaktan çıkan ve evimizde sürekli bulunmayan hizmetli iki kadın ise ikramlıkları bahçeye taşıyorlardı.
“Günaydın.” Dedi annem donuk ama her zamanki sesiyle. “Yatağının üstüne bir elbise bıraktırdım, onu giymeni istiyorum.” Kafamı yukarı-aşağı salladığımda başka bir şey söylemeyeceğini anlayıp merdivenlerden çıkmaya başladım.
Odamın kapısını aralayıp içeri girdiğimde yatağımın üzerinde gördüğüm garment’e ilerledim. Fermuarı açtığımda içinden, straplez mint yeşili mini bir elbise çıkmıştı. Şık ama abartı olmayan elbiseyi tekrar yatağımın üzerine bıraktım ve dolabımdan aldığım iç çamaşırlarıyla beraber banyoya ilerledim, banyo dolabımdan duşta kullandığım birkaç peeling ve kremi aldığımda üzerimdekileri çıkartıp sepete attım. Şuan küveti doldurup içine girmek için adam öldürebilirdim ama bunu yapmam benim değil annemin beni öldürmesine neden olacağından hızlı bir duş alıp çıktım.
Yaklaşık yarım saatin ardından, saçlarıma şekil vermiş, elbiseyi giymiş ve makyaj yapmak üzere, masama oturmuştum. Elbise tam bir yaz elbisesi olduğundan, açık makyajımda açık renkler kullanıp bolca aydınlatıcı kullanmaya karar verdim. Gözlerime açık renkli yansımalı bir far geçtiğimde, varla yok arasında oluşan görüntü beni oldukça tatmin etti. Sıra dudaklarıma geldiğinde masadan kalktım, rujumu inmeden hemen önce sürecektim. Tekrar banyoma döndüm ve takılarımın bulunduğu çekmeceyi açtım, kordonu ince ve zarif görünen bir saat ve ince bir zincire sahip ucunda minik bir kalp şeklinde şekillendirilmiş kolyeyi seçtiğimde, kolyeyi arkası ön tarafa gelecek şekilde boynumdan geçirdim ve klipsi taktım çekmeceyi kalçamla ittiğimde yeniden odama döndüm.
Kapı tıklatılmadan açıldığında gelenin annem olduğunu anladığım için takmaya çalıştığım saatimden kafamı kaldırmadım. Birkaç saniye sonra adım sesleri tam önümde durduğunda kırmızı ojeli elleri, saati takmaya çalıştığım bileğimi kavradı yavaşça. Elimi çekip, kafamı kaldırdığımda makyajının bittiğini gördüm ama bigudiler hala kafasındaydı. Saati taktığında bileğimdeki dokunuşunu çekmedi, elimi nazikçe çevirdi ve saatin kadranına baktığında dudaklarından silik bir tebessüm geçti. “Babanın üniversiteyi kazandığında hediye ettiği saat.” Kaşları havalandı, doğru hatırladığından emin değildi “değil mi?” dedi bu kez sesinde merak tınısına rastlanıyordu az da olsa. “Hayır.” Dedim “Bu Doğu’nun 17. Yaş hediyesi.” Gözleri hafifçe kısıldı, “ah evet, babanın hediyesindeki saat gümüş renkliydi.” Ona kafa sallayıp elimi kendime çektim. Gözleri bu kez üzerime çevrildiğinde, beni süzdü. “Makyajın hoş olmuş, ışığı yutmayacak bir ruj sür.” Haklıydı bu kez, yanlış ruj seçimleri kamerada kusurlu bir görüntü yaratıyordu.
Masama doğru adımladım, bakışları beni takip ederken, masanın üzerinde köşeye ayırdığım siyah ambalajlı ruju avucuma aldım ve geri dönerek ona uzattım. “Bunu kullanmayı planlıyorum.” Dedim, elimden aldığı ruju açıp döndürdüğünde, açık kahve tonlarındaki rengi görüp, kafasını aşağı yukarı salladı. “İyi seçim.” Dedi. Ambalajı kapatıp tekrar bana uzatırken. Tekrar makyaj masama yürürken masanın üzerindeki dudak kalemini aldım ve aynanın karşısında dudaklarıma çerçeve oluşturmaya başladım. Annemin beni izlediğini aynadaki yansımasından görebiliyordum.
“Bir şey mi söyleyecektin?” dedim aynadan yansımasına bakarak. Odanın çıkışına doğru adımlamaya başlarken “Doğu ne zaman gelecek?” kolumdaki saate baktım, henüz saat 08.06’ydı. “Uçağı yeni havalanmış olmalı, öğlen burada olmuş olur.” Kafasını salladı yeniden. “Kilyos’ta ne kadar kalmayı planlıyorsun Âlâ?” bu bir soru cümlesi değildi, bu dakikalardır gelmesini beklediğim bir konuşmanın giriş cümlesiydi. Saatimden çektiğim bakışlarımı tekrar aynadaki yansımasına çevirdiğimde “Bu nasıl bir izlenim yaratır hiç düşünmüyorsun değil mi? Babanın cenazesi ardından annenden kaçar gibi evden uzaklaşman.” Annemden kaçar gibi değil. Annemden kaçarak.
“Doğu benim için dönüyor. İptal etmem mümkün değil.” Dedim net bir sesle, çünkü gerçekten gitmek istiyordum. Çünkü eğer iptal edersem; Doğu o eve beni sürükleyerek götürür ve ben içindeyken evini aleve verirdi.
Sinirli bir soluk verdi. Benimle kavga etmemesinin tek nedeni birazdan gelecek olan magazin ekibiydi, çünkü annem sırf onları birkaç dakika bekletmek için odasında sanki hala hazırlanıyormuş gibi rol yapacak ve oyalanacaktı, bu ‘doğal’ görünme rolünün yalnızca çok minik bir kısmıydı. O odasında beklerken ben ilk karşılayan olacaktım ve annem bu aşamayı kusursuz oynamamı istiyordu.
Ben ise ona benimle kavga edecek fırsatı vermemiştim bu kez. Kuzenim Doğuya havaalanından direkt bizim eve gelmesini söylemiştim. O annemi oyalarken ben hızlıca minik bir valiz hazırlayacaktım ve çıkacaktık. Doğu’nun uçuşunun bu kadar erken olmasının sebebi de buydu. Beni buzlar kraliçesinin elinden kurtaracaktı.
Hırsını alamamış olacak ki, arkasını dönüp kapı kulpunu kavradığında “Aşağı inmeden önce tuvalete git, göbeğin var gibi görünüyor.” Bakışlarım aynadaki bedenime döndü, tek gördüğüm düz bir karındı. “Kahvaltı bile etmedim yalnızca hazırlattığın shot’ı içtim.” Kapıyı araladı, “Öyleyse diyetisyeninle görüşmeyi ertelememeliyim.”
Kapıyı kapatıp çıktığında, elimdeki dudak kalemini masanın üstüne fırlattım. Kusmaktan nefret ediyordum, hele ki midem boşken kusmaktan gerçekten nefret ediyordum. Ama bu artık kontrol edebildiğim ve yalnızca istediğimde yaptığım bir davranış değildi.
Aşağıdan sesler gelmeye başladığında derin bir nefes aldım, ve tuvalete gittim.
Yapmak zorundaydım yapmazsam anlardı.
Kapıyı kapatıp, lavaboya yaslandım, daralan göğsüm ve düğümlenen midem sanki bedenimden kurtulmak ister gibiydi. Annemin sesinin yankısı kulaklarımdaydı; göbeğin var… bacakların çok kalın... bacakların çok ince… yüzün çok dolgun.
Lavabonun soğukluğuna parmaklarımı bastırırken kendimi kusmaya zorlamam, alışılmış bir provaydı artık. Midemde bir şey olmadığından, çıkan tek şey mide özsuyumdu. Gözlerimden yaşlar akıyordu ama ağlamıyordum. O yaşlar bile annemin istediği görüntüye hizmet ediyordu.
Sifonu çekip bedenimi soğuk mermerden ayırdığımda aynanın karşısına geçtim. Gözlerim kızlarmış, yaşlanan gözlerimdeki maskara ıslanmıştı. Ben hep waterproof maskara kullanırdım, çünkü annem hep etrafta olurdu. Bu sayede akmayan maskaramı yalnızca tuvalet kağıdıyla kuruttum ve dolaptan aldığım ağız gargarasından kapağa bir miktar boşaltıp ağzıma aldım ve tükürdüm. Hızlıca banyodan çıkıp koşarcasına makyaj masamın üzerinden pudra ve fırça aldım, cildimi pudralarken, kusmanın verdiği iğrenç, ama tanıdık hissin hafiflemesi adına derin nefesler alıyordum. Son olarak az önce sürmediğim için iyi ki dediğim rujumu sürdüm ve odadan çıktım.
Merdivenlerden inerken, sıktığım parfümün kokusu beni biraz yatıştırmıştı. Merdivenlerin başında bekleyen bir hizmetli, “Misafirlerinizi bahçeye aldık efendim.” Dedi. Ona kafa sallarken bahçeye yönelttiğim adımlarımı durdurdum ve tekrar simsiyah saçları olan hizmetliye döndüm. “Çıkıp anneme misafirlerin geldiğini haber verin.” Sanki o en başından beri bilmiyormuş gibi.
Kadın hızlıca yukarı çıkmaya başladığında, bahçeye çıkmak için geçtiğim salondaki dekorlara baktım, annemle babamın denize bakan bir masada rakı içerken çekilmiş fotoğrafları, benim lise mezuniyetimde babamla olan fotoğraflarımdan biri, ve de en komiği babamın ailesi ve annemin aynı karede olduğu bir fotoğraf. Hepsi özenle seçilmiş ve yerleştirilmişti. Hiçbiri daha önce burada değildi.
Bahçe kapısından çıkarken beni fark eden ve annemin adının duygu olduğunu söylediği kadınla göz göze geldim. Kadın beni gördüğü anda hızla gülümseyip ayağa kalkarken bende ona gülümsedim. “Merhaba. Hoşgeldiniz” dedim elimi sıkması için ona uzatırken, kadın samimi bir tavırla elimi sıktığında “Hoşbuldum.” Dedi elimle ardındaki koltukları işaret ederken “Ayakta kalmayın lütfen.” Dedim. Kadın gülümseyerek oturduğunda birden aklına gelmiş gibi “Âlâ hanım, kaybınız için çok üzgünüm. Başınız sağolsun.” Bir an için ne diyeceğimi bilemedim ve tam o anda annemin topuk sesleri bahçede yankılandı. Bu sayede kaçmıştım bu sohbetten.
Kadın annemi gördüğü anda ayaklandığında, utanmasa saygı duruşuna geçecek gibiydi. Annem selamlaşmanın ardından yanıma oturduğunda ilk birkaç soru gündelik sorulardı, ardından kadın yanında getirdiği ses kayıt tuşuna bastığında onun için önemli olan kısma geldiğimizi anladım. Kadın elindeki not defterinde bir sayfa atladığında kafasını kaldırdı ve gözleri annemi değil, beni buldu.
“Âlâ Hanım, bildiğimiz üzere babanızı kaybettiniz, peki ya bu süreçte hissettiğiniz öfke, kırgınlık ve acıyı nasıl yönettiniz?”
Öfke ve kırgınlık, hissetmem gereken ama buna fırsat verilmeyen iki duygu, babam öleli bir hafta olmuştu, ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Yalnızca derin ve nasıl ifade edeceğimi bilmediğim büyük bir boşluk vardı içimde.
Annem hafifçe boğazını temizlediğinde, düşüncelerimden sıyrıldım ve oturduğum yerde dikleşerek zoraki bir tebessüm yolladım kadına, kadının ardında olan çekim ekibinin bakışları üzerimizdeydi, daha kötüsü kameralar kayda başlamıştı.
“Babamın kaybı ardından, yalnızca öfke ve kırgınlık değil ifade edemediğim birçok şey hissettim,”
Yalancı.
Yalancı.
Sana kimse inanmaz.
“Bu süreçte hissettiğim her şeyi sindirmem çok zordu, ki hala sindirmeye çalışıyorum ancak bunu yapabiliyorsam eğer, annem sayesindedir.”
İçimdeki kötü kız kahkaha atmaya başladı.
“Annen mi? Aptal.” Diye fısıldadı bana elindeki tacı yere fırlatırken.
“Annem bu süreçte kendi yasını bastırıp beni ayağa kaldırdı. Kendi acısını değil benimle birlikte benimkini paylaştı yükümü hafifletmek adına.” Cenaze gününe dek suratına bile bakmayan ve odasından sadece avukatla görüşmek için çıkan annen mi? Diye fısıldadı içimdeki kız yeniden.
Anneme dönüp bakmıyordum çünkü eğer bakarsam içimdeki, kızın dışarı çıkacağından korkuyordum. Ama onun bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Bir anda avucumda duran elimin üstüne uzanıp elimi sardığında bakışlarım bir saniyeliğine onu buldu. Ardından hızla Duygu’ya döndüm. Tebessüm ederek ellerimize odaklanmıştı.
Çok iyi gidiyoruz anne. Devam et.
Duygu yeniden elindeki deftere döndüğünde “Annenizin desteği sizi güçlü kılmış dediğinize göre. peki ya bu anne- kız ilişkinizi nasıl etkiledi?” bu kez beklemeden annemi en memnun edecek cevabı verdim. Konuşmaya başlamadan önce annemin elimi saran elinin üzerine boşta kalan elimi koydum ve “Annem her zaman benim en yakın arkadaşım gibiydi, ama evet yas süreci bizi daha şeffaf hale getirdi birbirimize karşı. Tabii birde anneme sormak gerekli.” Dedim sahte tebessümüm yüzümden bir saniye olsun silinmiyordu, ikimizin de bakışları anneme döndüğünde, kadının ona yöneltmesini beklediği soru geldi. “Kızınızın da dediği gibi Hale Hanım, bu sorunun cevabını birde sizden duymak isteriz.” Annem hiç düşünmeden, ve tereddüt etmeden söze başladı.
“Kızım benim için çok kıymetlidir. Onunla her zaman anne- kız ilişkisindense bir arkadaş ilişkisi kurmaya çalıştım. Eşim Dağhan” iç geçirdi “o da buna çok önem verirdi. Onun gidişi kızımla aramdaki ilişkiyi daha da sıcak hale getirdi elbette.” Bir refleks olarak ellerimi ellerinden çektim. O ise bunu profesyonellikle yönetti ve masadaki atıştırmalıklara uzanmak için ellerini çekmiş gibi görünmek adına ufak kek dilimlerinden birini aldı. “Lütfen siz de tadın.” Dedi.
Yaklaşık yarım saatin ardından odak tamamen anneme yönelmişti. Bu beni memnun ederken masanın üzerine bıraktığım telefonum titremeye başladığında ekranda “Biricik kuzenim” yazıyordu, arka planda ise Doğu’nun dil çıkardığı bir fotoğraf vardı. Onu isim ve soyismiyle kaydettiğimi gördüğünde benimle küsmüş ve yalnızca ona telefonumu kayıt şeklini değiştirmek için verirsem benimle barışacağını söylemişti. Çok yaratıcıydı açıkçası.
Telefon ekranıma dönen bakışlara hızla “İzninizle.” Diyip masadan kalktığımda, aramayı cevapladım ve bahçe kapısından içeri girdim. “Efendim?” dedim sesimi alçak tutmaya özen göstererek, birkaç hışırtı ardından telefonun ucundan bir çığlık geldiğinde, gözlerim kocaman olmuştu hızla telefonu kendimden uzaklaştırdım. Uzaklaştırmama rağmen hala gelen çığlığı kesildiğinde “ Ne bağırıyorsun gerizekalı.” Dedim sinirle.
“Ya, kuzeeeen, ben geldim de şimdi. Arabadayım hatta çıkacağım şimdi havaalanından da,” bir şeyler gevelediğinde, yani tam olarak şuanda yaptığı gibi genelde beni sinirlendirecek bir şey yapmış olurdu. “On saniyen var, röportaj henüz bitmedi kapatacağım. 7 oldu.” Telefonun ucundan bu kez kısık sesli bir çığlık geldiğinde, gözlerimi devirdim. “ Tamam, tamam söyleyeceğim buzlar kraliçesi seni bayıltmadan önce şimdi şey,” derin bir nefes aldım. “Ne?” dedim. “Ya benim birkaç arkadaşım vardı, yazın hepimiz dağıldık görüşemedik. İşte onlarda aradılar beni; ama bak gör her gün başka bir telefonum çalıyor. Telefon üstüne telefon.” Bakışlarım bahçeye döndü, röportajın sonuna yaklaşıyorlardı, bitmeden kapatmalıydım. “Sende onları Kilyos’a çağırdın.” Dedim sıkıntılı şekilde. “Evet. Ama bak valla kötü niyetle yapmadım ya. Kafan dağılsın istedim.” Dedi. Sesi ciddileşmiş biraz da mahcup hale gelmişti. Doğu’u benim kötülüğümü hiçbir zaman istememişti. Eğer iptal et desem; şuan arayıp gelmeyin diyebilirdi o insanlara. Bu yüzden “Tamam, problem yok.” Dedim. “Şimdi arayıp iptal ediyoru- NE TAMAM MI? NE SORUN YOK MU? BANA BAK KİMSİN NESİN BİLMİYORUM, TELEFONU HEMEN KUZENİME VER.” Bağırdığı için telefonu yine kendimden uzaklaştırmak durumunda kalmıştım. “Kapatıyorum doğu.” Dedim telefonun hoparlör kısmına mırıldanıp telefonu suratına kapattım.
Doğu’nun arkadaşlarını röportajdan sonra dert edebilirdim. Hızla bahçeye çıkıp eski yerime oturduğumda annem sevecen ama sahte tavrıyla “Bir problem yok değil mi kızım?” dedi. Kızım mı? Anne rol işini gerçekten abarttın. “Hayır annecim. Doğu havaalanından çıkmış, haber vermek istemiş.” Güldü annem, sevinçli gözükmeye çalışıyordu. Bakışları Duygu’nun anlam vermek ister bakışlarını bulduğunda “Âlâ’nın kuzeni Doğu, İtalya’daydı bir süredir. Teyzesini ve kuzenini görmek için erken dönüş planladı.” Ya da kuzenini senden kurtarmak için. Duygu “Ah, ne kadar güzel. Madem yeğeniniz de yolda e artık benimde sorum kalmadı, röportajı sonlandırabiliriz.” Dediğinde sonunda diye geçirdim içimden.
*
*
Duygu ve kameramanlar ekipmanlarını toplamaya başladığında, doğruca içeri geçmiş ve odama çıkmıştım, Doğu gelmeden valizimi hazırlamak ve o geldiğinde direkt olarak yola çıkmak istiyordum. Ben banyoda yanıma alacaklarımı bir çantaya doldururken Derya Hanım ondan rica ettiğim, küçük boy valizimi getirmiş odama bırakmıştı. Banyoda hazırladığım makyaj ve bakım çantalarımı yatağımın üzerine açık şekilde koyduğum valize yerleştirdiğimde, aşağıdan gelen sesler ekibin çıkmak üzere olduğunu belli ediyordu. Dolabımın önüne ilerledim ve kapaklarını açtığımda birkaç saniye yanıma neleri almak istediğimi düşündüm. En sonunda iki mini etek, ve birkaç bluz aldım. Doğu’nun evinde hem gecelik hem de gündelik kıyafetlerimden oluşan bir dolabım olduğu için abartmak istemiyordum. Bu yüzden elimdekileri katlayıp valize yerleştirdim. Etrafa biraz bakınıp daha neleri almam gerektiğini düşünürken, çalışma masamın üzerindeki okuma kitabımı ve masanın üzerine bıraktığım kolyeyi gördüm, adımlarım masaya yöneldiğinde kolyeyi boynuma takmaya karar vermişken, açık teras kapımdan içeri lastiklerin sertçe asfalta sürtünme sesi geldi, gürültülü ve ani ses bir anlığına beni korkuttuğunda, dudaklarım hislerimin tersine minik bir tebessüm etmişti. Adımlarım teras kapısına doğru yöneldiğinde bahçenin büyük kapısının önüne henüz yeni park eden mat siyah Lamborghini’yi gördüm.
Doğu gelmişti.
Yüzümdeki tebessüm bir gülümsemeye dönüştüğünde hızlı adımlarla yatağa ilerledim ve elimdeki kolyeyle kitabı valize koyup valizin fermuarını kapattım. Yeniden dolaba döndüğümde kırmızı renkli tayt ve sporcu sütyeninden oluşan takımı askıdan çıkardım, üzerimdeki elbisenin fermuarını açıp bir çırpıda onu üzerimden çıkardığımda hemen taytı ve sonra da atleti giydim. Ayağıma koşu ayakkabılarımdan birini giydiğimde kol çantama şarj aletimi ve bir paket karpuz aromalı sakız atıp valizi alıp hızlıca odamdan çıktım.
Gelen seslere bakılırsa Doğu içeri girmişti, elimdekileri girişteki portmantoya bıraktığımda, sesi takip ederek oturma odasına doğru yönelttim adımlarımı. Doğu üzerinde gri bir eşofman altı, beyaz bir tişört ve boynuna attığı eşofmanıyla aynı tonda gri sweatshirt’iyle karşımdaydı. Ellerini cebine koymuş, annemle sohbet ediyordu. Kafasını yukarı kaldırdığında, salonun girişinde gülümseyerek ona bakan beni gördü, yüzündeki ifade hemen değişip yerini kocaman bir sırıtma aldığında annemin yanından hızla bana doğru adımladı, kolları bedenimi sardığında, boyum 1.72 olmasına rağmen kafam göğsüne geliyordu, vücudunu biraz eğip çenesini kafama yasladığında “Canımın içi, naber?” dedi sıcak tavrı içimi ısıttığında “İyi.” Dedim sesim kafam göğsüne gömülü olduğundan boğuk çıkmıştı. Kollarımı bedeninden ayırıp karşısına geçtim. “Hadi, oyalanmadan çıkalım.” Dedi, bu onun değil benim isteğimdi aslında. Kafamı sallayıp girişe adımladığımda Doğu anneme vedalaşma cümlelerini sıralayıp peşimden bana yetiştiğinde kolunu omzuma attı. “Hayret, buzlar kraliçesine görüşürüz demeden nasıl çıktın evden?” dedi, sesinde gerçek bir hayret duygusu yatıyordu. Ona cevap vermedim sadece omuzlarımı havaya kaldırıp geri serbest bıraktım.
Doğu elindeki çantalarımı, bagaja bırakırken yolcu koltuğuna oturup, emniyet kemerimi takıyordum. Birkaç saniyenin ardından yanımda yerini aldığında “Nasılsın?” dedim ona doğru, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle bana dönüp kumral saçlarını geriye savurarak “Gördüğün gibi, muhteşem.” Dudaklarımdan sahte bir gülüş döküldüğünde yapmacık bir tavırla “Muhteşem halin buysa, kötüsünü hayal etmek,” titremiş gibi yaptım “kanım çekildi.” Gözleri bir anlığına yoldan bana döndüğünde yüzünü buruşturup “Sen benim kıçıma kurban ol, kıçıma.” Dedi. Sesi ciddi geldiğinde onu daha fazla sinir etmek adına öğürür gibi ses çıkardım. Çıkardığım sesle birlikte birden yüzü ciddileşip bana döndüğünde “Âlâ,” sesi sıkıntılı bir hale bürünmüştü birden bire “çok zayıflamışsın.” Dedi bakışlarım henüz yeni çıkacağımız sitenin büyük görkemli kapısına döndü aniden, sesli bir nefes verdi, “Teyzem mi kısıyor yemeklerinden, bak bu iş artık çığrından..” cümlesini böldüğümde bakışlarım hala yoldaydı. “Teyzenlik bir durum yok Doğu, hem ne yapacak elimden mi alacak yemekleri.” Alırdı. Doğu da bunu biliyordu, uzatmak istemediğimi anlamış olacak ki bana cevap vermek yerine arabaya bağladığı telefonundan bir şarkı açmıştı.
Trafik saatine denk geldiğimizden normal şartlarda yarım saat sürecek yolun çok daha uzun süreceğini anladığımda “Biraz kestirmek istiyorum.” Dedim. Doğu bana kafa salladığında çalan gürültülü müzik yerine daha sakin bir şey açmıştı anında.
Koltuğu biraz yatırıp, kafamı yasladığımda, kulaklarıma değen müziğin güzel melodisiyle uykuya dalmaya başlamıştım.
Kaldı gözlerimde bir avuç hayal Gelmiyor sabahım, geçmiyor zaman
“Nerdesin?” ortasında durduğum boş depoda, sesim yankılanıyordu. “Nerdesin?” diye bağırdım tekrar, kendi etrafımda dönerken, soğuk bir rüzgar tüm bedenimi sardığında kollarımı bedenime sardım hızlıca, tam o sırada dışarıdan gelen gürültüyle, kapıya koştum, her adımımda soğuk rüzgar bedenimi daha da geriye itmek ister gibi daha da güçlü estiğinde, kapıya sıkıca tutundu ellerim. Sanki bırakırsam kaybolacakmışım gibi. “Gel.” Deponun dışından gelen sesle daha da arttı rüzgarın hızı, sonunda kapının dışına çıktığımda bir anda hava aydınlandı, soğuk rüzgarlı hava yerini, güneşe ve güzel bir yel esintisine bıraktı, ses tekrarlandı, “Gel.” Yeniden kendi etrafımda döndüğümde “Bulamıyorum seni.” Diye bağırdım. Bakışlarım etrafta gezerken ağaçlar dışında hiçbir şey göremiyordum etrafımda, bir anda çok güçlü bir kuvvetle bileğim kavrandığında bakışlarım önüme düştü, küçük bir erkek çocuğu, sanki kendisine ait olmayan bir güçle bileğimi kavramıştı, güzel kirpikleri ardındaki ela gözleri cam gibi parlıyordu, beyaz teni üzerindeki minik al kırmızısı dudaklarının üzerindeki tebessümü koluma uyguladığı güçle zıt düşüyordu. Gözlerini bir an olsun gözlerimden çekmeden “Bak, ebeledim seni.” Dedi.
“Âlâ.” Saçlarımdaki ellerin sahibi adımı mırıldanırken uykunun kollarından kendimi kurtarmaya çalışıyordum. “Âlâ, geldik güzelim.” Diye tekrarladı ses arabanın içine yayılan güzel melodiyle gözlerimi araladım. Doğu arabadan inmiş yolcu kapısını aralayıp önünde eğilmişti, bir eli saçlarımı okşarken beni uyandırmaya çalışıyordu. Uyandığımı gördüğünde “Hadi, kalk.” Dedi ayağa kalkarken. Ovuşturduğum gözlerimi bırakıp emniyet kemerimi açıp arabadan indim. Doğu beni koltuğu eski haline getirmediğimden azarlayacaktı.
O bagajdan benim ve kendi eşyalarını alırken “Cebimden anahtarı al, kapıyı aç hadi.” Dedi. Yanına adımlayıp sol cebinde olduğunu söylediği anahtarı alıp, kapıya doğru yöneldim, anahtarlıktaki üç anahtardan denemeler sonucu üçüncüsü ile kapıyı açıp içeri girdim. Hala ayılamamıştım. Mutfağa ilerleyip dolaplardan kahve bulup çıkardığımda, ön kapıdan gelen seslere bakılırsa Doğu hâlâ eşya taşıyordu. Bir kupa onun için bir kupa da kendim için çıkarttığımda tezgah üzerindeki kahve makinasını fişe taktım ve çalıştırdım. Bar sandalyelerinden birine oturduğumda, evin temiz olmasına şaşırmıştım. Doğu bu evini çok kullanmıyordu, ayrıca kullansa bile üç aydır yurt dışındaydı. Teyzem eve temizlik şirketinden birilerini yollatmış olmalıydı.
“Bizimkiler yoldaymış, on dakikaya burada olurlar.” Dedi mutfağa girerken. “Bana şu arkadaşlarından bahsetsene, Alper falan mı?” Alper Doğu’nun yakın arkadaşlarından biriydi, çokça kez birlikte bir şeyler yapmıştık, iyi bir çocuktu. Dilini damağına vurup ‘cık’ sesi çıkardı, kahvenin hazırlandığını belli eden bir ses çıkaran makinaya adımlarken. “Hande, Asil ve Ozan.” Dedi kahveleri kupalara doldururken, Doğu çok sosyal bir insandı, ve genelde gerçek samimiyet kurardı herkesle onun tüm samimi arkadaşlarının toplamı benim ömrü hayatım boyunca edindiğim tüm samimiyetsiz ve sahte arkadaşlarımın sayısından çok daha fazlaydı. “Hande, şu hande mi?” Doğu yazın başında okulundan bir kızı beğendiğinden ve kızın adının Hande olduğundan bahsetmişti hatta bildiğim üzere birlikte tatile bile gitmişlerdi.
“Aynen.” Dedi kupayı tezgaha bırakıp önüme iterken, “Ama o iş iptal.” Kaşlarım havalandı “Neden?” içtiği kahveye yüzünü buruşturdu. “Bu ne be?” dedi kupayı hızla tezgaha bırakırken. Fazla sert gelmişti “Zıkkım.” Buruşturduğu yüzü bir yana dilini de dışarı çıkartıp sallamaya başlamıştı. “İnsan tatlandırıcı falan katar, içme şunu ya lütfen.” Dedi elleri yudumladığım kahveme uzanırken, kendimi ve kupamı geriye doğru ittiğimde yetişememiş ve vazgeçmişti atağından.
“Ne konuşuyorduk ya?” dedi kolları ada tezgaha yaslanırken. “Neden diye sormuştum.” Hala buruşuk yüzü aydınlandığında “Hah, aynen ya Hande iyi kız, güzel kız ama kalbi başkasında gibi.” Kupamı tezgaha bırakırken “Nerden emin olabiliyorsun buna?” ofladı “Olamıyorum işte. Tüm problem bu.” Dedi sıkıntılı şekilde, elleriyle kafasını ovuşturarak.
“Sen baya tutulmuşsun sanki,ha?” dedim haline bakarak. Güldüğünde “Saçmalama kuzen, yaz eğlencesi olurdu ,olsa olsa.” Aniden çalan kapıyla sohbetimiz bölünmüş, Doğu mutfaktan çıkmıştı, bende arkasından çıktığımda, kapıdan içeri uzun boylu, kıvırcık saçları olan sarışın bir çocuk girdi, iki elinde de çantalar vardı onları yere bırakıp, doğrulduğunda Doğu’yla birbirlerini kucakladılar. “Kardeşim özlettin kendini.” Dedi çocuk tam bu sırada içeri sarışın bir kız girdiğinde “Doğuuu, ya nasıl özlemişim.” Dedi o ikisinin ayrılmasını beklemeden onları kucaklarken. Sarışın çocuk ikisinin arasından çekildiğinde duvara yaslanmış beni fark etti. Yüzüne yeniden sıcak bir gülümseme kondururken “Selam, Ozan ben.” Dedi bu sırada yanıma adımlamış uzattığım elimi sıkmıştı. “Âlâ, memnun oldum.” Dedim ona tebessüm ederken. “Selaam.” Dedi o sırada adının Hande olduğunu bildiğim kız bana hitaben , aynı sekilde ona da karşılık verip elimi uzatmayı planlıyordum ki, kız Ozan’ı itip aniden bana sarıldı. Bir anda ne yapacağımı bilemesem de bende ellerimi onun beline sardım yavaşça. “Âlâ.” Dedim kızdan uzaklaşırken “Memnun oldum, söylemeden edemeyeceğim muhteşem bir fiziğin var Âlâ.” Dedi Hande. Ona gülümseyip teşekkür ettiğimde oturma odasına doğru yürüyorduk. “Asil nerde?” diye sordu Doğu, “Markete gitti evde bir şey olmayacağını düşünüp.” Diye cevapladı Ozan onu. Onlar kendi aralarında bir şeyler konuşurken ben kol çantamdan şarj aletimi ve telefonumu alıp mutfağa geçtim. Bar sandalyelerinden birini buzdolabının yanında prizin önüne çektiğimde telefonumu şarja takıp biraz sosyal medyada gezinmeyi planlamıştım, en azından onlar biraz özlem giderene kadar.
Birkaç dakikanın ardından açılan kapı sesi, ve birkaç gülüşme sesi geldi. Bunun ardındansa tanımadığım bir ses mutfağın önünden “Poşetleri yerleştireyim, geliyorum.” Diye içeri seslendiğinde, kafamı kaldırdım. Ellerinde birkaç poşet taşıyan bir çocuk içeri girdiğinde beni görmesiyle çok küçük bir saliseliğine durakladı. Ardından içeri girip ada tezgaha poşetleri bıraktığında “Selam.” Dedi. Gözlerim onu takip ederken “Selam” dedim bende. Poşetlerdeki ürünleri tek tek çıkartıp buzdolabının önüne geçtiğinde, yol üzerinde bulunduğumdan yanımdan geçmiş olmuştu. “Sen Doğu’nun kuzeni olmalısın.” Dediğinde ona doğru döndüm oturduğum yerde, buzdolabını açıp içecekleri yerleştirmeye başladığında “Aynen, Âlâ ben.” Dedim. “Asil.” Dedi. “Güzel isim Asil.” Dedim karşılık olarak. Bakışları bir saniyeliğine bana döndü ama bir şey söylemedi. Bende telefonuma geri döndüm. Birkaç dakikanın ardından elinde yuvarlak yaptığı poşetleri çöpe atarken “Neden buradasın? Hadi gel içeri geçelim.” Dedi.
Kafamı kaldırıp elimdeki telefonu işaret ettiğimde kaşlarını kaldırdı, hadi dercesine. İnat etmeyip telefonu bıraktım ve sandalyeyi yerine ittim. Kapıda beni beklediğinden birlikte salona girdiğimizde “Ooo, tanışmışsınız.” Dedi Hande oturduğu koltukta yayılmış bacaklarını uzatmıştı. “Doğu misafirlerine iş kilitlediği için.” Dedim kendimi Doğu’nun yanına bırakırken. Beni kollarının arasına almıştı hemen. Dediğimle birlikte omzumdan diğer yana attığı koluyla beni boğarmış gibi yaptı. “Çok konuşma, keçi.” Dedi Doğu, küçüklüğümüzden bu yana bana Keçi demeye bayılırdı.
“ Ne yapıyoruz, bu akşam?” dedi Ozan elindeki telefonu koltuğa atarken, yanında oturan Asil, kucağına düşen telefonu tekrar onun kucağına attı. “Evde kalalım yalvarırım.” Dedi Hande, onunla aynı fikirde olduğumdan elimi yavaşça havaya kaldırdım oy verir gibi, benimle birlikte Asil de el kaldırdığında Ozan “Ya saçmalamayın ya ne evi, kalsaydınız evlerinizde o zaman.” Dedi koltuktan aşağı kayarken, Hande uzattığı bacaklarından biriyle ona vurduğunda “Lan.” Dedi. Eski pozisyonuna dönerken. “Valla ben yorgunum abi.” Dedi Asil.
Kolları arasında olduğum Doğu çenesini kafama yaslarken “Bende, kardeşim.” Dedi. Ozan oflarken Hande “Bana bak. Oflama, kalkarsam döverim seni bir gece de otur film izle be evinde.” Ozan yüzünü buruşturdu “Yaşlı mıyım kızım ben altmışımdan sonra yeterince izleyeceğim zaten evimde film.” Hande koltuğun üzerindeki yastıklardan birini ona fırlatırken Asil ve Doğu onları asla takmıyorlardı. Doğu “Yemek hazırlayalım bari, Asil sen ne aldın marketten gidilmesi gerekiyorsa çıkayım ben şimdi.” Dedi. Asil kafasını koltuğun arkasına yaslarken “Aldım her şeyi.” Dedi. Yüzünü sıvazlarken, “Ben hazırlarım kalkıp.” Dedi. Ozan Handeyle olan atışmasından odağını bu tarafa çevirdiğinde “Ne yapacaksın ki?” diye sordu. Asil kafasını ona doğru çevirdiğinde “İt yemeği duyunca nasıl hemen katılıyor sohbete. Fırına et atacağım sebzeyle.” Hande kafasını yastığa gömerken “Allah, acıktım bak. Hadi kalk Asil.” Dedi. Sonra aniden kafasını kaldırdığında “Şarap var mı şarap?” dedi Doğu’ya dönüp. Doğu çenesi kafama yaslı olduğundan anladığım üzere kafasını hayır anlamında salladı. Hande bu sefer umutla Asil’e çevirdi kafasını o da hayır anlamında kafasını salladığında, “Kim alacak, bakın almazsanız valla,” elini boğazını keser gibi düz bir çizgi olarak boynunda gezdirdi “keserim kendimi.” Ozan ellerini dua eder gibi havaya kaldırdığında “Allah’ım, ben bir şey demeyeceğim ama sen biliyorsun yarabbim.” Dedi. Hande bu kez oturduğu yerden onun üstüne atladığında ikisi çığlık çığlığa kavga etmeye başlamıştı, gürültü başımı ağrıtmaya başlayınca Doğu’nun kollarından ayrıldım ve ona mutfakta olacağımı söyleyip salondan çıktım.
Hemen ardımdan biri daha geldiğinde ben Doğu olduğunu düşünmüştüm ama “Sende gürültüden hoşlanmıyorsun sanırım?” diyen ses kuzenime ait değildi.
Bölüm etkileşimi
