9. bölüm · Komşum Değil, Kabusum!
Sar Bu Şehri(FİNAL)
Aylar, bir mimarın çizim masasına düşen ışığın açısı gibi yavaşça değişti.
Geçen o süre boyunca salonumuzdaki o eski soğukluk yerini tamamen yaşayan, sıcak bir ortama bırakmıştı. Yerdeki milimetrik kırmızı bantların izleri tamamen silinmiş; Çınar’ın minimalist mimarlık dünyası ile benim hukuk kitaplarım, renkli not kâğıtlarım ve köşe koltuğa attığım battaniyelerim kusursuz bir dengeyle birleşmişti.
Şeyda Hoca’nın amfideki ortak sunum gününde jüri, projelerimizi ayrı ayrı değerlendirse de ikimizin paftaları yan yana geldiğinde ortaya çıkan o organik bağı fark etmekte gecikmemişti. Mert’in hırsından kendi kazdığı kuyuya düşüp sessiz sedasız geri çekilmesi ise fakültedeki tüm dedikoduları sonlandırmıştı.
Ancak asıl büyük sınav, vize haftasının hemen ardından gelen bir e-posta bildirimleriyle kapımıza dayanmıştı.
Haziran ayının sonlarına doğru bir cuma akşamı, salondaki masanın başında oturuyorduk. Çınar laptopunun başında, gözlükleri burnunun üzerinde bir şeyler inceliyordu. Yüzündeki o kasvetli, ağır ifade uzun zamandır görmediğim o eski "buzul" halini andırıyordu.
"Çınar?" dedim oturduğum yerden kalkıp yanına giderek. Sandalyesinin arkasından sarılıp çenemi omzuna koydum. "Ne oldu? Bir terslik mi var?"
Laptopun ekranını hafifçe bana doğru çevirdi. Ekranın üst kısmında Milano Politeknik Üniversitesi'nin amblemi duruyordu.
"Yüksek lisans ve kabul mektubu," dedi Çınar, sesi pürüzsüz ama derinden gelen bir tereddütle dolu. "Geçen yıl, sen bu eve taşınmadan önce başvurmuştum. Tam burslu kabul gelmiş... Eylül’de başlıyor."
Sessizlik bir an için salona çöktü. İçimde hafif bir sızı belirse de yüzümdeki gülümsemeyi kaybetmedim.
"Çınar bu... bu harika bir haber!" dedim neşeyle, geri çekilip yüzüne bakarak. "Neden bu kadar durgunsun?"
Çınar gözlüklerini çıkardı, masaya bıraktı. Oturduğu sandalyeyi bana doğru döndürüp ellerimi tuttu. Siyah gözlerinde, aylardır ilk kez o eski yalnızlık korkusunun gölgesi belirdi.
"Eylül," dedi, her kelimeyi dikkatle seçerek. "Ben hayatım boyunca babamın mükemmeliyetçi beklentilerini karşılamak için her şeyi tek başıma planladım. Ama sen bu eve girdiğin an, benim tek kişilik planlarımın hepsi yıkıldı. Şimdi iki seçeneğim var: Ya İtalya’ya gidip seni burada, İstanbul’da bırakacağım ya da bu kabulü reddedip burada kalacağım."
"Kabulü reddetmek mi?" dedim kaşlarımı çatarak. "Çınar saçmalama lütfen. Bu senin en büyük hayalindi."
"Benim hayalim," dedi eğilip elimi öperek, "senin olmadığın bir şehirde tek başına bina çizmek değil artık. Ben o duvarları seninle yıktım Aras."
Gülümsedim. Elimi yanağına koydum, başparmağımla elmacık kemiğini okşadım.
"Peki Mimar Bey," dedim muzip bir tonla. "Eğer bir hukukçuyla ev arkadaşlığı yapıyorsan, krizleri sadece iki seçenekle sınırlayamayacağını öğrenmiş olman gerekirdi. Neden üçüncü bir seçenek oluşturmuyoruz?"
Çınar kaşlarını kaldırdı. "Üçüncü seçenek?"
"Benim Erasmus başvurum önümüzdeki dönem açıklanıyor. Üstelik Milano Üniversitesi Hukuk Fakültesi birinci tercihimdi. Eğer stajımı ve derslerimi oraya denk getirirsem... o İtalya sokaklarında beni çekmek zorunda kalacaksın."
Çınar’ın gözlerindeki o tereddüt gölgesi bir anda buharlaştı. Yüzünde beliren o devasa, huzurlu gülümseme haftalardır gördüğüm en güzel şeydi. Beni belimden tutup tek bir hamlede kucağına çekti.
"Yani," dedi fısıltıyla, dudakları yanağıma değerken, "milimetrik planlarımıza Milano’yu da mı dahil ediyoruz?"
"Sen yeter ki cetvelleri kır," dedim boynuna sarılarak. "Ben her haritaya uyarım."
Ertesi gün Selin, bu çift taraflı zaferi kutlamak için elinde kocaman bir pastayla eve adeta çıkarma yaptı.
"Biliyordum!" diye bağırdı Selin, salondaki masaya pastayı bırakırken. "İtalya’ya gidiyorsunuz! Kızım ben size ne dedim? Bu adamın buzlarını eriteceksin dedim! İtalyan mimarlar bile Çınar Demir’den kural dersi alacak şimdi!"
Çınar Selin’in bu neşeli gevezeliğine kahkahayla karşılık verdi. Artık o eski mesafe bütünüyle kalkmıştı. Selin pizza slices'larını tabaklara bölerken, Çınar arkamdan sokulup elindeki küçük siyah kutuyu masanın üzerine bıraktı.
"Bu ne?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Aç bak," dedi Çınar kulağıma doğru eğilerek.
Kutuyu açtığımda içinde gümüş, oldukça şık ve zarif bir kalem duruyordu. Üzerine çok ince bir işçilikle bir şeyler kazınmıştı. Kalemi elime alıp üzerindeki yazıyı okudum:
> 'Kırılan tüm cetvellerin ve yeniden çizilen tüm sınırların mimarına... Eylül'e.'
>
Gözlerim doldu. Selin kenardan "Ayy ben ağlayacağım galiba, bu kadar romantizm benim bünyeme fazla!" diye söylenirken ben dönüp Çınar’ın boynuna atıldım.
Gece geç saatlerde Selin gitmiş, ev tamamen o tanıdık, dingin sessizliğine bürünmüştü.
Balkonun kapısı hafife açıktı. İçeri giren yaz rüzgârı tülleri havalandırırken salondaki pikapta her zamanki o melodi çalıyordu. Çınar arkamdan gelip kollarını belime doladı. Çenesini omzuma yasladı.
"Yarın eşyaları toplamaya başlayacağız," dedi fısıltıyla. "Bu evi kapatıp yeni bir şehre gideceğiz."
"Korkuyor musun?" diye sordum elini tutarak.
"Hiç korkmuyorum," dedi Çınar net bir sesle. Beni kendine doğru çevirdi. Siyah gözleri gecenin loş ışığında pırıl pırıl parlıyordu. "Çünkü ben evimin dört duvardan veya milimetrik planlardan ibaret olmadığını öğrendim Eylül. Benim evim... senin yanın."
Eğilip dudaklarıma uzun, derin ve tüm o geçen ayların izini taşıyan kararlı bir öpücük bıraktı.
“Ee ne demiş can ozan. Sar, bu şehri en başından yak
kim der ki bu rüyadan uyan
ona uzat.”
