8. bölüm · Komşum Değil, Kabusum!
Artık Kaçmak Yok
Pazartesi sabahına gözlerimi açtığımda salon, güneşin ilk sarı ışıklarıyla dolmuştu.
Alışık olduğum o yalnız ve gergin evin havasının tamamen değiştiğini hissettim. Tavanı izlerken bir an için dün gece yaşananların zihnimin bana oynadığı bir oyun olup olmadığını düşündüm. Fakat kucağımdaki ince battaniye, sehpanın üzerinde duran iki boş kahve bardağı ve Çınar’ın belimdeki ağır, yakıcı sıcaklığı bir hayal olmadığını kanıtlıyordu.
Dün geceki o büyük patlamadan sonra ikimiz de odalarımıza çekilememiştik. Halının üzerine uzanmış, saatlerce ne bir kuraldan ne de derslerden konuşmuştuk. Çınar ilk kez bana çocukluğunu, mimarlık tutkusunun arkasındaki o mükemmeliyetçi babasını ve duvar örmezse dağılacağını sanan o küçük çocuğu anlatmıştı.
Gözlerimi yavaşça ona çevirdim.
Gözlükleri yoktu. O her zaman çatık duran kaşları gevşemiş, çene kaslarındaki o kronik gerginlik tamamen kaybolmuştu. Onu ilk kez bu kadar huzurlu görüyordum. Yüzüne düşen bir tutam siyah saçı geriye ittiğimde hafifçe kıpırdadı, gözlerini araladı.
Siyah gözleri doğrudan gözlerimi buldu. Ne bir irkilme vardı yüzünde ne de o bildik kaçış refleksi.
"Günaydın Aras," dedi. Sesi uykudan dolayı pürüzlü, derin ve şaşırtıcı derecede sıcaktı.
"Günaydın Demir."
Eli belimdeki kavrayışını sıkılaştırıp beni kendine biraz daha çekti. Başını boynumun girintisine gömüp derin bir nefes aldı. Bedeninin sıcaklığı bir anda içimi kapladı.
"Rüya olmadığını kontrol ediyorum," diye fısıldadı boynuma doğru.
"Rüya değildi," dedim elimi saçlarının arasına geçirerek. "Cetvellerin gerçekten kırıldı."
Çınar Demir’in göğsünden yükselen o hafif gülme sesini duymak dünyadaki en güzel melodiden bile daha tatlıydı. Başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözlerinde o eski, buz gibi duvarların yerini bambaşka bir ateş almıştı.
"Kırıldı," dedi kabullenerek. Eğilip dudaklarına yumuşak, acelesiz bir öpücük kondurdu. "Ve bir daha birleştirmeye hiç niyetim yok."
Mutfakta kahvaltı hazırlarken evdeki atmosfer tamamen değişmişti. Artık ne zaman patlayacağı belirsiz o gerginlik gitmiş; yerine dingin bir huzur gelmişti. Çınar tezgahın kenarına yaslanmış, elindeki kupadan kahvesini yudumlarken gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu.
"Saat dokuz buçuk," dedim masaya zeytin tabağını koyarken. "Amfide olman gerekmiyor mu senin?"
"Gerekiyor," dedi düz bir sesle.
"E, gitmiyor musun?"
Kupasını masaya bıraktı, arkamdan yaklaşıp kollarını belime doladı. Çenesini omzuma yasladı. "Bugün bütün dersleri astım."
Şaşkınlıkla ona döndüm. "Çınar Demir ders mi asıyor? Sen? Düzen ve kural abidesi adam?"
"O adam dün gece Şile yolundaki fırtınada kaldı," dedi gülümseyerek. Dudaklarını yanağıma bastırdı. "Bugün sadece seninle kalmak istiyorum."
Tam o sırada masadaki telefonum titredi. Ekranda Burak’ın ismi belirdi. Çınar’ın belimdeki kolları anında kaskatı kesildi. Yüzündeki o yumuşak ifade bir anlığına gölgelendi ama bu kez kaçmadı veya soğuk yapmadı. Sadece bakışları ciddileşti.
Telefonu açtım: "Efendim Burak?"
"Eylül, günaydın," dedi Burak. "Fakültedeyim de, dün teslim ettiğimiz ödevle ilgili profesör birkaç düzeltme istedi. Dersten sonra kütüphaneye uğrayabilir misin?"
Çınar’a baktım. Bakışlarını benden ayırmadan beni izliyordu.
"Şey... Burak, bugün fakülteye geçmeyeceğim," dedim net bir sesle. "Notları bana mail atarsan evden bakıp sana dönerim."
Burak bir an duraksadı. "Anladım... İyi misin, bir sorun yok ya?"
"İyiyim, çok iyiyim. Sadece bugün biraz dinleniyorum."
Telefonu kapattığımda Çınar’ın gözlerindeki gergince bekleyiş yerini derin bir nefese bıraktı.
"Memnun oldun mu Demir Bey?" dedim kaşlarımı kaldırarak.
Çınar belimden tutup beni tek bir hamlede kendine çekti. "Çok," dedi fısıltıyla. "Tahmin edebileceğinden çok daha fazla."
"Burak sadece bir arkadaşım Çınar. Bunu biliyorsun değil mi?"
"Biliyorum," dedi parmak uçlarıyla yüzüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına iterken. "Ama sana benden başka birinin bakması bile sinirlerimi bozuyor. Buna alışmam zaman alacak Aras."
"Alışırsın," dedim gülümseyerek. "Zamanımız çok."
Çınar eğilip beni derin bir öpücüğün içine çekti. Haftalardır devam eden o belirsiz ve mesafeli süreç nihayet yerini kesin bir kabullenişe bırakmıştı.
Öğleden sonra Çınar salondaki masasında laptopundan projelerini düzenliyor, bense berjerde Burak’ın attığı Hukuk notlarını inceliyordum. İki saat öncesine kadar aramızda duran o aşılmaz duvarların yerini, arada bir birbirimize kaçamak bakışlar attığımız tatlı bir yakınlık almıştı.
"Şu notlara çok mu odaklanacaksın?" dedi Çınar birden.
Başımı kaldırdım. Gözlüklerini burnunun üzerine indirmiş, çatık kaşlarının altından bana bakıyordu.
"Gelecek hafta vize haftası Demir," dedim tebessümle. "Herkes senin gibi tek gecede maket bitiremiyor."
Ayağa kalktı. Yavaş adımlarla berjerin yanına geldi, bilgisayarımın kapağını hafifçe aşağı bastırıp kapatmama neden oldu. Sonra yanıma, berjerin geniş kolçağına oturdu.
"Mola veriyorsun," dedi itiraz kabul etmeyen bir tonla.
"Çok otoritersiniz Demir Bey."
"Sadece zamanımı verimli kullanıyorum," dedi eğilip şakaklarıma küçük bir öpücük kondurarak. "Ayrıca akşama bir planım var. Dışarı çıkıyoruz. İki kişilik, sadece senin ve benim olduğum bir akşam yemeği."
Akşam saat sekizde Kadıköy’ün ara sokaklarından birindeki loş, küçük bir restorandaydık. Çınar üzerindeki siyah boğazlı kazağı ve kabanıyla yine o mesafeli mimar havasındaydı ama bu kez masa üzerinde duran elini hafifçe öne uzatıp parmaklarımı kavrayarak o imajı baştan aşağı yıkıyordu.
"Eee," dedim şarabımdan bir yudum alıp ona bakarken. "Yerdeki kırmızı bantlar tamamen kalktığına göre, yeni ev kurallarımız ne olacak mimar bey?"
Çınar tabağındaki çatalı yavaşça bıraktı. Gözlüklerinin arkasındaki siyah gözlerinde muzip bir ışık çaktı.
"Birinci kural," dedi, parmaklarımı biraz daha sıkı kavrayarak. "Evde Burak adı anılmayacak."
"Kıskançlığın bu kadarı da fazla ama Demir," dedim gülerek.
"Kıskançlık değil, alan savunması," dedi gayet ciddi bir ifade takınmaya çalışarak. Ama dudaklarının kenarındaki o hafif kıvrılma kendini ele veriyordu. "İkinci kural: Çalışma saatlerinde salonda olacaksan, benim odak noktamı bozduğun için cezanı ödeyeceksin."
"Nasıl bir cezaymış o?"
Çınar masanın üzerinden biraz öne doğru eğildi. Sesi pürüzlü ve kısıktı. "Her otuz dakikada bir mola vereceksin ve o molalarda kontrol tamamen bende olacak."
"Gözüm korktu sanki," dedim kalbimin hızlanan ritmini gizlemeye çalışarak. "Peki benim koyacağım kurallar ne olacak?"
"Senin tek bir kural koyma hakkın var Aras," dedi gözlerimin içine bakarak.
"Neymiş o?"
"Bir daha asla benden kaçmayacaksın. Duvar örsem bile, o duvarı yıkmak için elindeki ilk T cetvelini bana fırlatacaksın."
Kahkahamı tutamadım. Çınar Demir’in o buz gibi, kuralcı, milimetrik dünyası tamamen formu değiştirmişti ama özündeki o sahiplenici ve kararlı tavır hâlâ oradaydı. Ve ben, bu yeni mimari tasarımdan son derece memnundum.
"Anlaştık," dedim elimi elinin altından çevirip parmaklarımı parmaklarına kenetleyerek. "Kırmızı çizgiler söküldü, duvarlar yıkıldı. Artık ne kaçış var ne de saklanacak bir alan."
Çınar elimi kaldırıp dudaklarına götürdü. İkimiz de biliyorduk; bu hikâyedeki en zor kısım geride kalmıştı. Şimdi, yıkılan o eski duvarların üzerine yepyeni, tamamen bize ait bir hayat inşa ediyorduk.
Yemekten döndüğümüzde evdeki loş ışık her zamankinden daha sıcak görünüyordu gözüme. Montlarımızı asıp salona geçtiğimizde Çınar pikabın yanına yürüdü. Plakların arasından birini seçip iğneyi yavaşça üzerine bıraktı.
Salona dökülen o tanıdık melodiyle gülümsedim.
"Yine mi Chopin?" dedim berjerin kenarına ilişip ona bakarken.
"Bu kez ritmi ben belirliyorum Aras," dedi Çınar, yanıma yaklaşıp elimden tutarak beni ayağa kaldırırken.
Gözlerinin içindeki o derin, huzurlu ifadeyle beni kendine doğru çekti. Belimdeki eli sarsılmaz ama inanılmaz derecede nazikti. Başımı göğsüne yasladım; kalbinin ritmi, salonda yankılanan piyano sesine karışıyordu.
"Cetveller, kurallar, planlar..." diye fısıldadım göğsüne doğru. "Sana hepsini unutturduğum için pişman değilsin, değil mi?"
Çınar çenesini başımın üzerine koydu. Eli sırtımda hafifçe gezinirken derin bir nefes aldı.
"Ömrümde aldığım en doğru karardı," dedi fısıltıyla. "Şimdi tek bir planım var."
"Neymiş o?"
"Seni bir daha hiçbir sınırın arkasında bırakmamak."
12. BÖLÜM: Plan Dışı Çizimler
> Bölüm Şarkısı: Leyla The Band – Yokluğunda
>
Salondaki pikabın iğnesi plağın sonuna geldiğinde çıkan o hafif cızırtı, gecenin derin sessizliğinde yankılandı. Ama ikimiz de kımıldamadık. Çınar’ın kolları belimde bir an bile gevşememişti; benimse başım hâlâ onun kalbinin hemen üzerinde, düzenli ve güçlü atışlarını dinlediğim yerde duruyordu.
"Yarın," diye fısıldadım, sesim gecenin dinginliğine karışırken. "Fakültede herkes yüzümüzdeki bu değişimi fark edecek, biliyorsun değil mi?"
Çınar başını hafifçe geriye çekip yüzüme baktı. Gözlükleri masada kaldığı için bakışları daha keskin, daha çıplaktı. Yüzümde gezinen parmak uçları tüy kadar hafifti ama bıraktığı iz bir o kadar yakıcıydı.
"Fark etsinler," dedi duraksamadan. Sesi o kadar kendinden emindi ki, bir an için onun haftalarca evdeki eşyaların arasına milimetrik bantlar çeken adam olduğuna inanmak imkânsızdı. "Beni ilgilendiren tek şey bu duvarların içinde ne yaşadığımızdı Aras. Artık bu duvarlar yıkıldığına göre, dışarıdakilerin ne gördüğü umrumda değil."
"Hadi ama Demir Bey," dedim kaşlarımı hafifçe kaldırarak. "Sizin o meşhur 'kusursuz, soğuk ve erişilmez mimarlık öğrencisi' imajınız zedelenmeyecek mi yani?"
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Beni belimden tutup tek bir hamlede berjerin üzerine oturttu, kendisi de önümde diz çöktü. Elleri dizlerimin üzerine yerleştiğinde, aramızdaki boy farkı bir anlığına kapanmıştı.
"O imaj," dedi parmağının boğumuyla yanağımı okşarken, "senin salona o fırtınalı günde girdiğin ilk an yıkıldı zaten. Ben sadece uzun süre o enkazın altında kalmamaya çalıştım. Ama kabullenmek lazımdı; bazı yıkımlar, inşa etmekten çok daha güzeldir."
Eğilip alnımı alnına yasladım. Soluklarımız birbirine karışırken ikimizin de yüzünde aynı huzurlu gülümseme vardı.
Ertesi sabah kampüsün geniş merdivenlerini çıkarken hava serindi ama güneş pırıl pırıl parlıyordu.
Ben fakültedeki sabah dersine yetişmek için erken ayrılmış, Çınar'ı salonda son projesinin paftalarını toplarken bırakmıştım. Ama giderken kapının eşiğinde beni durdurup dudağıma kondurduğu o uzun, acelesiz öpücük hâlâ dudaklarımı yakmaya devam ediyordu.
"Eylüüttt!"
Arkamdan gelen o aşırı neşeli, coşkulu çığlıkla irkildim. En yakın dostum Selin, elindeki iki büyük bardak iced latte ile bana doğru koşuyordu. Üzerindeki renkli kazağı ve her zamanki cıvıl cıvıl enerjisiyle tam bir romcom kankası imajı çiziyordu.
"Selin, sakin ol! Kahveleri döküp fakülteyi yakacaksın," dedim gülerek.
Selin yanıma ulaştığında nefes nefese koluma girdi. Gözleri adeta bir dedektif gibi yüzümü tarıyordu. "Kızım senin yüzüne ne olmuş? Işıl ışıl parlıyorsun! Cildine yeni bir Kore serumu mu başladın, yoksa... beklediğim o tarihi gelişme nihayet yaşandı mı?"
Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama Selin beni yıllardır tanıyordu. "Ne gelişmesi Selin ya? Alt tarafı güzel uyudum."
"Yeme beni Eylül Aras!" dedi Selin, sesini biraz düşürüp kıkırdayarak. "O 'Buzul Mimarı' dün akşamdan beri takip ediyorum ben. Normalde yanından geçen insana alan savunması yapıp iki metre mesafe koyan adam, bugün derse girerken herkese selam verdi! Herkese diyorum! Sınıftakiler Çınar Demir'e uzaylı çarptı sanıyor. Anlat çabuk, o kırmızı bantlar söküldü mü?"
Dudaklarımı ısırıp başımı salladığımda Selin koridorun ortasında küçük bir çığlık attı.
"Biliyordum!" diye fısıldadı heyecanla sarılarak. "O adamın o mesafeli, cool hallerinin arkasında tam bir romcom jönü yattığını biliyordum! Sana o 'Mimar Bey' halleri sökmeyecekti zaten. Şimdi detay ver, ilk öpücük kimden geldi?"
"Selin, koridorun ortasındayız bağırma!" dedim kıpkırmızı olarak.
"Ayy tamam tamam! Ama bu akşam bana gelip kahve eşliğinde bütün detayları, milim milim anlatacaksın. O adamın o kuralcı duvarlarını yıktın ya, heykeli dikilmeli senin fakültenin bahçesine!"
Selin'in bu çocuksu heyecanı ve beni içtenlikle destekleyen o neşeli hali içimi ısıttı. Ama tam o sırada yanımıza doğru yaklaşan Burak’ı görünce Selin’in de yüzündeki o muzip ifade biraz ciddileşti.
"Selam kızlar," dedi Burak, elindeki klasörlerle yanımıza gelerek. "Eylül, dün akşam gelemeyince profesörün istediği notları düzenledim, sana atacaktım."
"Aaa Burakçığım," diye araya girdi Selin hemen, sadık bir dost gibi durumu kollayarak. "Eylül bu aralar ortak disiplin projesi yüzünden inanılmaz yoğun ya. Hatta biz de tam Mimarlık fakültesiyle olan o ortak pafta teslimini konuşuyorduk, değil mi Eylül?"
"Evet," dedim Selin’e minnettar bir bakış atarak. "İnceleyip sana döneceğim Burak, teşekkür ederim."
Burak bir şeylerin farkında gibiydi ama üstelemedi. "Peki, kolay gelsin," deyip uzaklaştı.
Selin arkasından bakıp dirseğiyle beni dürttü. "Geçiş protokolü başarıyla tamamlandı. Şimdi hemen kafeteryaya gidiyoruz, senin Buzul Mimar da orada proje tüpüyle nöbet tutuyor zaten."
13. BÖLÜM: Statik Denge ve Statik Huzursuzluk
> Bölüm Şarkısı: Adele – Love In The Dark
>
Kafeteryanın en arka köşesindeki masaya geçtiğimizde Çınar bizi bekliyordu. Selin onun masasında duran o devasa proje tüpünü görünce gözlerini devirdi.
"Çınar Bey," dedi Selin masaya otururken. "Görüyorum ki mimari teçhizatınızla yine alan savunmasındasınız. Ama müjdeyi aldım, sert mizaçlı imajınızın altından çıkan romcom kahramanını tebrik ederim."
Çınar gözlüklerinin arkasından Selin’in bu neşeli çıkışına hafif, belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdi. Normalde kimsenin bu tarz şakalarına izin vermezdi ama Selin’in benim en yakın dostum olduğunu bildiğinden tolerans seviyesi şaşırtıcı derecede yüksekti.
"Selin," dedi Çınar düz ama yumuşak bir tonla. "Eylül’ü laf bombardımanına tutmayı bitirdiysen, izin verirsen ben biraz vakit geçireyim."
"Aaa bak sen!" dedi Selin gülerek ayağa kalkarken. "Hemen kovulduk. Tamam tamam, ben Şeyda Hoca’nın odasına geçiyorum zaten, ortak sunum listelerini asacakmış. Eylül, sonra görüşürüz tatlım!"
Selin neşeyle yanımızdan ayrılırken Çınar masanın altından bacağını bacağıma değdirecek şekilde yaklaştı. Elimi tutup kendi güçlü elinin arasına aldı.
"Arkanızdan sağlam bir stoper var," dedi Çınar, Selin’in gidişini izlerken.
"Öyledir," dedim tebessümle. "Selin olmasaydı bu evdeki o soğuk savaşta moralimi kim yükseltecekti sanıyorsun?"
"O soğuk savaşı kazandığın için şanslıyım," dedi, cebinden o siyah kaplı çizim defterini çıkarıp masaya bırakırken. Sayfaları açıp bana berjerde okurken çizdiği o detaylı silüetimi gösterdi. "Çünkü ben bu kağıtlardaki çizgilerle yetinmek üzereydim."
O an kafeteryadaki loş ışık ve aramızdaki o büyüleyici çekim tam anlamıyla zirvedeydi. Ancak kader, romcom hikayelerinin en tatlı anlarına bir fırtına eklemeyi her zaman sever.
Beş dakika sonra Selin kafeteryaya adeta uçarak geri döndü. Ama bu kez yüzünde o neşeli ifade yoktu; aksine benzi atmıştı, elindeki kağıda bakıyordu.
"Eylül... Çınar..." dedi Selin, nefes nefese masamıza yanaşarak. "Hoca panoya duyuruyu astı. Bir sorun var. Büyük bir sorun."
Çınar’ın bakışları anında ciddileşti. "Ne oldu Selin?"
Selin kağıdı masaya bıraktı. "Fakülte yönetimi, bölümler arası ortak projelerde aynı ikametgahı paylaşan öğrencilerin birlikte çalışmasını 'akademik etik ve tarafsız değerlendirme' kurallarına aykırı bulmuş. Birisi yönetime dilekçe vermiş! Sizin ortak projeniz iptal edildi. Üstelik... aynı evde kalmanızla ilgili disiplin kuruluna inceleme yazısı gönderilmiş!"
Masa bir anda buz kesti.
Çınar’ın tuttuğu elimdeki kavrayışı kaskatı kesildi. Gözlüklerinin arkasındaki o yumuşak, aşık adam bir saniyede yok oldu; yerini tamamen kendi savunma mekanizmalarının arkasına çekilen o buzul mimara bıraktı.
"Dilekçeyi kimin verdiğini bilmiyoruz," dedi Selin panikle. "Ama Şeyda Hoca haftaya inceleme olacağını söyledi. Bursun ve dönemin riske girebilirmiş Çınar."
14. BÖLÜM: Kırmızı Çizgilerin Ötesi
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Salondaki loş ışık bu kez huzur değil, ağır bir gerginlik yayıyordu. Çınar masanın başından saatlerdir kalkmamıştı. Dizüstü bilgisayarındaki akademi yönetmelik maddelerini milim milim inceliyor, bir yandan da disiplin kuruluna sunulacak evrakları düzenliyordu.
Selin akşam bizi eve bırakırken defalarca özür dilemiş, okulda bu konuyu araştırıp dilekçeyi kimin verdiğini bulacağına söz vermişti. Ama asıl mesele dilekçe değil, Çınar’ın yeniden o aşılmaz duvarlarının arkasına kaçma eğilimiydi.
Berjerden kalktım. Yavaş ve kararlı adımlarla çalışma masasına yürüdüm.
Çınar bakışlarını ekrandan çekmedi ama yaklaşmamı her hücresiyle hissediyordu. "Aras, odana geçsen iyi olur. Birkaç rapor hazırlamam lazım," dedi, o eski buz gibi tınıyı sesine geri oturtmaya çalışarak. "Yönetim incelemesi bitene kadar evde de mesafeli durmamız gerekiyor."
Bilgisayarın kapağını uzanıp tek hamlede kapattım.
Çınar şaşkınlıkla başını kaldırdı. "Ne yapıyorsun?"
"Seni o eski duvarlarının arkasına kaçırmıyorum Demir Bey," dedim, masanın kenarına yaslanarak. "Sen haftalarca o cetvellerin, milimetrik hesapların arkasına saklandın. Dün gece o çizgileri silerken 'bir daha kaçış yok' diyen sen değil miydin?"
"Durum değişti!" dedi ayağa kalkarak. Aramızdaki mesafe bir anda sıfırlandı. Boy farkımız yüzünden başımı kaldırmak zorunda kaldım ama bakışlarımı bir an bile kaçırmadım. "Senin geleceğin söz konusu! Benim bursum, senin dönemin... İsimsiz bir dilekçe yüzünden akademik hayatının zedelenmesine izin mi vereyim?"
"Beni korumak için benden uzaklaşamazsın Çınar!" dedim net bir sesle. "Biz bir kuralı ihlal etmedik. Aynı evde yaşamak da, birbirimize değer vermek de akademiye aykırı değil. Sen her şeyi tek başına üstlenip yine o soğuk adama bürünemezsin."
Çınar’ın göğsü hızla kalkıp indi. Parmakları masanın kenarını o kadar sıkı kavradı ki eklemleri beyazladı.
"Ben hayatım boyunca her şeyi hesaplayarak yaşadım Aras," dedi sesi pürüzlenerek. Bir elini kaldırıp şakağını sıktı. "Babamın beklentileri, okuldaki birinciliklerim, bu evdeki eşyaların yeri bile bir nizama bağlıydı. Sen geldin... ve bütün o sistemi un ufak ettin. Şimdi bu kaosta seni koruyamazsam kendimi affetmem."
"Beni korumak için elimi tutman yeterli," dedim, elini tutup şakağından indirmesini sağlayarak. Parmaklarımızı sıkıca kenetledim. "Selin okulda durumu araştırıyor. Biz de burada oturup o disiplin kuruluna sunulacak en kusursuz savunmayı hazırlayacağız. Mimar sensin, stratejiyi kuran hukukçu ben olayım. O kurula da, o dilekçeyi veren her kimse ona da bu evi de, projeyi de dar ederiz."
Çınar gözlerimin içine baktı. Yüzündeki o katı, sarsılmaz maske yavaşça çözüldü. Kenetlenen ellerimize baktı, sonra çekip beni göğsüne doğru bastırdı. Kolları sırtımı öyle bir kenetledi ki, kalbinin o fırtınalı atışını tüm bedenimde hissettim.
"Çok tehlikelisin," diye fısıldadı saçlarımın arasına. "Tüm statik hesaplarımı altüst ediyorsun."
"Öyleyimdir," dedim gülümseyerek. "Peki şimdi ne yapıyoruz mimar bey?"
Geri çekildi. Yüzüme düşen bir saç telini geriye iterken gözlerindeki o korkusuz, kararlı ışık yeniden yanmıştı.
"Şimdi," dedi, "o disiplin kuruluna hayatlarının en kusursuz savunmasını hazırlıyoruz. Ve bu kez, kırılan o cetvelleri birleştirmelerine asla izin vermiyoruz."
Salondaki çalışma masasının üzeri adeta bir savaş alanına dönmüştü.
Bir tarafta Çınar’ın milimetrik çizim paftaları, çizim kalemleri ve mimari yönetmelik kitapçıkları; diğer tarafta benim Anayasa Hukuku notlarım, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği çıktıları ve rengârenk fosforlu kalemlerim duruyordu.
Gecenin saat üçüydü. Dışarıda İstanbul’un üzerine tatlı bir yaz serinliği çökmüş, hafif bir rüzgâr tül perdeleri havalandırıyordu.
Çınar, gözlükleri burnunun ucuna düşmüş vaziyette masadaki ikametgah belgelerini dosyalıyordu. Üzerindeki gri t-shirt’ün kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Saçları darmadağınıktı ama o çatık kaşlarının altındaki gözlerde artık çaresizlik veya kaçış değil, katıksız bir odaklanma vardı.
"Peki," dedim elimdeki pembe fosforlu kalemi masaya hafifçe vurarak. "Madde 14/B diyor ki: 'Öğrencilerin kişisel konaklama tercihleri, akademik tarafsızlığı zedeleyecek doğrudan bir çıkar çatışması kanıtlanmadığı sürece disiplin soruşturmasına konu edilemez.' Yöneltilen suçlamanın hiçbir hukuki dayanağı yok Demir."
Çınar başını kaldırıp bana baktı. Dudaklarının kenarında haftalardır ilk kez bu kadar rahat, bu kadar muzip bir tebessüm belirdi.
"Hukukçu ev arkadaşı edinmenin en büyük avantajı bu sanırım," dedi sesi uykusuzluktan pürüzleşmiş bir tonla. "Saniyeler içinde fakülte yönetimini mat edebiliyorsun."
"Ayrıca," dedim sandalyemi onun sandalyesine biraz daha yaklaştırarak, "ev arkadaşlığı sözleşmemizin tarihi, ortak disiplin projesinin açıklanmasından iki ay öncesine dayanıyor. Yani ortada planlanmış bir 'akademik avantaj sağlama' durumu imkânsız. Statik hesabın kadar net bir savunma bu."
Çınar elindeki kalemi bıraktı. Sandalyesini bana doğru döndürüp aramızdaki mesafeyi kapattı. Uzun parmakları, masanın üzerinde duran elime uzandı. Sıcak parmak boğumları elimi kavradığında içimdeki o kriz gerginliği bir anda buharlaşıp gitti.
"Biliyor musun Aras?" dedi, gözlerimin içine derin derin bakarken. "Eğer üç hafta önce bana birisinin düzenimi bozacağını, beni gece yarısı disiplin yönetmeliği okumaya zorlayacağını ve bundan keyif alacağımı söyleseydi, adamı akıl sağlığı kontrolüne gönderirdim."
"Görüyorsun işte," dedim kaşlarımı kaldırarak. "Kırılan cetveller insanı bazen esnetebiliyor Demir Bey."
Eğilip dudağıma hızlı ama yakıcı bir öpücük kondurdu. "Sadece seni esnetiyor," diye fısıldadı tam dudaklarımın üzerinde.
Tam o sırada salondaki sessizlik, sehpanın üzerinde duran telefonumun kamerasının flaşıyla bölündü. Ekran ışığı yandı ve ardı ardına gelen mesaj bildirimleri sessizliği yırttı.
Ekranda Selin’in ismi görünüyordu. Üstelik saat gecenin üçü olmasına rağmen.
Selin: EYLÜÜÜL! UYUĞUYORSAN UYAN! DETEKTİF SELİN İŞ BAŞINDA!
Selin: Dilekçeyi kimin verdiğini buldum! Sıkı durun!
Selin: Fotoğrafı atıyorum şimdi, şok olacaksınız!
Çınar ile aynı anda telefona uzandık. Ekrana düşen fotoğraf, Fakülte Sekreterliği'nin teslim evrak defterinden çekilmiş gizli bir kareydi. Dilekçeyi veren kişinin imzası ve ismi net bir şekilde okunuyordu: Mert Altınay.
Çınar ismi gördüğü an kaskatı kesildi. Çene kası öyle bir kasıldı ki, yüzündeki yumuşak ifadeden eser kalmadı.
"Mert..." diye mırıldandı, sesi adeta bir bıçak kadar keskindi.
"Şu Mimarlık üçüncü sınıftaki Mert mi?" diye sordum şaşkınlıkla. "Senin geçen sene proje yarışmasında geçtiğin çocuk?"
"Evet," dedi Çınar, gözlerini telefondan ayırmadan. "Yarışmayı kaybettiğinden beri her projemde bir açık aramaya çalışıyordu. Ama bunu bu kadar kişisel ve belden aşağı bir seviyeye çekeceğini tahmin etmemiştim."
Hemen Selin’e yazdım:
Ben: Selin sen bir harikasın! Bunu nasıl buldun?!
Selin: Fakülte sekreteri bizim amcanın eski ev sahibi :)) Küçük bir çay sohbeti ve birkaç tatlı söz her kapıyı açar bebeğim! Şimdi o Mert denen kıskanç abideyi kendi kazdığı kuyuya düşürme zamanı! Sabah kafeteryada buluşuyoruz.
Çınar telefonu masaya bıraktı. Ayağa kalkıp salonun ortasında birkaç adım attı. Yüzündeki o soğuk, kararlı ifade geri gelmişti ama bu kez bana karşı bir duvar değildi; aksine, bizi korumak için çekilen bir kalkandı.
"Demek Mert..." dedi kendi kendine konuşur gibi. "Demek benim kırmızı çizgilerimi merak ediyor."
"Çınar," dedim ayağa kalkıp arkasından yaklaşarak. Ellerimi beline doladım, başımı sırtına yasladım. "Öfkeyle hareket etme. Yarın her şeyi kuralına göre yapacağız. Elimizde hem hukuki savunmamız hem de bu asılsız ihbarın belgesi var."
Çınar sırtındaki dokunuşumla derin bir nefes verdi. Omuzları gevşedi. Arkasını dönüp bana baktı, elleri belimi buldu.
"Kuralına göre yapacağız Aras," dedi gözlerinde beliren o tehlikeli ama çekici ışıkla. "Ama Mert, bir mimarın çizgileriyle oynadığında o çizgilerin altında kalacağını öğrenecek."
Ertesi sabah kampüs her zamankinden daha kalabalıktı. Vize haftası yaklaştığı için kütüphane ve kafeteryalar tıklım tıklımdı.
Selin kafeteryanın bahçe kısmındaki büyük masada oturmuş, bizi bekliyordu. Üzerinde lila rengi bir ceket, elinde büyük boy kahvesiyle tam bir operasyon yöneten ajana benziyordu. Biz yanına oturduğumuzda gözleri ışıldadı.
"Günün kahramanları geldi!" dedi Selin neşeyle. "Eee, gece nasıl geçti? Savunma planı hazır mı?"
"Tüm maddeler hazır Selin," dedim çantamdan dosyayı çıkarırken. "Ayrıca Mert’in bu ihbarı yaparken kullandığı 'akademik avantaj' iddiasını çürütecek tüm geçmiş ders notlarımızı da ekledik."
"Harika!" dedi Selin gururla. Sonra başını Çınar’a çevirdi. "Siz nasılsınız Mimar Bey? Yüzünüzdeki o buzul ifade biraz erimiş gibi duruyor, Eylül size iyi gelmiş."
Çınar hafifçe gülümsedi. "Teşekkürler Selin. Yardımların olmasaydı bu belgeye bu kadar hızlı ulaşamazdık."
"Rica ederim canım, biz Eylül ile paket programız," dedi Selin elini sallayarak. "Ama dikkat edin, Mert az önce kütüphanenin önünde arkadaşlarına hava atıyordu. 'Bu yıl Mimarlık birinciliği el değiştiriyor' diye geziyordu."
Tam o sırada, kafeteryanın girişinde Mert göründü. Yanında iki arkadaşıyla masamıza doğru yürüyordu. Yüzünde o kendine güvenen, ukala gülümseme vardı.
Çınar kımıldamadı. Çayından bir yudum aldı, gözlüklerini düzeltti.
"Gelimde duran fırtınaya bak," diye fısıldadı Selin. "Çınar, lütfen adamı maket bıçağıyla doğrama."
Mert masamızın kenarında durdu. Elleri ceplerinde, doğrudan Çınar’a baktı. "Ooo, ev arkadaşları bir arada. Soruşturma evrakları ulaştı mı Demir? Duydum ki ortak projeniz iptal edilmiş. Üzüldüm ya, o kadar 'yakın' çalışıyordunuz oysa."
Çınar çay bardağını masaya yavaşça bıraktı. Çıkaracağı tek bir tık sesi bile masadaki herkesin susmasına yetti. Ağır ağır ayağa kalktı. Boy farkı ve duruşundaki o sarsılmaz otorite, Mert’in yüzündeki o ukala gülüşü bir anda dondurdu.
"Mert," dedi Çınar. Sesi inanılmaz derecede sakin, pürüzsüz ama bir o kadar da gözdağı vericiydi. "Biliyorsun, mimarlıkta bir yapının yıkılması için temeline dinamit koymaya gerek yoktur. Bazen sadece küçük bir statik hesap hatası tüm binayı başınıza yıkar."
Mert kaşlarını çattı. "Ne saçmalıyorsun sen?"
Ben çantamdan Selin’in getirdiği evrak fotokopisini çıkarıp masanın üzerine bıraktım.
"Mert Bey," dedim hukukçu kimliğimi öne çıkararak. "Fakülte sekreterliğine verdiğiniz Asılsız İhbar Dilekçesi’nin bir örneği elimizde. Ayrıca Yükseköğretim Kanunu Madde 25 uyarınca, bir öğrenciye asılsız ve kişisel husumet gerekçesiyle disiplin soruşturması açtırmaya çalışmak, 'İftira ve Huzuru Bozma' kapsamında doğrudan sizin hakkınızda soruşturma açılmasına neden olur."
Mert’in gözleri masadaki belgeyi görünce büyüdü. Benzi bir anda sarardı. "Siz... bunu nereden buldunuz?"
"Benim evimdeki kırmızı bantlar söküldü Mert," dedi Çınar, masanın üzerinden öne doğru biraz eğilerek. Sesi fısıltı kadar kısıktı ama tüm masayı titretecek kadar ağırdı. "Ama senin etrafına öyle bir hukuki ve akademik çizgi çekerim ki, bu fakülteden mezun olana kadar o çizginin dışına adım atamazsın. Şimdi o dilekçeyi geri çekmek için sekreterliğe mi yürürsün, yoksa yarın sabah Dekanlıkta hakkındaki iftira soruşturmasını mı dinlersin?"
Mert bir bana, bir masadaki belgeye, bir de Çınar’ın buz gibi siyah gözlerine baktı. Yutkundu. Arkasındaki arkadaşlarına çaktırmamaya çalışarak geri adımlar atmaya başladı.
"Sizinle işim bitti," diye geveledi ve hızla kafeteryadan uzaklaştı.
Selin masaya bir tokat attı. "İŞTE BU! İŞTE MİMAR VE HUKUKÇU ORTAKLIĞI!" diye bağırdı heyecanla. "Kızım harikaydınız!"
Ben ve Çınar birbirimize baktık. Çınar’ın gözlerindeki o zafer ışığı ve bana bakarken beliren o derin, tutkulu ifade dünyadaki her şeye değerdi.
Çınar yerine oturdu. Masanın altından elimi tuttu, parmaklarımızı birbirine kenetledi.
"Mimar Bey," dedim kulağına doğru eğilerek. "Sanırım ilk ortak projemizi başarıyla teslim ettik."
Çınar elimi kaldırıp dudaklarına götürdü. Siyah gözlerinde muzip bir alev çaktı. "Bu sadece başlangıçtı Aras. Şimdi asıl projemize, yani bizim evimize dönebiliriz."
Kafeteryadaki o gergin ama zafer dolu anın ardından salı gününün akşamı eve döndüğümüzde, İstanbul’un üzerindeki o karanlık gökyüzü ilk kez bu kadar dingin görünüyordu.
Mert’in öğleden sonra Sekreterliğe gidip dilekçesini resmi olarak geri çekmesi ve Dekanlığın disiplin soruşturmasını tamamen rafa kaldırması, haftalardır omuzlarımızda taşıdığımız o ağır yükü tek kalemde yok etmişti.
Eve girdiğimizde montlarımızı asıp salona geçtik. Ancak bu kez evdeki o eski soğuk ve kuralcı atmosferden eser yoktu.
"Hukuk Fakültesi öğrencisi Eylül Aras," dedi Çınar, kabanını koltuğun üzerine atıp arkamdan belime sarılırken. Sesi yorgun ama bir o kadar da rahatlamış çıkıyordu. Başını boynuma gömdü, derin bir nefes aldı. "Bana hayatımın en hızlı ve en etkili savunmasını yaptırdığın için sana ne borçluyum?"
Dönüp kollarımı boynuna doladım. Gözlüklerinin arkasından bana bakan o siyah gözlerdeki dinginlik içimi eritmeye yetiyordu.
"Borç mu?" dedim dudaklarımı onun çenesine hafifçe değdirerek. "Bilmem... Mimar Bey’in bana vereceği cezaları düşünürsek, belki de alacaklı olan benimdir."
Çınar’ın göğsünden hafif, boğuk bir gülme sesi yükseldi. Beni belimden tutup tek hamlede hafifçe kaldırdı ve salondaki geniş masanın kenarına oturttu. Kendisi de tam bacaklarımın arasında durdu. Elleri belimin iki yanında kilitlendi.
"Ceza konusunu unutmadın yani?" diye sordu, dudaklarının kenarı muzipçe kıvrılarak.
"Asla unutmam," dedim göğsüne elimi koyarak. "Ne demişti kuralcı Çınar Demir? 'Çalışma saatlerinde odağımı bozarsan her otuz dakikada bir kontrol bende olacak.'"
"O kural hâlâ geçerli," dedi, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak. Soluğu dudaklarımı yakıyordu. "Ama bir kural daha eklememiz gerekiyor."
"Neymiş o yeni kural?"
"Bu evde bir daha asla birbirimizden gizli bir şey taşımayacağız. Ne bir korku, ne bir tereddüt ne de o eski duvarlar..." Eğilip dudağımın kenarına derin, yavaş bir öpücük kondurdu. "Bundan sonra her pafta, her karar birlikte çizilecek."
"Kabul," dedim, parmaklarımı ensesindeki yumuşak siyah saçların arasına geçirerek. "Anlaştık Mimar Bey."
Çınar bu kez beklemedi. Dudakları dudaklarımı bulduğunda haftalardır aramızda biriken o slow burn çekim, o ertelenmiş arzu tüm şiddetiyle salona yayıldı. Öpüşü acelesiz ama inanılmaz derecede kararlıydı. Beni masanın üzerinde biraz daha kendine çekerken, masadaki aksilikle devrilen bir kalemin yere düşme sesi bile ikimizin de umurunda olmadı.
Çünkü bu kez kaçan taraf yoktu. Bu kez iki taraf da o yıkılan duvarların enkazında birbirini bulmuştu.
Cuma akşamı Selin, büyük bir zafer kutlaması bahaniyle eve adeta baskın yaptı.
Elinde iki büyük boy pizza kutusu ve üç büyük boy bardak soğuk kahveyle kapıda belirdiğinde, üzerindeki canlı pembe ceketle salona neşe saçıyordu.
"Açılın! Zafer yemeği geldi!" diye bağırdı Selin, pizzaları masaya bırakırken.
Çınar salondaki berjerde oturmuş çizim yapıyordu. Selin’in bu gürültülü girişine kaşlarını çatmak yerine, gözlüklerini indirip hafifçe gülümsedi. O eski buz gibi adamın yerinde artık evine giren misafire—özellikle benim en yakın dostuma—hoşgörüyle bakan bir adam vardı.
"Hoş geldin Selin," dedi Çınar ayağa kalkarak.
"Hoş bulduk Mimar Bey!" dedi Selin neşeyle. "Mert’in bugün amfideki halini gördünüz mü? Kızlar, adam koridorda Çınar’ı görünce yolunu değiştirip yangın merdivenlerine kaçtı! Resmen karizmasını sıfırladınız adamın!"
Gülerek masaya tabakları dizmeye başladım. "Umarım bundan sonra kimsenin arkasından iş çevirmemesi gerektiğini öğrenmiştir."
"Öğrendi öğrendi," dedi Selin pizza slice'larından birini ısırarak. "Ayrıca Şeyda Hoca da duruma çok sevinmiş. Proje eşleşmelerinizi bireysel yürütmenize onay verdi ama sunum günlerinde aynı oturumda olacaksınız. Yani sahnede yine yan yanasınız."
Çınar yanıma gelip sandalyeye oturdu. Elini masanın altından dizimin üzerine koydu. O gizli temas, Selin’in neşeli gevezeliği arasında içimi sıcacık yaptı.
"Biz zaten hep yan yanayız Selin," dedi Çınar, gözlerini benden ayırmadan. Sesi o kadar kendinden emin ve doğaldı ki, Selin bir an elindeki pizzayla duraksadı.
"Ayy!" dedi Selin elini kalbine götürerek. "Ben bu romantizme hazır değildim! Nerede o 'Eşyaların yerini değiştirmeyin' diyen buzul Çınar Demir, nerede bu 'Biz zaten hep yan yanayız' diyen romcom jönü! Nazar değdireceğim size, maşallah deyin!"
Kahkahalarımız salonun loş ışığında yankılandı.
Gece geç saatlerde Selin gittikten sonra ev yeniden o sakin, huzurlu sessizliğine büründü.
Salondaki pikaba bu kez sakin bir caz plağı koymuştuk. Çınar balkondaki camı hafifçe aralamış, içeri giren serin gece havasını izliyordu. Üzerindeki siyah kazağı ve rahat eşofmanıyla son derece dingin görünüyordu.
Yanına yürüdüm. Arkasından sokulup kollarımı beline doladım. Başımı geniş sırtına yasladım.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordum fısıltıyla.
Çınar ellerini ellerimin üzerine koydu. Arkasını dönüp beni kucağına alacakmış gibi belimden tuttu ve camın kenarına, yanına çekti. Gökyüzündeki yıldızlar İstanbul’un ışıkları arasında cılız da olsa parıldıyordu.
"İlk gün buraya taşındığın anı düşünüyorum," dedi Çınar, gözlerimin içine bakarak. "Valizlerinle kapıda durduğunda içimden 'Bu kız benim bütün düzenimi bozacak' demiştim."
"Bozdum mu peki?" dedim tebessümle.
"Bozdun," dedi eğilip burnumun ucuna küçük bir öpücük kondurarak. "Bütün cetvellerimi kırdın, kırmızı çizgilerimi sildin, milimetrik planlarımı mahvettin. Ve hayatımda başıma gelen en güzel şey oldun Eylül."
İlk kez bana adımla, o pürüzsüz ve derin sesiyle Eylül demişti.
İçimde bir şeylerin yer değiştirdiğini, tam oturduğunu hissettim. Başımı göğsüne koydum. Çınar kollarıyla beni sıkıca sararken, kalbinin o ritmik ve güçlü atışlarını dinledim.
Artık ne yerdeki kırmızı bantlara gerek vardı, ne aşılmaz duvarlara, ne de kaçış noktalarına...
Biz, kırılan tüm cetvellerin üzerinde, kendi çizgilerimizle inşa ettiğimiz o yepyeni dünyada nihayet evimizdeydik.
