5. bölüm · Komşum Değil, Kabusum!

Bazende Böyle

Bronzunelması .

Sabahın altı buçuğunda İstanbul üzerine çöken o gri, nemli sis pencere camına yapışıp kalmıştı.
Gözlerimi açtığım ilk birkaç saniye boyunca nerede olduğumu şaşırdım. Bedenim yatağın içinde kaskatı kesilmişti. Kulaklarımda hâlâ dün gecenin sesi çınlıyordu: Kurtardık. Çınar’ın o pürüzlü, kısık fısıltısı ve parmak uçlarının elimin üzerinde bıraktığı o sıcak, yakıcı baskı...
Derin bir nefes alıp tavanı izledim. Kalbim sadece o anı hatırlayarak bile ritmini şaşırıyordu.
Ayağımı yataktan dışarı atıp soğuk parkeye bastığımda ürperdim. Üzerime gri, bol hırkamı geçirdim. Saçlarımı alelacele ensemde topuz yaparken odamın kapısını milim milim, sessizce araladım. Amacım Çınar’a yakalanmadan banyoya girmek, yüzüme buz gibi su çarpıp şu uykusuzluk sersemliğinden kurtulmaktı.
Koridorda parmak uçlarımda ilerlerken salondan gelen düzenli tıkırtıları duydum.
Aralık kapıdan içeri baktığımda duraksadım.
Çınar uyumamıştı. Ya da çok erken kalkmıştı. Üzerinde siyah bir tişört ve gri eşofman altı vardı. Masaya doğru eğilmiş halini sarı masa lambasının ışığı aydınlatıyordu. Gözlükleri burnunun ucuna düşmüştü. Elindeki ince klemensle maketinin üzerindeki milimetrik bir ahşap çıtayı sabitliyordu.
Salondaki tek ışık, masanın üzerindeki sarı çalışma lambasıydı. Toz taneleri o sarı ışığın hüzmesinde ağır ağır süzülüyordu.
Birkaç saniye onu izledim. Kirpikleri o kadar uzundu ki gölgesi elmacık kemiklerine vuruyordu. Dün gece ellerimizin birbirine değdiği o anı o da düşünüyor muydum? Yoksa bu adam için hayat sadece milimetrik hesaplardan ve mukavva kesiklerinden mi ibaretti?
Tam geriye doğru bir adım atacakken, bastığım parke gıcırdadı.
Çınar’ın elindeki klemens anında durdu. Başını kaldırmadı ama sağ kaşı hafifçe havalandı.
"Saat altı kırk beş, Aras," dedi düz, uykusuzluktan iyice pürüzlenmiş bir sesle. "Sekiz kuralını ihlal ediyorsun."
Cevap vermemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ama çenemi tutamadım. "Sen hiç uyumaz mısın Demir? İnsan mısın sen?"
Gözlüklerinin üstünden bana baktı. Gözlerinin altı hafifçe morarmıştı, bakışlarında yoğun bir yorgunluk ama bir o kadar da keskin bir dikkat vardı. Bakışları yüzümde ve açık kalan hırkamın yakasında bir anlığına durdu, sonra hemen maketine geri döndü.
"Jüri saat dokuzda," dedi, sesindeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. "Son detayları bitiriyorum."
Masaya doğru birkaç adım attım. Yerdeki kırmızı elektrik bandı tam ikimizin arasında duruyordu.
"Kahve yapayım mı?" diye sordum. Sesim beklediğimden daha yumuşak çıkmıştı.
Çınar bir an duraksadı. Elindeki aleti masaya bıraktı. Arkasına yaslanıp gözlüklerini çıkardı. Yüzünü avuçlarının içine alıp derin bir nefes verdi.
"Şekersiz olsun," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Lütfen."
'Lütfen' demişti. Çınar Demir ilk defa benden bir şey rica etmişti.
Mutfağa geçip kettle’ı çalıştırdım. Su kaynarken kalbimin atışını dinledim. İki kupa çıkardım. Onun kupasına filtre kahveyi koyarken ellerimin titrememesine gayret ediyordum. Salona geri döndüğümde kupayı masanın kenarına, onun tarafına bıraktım.
Elini kupaya uzatırken aramızda birkaç santimlik bir mesafe bıraktı. Kupayı kavrarken gözlerimin içine kısa bir an baktı.
"Teşekkür ederim," dedi.
"Önemli değil," dedim kısık sesle. "Başarılar jüride."
Hiçbir şey söylemedi, sadece başını hafifçe salladı.
Saat sekiz buçukta Hukuk Fakültesi’nin devasa tarihi kapısından içeri girdiğimde hava iyice ağırlaşmıştı. Yağmur ha yağdı ha yağacaktı.
Amfiye adım attığım an Selin beni kolumdan tutup sıraya sürükledi.
"Kızım yüzün niye sapsarı? Yine mi uyumadın?"
"Uyumadım Selin," dedim çantamı sıraya bırakarak. "Çınar bütün gece maket yaptı."
"E, ne oldu dün gece?"
Dün geceki çay dökülme anını, ellerimizin bir anlığına birbirine değdiğini, o birkaç saniyelik sessizliği anlattım. Selin dinlerken gözlerini büyüttü.
"Eylül..." dedi Selin, sesi tamamen ciddiydi. "Aralarınızda acayip bir çekim var. Farkında değilsin ama ikiniz de tetikte bekliyorsunuz."
"Saçmalama," dedim defterimi açarken. "Biz hâlâ birbirimize tahammül etmeye çalışıyoruz. Sadece aynı evdeyiz."
Tam o sırada amfinin kapısı açıldı ve içeri Burak girdi. Üzerinde şık bir trençkot vardı, saçları özenle taranmıştı. Bizi görünce gülümsedi ve doğrudan bizim sıraya doğru adımladı.
"Günaydın Eylül, günaydın Selin," dedi her zamanki nazik tonuyla. Yanımdaki boş sıraya oturdu. Elindeki kağıt poşetten taze pişmiş iki poğaça çıkardı. "Fırından yeni aldım, henüz kahvaltı yapmadığını tahmin ettim."
"Burak... Çok düşüncelisin, gerçekten gerek yoktu," dedim mahcup bir şekilde.
"Lütfen al, Anayasa Hukuku dersi aç karnına çekilmez," dedi gözlerinin içi gülerek.
Burak kusursuzdu. Kibardı, yakışıklıydı, beni dinliyordu ve hayatımı zorlaştırmak yerine kolaylaştırıyordu. Ama onun bu kusursuzluğu içimde en ufak bir kıvılcım bile çakmıyordu. Kalbim onun yanında dümdüz bir çizgi halinde atarken, evdeki o ukala adamın tek bir mesafeli bakışıyla ritmini şaşırıyordu.
Öğleden sonra saat ikiye doğru Mimarlık Fakültesi’nin o yüksek, beton stüdyo koridorlarındaydık. Burak sağımda, Selin solumda yürüyordu.
Koridorun sonındaki büyük jüri salonunun kapısı açıktı. İçeride profesörler jüri masasında oturuyor, öğrenciler sırayla maketlerini ve paftalarını sunuyordu.
İçeriye göz attığımda Çınar’ı gördüm.
Devasa maketinin başında duruyordu. Gömleğinin kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Masanın üzerindeki paftayı profesörlere anlatırken o kadar kendinden emin, o kadar hakim bir duruşu vardı ki... Karşısındaki huysuz jüri üyeleri bile onu pürdikkat dinliyordu.
Jüri bittiğinde salondan bir alkış koptu. Çınar derin bir nefes alıp maketini toplarken kapıya doğru göz gezdirdi. Ve bizi gördü.
Bakışları doğrudan üzerimde durdu. Yüzündeki o yorgun ama başarılı ifade bir anda ciddileşti. Sonra bakışları hemen yanımda duran Burak’a kaydı.
Çene kemiklerinin hafifçe belirginleştiğini hissettim.
Maket kutusunu eline alıp kapıya doğru yürüdü. Erdem de arkasından geliyordu.
"Tebrikler Çınar!" dedi Burak içtenlikle elini uzatarak. "Erdem söyledi, jüriden en yüksek notu sen almışsın."
Çınar, Burak’ın eline baktı. Kısa bir duraksamadan sonra eli sıktı. Sesi soğuk ve mesafeliydi. "Sağ ol."
"Nasiıldı?" diye sordum, sesimdeki merakı bastırmaya çalışarak. "Çok stresliydin sabah."
Çınar bana döndü. Siyah gözleri yüzümde gezindi. "Bitti," dedi sadece. "Eve gidip uyuyacağım."
"Süper!" dedi Erdem neşeyle araya girerek. "O zaman akşam kutluyoruz! Üst katta toplanıyoruz, Selin, Eylül, Burak siz de geliyorsunuz."
"Ben gelemeyebilirim," dedi Çınar kestirip atarak. "Yorgunum."
"Saçmalama lan!" dedi Erdem onun omzuna vurarak. "Bütün hafta bu proje için çalıştın. İki kadeh bir şey içip gevşeyeceksin, o kadar."
Çınar bana baktı. Bakışları yine ifadesizdi ama derinlerde bir huzursuzluk barındırıyordu.
"Eylül geliyorsa ben de gelirim," dedi Burak, bana bakıp gülümseyerek.
Çınar’ın gözleri bir anlığına Burak’a, sonra tekrar bana kaydı. Dudaklarını sıkıp derin bir nefes aldı. "Tamam," dedi düz bir sesle. "Uğrarım bir ara."
Arkasını dönüp uzun adımlarla koridorda ilerlerken ben arkasından bakakaldım.
Akşam saat sekizde Erdem’in dairesindeydik.
Evin içi henüz yerleşmediği için yerlerde minderler, köşede eski bir koltuk ve ortada alçak bir sehpa vardı. Erdem pikaba yine hafif bir caz plağı koymuştu. Ortam loş ve sakindi.
Selin’le biz yerdeki minderlere oturmuştuk. Burak hemen yanıma kurulmuş, bana fakültedeki kulüp faaliyetlerini anlatıyordu. Çınar ise bir süre sonra içeri girip odanın en köşesindeki tekli koltuğa oturdu. Üzerinde siyah bir kazak vardı. Elindeki bardağı yavaşça sallıyor, bakışlarını mesafeli bir şekilde odada gezdiriyordu.
Burak bana doğru eğilip ders notlarıyla ilgili bir şeyler söylerken gülümsedim. Tam o sırada Çınar’ın bakışlarının üzerimizde olduğunu fark ettim.
Çınar elindeki bardağı sehpanın üzerine bıraktı.
"Eylül," dedi düz bir sesle.
Başımı ona çevirdim. "Efendim?"
"Bana oradan suyu uzatır mısın?"
Su sürahisi Burak’ın yanındaydı. Sürahiyi alıp ayağa kalktım. Çınar’ın oturduğu tarafa doğru yürüdüm. Bardağa suyu doldurup masanın ona yakın tarafına koydum.
Çınar bardağa uzanırken göz göze geldik. Yüzünde ne bir gülümseme vardı ne de açık bir ima. Sadece o bildiğim, insanı huzursuz eden dikkatli bakışları vardı.
"Teşekkürler," dedi, bardağı alırken.
"Rica ederim," dedim ve aramızdaki o soğuk mesafeyi koruyarak minderlerin olduğu tarafa geri döndüm.
Çınar suyundan bir yudum aldı, gözlerini bir an bile üzerimden çekmeden, ama tek bir adım bile atmadan öylece oturdu.
Aramızda ne bir itiraf vardı ne de sınırları aşan bir temas. Sadece bakışların çatıştığı, söylenmemiş kelimelerin havada asılı kaldığı ve her iki tarafın da geri adım atmamak için direndiği o uzun, yavaş büyüyen gerilim vardı.
Ve ikimiz de biliyorduk; bu savaş öyle kolay bitmeyecekti.