8. bölüm · KOKPİTTEKİ SIR

KOCATEPE MUHRİBİNİN BATIŞI

Adnan Koşcağız

KOCATEPE MUHRİBİNİN BATIŞI
Sahile yaklaşırken burnuna, yanan ağaçların içleri burkan yanık kokusu gelmeye başlamıştı. Eyvah güzelim kızılçam ormanı yok olacak diye geçirdi içinden. Rüzgârın bu tarafa doğru hafif hafif esmeye başladığını ve aynı zamanda denizin kıpırdanmaya da başladığını fark etti. Kıyıya da oldukça yaklaşmıştı. Kayığını tonoz halatına bağlarken denizin dalgalarının da büyüdüğünü gördü. Sahile çıktığında ise iki farklı yangın söndürme uçağının daha bölgeye gelerek çalışmaya katıldığını gözlemledi. Yangına çok çabuk ve yoğun bir şekilde müdahale ediliyordu. Muhtemelen yangın kontrol altına alınmak üzereydi, ya da uzaktan öyle görünüyordu.
Bu defa da, bu pilotların işlerinin ne kadar zor ve yorucu olduğunu, tereyağında pişmiş harika kokulu köy yumurtasına ekmeğini bandırırken arkadaşına anlatmaya başlamıştı.
Sabahın erken saatindeki sohbetleri Temmuz ayının yirmi birinde oluyordu. Yani Kıbrıs barış harekâtı sırasında Türk Deniz Kuvvetlerine ait Kocatepe muhribinin battığı günün yıldönümünde. O gün kara bir gündü. “Mahşer nedir bilir misin?” İşte o gün Akdeniz’in o köşesinde sanki mahşer yeri vardı… Deniz artık dağlara çıkıyor, suyun içinden yanardağ lavları fışkırıyordu sanki…

Arkadaşıyla otururken birkaç arkadaş daha onlara katıldı ve çaylarını yudumlarken konuya dâhil olmaya başladılar. Her biri farklı bir şey söylüyor kulaktan dolma bilgilerle ve bir kısmı da yanlış deyişlerle sohbet sürüyordu. Emekli kaptan pilot arkadaşlarına “Eğer vaktiniz varsa ve dinlemek isterseniz size bildiklerimi, yaşadıklarımı, duyduklarımı ve anlatılanları aktarabilirim.” dedi. Sohbetin ilginç bir hal alacağı belli olmuştu, anlatım sürdükçe konuya olan ilgi daha da artıyordu.

Şimdi 1974 yılının 18 Temmuz’una giderek o gün ve sonrasında neler olduğunu konuşmaya başladılar. Pilotların görevlerinin sadece uçmak olmadığını, aynı zamanda yerdeki harp karargâhlarında ve cephe hattında da görev almaları gerekebileceğine de değindiler.
O günün gecesi saatler gece yarısını gösterirken iki pilot binbaşı ve bir Yüzbaşı Mersin Çıkarma Birlikleri Komutanlığında görev yapmak üzere görevlendirildiler. Hemen yola çıktılar ve gece geç saatlerde gemiye ulaşarak o geceyi Ertuğrul gemisinde geçirdiler.
Ertesi gün, ayın 19’unda ve saat 08.30’da daha önce verilen emir gereğince harp filosu demir aldı ve Mersin limanının dışına çıkmaya başladı.
TRT’nin bölge radyosu bir gece önce şöyle bir haber vermişti; 19 Temmuz Cumartesi gecesi Adana ve Mersin civarında elektrik kesintisi olacaktır. Bunu duyan halk mum alabilmek için dükkânlara koşuyor, sinema ve gazinocular programlarını değiştirmeye çalışıyordu. Bu anonsu duyan eski subaylar ise hafif hafif bıyık altından gülümsüyordu. Çünkü bu bir parolaydı…
İşte bu hava içinde muhripler limanın dışına çıktıkları sırada, çıkartma gemilerinin yerlerinde durduklarını gördüler. Aynı anda da radyo elektriklerin kesilmeyeceği haberini veriyordu. Donanmada büyük bir hayal kırıklığı başladı, çok geçmeden de emir geldi; “İkinci bir emre kadar tekrar yerlerinize dönün.”
Gecikmenin nedeni çıkarma gemilerinin hazırlanamamasından kaynaklanıyordu. Ancak gerginlik öylesine artmıştı ki, her beklenmedik gelişme hassasiyet yaratıyordu. Sonunda beklenen emir saat 10.45’te harp filosuna ulaştı; “Planlanan mevkilerinize doğru hareket edin.”
Beş muhrip, otuz bir çıkarma gemisi ve üç bin askerden oluşan çıkarma kuvveti Mersin’i 11.30’da terk etmeye başladılar. Hazırlığın geç tamamlanmasından dolayı meydana gelen zaman kaybı, hızlı giderek telafi edilmeye çalışılıyordu. İlk çıkarma gemisinin sahilde olacağı ve çıkarmanın başlayacağı saat olarak ertesi sabah 06.30 önceden planlıydı.
Çıkarma gemilerinin en ön sırada olanlarından birinde kara harekâtını yapacak olan birliğin bir alayının komutanı albay ile onun yanında uçakların hedefe yönlendirilmesi görevini yapacak olan hava pilot binbaşı da birlikte bulunuyordu.
Çıkarma gemileri planlanan saatten biraz geç olarak 20 Temmuz sabahı saat 10.00 civarında sahile kapak atmaya ve askerleri indirmeye başladılar.
Bu arada diğer gemilerde olan iki pilot subay da karaya çıktıktan sonra üçü bir araya geldiler. Uçaklarla temas edecekleri, onları hedefe yöneltecekleri telsizlerini açtılar. Açmasına açtılar ama sadece bir tanesi çalışıyordu. Böylelikle ilk gün harekâtında üç pilot arkadaş aynı telsizi kullanmak zorunda kalmışlardı.
Sahile ilk çıkanlar herhangi bir düşman ateşi ile karşılaşmadılar. Çıktıkları plaj Girne’nin on kilometre batısındaydı. Bu plajın bembeyaz kumu, denizle kucaklaştığı yerin engelsiz oluşu ve kuytuluğu bu plajı tanıyanlara kendini sevdirmişti. Derinliği dokuz metre genişliği ise sadece 150-200 metreydi. Etrafı da bomboş bir arazi ile çevriliydi. Durumu geç fark eden düşman kuvvetleri bölgeye hızla gelmeye başlamışlardı ve artık savaş başlamıştı. Düşman kuvvetlerinin bölgeye ulaşmasıyla çatışma iyiden iyiye şiddetlenmeye başladı. Ancak hava iyice karardığında çatışma oldukça azalmıştı.
Çatışmanın azalmasıyla birlikte üç havacı pilot alay komutanıyla birlikte harekâtı görüşmek ve geceyi geçirmek üzere alay komutanlığı karargâhına gittiler. Karargâh olarak çıkarma plajının elli metre doğusunda, deniz kenarında, iki katlı çok güzel bir villa seçilmişti.
Yapılan toplantı oldukça kısa sürdü çünkü planlar detaylı olarak önceden yapılmıştı. Ancak bu planlarda küçük gibi görünen hatalar, koordinasyon eksiklikleri vardı ve bunlar günlük emirlerle düzeltilmeye çalışılıyordu. Alay karargâhında bu gece yapılan kısa toplantıda ertesi gün uygulanacak harekâtın görüşülmesi tamamlandı. Daha sonra da herkes istirahate çekildi.
Üç hava subayı yatacak yer ararken bina kapısının girişindeki boşluktan başka yer kalmadığını gördüler. Bu şirin villanın girişindeki bu boşlukta yatacak şekilde oracığa kıvrıldılar. Ancak bu şekilde istirahat olanağı bulabilmişlerdi.
Uyumakla uyanıklık arasında geçmekte olan zaman, tedirginliği daha da artırıyordu. Alay komutanı sallanan koltuğunda otururken, akşam saatlerinde ada ile Ankara merkez arasındaki haberleşmenin kesilmesine bir anlam veremiyordu. Ayrıca gelen istihbarat bilgilerine göre Rum birliklerinin değişik yönlere doğru hareket etmesinin sebeplerini düşünüyordu.
Saatler 03.30’u gösterdiğinde büyük bir gümbürtüyle villanın sağ üst kısmına bir top mermisi isabet etti. Sallanan koltukta oturan alay komutanı ve bina merdiveninin birinci basamağına uzanmış olan hava pilot binbaşı orada şehit oldular. Diğer iki hava subayı yerde yattıklarından yara almadan kurtulmuşlardı. Hemen dışarıya çıkarak günün aydınlanmasına kadar bir ağacın altında oturdular.
Ormanın üstünden aşıp memlekete kadar yankılandı bir ses, her şeyin üstünde boşlukta asılı kaldı bir zaman. Boşluktaki bütün sesleri emdi. Patlayan top mermilerinin, takırdayan makinalı tüfeklerin seslerini, kırmızı izler bırakarak göğü delen mermilerin vınlamasını, rüzgârın yakarışını, sahile vuran küçük dalgaların şırıltısını, alevin hışırtısını emdi. Işığı gördüler ulu ağacın dalları arasından sızarak şehitlerin üzerine düşen bir tutam ışığı.

Deniz kenarındaki sundurmanın gölgesinde oturan emekli pilot ve arkadaşları, sıcak yaz gününde, denizden gelen hafif esintinin ferahlığında sohbetlerini koyulaştırmışlardı ve sohbet ilginç hal almaya başlamıştı. İşte dedi konuşmasını sürdüren emekli pilot;
-Benim nikâh tarihimden bir gün önce olan bu toplantıları ve o günlerdeki olayları çok iyi hatırlıyorum.

Aslında nikâha gidemeyeceği ayın on sekizinde belli olmuştu ve bir telgrafla nikâha gidemeyeceğini ailelere bildirmişti. O telgraftan sonra da harekât bitene kadar kimse ondan haber alamamıştı. Başka bir açıklama yapmaksızın hemen konuya girdi; “Kıbrıs Barış Harekâtı, Mehmet Ali Birandın 30 Sıcak Gün isimli kitabında, olaylar detayları ile gerçeğe yakın olarak ve siyasi yön de dâhil olmak üzere çok güzel anlatılmıştır. Bu kitabın Kocatepe ile ilgili kısmı oldukça ilginçtir ve saat saat o gün neler olduysa bire bir yazılmaktadır,” dedi.
Konuyu değişik ve gerçeklere yakın bulan diğer masalardakilerin de katılımlarıyla söyleşi neredeyse konferansa dönüştü.

20 Temmuz Cumartesi günü Muğla Bölge Jandarmasından ve Milli İstihbarat Teşkilatının Rodos’taki irtibatlarından alınan bilgilere göre; Yunan gemilerine kamyonların ve silahların yüklenmekte olduğu bilgisi alınmıştı. Bu bilgi Ordu elektronik istihbarat bilgileriyle örtüşüyordu. Bilgilerin teyit edilmesi için bir keşif uçağı kaldırılarak fotoğraf çekilmesine karar verildi. Bölgeye giden uçak alçak irtifaya inemediğinden fotoğrafları yüksekten çekmişti. Bu fotoğraflardan bölgedeki gemilerin on bir adet olduğu ancak tiplerinin tespit edilemediği bilgisi karargâhlara bildirildi.
Eğer böyle bir Yunan kuvveti adaya çıkarsa tüm dengeler bozulacaktı. Kuvvet olarak zaten üstün durumda olan Rum birlikleri bu takviye ile daha da güçlenecekti. Ortada bir -Yunan Konvoyu- sözü dolaşmaya başlamış ve harekâtın geleceği de bu konvoya bağlanmıştı.
İstihbarat raporları, elektronik veriler ve harekâtın gidişatı düşünülerek karar verildi;
Bunlar Yunan gemileridir ve sayıları da on birdir.

21 Temmuz günü öğlen saatlerine doğru Deniz Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı’nı aradı. Yunan konvoyuna denizden ve havadan yapılacak olan müşterek harekâtla ilgili olarak görüştüler. Sonra da harekâtın çok hassas ve koordinasyon gerektirdiği yolunda hemfikir oldular. Hava Kuvvetleri Komutanı sordu;
“Sizin gemileriniz nerede? Bizim radarlar Anamur açıklarında iki muhrip tespit etti. Amiralim, Genelkurmaydaki toplantıda denizci arkadaş, Bölgede gemimiz yok demiş. Lütfen durumu kim biliyorsa, hangi arkadaş biliyorsa gelsin, beraberce tespit yapalım. Koordine edelim. Bizim gemileri de vurabiliriz.”
Hava Kuvvetleri Komutanının “Bizim gemileri de vurabiliriz.” sözü; Deniz Kuvvetleri Komutanını da Hava Kuvvetleri Komutanı kadar kuşkuya düşürmüştü. Zaten gerekli çalışmalar da yapılıyordu.
“Paşam derhal harekât dairesi başkanını yolluyorum.”
“Teşekkür ederim. Taarruz emrini bana Genelkurmay versin.”
Bir az sonra bir tümamiral geldi ve Hava Kuvvetleriyle birlikte yapılacak olan harekâtta kendi deniz birliklerinin yerlerini açıkladı; üç gemilik Türk birliği, düşman konvoyunun 30 mil kuzeyindeki bölgede bulunacaktı.

Aynı gün saat12.10’da Genelkurmay ikinci başkanı Hava Kuvvetleri Komutanını aradı;
“Sayın Başbakanımız bir az önce buradaydı. Sayın Savunma Bakanımız ve Genelkurmay başkanıyla birlikte düşman konvoyuna taarruz edilmesi kararı alındı.”

12.18’de Adana İncirlik askeri üssünde intikal halinde bulunan filoların oluşturduğu savaş harekât merkezinde, Hava Kuvvetleri Komutanının emri dinleniyordu;
“Baf limanı açıklarında, sahile on beş mil uzaklıkta, beş muhriple korunan on bir nakliye ve çıkarma gemisinden oluşan düşman konvoyuna taarruz emri veriyorum. Antalya’dan 181, Mürted’den 141, Eskişehir’den 111’nci filolar taarruza katılacaktır. Çıkarma gemilerine taarruzda öncelik verilsin.”

Kim bilirdi ki bu emir Kocatepe muhribinin sonunu hazırlayacaktır. Adatepe, Fevzi Çakmak ve Kocatepe’den oluşan birlik, düşman konvoyu denilen birliğin olduğu bölgeye yaklaşıyordu ancak böyle bir kuvveti tespit edemiyorlardı. Artık gözle görülmesi gereken mesafeye kadar gelmişlerdi ama havanın açık olmasına rağmen hiçbir şey görülemiyordu. Sonunda gemilerden biri radarında yirmi beş mil uzakta üç ticaret gemisi saptadı, bölgede başkaca da bir gemi yoktu.
Gelen emirlerle, bölgede hiçbir geminin olmadığı gerçeği birbirini tutmadığından, bir keşif uçağının gözle tespit yapması istendi. Bir deniz karakol uçağı bölgeye gönderildi ve onun cızırtılı sesine Komodorun bulunduğu geminin savaş harekât merkezindekiler kulak kesildiler;
“Gemilerin üstündeyim şu anda, bayrakları yok, birinin adını okuyabiliyorum, Line MESSİNA, diğerlerini göremiyorum.”
“İyice alçalıp bak oğlum.”
“Alçalıyorum komutanım… Yüklerin üstü örtüyle örtülmüş, ancak birinin üstünde taksi tipi bir otomobil var. Bulunduğum yerden bizim muhripleri de görebiliyorum.”
“Konvoy bu iki gemi midir? Hani muhripler, hani sekiz, dokuz veya on bir gemi.”
Buz gibi bir sessizlik bastı oradakileri. Bir yerde bir değerlendirme hatası yapılmış veya yapılıyordu, ancak kim ve nerede? Üstelik başka kontrol yapacak vakit de yoktu.
İşte bu son bilgiler Ankara’ya, harekât merkezine ulaşamadı… Ya bir engelleme veya bir kopukluk oldu. Kocatepe’nin kaderini değiştirecek bu rapor bir yerlerde kayboldu.
Ankara ise, bu son gelişmeden tamamen habersiz son emrini veriyordu;
“Yunan konvoyuna hava ve deniz koordineli şekilde hücum edilecektir.”

Akdeniz çarşaf gibidir, yaprak kımıldamayan sıcak bir hava vardır. Gemilerdeki erler de bir köşeye çekilmiş, gözleri ufukta yavuklularını, anasını, babasını düşünmektedir. Çakmak gemisinde ise tam Girne limanından ayrılacağı sırada denizden kurtarılan Türk jet pilotunun hikâyesi anlatılmaktadır. Uçağını terk etmek zorunda kalarak denize düşen bu pilot da aynı gemidedir.
Önceki gün, Türk jetleri Girne ve Lefkoşa civarında silahlı keşif yapıyorlar ancak beklenenin çok altında bomba atıyorlardı. “Ateş gelmeden ateş açılmayacak.” Emri pilotların kulaklarındaydı. İşte bu uçuşların birinde yerden açılan ateş sonucu yara alarak uçağını ana üsse götürmeye çalışan pilot, uçağın sürekli irtifa kaybetmesi ve bütün çabalarına karşın uçağını kurtaramayacağını anlamış ve uçağını paraşütle terk etmek zorunda kalmıştı.
Verilen bu zor karardan sonra pilot, oturduğu sandalyenin fırlatma kolunu kurma durumuna getirmiş ve ateşleme tetiğini sıkmıştı. Uçağın üst camının (Kanopi) fırlamasını takiben ateşlenen roketler sandalye ile birlikte pilotun uçağı terk etmesini sağladı. Daha sonra otomatik olarak pilot sandalyeden ayrıldı ve paraşüt açıldı. Daha sonra; denizde onun hayatta kalmasını sağlayacak olan dingi olarak adlandırılan lastik bot da şişti. İlk yardım malzemeleri de dingiye bağlı olarak birlikte denize indiler. Pilot daha önce aldığı eğitimlerin faydasını şimdi görmeye başlıyordu. Dingiye çıkmak o kadar da kolay olmadı ama sonunda başardı. Bu andan sonra aklından geçen bin bir düşünceyle baş başa kalan pilot küçük dingisinde beklemeye başlamıştı.
Verilen emirle Adatepe muhribi de Girne’den Baf’a doğru Kıbrıs’ın kuzey sahilini izleyerek yola çıkmıştı. Onların bu yönde gitmesini bildiren emirde ayrıca “Gördüğünüz muhtemel hedefleri bombalayın.” deniyordu.
Sahilde bir radar istasyonu gördüler ancak Kıbrıs’ı aldığımızda işe yarar gerekçesiyle vurmadılar. O sırada Mareşal Fevzi Çakmak muhribi telsizle Adatepe’yi arayarak Denizde parlayan bir şey gördüğünü oraya gidip bakacağını ve kendilerini korumasını istedi. Fevzi Çakmak muhribinin gördüğü parlayan şey uçağını terk ederek denize düşen pilotun dingisiydi.
Diğer muhripte pilotun kurtarılma hikâyesinin anlatıldığı sırada Kocatepe’nin çarkçısı yanındakilerle bir taraftan konuşuyor, diğer taraftan da gökyüzünü tarıyordu. Sözleri rahatlatıcı nitelikteydi;
“Buraya Yunan uçağı gelemez korkmayın. Ancak Girit’e ulaşabilirler. Oradan tekrar kalkmaları lâzım ancak bu şekilde Kıbrıs’a ulaşabilirler. O zamana kadar da bizim radarlar görür ve gereken yapılır.”

Ölüm sessizliği vardı, ölü gibi bir deniz. Herkesin gözü denizde bekleşiyordu.
15.00’da Türk jetleri emirde belirtilen saatte, yüksek irtifadan hedef bölgesindeydi. Bölgede sadece üç muhrip görülmekteydi ve başka bir gemi topluluğunu hiçbir pilot görememekteydi. Demek kendilerine verilen hedef gemiler bunlardı. Her ne kadar bu gemiler biraz daha kuzeyde iseler de hareket halinde olduğundan hedef bölgesi burasıydı. Lider uçağın komutuyla uçaklar taarruz düzenine geçerken lider pilotun sesi duyuldu;
“Daldı bir… “
Gök birden karışıverdi… Kara kara uçaklar havada belirmişti, gemilerin üzerine biri dalıyor biri çıkıyordu. Uçaklar belirlenen sıralarla bomba ve roketlerini atmaya başlamışlardı.
Gemilerde emirler birbirini kovalıyordu;
“Ateşe hazır olun, baş ve kıç topları ateş serbest, Yunan uçakları bunlar.”
Gelenlerden ilk kolun taarruzunda atılan ilk iki roket denize düştü. Kol lideri gemileri tam tespit edebilmek için tanıtıcı bir görsel referans ararken hedefi kaçırmıştı. Bunlar bizim gemiler sanki diye geçirdi içinden. ‘’Bizim bayrağımızı görür gibi oldum. Yunanistan’da da bizde de aynı tip, şekil ve renkteki gemileri NATO vermişti, ayırıcı tek özellik bayrak ve borda numaralarıydı.’’
Hava Kuvvetleri Komutanı dâhil herkes bunu bildiğinden bir hata yapmamak için özen gösteriyordu. Komutan son bir doğrulama için taarruz emrini vermeden önce, bir RF-84 keşif uçağını bölgeye göndermiş ve bölgedeki gemilerin fotoğrafının çekilmesini istemişti. Kalkan o uçak çok yüksek irtifadan bölgeye gitmiş gemileri o irtifadan görmüş ve fotoğraflarını çekmişti. Ancak çekilen fotoğraflar, çekim tekniğine ve irtifasına -her nedense- uyulmadan çekildiğinden, fotoğrafların kıymetlendirilmesi de sağlıklı olarak yapılamamıştı. Böylece bundan da tatmin edici bir sonuç alınamamıştı.

Her üç gemiye birden saldırı aynı anda başlamıştı. Havada toplar patlıyor, denize düşen bomba ve roketler suları fışkırtıyordu. İlk roketi atan lider uçağın hedefi kaçırmasının ardından Kocatepe’ye dalan iki numaranın attığı bomba tam bacadan içeri girdi ve makine dairesinde patladı. Kocatepe ağır darbeyi daha en başta almıştı. Aynı zamanda geminin savaş harekât merkezi de kullanılamaz duruma gelmişti.
Komodor dâhil denizdeki komutanlar hâlâ dost veya düşman uçak tanımını yapamamıştı. Uçaklar çok yüksek süratle dalış yapıyor, silahını atan aynı süratle gözden kayboluyordu.
Her iki ülkenin kullandığı uçaklar birbirinin aynısıydı. Sadece kuyruktaki küçük bayrağı veya gövdenin yanındaki ve kanat altındaki işareti görmek gerekiyordu. O hengâmede ve yüksek süratle geçen uçaklarda bunu görmek neredeyse imkânsız gibiydi. Bazı uçakların sonradan boyanmış olan kanatlarından dökülen boyalarının altından Amerikan bayrağını bile, yerdeyken görmek mümkündü ama havada çok zordu.
Gemiler hava savunma nizamına geçmiş, uçaklara baraj ateşi yapıyor ve adeta ateş kusuyorlardı. Diğer taraftan uçakların taarruzları aman vermeden devam ediyordu, Kocatepe alevler içinde kalmıştı. Bu sırada Adatepe komuta merkezinde, gelen bu uçakların Türk olduğu tahmini güçlenmişti.
Daha sonra uçaklarla telsiz teması da kuruldu. Ancak kurulan telsiz temasında pilotlarla gemiler arasında kullanılan parolalar uyuşmadığından her iki taraf da diğerini düşman olarak kabul etti. Bu durumda pilotların düşüncesine göre; Yunan gemilerinin Türk bayrağı çektiği ve Türkçe konuşan elemanların uçakları yanıltmaya çalıştığı kanısına varılmıştı. Bu durumda pilotlar kendilerine verilen kesin taarruz emrini uygulamaya devam ettiler.
Çakmak gemisinin Girne açıklarında kurtardıkları denize düşen pilot halâ gemideydi. Genç pilot havadaki uçakların kendi aralarında iletişimi sağladıkları telsiz kanalına girdi ve kendisini önce tanıttı ve bu gemilerin Türk gemisi olduğunu, derhal taarruzu durdurmalarını onlara iletti. Türkçe konuşan bu sesin sözlerine inanmak için doğrulanması gerekiyordu. Karşılıklı parola soruşturmasında parolaların tutmaması yine büyük bir şansızlıktı. Pilotun kullandığı parola ise diğer taktik kuvvete aitti ve Deniz Kuvvetleri de farklı bir parola kullanıyordu. Bu konuşmalar sırasında taarruzlar kısa bir süre durmuştu.
Uçaklar kendi aralarında konuşmaya başlamıştı ve kısa durum değerlendirmesi yapıyorlardı;
“Yahu bak ne diyor?”
“Ne kadar da güzel Türkçe konuşuyor…”
“Nerede öğrenmiş acaba?”
“Bırak şimdi ben dalıyorum…”
Saldırı yeniden başlamıştı. Arka arkaya iki roket isabeti daha alan Kocatepe artık hareketsiz vaziyette ve savunmasız kalmıştı. Adatepe ve Fevzi Çakmak muhripleri kaçınma manevralarına başlamıştı ve hafif yaralarla, kuzeye doğru seyrediyordu.
Hücum eden filonun biri gidiyor diğeri geliyordu. Yaralı balığı gören jetler bırakırlar mı? Kocatepe’nin hareketsiz kalması pilotların iştahını kabartmıştı. Adatepe ve Çakmak bırakılmış gelen giden Kocatepe’ye saldırıyordu.
Geminin içinde dumandan göz gözü görmüyordu. Bu arada son darbeyi yiyen Kocatepe’nin yangın devreleri de isabet almış ve yangınla mücadele için çalıştırılan pompalardan hiçbirinin çalışmadığı görülmüştü.

Biraz sonra Ankara’daki Harekât Merkezlerinde garip bir telaş başlayıverdi. Hava Harekât Merkezinde planlandığı şekilde uçakların hedeflerini vurup döndükleri, isabet kaydettikleri ve yeni dalgaların arka arkaya devam ettiğine dair raporlar alınıyordu. Öte yanda ise Deniz Harekât Merkezinde Türk deniz görev kuvvetinin hava hücumuna uğradığı bildiriliyordu.
Bunun üzerine, Deniz Harekât Merkezi, Hava Harekât Merkezini aradı;
“Generalim, gemilerimiz hava hücumuna uğruyor, sakın bizim uçaklar olmasın?”
“Olmaz ki, bizimkiler Yunan muhriplerine saldırıyor ve aşağıdan ateş yiyorlar. Hatta vurulan bir pilotumuz meydana ulaşamadan uçağı terk etmek zorunda kaldı.”
“Aman generalim orada Yunan uçağı olmayacağına göre, bunlar bizimkiler olabilir ve yanlışlıkla vurabilirler. Bir defa daha teyit edin.”
“Türk uçağı olduğunu tespit etmişler mi?”
“Hava puslanmaya başlamış, üstelik uçaklar çok hızlı, benzettiklerini söylüyorlar, kesin tespit yapamıyorlar.”
“Bize söylenen o bölgede Yunan gemilerinin olduğu. Adamlar bir aldatmaca yapmasınlar.”
“Gemi komutanlarının kimliklerini tespit ettireceğim hemen.”
Bunun üzerine Deniz Harekât Merkezi ile taarruza uğradığını bildiren Adatepe’nin komutanı arasında geçen konuşmalarda; Sicil numarası, hangi sene mezun olduğu, sınıf arkadaşlarının adı, geminin özellikleri vs. gibi sorular sorularak son tespit yapıldı.
“Generalim, yaptığımız tespite göre vurduklarınız bizim gemilerdir. Üstelik anlaştığımız şekilde işaretleri de taşıyorlar.”
“Derhal araştırıyorum. Gemilerinizin bulunduğu son noktaları tekrar verin.”

Saatler 15.40’ı gösterdiğinde Kocatepe’deki yangın iyice genişlemişti ve hava taarruzları devam ediyordu. Koskoca gemi olduğu yerde çaresizlik içinde kalmıştı ve hafif rüzgârla birlikte güneye doğru kaymaya başlamıştı. Çakmak ve Adatepe ise Anamur’a doğru kaçış emri almış son sürat Türk karasularına doğru gidiyordu. Onlar kaçıyordu çünkü başka bir seçenek kalmamıştı ve Kocatepe’ye yardım etme imkânı zaten yoktu. Mürettebat çaresizliğin acısını yüreğinin en derin yerinde hissediyordu.
Deniz Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanını tekrar arayarak;
“Bölgedeki tüm harekâtınızı durdurun, gemilerimize taarruzlar devam ediyor ve yara aldıklarını bildiriyorlar.”
“Bizim bulunduğumuz bölgede geminiz olmadığını söylemiştiniz. Derhal harekâtı durduruyorum.”

Bu konuşmaların yapıldığı sırada Kocatepe’nin kazan dairesindeki yangın büyüyordu. Artık yapacak bir şey kalmamıştı. Bir cehennem günüydü âdeta, yaralılar koridorlara yatırılmış, ilk tedavilerinin yapılmasına çalışılıyorken gemiden simsiyah dumanlar yükseliyordu.
Uçaklar tekrar gökyüzünde belirdi. Savunmasız kalan düşmana son darbeyi indirmek, gemiyi Akdeniz’in sularına gömmek için verilen emri yerine getirmeye çalışan pilotlar atış kontrollerini yapmaya hazırlanıyordu.
15.50’de Kocatepe’nin koca gövdesi bir bomba daha yedi. Bu son hücumdan sonra ortada uçak kalmadı. Şimdi her tarafı uçakların sessizliği ile Kocatepe’den gelen patlama sesleri sarmıştı.
Bu anda bile Kocatepe’de kimse gelenlerin kendi uçakları olduğunu hâlâ bilmiyordu.
16.00’da Gemi komutanı son emrini verdi. “Gemiyi terk etmeye hazır olun.”
O ana kadar yaklaşık yirmi beş kişi şehit olmuştu. Kozmik bilgiler, emirler yakılmaya başlandı. Teknik cihazlar imha edildi. İki yüz beş personel sallara dolarken, gemi komutanı yaşlı gözlerle son kontrollerini yapmak üzere tekrar gemisini dolaşmaya başladı. Aslında gemiyi terk etmeyi içine sindiremiyor, zamanı geciktiriyordu sanki. Artık yangının sıcaklığı ve yerden gelen ısı yüzünden ayakkabısının lastik tabanı bile yere yapışıyordu.
16.15’de Kocatepe terk edildi. Yavaş yavaş artan rüzgâr da hızını artırmaya, gemi ve salları da Güneye sürüklemeye başlamıştı. Akdeniz’in bir köşesinde Kocatepe kaderiyle baş başa bırakılmıştı.
Saatler 18.00’e geldiğinde Çakmak muhribinin komutanı dayanamamış onu yalnız bırakmanın acısıyla Kocatepe’nin yardımına koşmak istemişti, son sürat Kocatepe’ye doğru ilerlemeye başladı. Denizin kabarmaya başlayan dalgalarıyla boğuşmaya başlayan sallardakiler de Fevzi Çakmak’ın kendilerine doğru geldiğini görmüşlerdi. Ortalığı kaplayan sevinç yumağı, uçakların sesinin duyulmasıyla bir anda kâbusu tekrar geri getirmişti. Kocatepe ile Çakmak arasında kalan saldakiler uçak taarruzunun da başlamasıyla salları birbirine bağlayan ipleri kestiler.
Dalgalar arasında yalnız kalan sallar dağ gibi dalgalarla da boğuşmaya başlamıştı. Bir kısım mürettebat kendini kurtarmak amacıyla denize atladı ve bu arada oldukça fazla can kaybı meydana geldi. Rüzgârdan ve gürültüden ne komutanın ne de diğerlerinin sözleri duyuluyordu. Çakmak’a uçakların taarruzları yeniden başlamıştı. Bunun üzerine Çakmak tornistan yapıp geri döndü.

Mahşer nedir bilir misin? İşte Akdeniz’in o köşesinde sanki mahşer yeri kurulmuştu… Bu taarruz on dakika sürdü, ilki elli dakika sürmüştü. Dayanamadı Kocatepe. Sessizce terk edilişinden dört saat sonra çaresizlik içinde Akdeniz’in derin sularına gömüldü. Deniz sanki yaraları kapatmıştı, sessizlik yeniden her tarafı doldurdu.
Kocatepe’nin batışından hemen sonra arama ve kurtarma için İngiliz’ler dâhil birçok devletten yardım talep edildi. Bu çalışmalar beş gün sürdü. Libya, İsrail, İngiliz gemileri kazazedelerin büyük bir bölümünü topladı. Bir kısmı da Afrika sahillerine yakın bölgelerde diğer ticaret gemileri tarafından kurtarıldılar. Sonuçta Kocatepe muhribinin batmasıyla birlikte bu harekâtta; 54 şehit verildi, kurtulan sayısı ise 183’tü.

Yıllar yıllarca önce yaşamış olan kaptan Eudemos’un Antalya’daki mezar taşının üzerinde yelkensiz, direksiz ve küreksiz bir gemi resmi vardır. Ölümü simgeleyen gemi resminin yanında da, son nefesini veren bir kaptanın ardından yazılacak en güzel dizeler yer alır;

Son limana girdi demirledi gemi, çıkmamak üzere,
Çünkü ne rüzgârdan ne de gün ışığından medet var artık,
Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos,
Oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi
Kırılmış bir dalga gibi.

Onun ziyaret edilecek bir mezarı vardır. Oysa gül bitmez nice denizcinin mezarında… Onlar koynunda uyur bir beşik gibi sallanan dalgaların.

23 Temmuz günü kurtarılan denizcilerden bazıları hâlâ anlatıyorlar ve diyorlardı ki;
“Bizi Afrika’ya yakın yerlerden topladılar. Gemiye aldılar. Tam o sırada ne görelim beğenirsiniz? Uzaktan bir ticaret gemisi geçiyor. Adı; Line MESSİNA deniz karakol uçağının gördüğü ticaret gemisi.”
Kocatepe’yi vuran uçaklar da, o gün Baf limanı yakınlarında herhangi bir konvoyu gözle tespit edememişlerdi. Günümüze kadar açıklığa kavuşmayan birçok konu gibi konvoyların var gibi gösterilmesi, acaba, elektronik harp unsurları tarafından yapılan bir aldatmaca mıydı? *Eğer aldatmacaysa, kim tarafından, hangi vasıtalarla yapılmıştı?

*Tarih boyunca yaşanan birçok askerî başarı veya başarısızlığın nedeni düşmanın aldatılması veya aldatılamaması olarak kabul edilmektedir. Dünya tarihini derinden etkilemiş olaylar incelendiğinde, düşmanın aldatılmasının savaşın sonucunu değiştirmedeki önemi çok daha açık şekilde anlaşılabilmektedir. Etkin harp, etkin aldatmaya dayanır. Önemli bir kuvvet olduğu yaşanmış örneklerle anlaşılan aldatmanın etkin olabilmesi için, taarruz gücünü gizlemek, gerektiği alanlarda güçsüz görünmek, özellikle taarruz anında hareketsiz görünmek, hedefe yakınken uzakta olduğumuz hissini uyandırmak, hedeften uzakta iken ise yakında olduğumuz izlenimi vermek gerekir.
Elektronik Harp, elektromanyetik yayınların algılanması ve teşhis edilmesiyle bu enerjinin düşman tarafından kullanılmasının engellenmesi veya etkisinin azaltılması, dost kuvvetlerin etkin olarak yararlanmasının sağlanması işlevlerini kapsamaktadır.