10. bölüm · KOKPİTTEKİ SIR

F-102 UÇAĞI MECBURİ İNİŞ YAPTI

Adnan Koşcağız

F-102 UÇAĞI MECBURİ İNİŞ YAPTI
Dört eski silah arkadaşı ve emekli kaptan pilot zaman zaman birlikte yemek yemeyi ve ailecek vakit geçirmeyi çok seviyorlardı. Onlar bir zamanlar, ailelerinden çok, birlikte zamanı ve aşlarını paylaşmışlardı. Hepsi de diğerinin sırrını, sıkıntısını, sevincini bilirdi. Yine böyle toplantıların birinde; lâf lâfı açtı, lâf hangarı açtı ve hararetli konuşmalara tekrar başlandı. O tarihlere gittiler ve ilginç anılarla geçen uzun askerlik hatıraları havada uçuşmaya başladı. Bu akşamki konu; Kıbrıs Barış Harekâtında yaşadıklarıydı.
Çaylarını yudumlarken hararetli konuşmalar başlayınca eşler de yandaki odaya geçtiler. Onların konuştukları konular hangardan veya uçuştan değildi ama ortak yaşamda, birlikte az sıkıntı ve stres çekmemişlerdi.
Eski arkadaşlardan masaya yakın oturanın, sanki olayın içinde gibi heyecanla anlattıklarını dinlemeye başladılar. Diğer arkadaşlar da yeri geldiğinde, kendi başlarına gelen olayları araya sıkıştırdıklarında sohbet hararetleniyordu. Bazen kendilerini olayın tam ortasında buluyorlar, bazen de duyduklarından etkileniyorlardı. Duygusal anlar biraz uzun sürerse birbirlerine belli etmeden gözlerinden düşen birkaç damla yaşı da silmeyi ihmal etmiyorlardı. Kızgınlık, hırs da zaman zaman devreye giriyor, hatta bazen küfürler ve kötü sözler de ağızlardan çıkabiliyordu.
İşte o gece konuşulan konu; Kıbrıs’ta harekât devam ederken Ege Denizi üzerinde, Yunanistan’a karşı yapılan hava savunma harekâtında yaşanılan olaylardı. Bu harekâtta aynı amaç için çarpışan, didinen insanların çabaları, hesapları, gözden kaçmış gerçekler, önemli olaylar ve gizli tutulan gelişmeler vardı…
İki Yunan F-5 uçağının Türk karasularına yaklaşmakta olduğunu tespit eden bölge harekât merkezi iki F-102 uçağını, düşman uçaklarını önlemek maksadıyla Balıkesir ana jet üssünden kaldırdı. İki dakikada kalkacak şekilde alarm seviyesinde bekler durumda olan bu iki uçağın lideri filo komutanıydı. Filosundaki pilotların çok yorulduklarını görüyor ve zaman zaman onları dinlendirmek maksadıyla kendisi de uçuyordu.
Verilen -kalk- emriyle iki uçak kalkışlarını tamamlamış ve kol uçuş düzeni sağlanmıştı. Liderin el işaretiyle radar kanalına geçtiler ve radarın yönlendirme talimatlarına uymaya başladılar. Bu arada radar operatörü uçaklara verdiği talimatlara tam olarak uyulmadığını fark etmişti. Operatör verdiği dönüş komutlarının aksine olarak uçakların farklı yönlere döndüğünü gördüğünde;
“Lütfen talimatlarıma uyun,” diye onları ikaz etti. O anda filo komutanı istikamet göstergesinin arızalı olduğunu fark etti ve yine bir el işaretiyle iki numarayı öne geçirerek onu lider yaptı.
Şimdi talimatlara tam olarak uyuyorlardı. Radar iki Yunan F-5’inin önlenmesi ve vurulması için onları yönlendirmeye devam ediyordu. Radar operatörünün çok eğitimli ve tecrübeli olduğunu düşündü filo komutanı. Onları o kadar güzel yönlendiriyordu ki hedef uçakları gördüklerinde, füzeleri ateşleme pozisyonuna ve mesafesine çok yakın bir yerde bulunuyorlardı, o anda radar operatörü;
“Hedefler kaçış manevralarına başladılar, hedefi gördüğünüzde atış serbest,”
Lider pozisyonunda olan iki numara, hedef uçaklarından bir numarayı, filo komutanı da ikinci uçağı düşürmek üzere atış pozisyonu aldılar. Tam silahların ateşleneceği sırada durumu fark eden hedef uçaklardan biri sağa diğeri de sola dönerek kaçmaya başladılar. Uçaklar kaçıyordu ancak acemice hareketler yapmalarından pilotların eğitim seviyelerinin düşük olduğu anlaşılıyordu.
Önde lider uçan F-102 uçağının pilotu kolay bir zafer kazanacağını hissetmişti. Düşman uçağını şimdi net olarak seçiyordu. Atış menziline girdi, pozisyonunu ayarladı sonra da tetiğe bastı ve füzeyi ateşledi. Kanat altı rampasından çıkan füze küçük, ani ve sert sallantılarla gözden kayboldu ve ardından hedef F-5 uçağının bir ateş topu halinde denize çakılışını izledi. Düşen uçağın pilotunun uçağı terk edecek zamanı kalmamıştı. O anda yanaklarının kızardığını içinin ürperdiğini hissetti, sonuçta bir düşman uçağını düşürmüştü ama aynı zamanda da bir meslektaşının hayatının yitip gitmesine sebep olmuştu.
Filo Komutanı da bu ateş topunu görmüştü ve bu arada aferin sana, sen meydana dön, demeyi de ihmal etmedi. Komutan çok alçak irtifaya seri olarak alçalan hedefinin peşinden son hızla alçalmaya başladı. Füze atış menziline girmek için manevralar yaparken, hedef uçak ise güneşe doğru irtifa aldı ve kısa bir süre sonra ani dönüşle tekrar irtifa kaybetmeye başladı. Filo komutanı uçağı başlangıçta çok iyi takip ediyordu. Hedef uçak ise; bir o tarafa bir bu tarafa dönerken aynı zamanda irtifa alıp veriyordu. Bir ara hedef uçağın güneşe doğru yönelmesiyle, kuvvetli güneş ışığı filo komutanının gözlerini kamaştırdı ve hedefi göremez oldu. Böylelikle hedef gözden kaybolmuş ve kaçmayı başarmıştı. Sağa sola keskin dönüşlerle uçağı görebilme ümidiyle aradı ancak zaten küçük görüntüsü olan F-5 uçağı gözden tamamen kaybolmuştu.
Yapacak tek şey geriye, meydana dönmekti. İrtifa alırken yakıt göstergesine baktığında çok az yakıtının kaldığını fark etti. Demek ki it dalaşı sırasında yakıtı düşünmeden fazlaca harcamıştı. İstikamet göstergesi de arızalı olduğundan nerede olduğunu kestiremiyor, denizden başka bir şey göremiyordu. Yer mavi, gök mavi. Biraz dikkatlice bakınca pusların içinden kara parçalarını gördü. Hemen radarla temas etti ve aşağıda gördüklerini anlatarak mevki tespiti istedi ancak ilk talimatları veren radar onu ekranda göremiyordu, sadece telsiz teması vardı. Aynı kanalda dinlemede olan ve olayı takip eden daha kuzeydeki radar onu ekranda görmüştü;
“Sizi tespit ettim, Atina civarındasınız derhal soldan kırk beş derece yatışla dönüşe girin ve on beş saniye sonra dönüşten çıkın,“
Talimatlar bu şekilde devam ederken bir taraftan da irtifa almaya devam ediyordu. Radar operatörü, bölgede hava savunma devriye görevi yapmakta olan iki Türk F-5 uçuş kolunu da ona yardım için yönlendirmişti. Amaç; F-102’ye liderlik yaparak onu meydana getirmekti.
Umutsuzluk içindeydi ve ne yapacağını tam olarak kestiremiyordu. Aletlerin olduğu panelde, yakıtla ilgili tüm ikaz lambaları da yanıyordu. İnsanın kendi kalbinin atışını dinlediği gibi, pilotun kulağı da motorun düzenli çalışmasını duyuyordu. Artık depolarda yakıt bitmişti ve borularda kalan yakıtı kullandığını fark ediyordu. Karayı uzaktan gördü ancak meydana kadar ulaşamayacağını biliyordu. Artık motorun sesi değişmişti. Pilot bunu tüm bedeniyle hissediyordu. Sanki motor değil kendisi boğuluyordu. Sonra sessizlik, bu sessizlik derin bir acı gibi kalbini deldi.
Kendisine yardım için gelen uçakları uzaktan gördüğünde, iş işten geçmişti. Uçakta motor yok, elektrik yok, dolayısıyla telsiz de yoktu. O uçakları takip olasılığı da ortadan kalkmıştı. Şimdi kendisiyle baş başa kalmıştı, bilgi ve becerisini gördükleriyle mukayese ederek doğru kararı verme zamanı gelmişti.
Durmuş motorla süzülerek hiç değilse sahile erişmeye çalışıyordu. Paraşütle uçağı terk etmek ilk düşüncesiydi ama denize düşmek istemiyordu. Denizde problemler yaşayabileceğini düşünüyor, denizle boğuşmak işine gelmiyordu. Bir taraftan alçalmaya devam ediyor bir taraftan da nerede atlayacağını kestirmeye çalışıyordu. Tam sahile çıkıp da uçağı terk etmek için tetikleri sıkacağı sırada irtifanın çok alçak olduğunu fark etti. Uçağı terk etse dahi paraşütün açılamayacağı irtifanın altına indiğini gördüğünde hemen önündeki dar çakıllı yolu küçük bir dönüşle karşıladı. İniş takımlarını çıkardı ve uçağın süratini düşürerek iniş için son hazırlıklarını tamamladı.
Uçak çok kısa bir süre, iniş takımlarının arka dikmeleri üzerinde gitti, sürat düşünce uçağın burun tekeri engebeli zemine düştü. Bundan sonra uçağın burnu sola doğru dönerek uçak yoldan çıktı. Pilotun çabaları yeterli olmuyordu, iniş takımlarının tamamı kırılarak, uçak Söke ovasının dümdüz pamuk tarlaları içinde bir süre daha gövde üzerinde süründü ve sonunda durdu. Ortalıkta toz bulutundan başka bir şey görmek mümkün değildi. Uçakta silah olarak, kanat altı iç tarafta yüklü altı adet havadan havaya füze ve yirmi dört adet roket bulunmaktaydı. Bu silahlar her an ateş alabilir; pilot, uçak hatta pamuk tarlaları dahi zarar görebilirdi. Gövde üzerinde sürünerek inen bu uçakta hiçbir silahın patlamaması ise büyük bir mucizeydi.
Uçağın indiğini gören tarlada çalışanlar o tarafa doğru seğirttiler. Sakin rüzgârda olduğu yerde duran toza doğru, kimi traktörle kimisi de koşarak yaklaşıyordu. Ancak uçağa yaklaştıklarında hepsi belirli bir mesafede durdu. Tozun toprağın içinden kimin veya neyin çıkacağını veya çıkmayacağını beklemeye başladılar. Bazıları; ‘’Ben uçağı gördüm ama Türk mü gâvur mu, bilmem.’’ diyordu.

Uçağın sürünmesi durduğunda filo komutanı arkasına yaslandı ve önce kendisini dinledi. Büyük bir ağrı hissetmiyordu, küçük ağrılar olması normal diye düşündü. Ellerini ayaklarını rahatlıkla oynatıyordu. Hemen emniyet kemerlerini, paraşütün bağlarını çözdü ve kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle uçaktan aşağıya atladı. Tabancasını kılıfından çıkardı, mermiyi namluya sürdü sonra da bıçağını diğer eline aldı. Uçağın kuyruk tarafını kendisine siper yaptı ve beklemeye başladı. Kafası karmakarışıktı, düşünceler sırasıyla beyninden geçiyordu. Neredeyim? Sahile doğru uçuyordum ama… Bu topraklar Türk mü, Yunan mı? Bir adada mıyım?
Traktörle gelenlerden biri uçağın kuyruğundaki Türk bayrağını görmüştü ve bağırıyordu;
“Bu bizimki, bu bizimki…”
“Komutan beni duyuyor musun? Komutaaannn…”
Pilot bu sesi duyduğunda sadece; “Buradayım,” diyebildi. Sanki gücü, kuvveti kalmamıştı, beyni çekiliyormuş gibi oluyordu. Sonra kendisini pamuk tarlasının bereketli toprağının üzerine bıraktı. Bu durum kısa sürdü ve kendisini toplayarak ayağa kalktı o sırada üzerinden ve çok alçak irtifadan geçen uçaklara el salladı. Onlar da kanat sallayarak kendisini selâmladılar ve irtifa alarak meydana doğru yöneldiler. Bu arada tarlada çalışanlar ise kendisine ulaştıklarında onlarla bir sevgi yumağı oluşturdular.
F-102 uçağının motorunun durması ve meydana kadar gelemeyeceğinin anlaşılması üzerine arama-kurtarma birimi harekete geçmişti. İzmir Çiğli üssünden bir helikopter ve Balıkesir’den iki pilotlu bir TF-102 uçağı kaldırılarak olay mahalline gönderildi. Kesin yer tespiti ile pilotu alarak hastaneye götürmek amaçlanmıştı. Helikopterin sürati düşüktü ama pilot maksimum süratle uçuyor ve helikopterin limitlerini zorluyordu. TF-102 uçağının pilotları hızla olay mahalline geldi ve hasarlı uçağı gördüler. Uçağın civarında kimseler yoktu, biraz daha etrafı araştırdıklarında uzunca ve tozu dumana katan bir araç konvoyunun Söke’ye doğru hareket halinde olduğunu gördüler. Bundan sonra yapılması gereken; kaza geçiren pilotu en kısa zamanda hastaneye götürmek ve sağlık kontrolünden geçirilmesini sağlamaktı. Helikopter de zaten bunun için havadaydı.
Radar operatörü TF-102 pilotuyla temasa geçerek helikopterin de bu telsiz kanalında olduğunu ancak kendisine ulaşamadıklarını ve onunla temas kurmalarını istedi. Böylece TF-102 pilotu Helikopter pilotunu radar kanalında aradı ve onunla temas kurduktan sonra kazazede pilotun Söke’ye doğru bir araçla götürüldüğünü bildirdi.

Hararetle birbirleriyle sohbet eden odadaki dört arkadaştan biri elindeki bardağı ağzına götürdü ve büyükçe bir yudum aldı. Tüylerinin diken diken olduğunu hissetmişti. Diğerleri de bunu fark ettiler ama onun bu duygusallığına başlangıçta bir anlam veremediler, ta ki o konuşana kadar; “Ne, o sen miydin?”
Karşısındaki arkadaşı da olayın farkına o zaman varmıştı. Onun da aynı duyguları paylaştığı anlaşılıyordu. Kırk beş seneden fazla olan arkadaşlıkları süresince demek ki bu konu, ilk defa açılıyordu.
İşte tesadüf böyle bir şeydi. Hayatımıza en üst seviyeden baktığımızda yaşadığımız hiçbir olay aslında boş yere anlamsızca meydana gelmiyordu. Tamamen öyle görünse bile. “Evrende rastgele bir olay olmadığı gibi hiçbirimizin hayatında da rastgele şeyler olmuyor.” dedi arkadaşlardan biri. Bu sefer bu konu üzerinde yeni bir tartışma açılmıştı ama konu kısaca sonuca bağlandı.
O gün, orada, o anda, onların aynı telsiz kanalında buluşmasından sonra bu gün burada olayın ortaya çıkması nasıl bir tesadüf olabilirdi ki? Evrende yaşanılan her olayın bir sebebinin olduğu gerçeği doğru değil miydi?

Amaç; yaşanılan anın doğru bir şekilde planlanması olduğu düşüncesindeki helikopter pilotu, kendisine verilen bilgiler doğrultusunda Söke’ye doğru yönelmişti. Söke hastanesinin yerini bilmeyen pilot ve yanındaki teknisyen büyükçe bir bina ile çatısında Kızılay’ın işareti olan kırmızı ay çizili bir bina arıyorlardı. Çünkü talimatlarda öyle yazıyordu, binanın üzerinde kırmızı ay olacaktı. Helikopter şehir üzerinde bir aşağı bir yukarı gezinirken, aşağıda da kazazede pilotu, helikopterin peşinden bir o tarafa bir bu tarafa götürüyorlardı. Hastaneyi bulamayan helikopter pilotu şehrin ortasında gördüğü büyükçe, boş bir alana indi. Çok geçmeden Jandarmanın bir aracı geldi ve içindeki teğmen “Bekleyin pilotu buraya sevk ediyorum” dedi.
Kısa olan bekleme süresinde sanki şehrin tamamı o alana dolmuştu. Helikopterdeki komandonun gelenleri uzaklaştırma çabalarına Jandarma da yardımcı olmaya çalışıyordu. İnsanlar ne kadar içten, ne kadar sevecen ve askerini ne kadar çok seviyor diye geçirdi içinden. O kadar çok ekmek, meyve, sebze, pide, taslarla ayran, gazoz vs. getirmişlerdi ki helikopterin bunlarla yerinden kalkması mümkün değildi. Onları kalkıştan önce Jandarmaya bırakarak pilotu aldıktan sonra oradan havalandılar.
Kazazede filo komutanı helikoptere geldiğinde, bir kulaklık ve ona bağlı bir mikrofon olan başlık kendisine verildi. Helikopter pilotuyla kısa bir söyleşide bulundular. Kendisinin iyi olduğunu ve kaybolduğunu söyledi. Kurtulduğu için Allaha dua ediyordu. Daha sonra;
“Onu vurdum, ateş oldu düştü,” diye defalarca tekrarlıyordu. Aradan kısa bir süre geçiyor aynı sözleri tekrarlıyordu.
Aslında onun gördüğü diğer pilotun vurduğu F-5 idi. Helikopter pilotu “Olayı görmek bile insanı ne kadar çok etkiliyor.” diye düşünürken helikopterin yakıtının da İzmir hava hastanesine kadar yeterli olamayacağını fark etti. Bu kadar çok arama yaptıktan sonra bu doğaldı. Bir de eski ve performansı çok düşük olan bu helikopterin ağırlığını azaltarak manevra kabiliyetini artırmak için fazla yakıt almıyorlardı. Pilot telsizle radara durumu bildirdi ve Gaziemir Askeri Havaalanı’na yakıt ikmali için ineceğini ve hazırlık yapılmasını istedi.
Helikopter Gaziemir Havaalanı’nda belirtilen bölgeye indiğinde meydanın üst düzey yetkilileri, doktor ve ambulans onları bekliyordu. Kazazedenin fiziki olarak yardıma ihtiyacı olmadığını kısa muayene sonrası doktor da söyledi. Bu arada yeterli yakıtı aldılar ve oradan kalkarak salimen İzmir Hava Hastanesi’nin helikopter pistine indiler. Filo komutanının sedyeye yatırılarak uzaklaştırıldığını gördükten sonra da tekrar kalkış yaparak, Çiğli Hava Üssünün yolunu tuttular.
Yaklaşma sırasında helikopter pilotunun gözüne girercesine askeri hastanenin çatısındaki kiremitler üzerine çizilen kocaman kırmızı ay kendisini gösteriyordu.

Helikopter pilotu ve yanında oturan uçak teknisyeni, bu uzunca ve yorucu görevi başarıyla tamamlamış olarak birliğe geri dönüyorlardı. Beraberce yaptıkları bu görev; heyecan verici ve bir o kadar da gururlandıkları bir görev olmuştu. Pilot meydan rotasında uçarken bir taraftan da kendisinden büyük silah arkadaşlarının anlattığı bir olayı yanındakine aktarmaya başladı. Anlatılan bu olay kendisine ilginç geliyor ve çaresizliklerin insanlara neler düşündürdüğünü çok güzel anlatıyordu.

1967 yılının ikinci yarısında Yunanistan ile Türkiye’nin arası Kıbrıs adası nedeniyle yine çok gergindi. Olaylar askeri ve siyasi olarak tırmanarak krize doğru gitmekteydi. Her iki ülke de tedirgin ve birbirinden ansızın gelecek bir hava taarruzunu beklemekteydi. Böyle bir taarruzun önceden haber alınması, gerçekten hayati önemdeydi.
Hava kuvvetleri açısından radarlar ileri bölgeleri görebilen gizli gözlerdir. Ancak NATO’nun planları gereği tüm radarlar kuzeyden yani Karadeniz’den gelecek taarruzları önceden haber alabilecek şekilde yerleştirilmişti. Ege Denizi’nden veya Akdeniz’den gelebilecek tehlikeler göz ardı edilmişti. Çünkü Türkiye ve Yunanistan NATO müttefikiydi ve dost sayılıyordu. İki dost ülkenin bir gün çatışabileceği ya düşünülmemiş ya da düşünülmesine müsaade edilmemişti. Şimdi ise iki ülke birbirinin düşmanı olmuştu.
Silahlı kuvvetlerin her kademesinde çeşitli toplantılar yapılıyor ve bu taarruzların nasıl önceden haber alınacağı konusunda çalışmalar yapılıyordu. Bu toplantıların birinde ortaya atılan bir fikir çaresizliğin çaresi olmuş gibi görünüyordu. İzmir civarında konuşlu bulunan eğitim uçaklarından istifade edilmesi gündeme gelmişti. Probleme çare olmasa bile hiçbir şey yapmamaktan iyidir diye düşünüldü. Yapılan plana göre T-6 ve T-34 pervaneli eğitim uçakları on beşer dakikalık aralarla Gaziemir ve Cumaovası meydanlarından kalkarak alçak irtifadan uçuş yapacaklardı. Bu uçuşlarda düşmanı bulacak, tanıyacak ve savaş harekât merkezine telsizle bildireceklerdi. Yani göz keşfi yapacaklardı.
Uçakların rotaları; Ege sahilleri ile Ege Adaları arasından uçarak, güneyde Kaş-Meis adası civarından kuzeyde Bababurnu-Midilli adasına kadar olan bölgeyi kapsamaktaydı. Görevlendirilen bu uçaklar pervaneli, silahı olmayan, eski tip eğitim uçaklarıydı. Bunlar telsizlerinden başka elektronik aleti olmayan basit uçaklardı.
Bu uçuşların başlamasına karar verildikten sonra aynı günün akşamı tüm pilotlar, komuta kademesi ve komutanın katıldığı bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda; verilen emrin detayları ve pilotların karşılaşabilecekleri olası sorunlar görüşülecekti.
Toplantıda görevin detayları ve harekâta etkisi görüşüldü ve son olarak da komutan topluluğa dönerek her zamanki standart soruyu sordu; “Başka sorusu olan var mı?”
Öğretmen pilotlardan biri el kaldırdı, komutan da; “Seni dinliyorum,” dedi.
“Komutanım, farz edelim ki bir Yunan uçağı gördüm. O da beni gördü. Kaçacak mıyım? Cevap, tabii ki hayırdır. Göz göze geldik ya da it dalaşına girdik, herifin uçağı silahlı ya da değil fark etmez. Haydi komşu sen yoluna, ben yoluma mı diyeceğim? Ona çarpmaktan başka ne yapabilirim ki?”
Soruların ardı arkası kesilmiyordu.
“Efendim acil durumda paraşütle atladım veya bir araziye mecburi iniş yaptım diyelim. Bulunduğum yer benim yurdumsa sorun yok, eğer komşunun yurdu ise kendimi ne ile savunacağım?”
Herkes ona doğru döndü ve anlamsız bakışlarla cevap üretmeye başladılar. Kısa bir duraklamadan sonra o yine sözlerine devam etmeye başladı; “Efendim ben iki durum için de çözüm buldum,” diyerek muzır bakışlarla önce etrafını süzdü. Sonra da ceplerinden avuç avuç çakıl taşları çıkardı ve masanın üzerine koydu. Öbür cebinden de bir sapan çıkardı. Sapanın çatalı harika, lastikleri oto iç lastiğinden itina ile kesilmiş, taşın konulduğu kısım gerçek deriden sağlam görünümlü.
Herkes bakakaldı, o ise; “Ben bununla hem havada hem de karada kendimi savunurum,” diyordu.
Ertesi günün sabahı gün doğumundan önce yapılan toplantıda tüm pilotlara Smith Wesson tabanca ile altışar mermi dağıtıldı. Ayrıca birer dürbün de verilerek hepsi zimmetlerine kaydedildi.
Sapanlı pilot tüm yaptığı uçuşlarında sapanını yanından hiç ayırmadı. “Bırak artık şu sapanı.” diyenlere ise cevabı;
“Tabanca ile kuş avlanmaz, oluyordu.”